Ana Sayfa Blog Sayfa 4655

Annan’ın “İran planı”

0

Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği’nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan, Şam’daki temaslarını noktaladı ve İran’a uçtu.  Açıklama, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’ın sözcüsünden geldi.

Twitter’dan duyuruldu

Suriye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdissi, sosyal paylaşım sitesi Twitter’dan yaptığı açıklamada, görüşmedeki ana gündemin, Annan’ın altı maddelik planı olduğunu belirtti. “Görüşmede planın başarılı olması için neler yapılması gerektiği ele alındı” diyen Makdissi, Suriye’nin bu planın uygulanmasına bağlılığı konusunda Annan’a güvence verdiğini ifade etti.

“İran gözardı edilemez!”

Kofi Annan, Suriye’ye hareket etmeden önce Fransız Le Monde gazetesine yaptığı açıklamada, yaşanan krizde İran’ın gözardı edilemeyeceğini söylemişti.

(HaberTürk)

Castro, Vietnam’ı ziyaret etti

0

Küba Devlet Başkanı Raul Castro, Vietnam’a dört günlük resmi ziyarette bulunuyor. Küba lideri,  Vietnam Komünist Parti lideri Nguyen Phu Trong’un başkanlık sarayında ağırlanıyor.

Dün, Devlet Başkanı Truong Tan Sang ve Başbakan Nguyen Tan Dung ile görüşen Castro, bugün Vietnam bağımsızlık hareketinin lideri Ho Çi Minh’in mozolesine çelenk bıraktı ve Ulusal Meclis Başkanı Nguyen Sinh Hung ile bir araya geldi.

Gezisinde komünist müttefikleri Vietnam ile ilişkileri canladırmayı hedefleyen Castro, “İlişkimiz, zengin tarihimize dayanarak yıllar içinde gelişti. Bir ülke ihtiyaç duyduğunda, birbirimize yardım ederiz ve küresel meselelerde ortak fikirlerimizi paylaşırız” dedi.

Küba Devlet Başkanı Raul Castro, geçen hafta da Çin’e yaptığı ziyarette Küba ekonomisinin canlanmasına yardım edecek faizsiz borç ve hibe dahil olmak üzere bir dizi anlaşmaya imza atmıştı.

(AA)

RTÜK artık kendini de sansürlüyor

RTÜK, internet sitesinde ilginç bir sansür uygulamasına başladı. Üst kurul, internet sitesinde yayınladığı kararlarından ceza miktarlarını çıkardı.

Yayınlanan diziler, müzik klipleri ve programlar için televizyon kuruluşlarına binlerce TL’lik ceza yağdıran Radyo Televizyon Üst Kurulu, Behzat Ç.’ye verilen 273 bin 170 TL’lik yaptırımın kamuoyunda tartışma yaratmasının ardından ceza rakamlarına sansür uyguladı. Behzat Ç’ye verilen ceza başta olmak üzere RTÜK’ün sansürlediği kararlarda ceza ifadesi “… idari para cezası uygulanmasına,” şeklinde yazıldı.

