Ana Sayfa Blog Sayfa 4656

Rio’dan aklımda kalan tek soru!

 

Türkiye, başta Suriye ve Torba yasa gündemi olmak üzere birçok farklı gündem ile meşgulken Dünya’nın gündeminde ise Rio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı – Rio+20 vardı.

Yine Rio’da 1992 yılında düzenlenen Earth Summit’ten tam da yirmi yıl sonra düzenlendiği için Rio+20 adıyla anılan toplantının temel çerçeveleri, sürdürülebilir kalkınma için bir yapısal çerçeve hazırlamak ve yeşil ekonomiyi tartışmaktı.

Rio Zirvesi, İstediğimiz Gelecek teması ile Dünya’nın başta iklim değişikliği olmak üzere yüz yüze kaldığı çevresel sorunlar ile küresel yoksulluğu önlemek üzere tüm Birleşmiş Milletler üye ülkeleri ile binlerce sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getirmişti.

Toplantı sonunda yine “İstediğimiz Gelecek” başlığı ile bir çıktı metni hazırlanıp üye ülkeler tarafından kabul edildi.

Bu metin neler getiriyor:

Metin, ne yazık ki çok zayıf ve bağlayıcılığı olmayan bir metin. Greenpeace, Oxfam gibi uluslar arası örgütler olmak üzere bir çok sivil toplum tarafından, metnin 20 yıl önceki metinden çok daha zayıf olduğunu düşünüyor.

238 paragraftan oluşan, oldukça uzun,  küresel sorunları tek tek özetleyen metin, bu sorunların nasıl çözüleceğine, her ne kadar sorunlu bir kavram olsa da sürdürülebilir kalkınmanın nasıl gerçekleştirileceğine ve yöntemlerin neler olacağına, yoksulluğun önlenmesi ve yeşil ekonomiye geçişin finanse edilmesi için nasıl finansman sağlanacağına dair her hangi bir bilgi içermiyor.

Özetle ne yazık ki bağlayıcılığı olmayan, sadece iyi niyet mektubu olabilecek kadar zayıf, vatandaşlardan çok büyük, çok uluslu şirketlerin çıkarlarını koruyan bir metin karşımızdaki.

Klasik zayıf bir Birleşmiş Milletler metini.

Oysa ki, sivil alandan gelen binlerce insanın talepleri çok daha farklıydı: Adil, eşitlikçi dağılımın olduğu, doğayı kaynak olarak görmeyen bir Ekonomik Sistem için gerekli olan yapısal çerçevenin belirlenmesi.

Metnin bence göreceli olarak, acı ama tek iyi tarafı ise, son 20 yıldır Sürdürülebilir Kalkınma adı altında uygulanan politikalarının başarısızlığının kabul edilmesi oldu.

Ama tabiî ki 20 yıl önce daha güçlü bir metinle önüne geçilemeyen sürdürülebilirsizlik durumu daha zayıf metinle önümüzdeki yıllarda nasıl çözülecek sorusuna cevap verilmedi.

Bu yüzden sivil hareketler günlerce eylemdeydiler. Bir taraftan eylem yapan ve liderlerinin kendilerini dinlemesi için sesini duyuran, Dünya’nın dört bir yanından gelmiş olan sivil toplum hareketleri, aynı zamanda konferansla eş zamanlı olarak, daha adil, eşitlikçi bir Dünya için, doğa için, toprağın hakları için “Halklar Zirvesi” düzenleyerek, kendi aralarında tartıştılar.

Halklar Zirvesi’nin sonuç bildirgesi de önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Ancak,  Halkların Zirvesi’nde tartışılanların, aslında Rio+20’de devletler tarafından tartışılması gerektiği her halde tüm sivil alanın ortak görüşüydü.

Metinde 1 kelime için, mesela “support (destek)” kelimesi yerine “reinforce – destek çıkmak” geçsin diye saatlerce çalışan resmi müzakerecilerin, bir türlü finansman ve kesin taahhüt gibi konulara gelememesi büyük bir hayal kırıklığıydı.

