Ana Sayfa Blog Sayfa 4622

Ve tarihin döndüğü gün, Oscar Pistorious bugün sahne alıyor

Bugün 12.35’te ekranların karşısında olun. Eğer ekran karşısında olur iseniz hem Londra 2012 olimpiyat oyunları atletizm branşında 400 metre yarışına hem de dünya tarihindeki bir dönemece tanıklık etmiş olacaksınız. Saat 12:30’da Güney Afrikalı atlet Oscar Pistorious yarışacak. Oscar Pistorious’un doğuştan 2 bacağı da dizinin üstüne kadar yok. Daha önceki olimpiyatlara değilde hemen ardından start alan Paralimpiks’e katılan Pistorious bu sene Olimpiyatlara katılıyor. Dünya tarihinde olimpiyatlara katılan ilk ampute atlet olacak bugün Oscar Pistorious.

Pistorius geçmiş yıllarda koştuğu bir kaç yarışla Olimpiyat barajını aşmış ancak 2012’de yaptığı dereceler Olimpiyat A barajı için yetmemiş ve kelimenin tam anlamıyla onu barajın kıyısından (0,22 saniye kadar) döndürmüştü. Olimpiyat hayalleri geçmişte olduğu gibi yine suya düşmüştü ancak ülkesinin atletizm federasyonu imdadına yetişti. Güney Afrika 4×400 bayrak takımında ve 400 metrede yarışmaya layık bulunan 25 yaşındaki atlet tarihte Olimpiyat’a katılan ilk ampute atlet olma onuruna erişti.

Atletin yarışlarda kullandığı Cheetahs isimli J şeklindeki karbon fiber protezleri geliştirenBiomechatronics Group’un direktörü Hugh Herr, onun bu başarısının spordan öte anlamlar taşıdığını söylüyor: “Bugün spor için elbette harika bir gün. Ancak daha da ötesi eşit haklar için mücadele eden herkes için harika bir gün bu.”

Ampute bir atletin sporun en prestijli sahnesinde yer alacak olması elbette insanları heyecanlandırıyor. Ancak aksini düşünenler de var. Karbon fiber protezlerin zıplama hareketinde Pistorius’a haksız avantaj sağladığı iddiaları daha önceden olduğu gibi Olimpiyat’la beraber yine gündeme gelecek gibi. Öyle ki, 2008 yılında bu iddialar yüzünden Uluslararası Atletizm Federasyonu, Pistorius’u yarışmalardan men etmişti. Ancak aynı yıl Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’ne (CAS) başvuran atlet bu kararı geri aldırmayı başarmıştı. Çünkü yapılan araştırmalar, protezin bacağa göre hafif olsa da, normal bir atlete göre kalça hareketini sağlamak için ortalama dört kat daha fazla enerji harcattığını ortaya çıkarmıştı.

İki fibula kemiğinden yoksun doğan ve yalnızca 11 aylıkken dizlerine takılan protezlerle önce yürümeyi, sonra koşmayı öğrenen Pistorius imkansız diye bir şeyin olmadığının canlı kanıtı. Protezlerin şeklinden dolayı takılan ismiyle ‘Blade Runner’, spora ve insana farklı açılardan bakmamızı sağlıyor.

(Eurosport, Yeşil Gazete)

 

Serçelerin bile başı dönüyor – Ayşegül Devecioğlu

Diyarbakır’a son gidişimde orada epey uzunca bir süre kalmayı düşünüyordum. Batman havaalanından şehre gelen otobüsten iner inmez, sonradan olma bir hemşerinin göstermelik rahatlığıyla İstasyon caddesindeki minibüs durağının önündeki kursîlere çöküp, çay ısmarladım.

Şehrin uzun bir yolculuktan yeni dönmüş sıradan bir sakini gibi kaldığım evden birkaç gün dışarı çıkmadım. Hasanpaşa’nın iş bilir bir edayla sunduğu geçmiş zaman,  kahvaltıcılardaki ardı arkası kesilmeyen tabak kalabalığı, Yanık Çarşı’nın Çin’den gelmelerine rağmen otantik cazibelerini yitirmeyen kumaş bolluğu, Dağ kapı’da caminin önünde gün boyu görevli bilirkişiler topluluğu olarak tünemiş ahali… Şehrin kalbinin buralarda attığına defalarca tanık olmuştum ki, şimdi hepsini “dışarıdan gelenlere” bırakıyordum.