En son 23 Mayıs 2012 tarihli kararlarında yayın kuruluşlarına uygulanan ceza miktarlarını internet sitesine koyarak kamuoyuna duyuran RTÜK, 31 Mayıs 2012 tarihinden itibaren bu uygulamasına son verdi. Başta Behzat Ç.’ye verilen 273 bin 170 TL’lik ceza olmak üzere yayın kuruluşlarına binlerce TL’lik ceza veren RTÜK’ün, ceza miktarlarını kamuoyunda saklama kararının arkasında yayın kuruluşlarının rahatsızlığının bulunduğu öğrenildi. Ceza miktarlarını ticari iletişim gelirleri üzerinde belirleyen RTÜK, yayın kuruluşlarının “gelirlerimiz diğer yayın kuruluşları tarafından belirleniyor. Reklam pastasındaki yerimiz ortaya çıkıyor” şeklinde şikayetçi oldukları bildirildi.
Kurul üyelerinin haberi yok
RTÜK üyeleri ise ceza miktarlarının kamuoyuna duyurulmaması kararından haberdar olmadıklarını açıkladı. Üst Kurul üyesi Esat Çıplak, “Böyle bir karardan haberim yok. Bize ne böyle bir talep iletildi, ne de uygulamaya sokulan bu karar Üst Kurul’da tartışıldı. İdare yayın kuruluşlarının rahatsızlığı nedeniyle böyle bir karar almış. Ancak yayın kuruluşlarından rahatsız olduklarına dair bize bir şikayet gelmedi.  Eğer yayın kuruluşlarının hassasiyeti sözkonusu ise bu tartışılır, ona göre karar alınır. Şeffaflık ilkesiyle, şirketlerin ticari bilgileri arasında bir denge aranır. Tartışılmadığı için hangi gerekçeye dayanarak bu kararın alındığını bilmiyoruz. Konunun yanlışlığı doğruluğunu önümüzdeki ilk toplantıda ele alırız” dedi.
Üye Süleyman Demirkan ise, “Sizden öğreniyorum konuyu. Hiçbir bilgim yok. Başkanlık makamından üyelere böyle bir talep veya bildirim olmadı. RTÜK’ün yönetim ilkelerinden biri saydamlıktır. RTÜK’ün kararlarının tartışılması demokrasi gereğidir. Eğer böyle bir kısıtlayıcı karar veya uygulama varsa, ceza miktarının gizlenmesi sansür girişimi olarak nitelenebilir” dedi. Üye Ahmet Yıldırım da “konu hakkında hiçbir bilgi bize aktarılmadı. Neye göre bu karar alındı? Konuyu önümüzdeki çarşamba günkü toplantıda tartışacağız” dedi.
(dipnot)

FBI: Cemaat ile ortaklığımız var

Fethullah Gülen Hareketi’nin (Cemaat) FBI bağlantısı, FBI resmi internet sitesinden yayımlandı. Türkçe dahil çok sayıda dilde yayın yapan İran kaynaklı abna.ir sitesinin gündeme taşıdığı haber, Cemaat üyelerinin FBI istihbarat kurslarına katıldığı şeklindeki haber-yorumlarla da örtüşürüyor.

Amerikan Federal Soruşturma Bürosu FBI’ın resmi internet sitesinde, kurumun güvenlik çalışmaları kapsamında çeşitli etnik ve azınlık gruplarıyla yürüttüğü ortak faaliyetlerden söz edilerek, ortak faaliyetlerde bulunulan bazı grupların adları da sıralandı. Cemaat de “Gülen Enstitüsü (Gulen Institute)” adı ile listede yer aldı.

FBI’ın ortaklık yürüttüğünü belirterek ismini verdiği gruplar:
• The Anti-Defamation League
• The NAACP;
• The League of United Latin American Citizens (LULAC);
The Gulen Institute;
• The Raindrop Turkish House;
• The South Asian Chamber of Commerce; and
• The Islamic Society of Greater Houston

Cemaat üyeleri neden FBI kurslarına katılıyor?
Erol Aral, 13 Haziran’da Sendika.Org’a yazdığı yazıda Yurt gazetesinin bir haberinden yola çıkarak, “Cemaat üyeleri neden FBI kurslarına katılıyor?” diye sormuş ve şunları yazmıştı:

“FBI, ABD’nin ulusal çıkarlarını tehdit eden tehlikelere karşı önlem amacıyla 2 aylık kurslar düzenliyormuş.

25 konuda eğitim veriyormuş: Terörle mücadele, yabancı istihbarata karşı koyma, öğrenciler arasındaki faaliyetler, teknoloji sırlarının elde edilmesi, özel bilgi sistemleriyle siber faaliyetler…

Başvurularda sınır yok(muş). Her meslek ve inançtan isteyen başvurabiliyor ve istediği alanda kurs görüyor(muş).

“Cıtızenz’s Academies” (Vatandaş Akademileri).