Birleşmiş Milletler verilerine göre 50.000 kayıtlı katılımcısı ile gelmiş geçmiş en kalabalık toplantı olan Rio+20 Zirvesi, resmi toplantıları, müzakereleri, yan etkinlikleri, lobi faaliyetleri vs. ile Rio de Janerio’ya önemli ekonomik katkı sağlarken, dağ fare doğurdu ve sonuç özellikle özel sektör dışında kimseyi tatmin etmedi.

Böyle diyorum çünkü toplantıda ne yeşil ekonominin ne de yeşil büyümenin tanımı yapıldı. Bu kavramların ucunun açık bırakılması ise özel şirketlerin bu kavramları istedikleri gibi kullanarak aslında business as usual dediğimiz sürdürülebilir olmayan yöntemlerinin sadece kabuğunu değiştirerek ve böylece daha fazla halkla ilişkiler malzemesi üreterek sürdürebilmelerinin yolu iyiden iyiye açılmış oldu.

Toplantı ne getirecek?

Toplantı, öncelikle “yeşil ekonomi ve yeşil büyüme” gibi kavramları daha fazla duymamızı sağlayacak. Altı boş olan kavramlarla hem halkların hem karar vericilerin hem de bilim insanlarının kafası daha da karışacak.

Sürdürülebilir olmayan yöntemlerle, doğanın ve insanın üzerinde kurulan tahakküm aynı şekilde devam edilecek ama bu sefer daha iyi bir kılıfa sahip olacak! Keza Sürdürülebilir Kalkınma kılıfı artık çalışmıyor ve kabaca tabirle kimse tarafından yenilmiyordu.

Yoksulluk artarak devam edecek, kökünü kurutarak kullanılan doğa ayın şekilde kirletilmeye devam edecek.

Benim Rio+20’da iyice anladığım nokta ise şudur: Küresel düzeyde ciddi bir temsili demokrasi sorunu yaşıyoruz, seçilmişler seçenlerden daha ziyade çok uluslu şirketlerin ve onların lobilerinin etkisi altında. Büyük resmi görmekte ve sorunun büyüklüğünü algılamakta sıkıntı yaşıyorlar, ya da görmezden geliyorlar olan biteni. Liderler ile şirketler arasında çok fazla göbek bağı var!

Halkların talepleri ya görülmüyor ve duyulmuyor ya da görmezden geliniyor. Doğanın bağırışı fabrika ve inşaat sesleri arasında yok oluyor.

Bu yüzden, parça parça, uluslar arası toplantı öncesi ve sonrasında verilen sivil tepkilerden çok daha fazlasını vermenin zamanı geldi de geçiyor.

Küresel düzeyde, devamlı ve sürekli bir eylemliliğe ihtiyaç var. İnsanlığın kurtuluşu özetle, halkların gücü yeniden alması ile çok alakalı. Liderlerin ve karar vericilerin sesimizi duyması için birlikte ve dayanışarak ses vermek gerekiyor.

Keza, bence sorun çevre sorunu değil. İnsanlığın hayatta kalıp kalamayacağı sorunu, keza doğa insanoğlu ile ya da insan oğlu olmadan devam edecek. Bizim yarattığımız yıkımı üzerinden binlerce yıl alsa da Doğa atar, ama insanoğlu yaşamaya devam etmek istiyor mu istemiyor mu? Asıl soru bu!

Rio+20’de pek de evet istiyoruz demedik.

 

Sol bölünmeyi sever – Murat Belge

Evet, sol bölünmekten hoşlanıyor ve önüne çıkan bütün fırsatları yeni bir bölünme vesilesi olarak değerlendirmeye devam ediyor. AKP ile Kemalizm (ve çeşitli kurumları) arasında geçen mücadele bu fırsatların en zengin imkânlar sunan örneği olmuştu. Tabii şu son on, on beş yıldan söz ediyorum. Şimdilerde, altmışlar ve yetmişlerde hangi gerekçelerle ayrışıp birbirimize silâh çektiğimizi dahi unutmuş olabiliriz. Gerekçeler, hele böyle değişen bir dünyada, görece daha kolay unutulabiliyor (Sovyetler Birliği’ne “sosyal emperyalist” demek ya da dememek, şimdi ne kadar “canalıcı” bir sorun?), ama birbirimize çektiğimiz silâhı ya da ettiğimiz küfürü unutmak o kadar kolay değil.