Sıcağın kavurduğu uzak caddelerden oraların yerlisi sayılmanın gizli gururuyla geçiyordum. Şehri kandıramayacağımı biliyordum elbette. Şehirlikten çıkmamış bir şehri kimse kandıramaz.

Kimi kez acı acı soruyordum kendime ne biliyordum ki şehir hakkında; belki benim durumumdakilerden -sayımız çok kalabalıktı- biraz daha fazlasını. Sonra övünçle, bedenimde çoktan yer edinen, o tanıma sığmaz şeyi hissediyordum. Ne bildiğimi bilemez, hiçbir soruya cevap veremezdim. Zamanı geldiğinde nasılsa öğrenecektim. Bunun için şehre minnet duyuyordum.

Üçüncü günüm dolmadan ancak aileden olanların katılabileceği bir düğüne davet edildim. Dış mahallelerde bir sanayi sitesinde kurulmuş bu düğün salonlarına daha çok yoksullar rağbet ediyor.  Yan yana dizilmiş büyükçe binalar dışarıdan sıradan işyerlerine benziyor ve daha çok da fabrikayı andırıyor; mermer merdivenlerinde ya da kapı girişlerindeki birkaç süs olmasa…  Ya da onlara rağmen…

Düğünü yapılan da yoksul bir gençti, ömür boyu bedel ödeyecek olan ağabeyi hem kendisine, hem ailesine eziyet olsun diye sürüldüğü uzak ilde, yıllardır hapisteydi. Hapistekine, kardeşinin evleneceği söylenmiş ve göremeyeceği düğün için rızası alınmıştı. Annesi oğlunun hapis yatmasa, çoktan evlenmiş olacağını, küçüğün büyüğün sırasını aldığını düşünüp üzülmüş ama bedel ödeyen oğlun, bedel ödeyen anası olarak kederini saklamıştı.

İçerdeki, uzak düğünün düşünü kurmuştu ve kendini damat olarak hayal etmekten çok yakınlarıyla bu sevinci paylaşamamak, büyüdüğüne tanık olmadığı küçük kardeşinin yanında olamamaktan dolayı hayıflanmıştı. Kendisini düşünmüyor oluşu, onaylanan, ondan beklenen bir şeydi.  Bu duyguyu anlamak da, anlamamak da zalimlikti…

O gece amacına doğru, insanı aşan bir sükûnet ve kararlılıkla ilerleyen şeyi, halay çekenlerin ağır adımlarında bir kez daha yakaladım. Davulun tekdüze ritmine uyarak, sonu hiç gelmeyecekmiş gibi, aynı omuz ve el hareketleriyle aynı adımları atan kalabalık, mor benekli ışıkların oynaştığı mermer zemine gözle görünmeyen harflerle kayıt düşüyordu: Gelmekte olan çok uzun bir zamandır bekleniyordu, onu durdurmak, önüne çıkmak, mevsim dönümünü engellemek kadar olanaksızdı.

Damat için söylenen bir şarkıyla durulan halaya,  belki babası hayatta olmadığından damadın annesi, çantasından çıkardığı kırmızı, yeşil, sarı pullu üç mendili oğluna doğru defalarca sallayarak eşlik etti. Daha üçüncü parçada Oramar’a geçildi ve gece boyunca, elbisesine paralar takılmış damadın, gelinin,  işyeri arkadaşlarının ve sıradan komşuların da aralarında bulunduğu altın takılı, mini etekli, rengârenk tuvaletler içindeki kadınlarla, günlük giysileri içindeki erkeklerin oluşturduğu ağırbaşlı halay ekibi, dünyanın en doğal şeyini yapıyormuş gibi, “dağdakilere” sayısız kereler selam yolladı.

Birkaç gün sonra kaldığım evin önündeki caddede kısa bir yürüyüş yapmak için dışarı çıktım.

Dürümcü ile marketin arasındaki yas evi boştu.  Kapının önünde iki cılız ağacın koruduğu minik boşlukta birkaç yaşlı adam plastik sandalyelerde oturmuş gelip geçenleri izliyordu.