Muhbir vatandaş akademisi… (Bizdeki adı bu olur mu, acep?)

İşte Cemaat üyeleri bu FBI kurslarına çok rağbet gösteriyor(muş).

Yılmaz Polat’dan öğreniyoruz ki, çok da beceriklilermiş.

Öyle ki, FBI’ın en başarılı kursiyerleri arasında Cemaat üyeleri de varmış.

Mesela, Prof. Satılmış Budak.

Bu Prof.’umuz, Alabama Eyaleti’nin bir bölgesindeki “Peace Valley Foundation” (Barış Vadisi) vakfının başkanıymış.

Muhterem, barış vakfı başkanı ama nedense pek barışçıl olmayan mevzulara fena sardırmış.

Muvaffak da olmuş. Genellikle istihbarat konularında kurs görmüş Prof. Budak, mükâfatını da almış. Hem de FBI Başkanı Robert Muellar’ın elinden ödül olarak…”

FBI’ın söz konusu yazısının yer aldığı sayfaya ulaşmak için tıklayınız!

(sendika.org)

Pilotlar paraşütü kullanmış olabilir

Radikal’den Deniz Zeyrek, Suriye tarafından düşürülen Türk uçağıyla ilgili olarak bir okur mektubunu paylaştı. Zeyrek’in 27 yıllık uzman teknisyen olduğunu belirttiği okurun mektubunda, uçağın gizemi çözülemeyen düşme nedenlerine ilişkin enteresan tahminlerde bulunuluyor.

Zeyrek’in yazısındaki ilgili bölüm şöyle:

Suriye’nin bir Türk jetini düşürmesinin üzerinden iki hafta geçti. Hepimiz, açıklamaları dikkatle izledik ve doğru kabul ettik: “Uçak 13 milde füze ile vuruldu…” Ancak bırakın uzmanlar, sokaktaki insanlar bile ikna olmadı. Bu konuda aktardığımız görüşler, başka konularda yazdıklarımızın görmediği ilgiyi gördü. İşi bilenlerden çok sayıda mesaj geldi. Bir tanesi vardı ki bu işin en ince detayını bilen bir uzmandandı. Yazdıklarını yabana atmak zor. F4 filosunda 26 yıl şahsi teçhizat (life support) teknisyenliği yapmış bir askerden söz ediyorum. İşte birkaç tespiti:

Radar füzeyi nasıl görmez?

Isı güdümlü füze direkt nozula (eksoz) girer ve uçak infilak eder. Ne motor ne de diğer parçalar bulunabilirdi. Füze ile vurulduysa radar güdümlü füzeyle vurulmuştur. O füzeyi de GES radarları ve uçağın çalışma yaptığı Türk radarı görür. Ancak bugüne dek radarda füze görüldüğüne dair bir açıklama yapılmadı.

Motordaki paraşütün sırrı

Uçak motoru denizin dibinde görülüyor. Üzerinde görünen sarı renkli kuyruk paraşütüne dikkat. O paraşüt uçaktan kolay kolay çıkıp açılmaz. Paraşüt uçağın ‘viril’e girmesi durumunda açılabilir. Uçak aşağı doğru vida gibi dönerek düşmüş olabilir. Suya çarptığında paraşütün de etkisiyle motor geriye fırlamış ve paraşüt bu anda motoru çevrelemiş olabilir.