“Kanlı 1 Mayıs’ın sorumlusu bizdik” dendi, bizim gazete zayiat verdi. Onun da tartışması yalan yanlış bilgiler ve çoğu hazır kalıplara oturan “tahmin”ler üzerinden bir süre devam edip durdu. Tartışma başlamadan önce sahip olduğumuz bilgiye dişe dokunur bir yeni bilgi eklediğimizi sanmıyorum. Bazı tavırlar daha belirginleşti, o kadar.

Şimdi sanırım daha ciddi –sahiden bugünün Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli sorunu– bir sorun karşısında yeni bölünmelerin eşiğindeyiz: Kürt sorunu. “Bu kaç yılın sorunu değil mi? Yeni bir şey mi?” diye sorabilirsiniz. Doğru, kaç yılın sorunu ve zaten birçok ayrışan tavıra da yol açmıştı. Ama şimdi bu eski sorunda yeni bir durum var gibi görünüyor. Öyleyse, bunun da getireceği çok şey olur.

Kürt sorununda neyin nerede durduğu çok belli değil, öteden beri. Çünkü zaten “durmuyor”, “duramıyor”! Bir yanda bilmem kaç yıldır bildiğimiz, alıştığımız savaş; bir yanda bu konunun savaş dışında yöntemlerle çözülebileceğine ve böylesi mümkün olursa bunun herkes için daha iyi olacağına dair söylenmiş sözler (bunları iki taraf da zaman zaman söyledi) ve bu sözlerin açtığı, alışık olmadığımız ve ucunda ne olduğunu bilmediğimiz, ama çoğumuz için bir hayli çekici olan kapı, yol, ufuk, her neyse o. Aktörler, bu iki ana yol arasında sürekli mevzi değiştiriyor. Olayların yönünün belirlenmesinde onlar da etkili değil, onlar da sağlam bir zemine basmıyor; dolayısıyla onlar da savruluyor, sürükleniyor.

Şimdi, son “durum”, Leyla Zana’nın beklenmedik beyanatıyla biçimlendi. Onun bu çıkışı öncelikle Kürt cephesinde gizli tutulmaya çalışılmayan bir tedirginlik yarattı. BDP’den gelen tepkiler Leylâ Zana’yı destekler doğrultuda değil. Ardından Murat Karayılan’ın sözleri de bir eleştiri niteliği taşıyor.

Peki, öyleyse, Leylâ Zana “Ya herru, ya merru?” diyerek, kendini “tığ-ü teber şah-ı merdan” er meydanına mı attı? Şimdiye kadar Başbakan hakkında akıllarda kalan bir değerlendirmesi olmamıştı diye hatırlıyorum– ben mi yanlış hatırlıyorum?

Leylâ Zana, son analizde, “barışçı bir çözüm”den yana bir kişinin söylemesini bekleyeceğimiz bir söz söyledi. Ama elbette bu temel tavrı paylaşan binlerce Kürt var. Dolayısıyla o kadar da “tığ-ü teber” değil. Onu destekleyecek bayağı geniş bir kitle var; ama o geniş kitlenin genişliğiyle orantılı bir sesi yok.

Gelgelelim, sanırım bu aşamada bu kitlenin içinde pek öyle sıradan bir birey gibi göremeyeceğimiz biri daha yer alıyor: Abdullah Öcalan. Öcalan’la Zana arasında bir iletişim hattı olduğuna dair hiçbir veri yok elimizde; ama sanki bir “frekans tutturma” durumu var.