İki dükkânın arasındaki bu yas evi kabul edilmesi zor bir dünyevilikte. Çoğalan ve başıboş hale gelen ölüme, onu sadece yerli yerine koyarak meydan okuyor.  Taziyesiz gün geçmeyen şehirde yas evi, kalabalık misafirleri, çevre köylerden gelen ve günlerce kalan konukları ağırlayamayacak kadar ufak konutların görevini üstleniyor.  Ev, insanı rahatsız eden sadelikte dört duvardan ibaret.  Sarıya boyanmış boş duvarlarda ne bir resme, ne bir duaya rastlanıyor. Yalnızca boş, çok büyük bir oda, büyükçe bir masa ve sandalyeler. Gerisini anonim bir yas bütün ihtişamıyla tek başına dolduruyor. Bu anonimlik,  yaşlıktan ya da hastalıktan da olsa, her ölümü, bütün zaman kiplerinde hüküm süren ortak bir kaderle birbirine bağlıyor. Ne ölümleri o kaderden söküp almak mümkün artık, ne de doğumları…

Belki, birkaç gün sonra, 14 Temmuz’da, televizyonda şehrin sakinlerine reva görülen zulmü izlerken kalp krizi geçirip hayatını kaybedecek yaşlı adam için de bir yas evinde taziye kurulacak. Ve doktor ölüm nedeninin kalp krizi olduğunu tıbben kanıtlasa da, yas evi bütün sadeliğiyle onu yalanlayacak.

Diyarbakır’da ölümle kurulan bu rabıta, hayatta kalabilmeyi sağlıyor ve şehir böylece ölüm kadar güçlü diğer şeylere tutunabiliyor.

Temmuz’un ön dördü yaklaşırken,  tecrübeli bir şehir sakini gibi, mobil telefon bayilerinde, kahvelerde, marketlerde, marka giysiler satan mağazalarda Öcalan’ın özgürlüğü için yapılacak mitingle ilgili konuşmalara kulak kabartıyordum.  Gece boyunca uçaklar ve helikopterler geçiyor, gündüzleri şehrin sokaklarında panzerler ve tomalar dolaşıyordu. Şehir düpedüz işgal ediliyordu. Sonra birden görünen şehir ile görünmeyen şehir birbirine karıştı ve her şey bir yanılsamaya dönüştü.  Diyarbakır’ı ele geçirmenin artık olanağı yoktu.

14 Temmuz’da gece yarısı, oturma eylemi yapılan Sümer Park’ın önünde, tomanın içinden çıkıp, göbeğini hafifçe salarak kaldırıma tek başına oturmuş, mavi gömleğinin yakasını açmış, serinlemeye çalışan bir polis gördüm. Ortada başka panzer kalmamıştı. Çevre mahallelerde yanan lastiklerin kokusu bulut gibi havada asılıydı. Ara sokaklar devrilmiş çöp bidonlarıyla kapatılmıştı. Polis kendini birkaç saat önce zulmettiği şehre emanet etmişti. Her şeyi,  saati dolunca bitiveren bir oyuna dönüştüren bu rahatlık,  gündüz yaşanan şiddet kadar çirkin ve haksız görünüyordu.

Şehirde oturan polisler, evlerine dönmüşlerdi, coplanan ve gazlanan komşularıyla aynı mahallelerde, aynı apartmanların farklı dairelerinde yemeklerini yiyor ve sıcaktan yakınıyorlardı. Eve dönerken uğradıkları bakkalda, kendilerinin de bir parçası olduğu saldırıyı ve şehrin olağanüstü direnişini gösteren Nûce TV’ye göz atmışlardı.  O gece, gözaltına alınacaklarını bildikleri için hastanelere gidemeyen yüzlerce Diyarbakırlı, yaralarını direnmiş olmanın gururuyla sardı.

Diyarbakır’da Temmuz’un 14’ü daha şimdiden bir milat olarak adlandırılıyor, siyasetçilere has bir tez canlılık ve adlandırma merakından değil bu… İki dünyalı şehirde zaman baş döndürücü bir hızla akıyor ve her şey, şehrin rengine ve sesine bürünüp elle tutulur bir yoğunluk kazanıveriyor. Ertesi gün herkes 14 Temmuz’un neden bir milat olduğunu konuşulmadan ve söylenmeden biliyordu.