Atlama belirtileri çok fazla

Bulunan parçalar arasında bir fırlatma sandalyesi var. Sandalyenin sağ tarafında görünen sarı kol, pilot oturduğunda diz hizasında kalır. Bu parçanın varlığı fırlatma koltuğunun uçaktan çıktığının işareti. Ayrıca iki adet ‘survival kit’ minderi görülüyor. Sandalye, pilotu ayırdıktan sonra serbest düşer ve denize hızlı çarpar. Uçaktan ayrı ve uzak bir noktaya düşer. Sırt minderindeki, sandalyeye irtibat sağlayan halka ve kulp da sağlam. Fırlatma yok ise survival kit minderleri (2 adet), sırt minderi, sandalye parçası nasıl hiç zarar görmeden uçaktan ayrılmış? Ayrıca pilotun kepi, kombinezon cebinde durur. Tükenmezkalemle yazılmış isim bile bozulmamış. Pilotlar, sıcak nedeniyle postal iplerini tam sıkmıyor. Bu nedenle olası bir fırlatmada postallar uçakta kalmış olabilir ya da uçağın konumuna göre düşmüş olabilir (Pilotlara eğitim verilirken ‘İlk postalı ve kaskı çıkar’ denilmez. Tersine, onlarla hayatta kalma dersi verilir). Bunların hepsi atlama belirtisi.
F4 filosunda 26 yıl şahsi teçhizat teknisyenliği yapmış askerin, Genelkurmay’ın sitesinde yayımladığı uçak enkazına dair fotoğraflardan yaptığı tespitler, bugüne kadar yapılan resmi açıklama

Testislere saldırıyor, kopartıyor, öldürüyor

0

Geçen yıl Papua Yeni Gine sahillerine dadanarak ölümcül darbelerle insanlara saldırmasıyla gündeme gelen balık, göl çevresindeki ilk saldırısını da 7 Haziran’da gerçekleştirdi. İki hafta önce bir başka adamın daha benzer bir ısırık darbesi aldıktan sonra ölmesiyle yetkililer harekete geçti.

( Milliyet )

Türkan Sabancı yoğun bakımda

Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne bağlı Göltürkbükü Beldesi’nde tatilini geçiren ve iki gün önce tansiyona bağlı olarak fenalaşarak Bodrum’un Ortakent-Yahşi Beldesi’ndeki Acıbadem Hastanesi’ne kaldırılan Türkan Sabancı’nın yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alındığı öğrenildi. Sabancı’nın aşırı sıcaklardan etkilenmiş olabileceği belirtildi. Sabancı’nın tahlil ve tetkiklerinin yapıldığı, iki gün daha yoğun bakımda kaldıktan sonra servise çıkartılarak bir süre müşahade altında tutulacağı öğrenildi. Sabancı’nın durumunun iyiye gittiği öğrenildi.

( DHA )

20 yıl sonra Rio’da aynı film izlendi – Devin Bahçeci

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, namı değer Rio+20’de olanlar gelecek için umutsuzluktan başka bir şey getirmedi.

50.000 kişinin katıldığı ve Birleşmiş Milletler’de şimdiye kadar en çok kayıtlı katılımcının bulunduğu toplantı, aslında yeşil ekonomi ve yoksulluk olmak üzere iki eksende çevre kirliliği, sosyal adaletsizlikler, yoksulluk açlık konularında uluslar arası bir işbirliği ağı kurmayı ve sürdürülebilirlik için bir çerçeve çizmeyi planlıyordu.

20 yıl önce yine Rio’da  “günümüzün ihtiyaçlarını gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama olanaklarından fedakarlık yapılmaksızın, karşılanabileceği” ekonomik modelin kabul edildiği bir toplantı yapılmıştı. Yine o gün, sivil toplum ve yeşiller sürdürülebilir kalkınmanın aslında eski sisteme yeni bir elbise dikmek ve göz boyamak olduğunu anlatmaya çalışmıştı ama kimse umursamamıştı. 20 yıl sonra yine aynı filmi aynı kentte izledik.  Üstelik bu seferki filmde iş dünyası daha açık ve acımasızdı.

Bu amaç için on gün önce devletlerin teknik / akil adamları müzakereler yaptı ve taslak metin oluşturdu. Devamında ise bu taslak metin devlet liderlerinin katıldığı toplantılarda kabul edildi.