Benim bu varsayımım doğruysa (medyada buna yakın yorum yapanlar oldu) bu alanda gerçekten yeni bir noktadayız demektir. Ne sonuç verir, bilemem, ama vereceği sonuçlar önemli olacaktır. Barışa yaklaştıracak olaylar olursa iyi; ama tam tersi de olabilir– öyle olacaksa tabii bu da son derece önemli.

Herkesle birlikte “sol” da tavır alacak: biçimi her neyse, “barışçı çözüm” mü, “zafer namlunun ucunda” mı?

Murat Belge-  Taraf

Levent Duran’ın 3. kişisel resim sergisi “Mama Beden” Galeri Artist’de

Sergide yer alan, "İnkılap Tarihi 1 - Mübarek Orji" isimli resim

Galeri Artist Çukurcuma’da açılan Levent Duran’ın 3. kişisel resim sergisi “Mama Beden”i ziyaret etmek için son dört gün. Duran’ın 23 Haziran’da açılan resim sergisi -11 Temmuz’da sona eriyor..

Sergi, değişik boyutlarda yağlı boya kompozisyonlardan oluşuyor. Karmaşık ve soyut eğilimli tabanlarda hareket eden deforme vücutlu figürler aracılığı ile yaşam enerjisinin tamamlanma odağı olan bedenin yemek olma, cinsiyet yaratma, sınır ve ötekilik üretme özellikleri dalgacı bir tonla eleştiriliyor. Bedeni ruha karşıt tarifleyen ve bastıran öğretilerle eğitilmiş bir toplumda toplumsal bilinçaltının bu renkli ve hareketli alanından kesitler resmeden sanatçı bu yolla sürrealist dışavurum yöntemini biyo-politik bir söylemle birleştirmeyi ve sanat dilini burada derinleştirmeyi deniyor. Böylece hem toplumsal eleştiride hem de cinsel karikatürizasyonda alışık olmadığımız bir uslüp öne çıkıyor.

"Askere gitmek istemiyorum anne"

Sanatçı bu sergisinden önce “Ruha Maya” ve “Baba Bana Bıçak Al Soğan Doğrayıp Ağlamam İçin” isimli iki kişisel sergi daha gerçekleştirdi. Bunu dışında birçok karma sergide de işleri ile yer aldı. İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını devam ettiren Levent Duran, plastik sanatın yanı sıra performans, edebiyat ve müzik alanlarında da ürünler vermekte.

(Yeşil Gazete)

Sinemalarda bu hafta

Bu hafta vizyona 6 film giriyor. İkisini önceden festivallerde izlemiştim, 1 tam 1/2’sini de her hafta sinema yazmaya teşne olunca hafta içi internet dehlizlerinde arayıp bulunca izledim.

İki eliniz Cannes’da olsa kaçırmayın dediklerim: “Peki Şimdi Nereye?” ile “Bu Dans Senin

Peki Şimdi Nereye? (Et Maintenat, On Va Ou?)

Nadine Labaki her sinemaseveri bir sonraki filminde ne yapacak diye heyecanlandıran yönetmenlerden.İlk filmi “Karamel” enfes bir filmdi, “Peki Şimdi Nereye?” ile çıtayı bir kademe yükseltmiş. Müslüman – Hristiyan ezeli çatışmasına kadın bir bakış açısı getirmiş. Kadın olmak, anne olmak, sevgili olmak ve çatışan iki kesim arasında bulunmak. Tüm bu sorulara yanıt ararken samimiyeti de, mizahı da elden bırakmıyor Labaki.

Kendi paşa gönlümün bu senenin en iyi filmleri listesinde rahatlıkla ilk 5 içerisinde yer alır. Filmin sonundaki “Peki Şimdi Nereye?” esprisi bu topraklara ve bizim yaşadıklarımıza da o denli uyuyor ki.

Filmi If İstanbul Festivali sırasında Beyoğlu Beyoğlu sinemasında izlemiştim. Benimle gelecek arkadaşımın o gün bir işi çıktığı için bana eşlik edememişti. O gün bugündür de başının etini yerim, “bak vizyona girerse, sakın kaçırma, mutlaka izle” diye. Şimdi hazır vizyona girmişken bir kez daha çınlatayım kulağını, “Hülya, bak o film işte bu film, mutlaka izle, sakın kaçırma!”