O akşamüstü eski bir dost, bize, yaz akşamlarına has çok hafif bir esintiye şehirde verilen ismi açıkladı. Söylediği deyim, Diyarbakır’ın yerlileri tarafından biliniyor ve kullanıyor. Buna rağmen, diğer şeyler gibi, bu da söylenir söylenmez bir sırra dönüşüyor ve duyduğunu başkalarına anlatmak insanda şehre ihanet ettiği duygusu uyandırıyor.

Gece,  Ofis’teki kahvelerde çevre illerden getirilmiş tomalar ve panzerlerin emniyet müdürünün kızının düğünü nedeniyle kaldıklarını duydum. İki şehir birbirine karışmış olduğundan müdürün kızının düğünü “hiçbir yerde” yapıldı.

Diyarbakır’da “görünmeyen” öyle bir hacme sahip ki,  herkesin ikisinde birden yaşadığı dünyaların akıl almaz geçirgenliği bütün canlıları sersemletiyor. İki dünyalılık şehrin gerçek sakinlerini diğerlerinden kesin biçimde ayırıyor, bunu taklit etmek, buna sonradan sahip olmak olanaksız.

Ama herkes, devlet için çalışanlar bile, bu bilgiyi kendisine saklıyor.  Sadakatten, korkudan ya da başka herhangi bir şeyden değil, hiçbir kelimeyle anlatamayacaklarını bildiklerinden.  Hem saklanan, hem ortada olan,  istense de istenmese de taşınan bu ortak bilgi, hangi tarafta yer alırsa alsın, şehirdekileri kendiliğinden “bölücü örgüt” üyesi yapıyor.

Birkaç gece sonra, sıcaktan kaçıp, birkaç arkadaşımla birlikte Kırklar Dağı’na gittim.

Dağa dikilmiş heyula gibi bloklar adeta yabancı bir uygarlığın orayı terk ederken geride bıraktığı kalıntıları andırıyor. Arkadaşlarımdan biri, “dağa ayıp oldu” dedi ve bu sade gerekçe karşısında, kent mimarisi ve kent tarihi açısından yöneltilen eleştiriler anlamsızlaşıverdi. Heyula ile ilgili söylentilerden biri de Dağdaki “Ziyaret’in” eninde sonunda bu işten sorumlu olanları çarpacağı yolunda ki, aslında kısmen gerçekleşmiş sayılır.

Aşağıda Hevsel bahçeleri, ekini kaldırılmış tarlalar, kenarda yakılmayı bekleyen anızlar…

Manzara güneşin batmasıyla karardı. Ova yöreye özgü bir mucizeyle denize dönüştü ve “karşı sahilin ışıkları”, sevinçle oyuna katılarak bir de göz kırpmaya başladı. Rüzgâr çok uzaklardan, çok yakında söylenmiş kelimeler taşıdı.

Diyarbakır çevremizde, o çok sıcak yaz gecesinin her zerresindeydi. Şehrin dışındaki yüksek güvenlikli hapishanede kalanlar, gerçekliğini çoktan kaybetmiş bir tutsaklığı sürdürüyorlardı.  Duvarların bir yalandan, bir yanılsamadan ibaret olduğunu, orada kalanlar kadar, onları orda tutanlar da biliyordu. Sınır çizgileri buharlaşıyor, duvarlar her gün daha şeffaflaşıyor, şehrin ortasındaki karakol sanki kendiliğinden seraba dönüşüyordu.

Son gece, şehrin tepesindeki lokantada, tanınmış saz heyeti, olağanüstü zengin yöresel repertuarının arasına Ciwan Haco’nun çok sevilen bir şarkısını da sıkıştırdı.  Lokantadakiler 14 Temmuz için kadeh kaldırdı. Anneler ve anneanneler adına sitemi hak eden şarkı, buna pek de aldırmadan karanlığa doğru yavaş yavaş yayıldı.

Diyarbekir mala mina,
Diyarbekir cihê mina
Cihê bav û kalê mina
Ev mesken û paytexta mina *

Diyarbakır, ne kaybedilmiş, ne de kazanılmış. Bir eşik, usulca, geri dönüşsüzce geçilmiş, zaman ele avuca sığmıyor, serçelerin bile başı dönüyor. Şehir çok eskiden neyse o, hep orada.