238 paragraftan oluşan “Future We Want” metni, elle tutulur her hangi bir eylem planı, çözüm önerisi, işbirliği yöntemi içermiyor.  Üstelik, yeşil ekonominin ana eksenlerinden biri olduğu toplantıda hiçbir biçimde yeşil ekonomi tanımı da yapılmadı. Yeşil ekonomi, havada kalan kimsenin anlamadığı, kafa karıştıran ve aslında iş dünyasına iyi bir reklam olanağı tanıyan yeni bir kavram. Benim de katıldığım bir çoklarına göre ise, devletlerin / BM’nin ve tabiî ki şirketlerin yeşil ekonomisi ise 20 yıl önce sürdürülebilir kalkınmada yapıldığı gibi, kirli işlere yeni bir kılıf. Üstelik yanında bir de yeni bir kavram daha icat edilmiş: Yeşil Büyüme. Doğayı ve insanı bir tür kapital olarak gören düzenin, Rabbena hep bana diyen bir ekonomik sistemin ürettiği kavramdan farklısını beklemek de hayalcilik olurdu.

Metin aynı zamanda tutarsız ve komik başlıklar ile de dolu. Mesela 2000 yılında belirlenen Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine 2015 yılına kadar ulaşılması gerekiyor. Ancak 2012 yılı itibari ile küresel düzeyde bu hedefe ulaşmak imkansız, hatta imkansız ötesi. Özellikle küresel ekonomik sadece hedeflere ulaşmasını imkansız hale getirmedi, bir de yoksulluğun ve açlığın azaltılması gibi hedeflerde Dünya’yı bile geriye götürdü.

Metin, 2015 yılında Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine 2015 yılına kadar ulaşılması gerektiğinin altını çizmiş. Peki nasıl ulaşılacak? Bu hedefler için nasıl finans kaynakları yaratılacak? Ne yazık ki bu soruların hiç birine devam verilmemiş.

Metnin neredeyse tamamı, böyle ancak olsa olsa iyi niyet olabilecek bir sürü niyetten oluşan, ucu açık paragraflar bütünü.

Metnin bence tek ama sadece tek iyi bir tarafı var: Ülkeler 20 yıl önce yine Rio’da kararlaştırdıkları “sürdürülebilir kalkınma” idealine ulaşamadıklarını, başarısız olduklarını, 20 yıldır her hangi bir ilerleme kaydedemediklerini kabul etmişler.

Peki bundan ders alıyorlar mı? Tabiki hayır!

Eminim küresel şirketler bu toplantının çıktıları konusunda gayet mutludur. Keza bizim için bir küresel ekolojik krizin varlığı söz konusu iken, şirketler bu krizi de fırsata çevirmeyi ve daha çok kar elde etmeyi bekliyorlardı. Nitekim, bu konuda Rio+20’den çok faydalanacaklar!

Çünkü Yeşil Büyüme / Yeşil Ekonomi gibi kavramların Rio’da ya içi doldurulmadı ya da şirketlerin istediği gibi dolduruldu. Şimdi bir çok şirket halkla ilişkilerinde bu kavramların içini istedikleri gibi doldurarak doğa ve insan üstünden (bir tür sermayeyiz onlar için) para kazanmaya devam edecekler.

Mesela, Amazonlara baraj inşa eden  ve yağmur ormanlarını mahfeden şirket, bakın daha az fosil yakıt kullanımasına yol açıyorum, sayemde yaşasın yeşil ekonomi diyebilecek.

Bu örnek daha da çoğaltılabilir ama zordur halimiz, zor günler bekler bizi.

Rio+ya dair aslında söylenecek çok söz var. Ama bence biraz da yaşanılan demokrasi krizinden de söz etmek gerekiyor.  Bu ve daha önce takip ettiğim uluslar arası toplantılara bakarak, demokrasinin büyük bir krizde / açmazda olduğunu görebiliyorum. Artık temsili demokrasi çalışmıyor, hükümetler halklarından çok şirket sahiplerini temsil ediyor, onların çıkarları çerçevesinde ilerliyor.