Bu Dans Senin (Take This Waltz)

Ben artık Michelle Williams’a kadın Harvey Keitel deme kararı aldım alacağım. Hemen hemen her filmde karşımıza çıkıyor bu oyuncu. Film ya da yönetmen ayırmıyor gibi. Sinemanın parçası olmak ona olduğu kadar onu izleyen bizlere de çok keyif veriyor. “Dawson’s Creek”de iki sevgilinin arasına giren fettan aşufteden bugünlere kadar geldi Williams. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim (hangi sene olduğunu unuttum) “Wendy and Lucy“‘de de karşınıza çıkabilir, Oscar heykelciğine kavuştuğu “Marilyn ile Bir Hafta” da Monroe olarak da. (Bu arada, emin olamadım, Oscar’ı o almıştı değil mi?)

If İstanbul kitapçığında göz gezdirirken yerimden sıçrayarak ilk “mutlaka izlenecek” işareti koyduğum film olan “Take This Waltz”da (Bu filmin adı da tercüme edilir mi be kardeşim, pes!)  kocasını seven; komşusu ile de sevişmek isteyen bir kadın rolünde harika. Filmin ortalarında bir yerde geçen yatak sahnesinde Leonard Cohen’in “Take This Waltz“ı çalarken cereyan edenler beni önce hayli sersemletmiş ama sonrasında kendi dar düşünce kalıplarım hakkında düşündürtmüştü.

Şimdi alt alta yazdığım ilk iki filmin de kadın yönetmenlerin elinden çıkmış olması çekti dikkatimi. Nadine Labaki ve Sarah Polley. Üstüne bir de yazarken dem” vurduğum Wendy and Lucy”nin yönetmeni, Kelly Reichardt.

Ne kadar kadın yönetmen o kadar sinema şöleni diyeceğim kadar var hani. Sinema kültürü çeperim pek geniş olmadığı için daha başka kadın yönetmen isimleri ilk anda aklıma gelmiyor ama kadın yönetmen elinden çıkmış hemen hemen her film daha bir içine çekiyor beni sanki.

O halde kendime dip not, “Film seçerken yönetmenin cinsiyetine de dikkat et”

Dedektif Dee: Gizemli Alev (Di Renjije)

Çocukluğumuz vurdulu kırdılı filmleri izleyerek geçti. Bahçelievler Ünverdi Sinemasında (şimdi yerinde yeller esiyor) ne zaman bir karate filmi izlesem onu takip eden bir hafta boyunca filmde gördüğüm hareketleri tekrar etmeye çalışırdım. O hareketleri yaparkan aynı sesleri çıkarmak bu işin amentüsüdür. Evin içinde, “hıyaa, hoyaa” diye gezinirken annemden az terlik yemedim.

Çinli yönetmen Tsui Hank’ın “Dedektif Dee: Gizemli Alev”i benim sözünü ettiğim filmlerden değil ama. Polisiye türü ile dövüş sanatları arasında bir film ortaya çıkmış. Filmi izledikten sonra acı ile farkettim ki, “o eski halimden eser yok şimdi” be hocam.

Aşk Sanatı (L’Art d’Aimer)

Emmanuel Mouret’in “Aşk Sanat”ını çeyreğini izleyebildim sadece. Film kötü olduğu için değil fransızcam hiç olmadığı için. Altyazısını bulup buluşturunca tamamını izlemeyi de kafama koydum ama. Daha iki satır önce “kadın yönetmen” filmlerini kaçırma diye kendimize not aldık ne de olsa.

Başka bir konu daha var aslında. Film bilmek için dil de bilmek gerekli mi? Sinema dili diye bir şeyden bahsedilir hep, filmin kendisi, görüntüleri, müziği, hikayenin aksettiriliş şekli filmi izlemek için yeterli olamaz mı? Aslında ben de bu önkabul ile başladım “Aşk Sanatı”nı izlemeye ama pek çok yan öyküden kurulu filmde o kadar yoğun dış ses kullanılmış ki, ilgili dile vakıf olmadan takip edebilmeniz neredeyse imkansız.