* Diyarbakır evimdir; Diyarbakır yerimdir; Babamın ve dedemin yeridir;  Meskenim ve başkentimdir

Ayşegül Devecioğlu _ www.bianet.org

 

Yeşiller Partisi’nin başkan adayı tutuklandı

ABD Yeşiller Partisi’nin 2012 seçimlerindeki başkan adayı Jill Stein geçtiğimiz Çarşamba günü bir banka protestosu sırasında tutuklandı.

ABD’deki emlak krizi sonucunda milyonlarca kişinin evini kaybetmesini protesto etmek üzere Federal Ulusal İpotek Birliği veya halk arasında bilinen ismiyle Fannie Mae bankasının Philadelphia ofisine giden Stein ve başkanlık yarışındaki ortağı Cheri Honkala, “özel mülke cüretkar izinsiz girme” suçundan göz altına alındı. Stein ve Honkala’yla birlikte üç diğer Yeşiller üyesi de göz altına alındı. Yaklaşık 50 kişilik bir grubun protestosuna sahne olan Fannie Mae ofisi önünde bir açıklama yapan Stein, küresel krizin başlangıcının üzerinden beş yıl geçmesine rağmen halkın sorunlarını gidermek için hala tatmin edici adımlar atılmadığını savundu. Stein krizin başlangıcından bu yana ABD’de milyonlarca kişinin evini kaybettiğine dikkat çekerek Amerikalı’ların neredeyse yarısının bugün yoksulluk sınırında yaşadığını ve sekiz milyon ailenin evlerinden çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu vurguladı.

Stein, “Artık oyunun sona erme zamanıdır. Kanunlar suçluları değil kurbanları korumak için yazılmalıdır” diyerek seçildikleri takdirde Yeşil Yeni Düzen getireceklerini vaat etti.

commondreams.org

Yeni “mikroplu damacana listesi” açıklandı

Sağlık Bakanlığı, 15 su dolum tesisi ve 114 ürünün daha sağlığa uygunsuz olduğunu bildirdi. Bakanlığın Basın Müşavirliğinden yapılan yazılı açıklama şöyle:

15 firmanın damacanan sularında uygunsuzluk tespit edildiğini bildiren Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklama şöyle:

“İçinde bulunduğumuz yaz mevsiminde sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi ve içme suyu kullanımının artışı sebebiyle, Sağlık Bakanlığımızın denetimlerini sıklaştırdığı daha önce kamuoyu ile paylaşılmıştır. Temmuz ayında rutin denetimlere ilaveten yapılan ek denetimler tamamlanmış ve aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır:

1) Ülkemizde halen damacana dolumu yapan 254 ruhsatlı su tesisinin tamamı yeniden değerlendirilmiştir.

2) Temmuz ayında yapılan denetimler esnasında ruhsatlı kaynaklar dışında izinsiz kaynak kullanımına ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.

3) Denetimlerde, mevzuat hükümlerine uygun olarak numuneleri alınan ve tekraren yapılan analiz sonuçlarına göre Türkiye genelinde faaliyeti olan dolum tesislerinden 28 Temmuz 2012 tarihli açıklamamızda bildirilmiş olanlara ilaveten uygunsuzluk tespit edilen damacana suyu markaları şunlardır:

“Gençsu”, “Karlık Madran”, “Alka Madran”, “İvriz Su”, “Beysu”, “EDK Lara”, “Hünkar”, “Revan”, “Buzdağ”, “Kardelen”, “İdeal”, “Hazar Vox Nida”, “Bahçeayran”, “Esensu Özayran”, “Kabalak”

Bulunan olumsuzluklar ilgili markaların diğer ürünlerinde değil sadece damacana sularında tespit edilmiştir. Bakanlığımızca dolum tesislerinde uygunsuzluk tespit edilen markaların üretimleri geçici olarak durdurulmuş ve mevzuata göre cezai işlem uygulanmıştır. Bu firmaların (önceki açıklamamızda isimleri bildirilen 5 su markası dâhil) tespit edilen uygunsuzluklarını giderdiklerini ispatlamaları halinde üretimlerine devam etme izni verilebilecektir.