Bu söylem yeni bir söylem değil biliyorum ama benim bu toplantı deneyimlerim bu söylemden öte bir nokta daha da görüyor gibi. Hükümetlerin, devlet delegasyonlarının / karar vericilerin farklı bir şeyler üretebilmesi de mümkün değil.  Her kaçış yolu kapalı, herkesin birbirine göbek bağı, çıkar ilişkisi var. Burada resmi benim gibi gören ama elimizden bu kadarı geliyor diyen o kadar çok delege ile sohpet ettim ki.

Sistem dev bir canavar gibi ortalıkta dolaşıyor ve hepimiz bu sistem denen canavara iple bağlı birer kuklayız.

Daha çok büyüme, daha çok kalkınma, daha çok para kazanma hırsının yarattığı körlük ayağımızın altından kayıp giden dünyayı bile görmemizi engelliyor.

Koca bir yalan olmuşuz hepimiz. Yalan Dünya yaratmışız kendimize. Rio+20 de Yalan Dünyamızı, Gerçek Dünyaya tercih ettiğimizin tastiği oldu.

Devin Bahçeci – Taraf

“Büşra Hoca’nın terörist olduğuna inanmıyorum”

Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Prof. Büşra Ersanlı’nın terörist olduğuna inanmadığını yazdı. Davutoğlu ile Paris’teki Suriye’nin Dostları Toplantısı’nın dönüşünde, uçakta görüşen gazeteci, bakanın sözlerini bugünkü köşe yazısında paylaştı.

İşte yazının ilgili bölümleri:

 Geçen hafta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla birlikte Suriye’nin Dostları toplantısına katılmak için Paris’e gitmiştik. (…)

Ama Davutoğlu asıl ses getirecek açıklamasını, dönüş yoluna saklamış. Uçakta sohbet ederken, geziye katılmadan birkaç gün önce Silivri cezaevinde Büşra Ersanlı’yı ziyaret ettiğimi söylüyorum. İki akademisyenin aynı dönemde Boğaziçi’nde olduklarını, yıllardır akademik çalışmalarını kesiştiğini, Ersanlı’ın 28 Şubat’taki duruşu nedeniyle muhafazakar çevrelerde saygı uyandırdığını biliyordum.

‘Müdahale hakkım yok’

Bakan “Lütfen bir daha giderseniz selamlarımı iletin” dedikten sonra, “Bir akademisyen olarak tanıdığım Büşra Ersanlı’nın terörist olduğuna inanmıyorum” diye ekledi.

Son haftalarda Cumhurbaşkanı ve hükümetin kıdemli isimlerinin Ersanlı konusunda dertli olduğunu, suçsuzluğuna inandığını birçok ağızdan dinledim. Ama en net konuşan, Davutoğlu oldu.
“Büşra Hanım, 28 Şubat’ta da çok demokrat bir tavır almış bir akademisyendir. Terörist olduğuna inanmıyorum. Ama bu durumu bir bakan olarak kabullenmiyor olmam, bana yargıya müdahale hakkı vermiyor. Yargı ayrı bir süreç. Eleştirenler kimi yerde ‘Neden müdahale ediyorsunuz’, başka davada ise ‘Niye müdahale etmiyorsunuz’ diyor.”

(YEŞİL GAZETE)

Vatan haini ile çocuk- Yıldırım Türker

Ama ben bu resimleri size bir pazar kutlaması olarak yolluyorum. Sahar’a iyi bakın. O güzelim vatan hainine.