Bu, “lisan bilmeden sinema izlenebilir” iddiası aklıma Ferhan abimin (Ferhan Şensoy) bir kitabından okuduğum “Sinema Tek” maceralarını anımsattı. O dönem okuduğu Mekteb-i Sultani’den (Galatasaray Lisesi) sık sık kaçıp soluğu sinemada alımış Ferhan abi. Sinemanın artık Ferhan abimi tanıyan kapıcısı da onu yan kapıdan salona buyur edrmiş. Orda seyrettiği 70 lisandan filmde anlamış Ferhan abi, “sinema izlemek için lisan bilmek gerekmediğini”

İnanılmaz Örümcek Adam (The Amazing Spider Man) ve Kıyamet Kitabı (Doomsday Book)

Bu iki filmi izleme imkanım olmadı. Hem ben çok şanslı bir sinema yazarıyım. Yeşil Gazete ayrıcalığım ile istemediğim filmi seyretmeme özgürlüğüne de sahibim. Bu iki filmi altyazıcılar ne demiş ona bir göz atalım.Onlar da pek sevmemişler anlaşılan. Örümce Adam için yönetmenin başka bir filmini (500 days of Summer), Kıyamet Kitabı için ise 3 farklı yönetmenin kısa filmlerinden oluşan film için ise yönetmenlerden biri için, (“Kim-Ji woon) izlenebilir demekle yetinmişler.

Sinema yazmaya daha yeni başladık. Sırf vizyonla sınırlı kalmak istemiyorum ama fetsivaller, gösterimler, internette keşifler, evde, cafe’de, kitap salonunda gösterimlerden de dem vurmak isterim. Sinema da aynı kitap gibi paylaştıkça ve paslaştıkça çoğalan bir sanat. Bu konudaki her öneri, fikir, duyuruya açık oldğumuzu da buradan aktarmış olayım.

Everyday and every way I’m getting better and better

anavarza

Rakel Dink Uludere’de

Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, Uludere’de bombalanarak öldürülen vatandaşların ailelerine taziye ziyaretinde bulundu. Yazar Bejan Matur, Rakel Dink’e eşlik etti.

Geceyi olayda yaşamını yitiren Nadir Alma’nın ailesinin evinde geçiren Dink ve Matur daha sonra Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası (TSO) Başkanı Osman Geliş ile Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Mehmet Ali Ayan’ı ziyaret etti.

Geliş ve Ayan ile bir süre görüşen Dink, daha sonra annesinin mezarının bulunduğu Silopi ilçesine bağlı Hesana köyüne gitti.

(AA)

TOKİ bahanesini hazırlasın, Samsun’a yağmur geliyor

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından yapılan son değerlendirmelere göre, yarın Sinop, Samsun, Ordu, Kastamonu, Karabük, Amasya, Tokat, Kars, Ardahan, Ağrı ve Iğdır’da sağanak ve gök gürültülü sağanak yağış bekleniyor. Yağışların öğle saatlerinden itibaren Sinop ve Samsun çevrelerinde, akşam saatlerinden sonra Kastamonu’nun kıyı ilçelerinde kuvvetli olması tahmin ediliyor.

Pazar günü Karadeniz, Doğu Anadolu’nun kuzeydoğusu ile Kocaeli, Sakarya, Bilecik, Çankırı, Kırıkkale, Yozgat ve Ankara’nın kuzey ve doğu ilçelerinde sağanak ve gök gürültülü sağanak yağış bekleniyor. Yağışların, başta Sinop ve Samsun olmak üzere, Kastamonu, Zonguldak ve Bartın’da kuvvetli olması tahmin ediliyor.

Pazartesi günü Karadeniz, İç Anadolu’nun kuzey ve doğusu, Doğu Anadolu’nun kuzeyi ile Kocaeli ve Sakarya çevrelerinde sağanak ve gök gürültülü sağanak yağış bekleniyor. Yağışların Sinop, Samsun ve Ordu’da kuvvetli olması tahmin ediliyor.