4) Türkiye genelinde piyasaya arz edilmiş ürünlerden satış noktalarından örnekler alınarak, 1418 ürün Halk Sağlığı Laboratuarlarında incelemeye alınmıştır.

Uygunsuzluk tespit edilen ürünler 114 adettir. Bunların toplanan numuneler içindeki oranı yüzde 8’e tekabül etmektedir. Dolum tesislerinde herhangi bir uygunsuzluk tespit edilmediği halde tüketiciye ulaşıncaya kadar geçen süreçteki uygunsuz şartlar sebebiyle olumsuzlukların görüldüğü su satış noktaları ve satılan ürünlerin isimleri www.thsk.gov.tr internet adresinde gün içinde duyurulacaktır. Ancak satış noktalarındaki inceleme sonuçlarından hareketle, bu firmaların piyasadaki tüm damacana ürünlerinin uygunsuz olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Su ile bulaşan hastalıklar itibariyle halihazırda mevsim normalleri dışında bir artış gözlenmemiştir.

Sağlık Bakanlığımız denetimlerini devam ettirmektedir. Denetimler sırasında tespit edilen ve toplum sağlığını olumsuz etkileyebilecek hususları halkımızla paylaşmaya devam edeceğiz. Vatandaşlarımızın spekülatif açıklamalara itibar etmeyerek Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nca yapılan açıklamaları takip etmeleri sağlıkları açısından önemlidir. Bu konuda duyarlılık gösteren herkese teşekkür ediyoruz. Halkımızın sağlığına zarar verebilecek içme suyu ürünlerine asla müsamaha etmeyeceğimizi bütün ilgililere bir kez daha hatırlatıyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.” (Sinan Bilgili/ Radikal

Nehirlerden radyasyon akıyor

Ukedogawa nehri (Kaynak: http://lifetoreset.wordpress.com/)

Geçen yıl 11 Mart’ta tarihin en büyük nükleer felaketlerinden birine sahne olan Japonya’nın Fuksuhima bölgesinde nehirlerden alınan çamur örneklerinde yüksek düzeyde radyasyon saptandı.

Japonya Çevre Bakanlığı tarafından Fukushima bölgesindeki nehirlerde, 2012’nin Nisan-Haziran ayları arasında 120 noktadan dip çamurlarından örnek alındı. Alınan örneklerdeki radyasyonun aşılmaması istenen seviyelerin çok üzerinde olduğu açıklandı.

Elde edilen en yüksek radyasyon düzeyi Ukedogawa nehrinden alınan örnekte kilogram başına 165.000 bekerel olarak ölçüldü. Japonya standarlarına göre 100 bekerel/kg üzerindeki seviyelerde radyasyona bulamış malzemenin güvenli bir şekilde gömülmesi gerekiyor.

Fukushima Diary aracılığıyla minyu-net.com’dan alınmıştır.

(Yeşil Gazete)

Facebook kullanıcılarının karbon ayak izi açıklandı

Greenpeace Facebook'u şeffalığından dolayı kutladı

Dünya çapında 900 milyon kullanıcısı bulunan en yaygın sosyal iletişim ağı Facebook, karbon ayak izini açıkladı.

Çarşamba günü yapılan açıklamaya göre Facebook 2011 yılında toplam 285.000 ton karbon dioksit eşdeğeri sera gazı salımına neden oldu. Şirketin yaptığı açıklamaya göre bu durumda her bir Facebook kullancısı başına 269 gram karbon dioksit düşüyor. Bunun da bir fincan kahvenin karbon ayak iziyle eşit olduğu söyleniyor.

Karbon dioksit salımının en önemli kaynağı veri depolama merkezinde kullanılan enerji. Yani kullanıcıların Facebook başında geçirdikleri zamanda harcadıkları enerji bu hesaba dahil değil.

Facebook’un ABD’deki veri depolama merkezinin kullandığı enerjinin büyük kısmı kömür, doğal gaz ve nükleer enerji santrallarında üretiliyor. Facebook veri merkezini daha soğuk iklimde olduğu için daha az soğutma gerekeceği düşüncesiyle İsveç’e taşımaya niyetli.