Bu fotoğrafları çeken, Haim Schwarczenberg.
Bir buçuk ay önce Kudüs Günü gösterileri sırasında çekilmiş.
Kudüs Günü, İsrail’in 1967 Savaşı’ndan zaferle çıkmasının kutlanması amacıyla her yıl vahşi İsrail milliyetçilerinin ‘Araplara Ölüm’ marşları söyleyerek Doğu Kudüs’ün ve Eski Şehir’in sokaklarında boy gösterdikleri gün.
Sofu dinci öğrenciler ve milliyetçi Yahudiler tarafından saldırıya uğrayan Filistinli esnafa bu yıl da Kudüs Günü’nde kepenklerini açmaması tavsiye edilmiş. Gösterici Yahudilerin milli ve dini hassasiyetlerini rencide edip onların en doğal duygularını kışkırtmasınlar diye.
Son yıllarda İsrailli solcu aktivist grupların Eski Şehir’in dışında milliyetçi militanların gösterilerini protesto için toplandığı biliniyor. Onlar da ellerinde Doğu Kudüs’ün Filistinlilerin gasp edilmiş bölgesi olduğunu belirten pankartlar taşıyor. Barış için, Filistinlilerin uğramakta olduğu zulme karşı seslerini yükseltiyor İsrailli solcular. Aralarında birkaç Filistinli göstericinin de ellerinle Filistin bayraklarıyla katıldığı oluyor bu protesto gösterilerine.
Bu fotoğraflar ve bilgileri edindiğim kaynak, bağımsız gazeteci Lisa Goldman.
Bu yıl Yahudi sofularından biri 10 yaşındaki bir Filistinli çocuğun elindeki bayrağı çekip almış. Oğlancık, öfkeli ve cesur. Bayrağını kaptırmamak için adamla itişmeye başlamış. Sınır polislerinden biri olay yerinde bitivermiş. Tabii ki çocuğu korumak için değil. Tutuklamak için.
İlk fotoğrafta polisin yüzündeki nefret Türkçe okuruna hiç yabancı gelmeyecek.

Lakin çocuk tökezleyip düşüverince tam hasmının ellerine düşecekken 22 yaşındaki İsrailli aktivist Sahar Vardi kendini öfkeli polisin önüne atıyor.
Genç kadın elinde makinelisiyle nefret kusan polisten korkuyordur mutlaka. Onun kendisine yapabilecekleri hesaplayabilecek zekâsı vardır. Ama o an, Filistinli oğlan çocuğunu kurtarmak için korkularına yüz vermeden kendi canını ortaya atabiliyor.
Goldman’ın aktardıklarına bakılırsa bu görüntülerin ve bir de olayı başından sonuna kayda düşmüş klibin sanal âlemde görünmesiyle birlikte milliyetçi-dinci kesimin tepkileri ilerisi için hiç de umut vaat etmiyor.
Sahar’ı vatan haini ilan etmekle kalmayıp bütün Arapların yok edilmesi gerektiğini haykıran, bu klibi çeken, bu fotoğrafları bize ulaştıranlara da lanet okuyan binlerce insan… Solcuların ve gazetecilerin fotoğraf makinelerini kırmak gerektiğini haykıranlar. O çocuğun bir daha gösterilere katılamasın diye bacaklarının kırılması gerektiğini yazanlar da…
Ama ben bu resimleri size bir pazar kutlaması olarak yolluyorum. Sahar’a iyi bakın. O güzelim vatan hainine.
Kendi milliyetini, kendi dinini, kendi ailesini umursamadan adaletin peşine düşmüş olan o gencecik kadın, gelecek umudumuzu ayakta tutan. En az Filistinlilerin yılmaz direnişi kadar.
Yeryüzü sürgünlerinden İspanyol yazar Juan Goytisolo’nun sözleriyle bitirelim:

“Vatan tüm kötü alışkanlıkların anasıdır: illetten tedavi olmanın en hızlı ve etkin yolu onu satmak, ihanet etmektir: nasıl mı satmak? ister pahalı ister bedavaya: kime mi? en yüksek peyi kim sürerse ona: ya da, verip kurtulmak ağulu armağanı, onu hiç bilmeyene, bilmek de istemeyene: ister zengine ister yoksula, umursamazın tekine ya da bir âşığa: salt ihanet zevki yeter: bizi belirleyen, bizi tanımlayan, istemeden bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren: üstümüze bir yafta yapıştıran, bize bir maske yakıştıran ne varsa ondan sıyrılma zevki uğruna… haraç mezat satmak her şeyi: tarih, inanışlar, dil: çocukluk, manzaralar, aile: fırlatıp atmak kimliğini, sıfırdan başlamak.”

 

Yıldırım Türker –  Radikal