Yağışlı havanın, Salı ve Çarşamba günleri kuzeydoğu bölgelerde etkili olduktan sonra yurdu terk etmesi beklenirken kuzey, iç ve doğu bölgelerde mevsim normalleri civarında, güney ve batı bölgelerde mevsim normallerinin yer yer üzerinde seyreden hava sıcaklığında yarın önemli bir değişiklik beklenmiyor; tahminlere göre sıcaklıklar Pazar günü kuzey kesimlerde 2 ila 4 derece azalacak.

Meteoroloji bir haftadır devam eden yağışla toprağın doygun hale gelmesi nedeniyle yüzey akışına geçecek kuvvetli yağışın oluşturabileceği sel, su baskını, yıldırım, dolu, heyelan, ulaşımda aksamalar gibi olumsuzluklara karşı vatandaşları dikkatli ve tedbirli olmaları yönünde uyardı.

Arjantin geçmişiyle hesaplaşıyor

0

Arjantin’de darbeci general ve eski lider Jorge Videla, 1976-1983 yılları arasında tutuklanan ve öldürülen solcu kadınların bebeklerini “taammüden çalmaktan” suçlu bulunarak 50 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Arjantin’de cunta dönemi sırasında en az 500 bebek ebeveynlerinden alınmış ve rejime yakın ailelere verilmişti. Karar, cunta döneminde ailelerinden çalınan bebeklerin akrabalarına iadesi için çalışan “Mayo Meydanı Büyükanneleri” örgütü için önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor. Öte yandan, 86 yaşındaki Videla’nın ilerlemiş yaşından ötürü cezasını evde çekme talebi mahkeme tarafından reddedildi.

 ( Aljazeera, Reuters )

Yeşiller, Almanya’da müslümanlara sahip çıkıyor

Almanya Yeşiller Partisi, Almanya’daki müslüman toplumun hukukuna sahip çıkıyor. Yeşiller “İslam’ın eşit ve hukuki olarak Almanya’ya uyumu” konulu bir “yol haritası” hazırladı.

Parti, “Almanya’ya gelen birinci neslin çocukları ve torunları, ülkenin bir parçası olduklarını göstermek istiyor. Müslümanlar toplumsal yaşamda, ibadette, medyada ve okullarda eşit haklar istiyorlar” değerlendirmesinde bulundu.

Yeşiller’in Parlamento Grubu Başkanı Renate Künast ve Parlamento İdari İşler Sorumlusu Volker Beck tarafından kamuoyuna açıklanan “yol haritası”nda  “Müslümanlara dini vecibelerine uygun camiler, hastane, hapishane ve Federal Ordu’da imamların istihdam edilmesi, Müslümanlara yönelik helal gıda kurallarına dikkat etme, Müslümanların kamuya ait yayın organlarından eşit şekilde faydalanmaları, Müslüman mezarlıklarına yer ayrılması ve okullarda İslam din dersi imkânının sunulması” konularında adımlar atılmasını istendi.

Kimsenin dininden dolayı ayrımcılığa ve adaletsizliğe uğramaması gerektiğini belirten Yeşiller Partisi,  Müslümanlar kuruluşlarının dini cemaat statüsünde kabul edilmesi ve böylece ülkeye uyumlarının sağlanması gerektiği bilgilerine yer verildi.

Dini cemaat statüsünün verilmesi için aranan şartlarda kademeli bir kolaylık sağlanmasını talep eden Yeşiller, bir Musevi derneği için “30 yıldır var olma” şartının kaldırılmasını örnek gösterdi.

Ayrıca, İslam düşmanlığının arttığına işaret eden raporda, “Bizler, Almanya’da Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam’a eşit davranılmasını istiyoruz. Toplumsal konularda Müslümanlar aynı Protestanlar, Katolikler ve Yahudiler gibi diyalog partneri olmalı. Demokrasi, antisemitizm ve cinsiyet ayrımcılığı gibi özellikler Müslümanlara mal edilemez. Çoğunluk toplumunda da görülen ırkçılık, antisemitizm ve İslam düşmanlığı ile mücadele etmek toplumsal bir sorumluluktur.” denildi.