Greenpeace, Facebook’u karbon aya kizi konusunda şeffaf davrandığı için kutladı.

İnternet dünyasının giriş kapısı Google da 2010 yılı karbon dioksit emisyonunu 1,5 milyon ton olarak açıklamıştı.

The Guardian, Yeşil Gazete

Erdoğan Böhürler’e kızdı: “Kaynağın kim?”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP MKYK toplantısında, AKP kurucusu Ayşe Böhürler’in “Şemdinli’de çok ölüm olduğu söyleniyor” sorusuna, “Yok öyle bir şey. Kaynağın Fırat Haber Ajansı mı?” şeklinde cevap verdi.

Taraf’ın haberine göre, AKP Genel Merkezi’nde üç gün önce yapılan Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısına, işkence ve tecavüz olaylarından Türkiye’yi üç kez mahkûm ettiren polis şefi Sedat Selim Ay’ın terfi alması ve Şemdinli’de yaşanan olaylar konusundaki tartışma damgasını vurdu. Katılımcılara “AKP üzerinde planlar yapıldığı” uyarısında bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, günlerdir Şemdinli’de yaşanan çatışmalar üzerine basında yer alan iddialarla ilgili söz alan AKP kurucusu Ayşe Böhürler’e tepki gösterdi. Erdoğan, “Şemdinli’de pek çok ölüm olduğu iddia ediliyor” diyen Böhürler’e “Yok öyle bir şey. Kaynağın Fırat Haber Ajansı mı?” diye çıkıştı. Toplantıda diğer gerginlikse işkence hükümlüsü polis şefi Sedat Ay atanması üzerine çıktı.

Bakan Şahin, Ay’ı savundu

Ankara kulisleri Radikal’den Ömer Şahin’in AKP MKYK toplantısında polis şefi Ay hakkında yaşanan tartışmaya ilişkin haberini doğruladı. Kulislere göre, AKP’li kadın vekiller, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e Ay ile ilgili sorular yöneltti. Bakan Şahin, atamaya tepki gösteren ve gelişmeyi “insani bulmadıklarını” söyleyen AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı ve Ayşe Böhürler’in dile getirdiği iddiaları yalanladı. Polis şefi Ay hakkında Yargıtay’da onanmış bir ceza olmadığını söyleyen ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) ceza almadığına ilişkin kararı okuyan Şahin, işkence ve tecavüze uğradığını açıklayan ve AİHM’deki davasını da kazanan Asiye Zeybek Güzel’i suçladı. Şahin, “O kadın bir arkadaşı ile bunu tezgâhladı. Daha önce itirafçı idi, sonra iftiracı oldu” dedi.

‘Gündeme gelmesi manidar’

Bahçekapılı ve Böhürler ile İçişleri Bakanı Şahin arasındaki gerginlik üzerine Başbakan Erdoğan devreye girdi. Konunun 15 yıl sonra gündeme taşınmasının “manidar” olduğu uyarısında bulunan Erdoğan, Sedat Selim Ay’ın, Diyarbakır’da da görev yaptığını hatırlattı. Başbakan Erdoğan, polis şefi Ay’ın, “terörle mücadeleden sorumlu” birime bakacağı için tartışıldığını savundu.

Rusya üç gemi gönderiyor

0

Rus haber ajansları, gemilerin hafta sonunda Tartus limanına varmasının beklendiğini bildirdi.

Gemilerin gönderilme sebebi konusunda açıklama yapılmadı.

Rusya, daha önce, gerekmesi halinde Tartus limanındaki personel ve teçhizatın tahliye edilebileceğini açıklamıştı.

Yeşil Gazete

“Kürecik Porno Üssü”

0

ABD’nin Füze Savunma Dairesi’nden çalışanlarına, iş yerinde porno izledikleri gerekçesiyle uyarı geldi. Kısa süre önce Malatya Kürecik’te kurulan radar üssünün de bağlı olduğu Füze Savunma Dairesi Direktörü John James Jr. tarafından gönderilen uyarıda şöyle denildi:

“Pek çok kez çalışanların pornografik içerikli sitelere girdiği ya da mesaj gönderdikleri anlaşılmıştır. Bu tip eylemler profesyonellik dışı olmanın yanı sıra belirlenmiş görevleri aksaktmaktadır ve federal yasalara aykırıdır. Ayrıca bu eylemler hem network kaynaklarını tüketmekte hem de tehlikeli kodlar nedeniyle güvenliği riske sokmaktadır.”