(Yeşil Gazete / CHA)

Suriyelilerin kampında yangın: 2 ölü

Suriye’deki savaştan kaçarak gelen ya da çeşitli vaatlerle Türkiye’ye getirilen mültecilerinde kaldığı Hatay’daki tekel depolarında yangın çıktı. Yangında ilk belirlemelere göre; 2 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi de yaralandı.

Mültecilerin Hatay’da kaldığı kampta henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı.

Rüzgârın da etkisiyle alevler kısa sürede büyüdü. İtfaiyenin müdahale ile yangın kontrol altına alındı.

Yangında ilk belirlemelere göre; 2 kişi hayatını kaybetti. Alevler nedeniyle 4 kişi de ağır yaralandı.

Yangının çıktığı Tekel depolarında bir süre öncesine kadar Suriyelilerin kaldığı öğrenildi.

Yeşiller Partisi: İklim değişikliği durdurmak için harekete geçilmezse Samsun’daki felaket son olmayacak

Yeşiller Partisi, Samsun’da yaşanan sel felaketi ve gelen ölümler üzerine bir açıklama yayınladı. “Önlem alınmaması halinde sel felaketleri ve kuraklıklar, Samsun’da olduğu gibi ölümlere ve canlı yaşamının yok olmasına neden olacaktır.” denen açıklama şu şekilde:

Yeşiller Partisi: İklim değişikliği durdurmak için harekete geçilmezse Samsun’daki felaket son olmayacak

Doğa alarm veriyor ve ekolojik felaketlerin nedeni hala görmezden geliniyor, ekolojik ve sosyal yıkımlara rant uğruna izin veriliyor.

Salı günü Samsun’un Canik Beldesi’nde yaşanan sel felaketi bir tesadüf değildir. Resmi verilere göre Samsun’da, Temmuz ayında metrekareye düşen yağmur oranı ortalaması 30,4 kg iken bir günde metrekareye düşen yağmur oranı 68,4 kg olmuştur.

Sera gazı salınımlarının her yıl artması, iklim değişikliğine bağlı olarak doğa yıkımlarını artıracaktır. Önlem alınmaması halinde sel felaketleri ve kuraklıklar, Samsun’da olduğu gibi ölümlere ve canlı yaşamının yok olmasına neden olacaktır.

Yetkililerin vurdumduymazlığı ve rant temelli politikalar, bir yandan iklim değişikliğine neden olurken diğer yandan iklim değişikliğine bağlı geri dönüşü olmayan felaketlerin yaşanmasına neden olmaktadır. Bu felaketlerden yine en çok yoksul ve düşük gelirli kesimler etkilenecektir ve sosyal adaletsizlikte uçurum büyümeye devam edecektir.

Kamu yararını temel alarak hizmet etmesi gereken TOKİ’nin ekonomik-sosyal boyutları içermeyen, yoksullaştırıcı ve yoksunlaştırıcı, belli kesimlere rant sağlamayı amaçlayan yapılaşma politikası bu felaketlerin can yakıcı sonuçlarına sadece katkı sağlamaktadır. Dere yatağına inşa edilen konutlar,  insan yaşamını hiçe sayıldığının ve kamu yararı yerine rantın gözetildiğinin bir göstergesidir.

Biz, Yeşiller Partisi olarak, insanın doğa üzerindeki tahakkümünü artıran politikalara da, hak temelli yaklaşımları ve toplumsal adaleti göz ardı ederek belli kesimlere rant sağlamayı amaçlayan uygulamalara da son verilmesi gerektiğini yıllardır söylüyoruz. İklim değişikliğini şiddetlendiren politikaların durdurulması, bu konuda yerel ve küresel boyutta yükümlülüklere uyulması artık kaçınılmazdır.