John James Jr. yarıca porno sitelerine giren personelin güvenlik izinlerinin iptal edilebileceğini ve hatta kovulabileceklerini de belirtti.

Yaklaşık 10 kişi tespit edildi

Füze Savunma Dairesi sözcüsü Rick Lehner ise, kurumda 8 binden fazla çalışan olduğunu ancak şimdiye kadar sadece 10 kadar çalışanın bu tür sitelere girdiğinin tespit edildiğini belirtti. Lehner ayrıca kurum bilgisayarlarının gelişmiş anti virüs programları ile korunduğunu da belirtti.

Ruslar porno siteleri kullanıyor

Konuyla ilgili değerlendirmede bulununan uzmanlar ise, bazı porno sitelerinin Rus ve diğer ülkelerin istihbarat servisleri tarafından hükümet ağlarına girmek ve bilgi toplamak için kullanıldığını belirtiyor. Uzmanlara göre Pentagon’a bağlı bilgisayarlardan porno sitelerine girilmesi tüm gizli bilgilerin çalınması riskini doğuruyor.

Pentegon’a bağlı Füze Savunma Dairesi, ABD’ye ait tüm füze sistenmlerinin geliştirilmesi ve yerleştirilmesinden sorumlu. Daitenin 2013 yılında 7.7 milyar dolarlık bir bütçeye sahip olacağı tahmin ediliyor.

HaberTürk

“Türk askeri Suriyeli sivili dövdü”

Yurt  Gazetesi’nin haberine göre, Hatay’ın Reyhanlı İlçesi’nden sınırı geçerek Türkiye’ye girmek isteyen 18 yaşındaki Abdulmalik Bekri, Türk askerleri tarafından dövüldüğünü söyledi.

İddiaya göre İlçeye bağlı Bükülmez Köyü yakınlarında geçen Çarşamba günü saat 23.00 sıralarında meydana gelen olayda, ailesiyle birlikte Halep kırsalındaki Atmi Kasabası’nda oturan Abdulmalik Bekri, 10 kişilik bir grupla sınırı geçip Türkiye’ye girmek istedi.

Sınırda 3 Türk askeri tarafından karşılanan grup gündüz gelmeleri istenerek Türkiye’ye alınmadı. Bu arada Türk askerleri, grupta bulunan Abdulmalik Bekri’yi, pantolon olarak giydiği askeri kamuflaj nedeniyle gruptan ayırdı. Daha sonra gitmek isteyen Abdulmalik Bekri’yi tartaklayan askerler, kaçmaya çalışan Suriyeli’yi yakalayıp dövdükten sonra sınırın karşı tarafına attı.

Bölgeden hızla kaçarak sınırın başka bir bölümünden Türkiye’ye giriş yapan Abdulmalik Bekri, Antakya’da bulunan yakınlarına haber verdi. Yakınları sınıra gelip Bekri’yi aldı ve Antakya’ya götürdü. Bekri’nin yediği dayak sonrası sırtında, boynunda ve kollarının altında geniş morluklar oluştu.

Döverken güldüler ve telefona kaydettiler

Askerlerin kendisini neden dövdüğünü bilmediğini belirten Abdulmalik Bekri, güçlükle kurtulduğunu öne sürdü. Bekri, “Beni 1 saat dövdüler. Benim üzerimdeki pantolon kamuflajı gösterip güldüler. Beni döverken cep telefonu ile görüntümü de çektiler. Oysa ben aileme yardım malzemesi almak için Türkiye’ye gelmiştim” dedi.
Bekri’nin adını vermek istemeyen yakını ise “Bunu kabul etmek mümkün değil. Abdulmalik’i aldığımız zaman çok kötü durumdaydı. Hemen orada bizde cep telefonu ile görüntü çektik. Sırtındaki yaralar ve morluklar hala duruyor. Ama kaçak girdiği için  hastaneye götüremedik. Dövenleri tanımadığı için şikayetçi de olamadık Abdulmalik iyileşince ailesinin yanına Suriye’ye dönecek” diye konuştu.