Ana Sayfa Blog Sayfa 4551

Amerikalılarda bölünme korkusu

ABD’de 6 Kasım’da yapılacak Başkanlık seçimleri öncesi kamuoyunun tüm ilgisi ulusal kanallardan yayınlanan münazaralar üzerinde yoğunlaştı. 1976 seçimlerinden beri her seçim döneminde olduğu gibi seçmenler televizyonlarının karşısında oturup Amerikan tarzı bir show olarak tasarlanmış münazaralarda Başkan adaylarının performanslarına göre sandıkta verecekleri oyu belirleyecekler.   Araştırma şirketleri adayları kravat desenlerinden, mimiklerine kadar mercek altına alıyor ve olası seçmen davranışı üzerindeki etkileri üzerinde günlerce konuşuyorlar. En ince ayrıntısına kadar önceden titizlikle kurgulanarak son derece steril ortamlarda yapılan münazaralar Amerikan sisteminin ne denli mükemmel işlediğini dosta düşmana göstermeyi amaçlıyor.

Jill Stein ve Cheri Honkala münazaraların bu haline itiraz ediyorlar ve her fırsatta bu showun Amerikan demokrasisinin eksik yüzünü gösterdiğini anlatmaya çalışıyorlar.

Jill Stein Amerikan Yeşillerinin başkan adayı. Jill Stein ve Cheri Honkala ikilisi ABD siyasetinin görmeye alışık olmadığı isimler. Her iki kadın da aktivist kökenli, tanışıklıkları nezarethanede başlıyor. Başkan yardımcısı adayı Cheri Honkala’nın geçmişinde sokaklarda yaşadığı bir dönemi var. Ömrü mücadeleyle geçmiş ve yolu Harvard mezunu Dr. Jill Stein’la kesişince kendini yeşil politikaların içinde ve başkan yardımcısı adayı olarak bulmuş.

Başkanlık münazaralarının ilk turunun ardından Jill Stein soruyordu: Münazaralarda Başkan adaylarının iklim değişikliğinden, polis şiddetinden, Gazze’deki çocuklardan bahsettiğini duydunuz mu? Önerdikleri politikalar %1’in mi çıkarlarını koruyacak, yoksa %99’un mu?

Jill Stein ve Mahmut Boynudelik

Stein ve Honkala’nın başını çektiği aktivistler Başkanlık münazaralarının diğer adaylara kapatılmasının adaletsizliğini sergilemek için “Başkanlık Münazarasını İşgal Etmeye” (Occupy Presidential Debate) hazırlanıyorlardı. Başkanlık münazaralarından ikincisinin yapıldığı Salı akşamı Jill Stein ve Cheri Honkala yaka paça gözaltına alındılar ve münazara Yeşil adayların göz altında bulundukları anlarda her zamanki steril ortamında, New York yakınlarındaki Long Island’da Hofstra Üniversitesi salonlarında yapıldı.

Tabii bu sırada ekranlarının başına kilitlenen Amerikalılar hiçbir basın kuruluşunun bu eyleme yer vermemesi nedeniyle olan bitenden haberdar olamadılar. Obama ve Romney’in bilinen hikâyelerini bir kez daha izlemekle yetindiler.

Oysa Stein ve Honkala ikilisi planladıkları gibi Başkanlık Münazarasını İşgal edebilselerdi Amerikalılara Yeşil Yeni Düzen programlarını anlatmaya çalışacaklardı.

Yenilenebilir enerjiyi temel enerji haline getirerek petrol savaşlarını sona erdirebileceklerini, enerjide, tarımda, ulaşımda ve servis sektöründe Yeşil Yeni Düzen programıyla Obama’nın söz verdiğinden sekiz kat daha fazla istihdam yaratabileceklerini ve iklim değişikliğiyle mücadele yolunda kararlı adımlar atacaklarını, kaynakları dev şirketlere değil küçük aile işletmelerine aktaracaklarını, serbest ticaret anlaşmaları yerine adil ticaret anlaşmaları önereceklerini anlatacaklardı. Sağlığı bir temel insan hakkı olarak tanıyacaklarını, öğrencilerin kredi borçlarını erteleyip parasız eğitime geçişi sağlayacaklarını söyleyeceklerdi.

Jill Stein ve yardımcı adayı ana akım medyanın kendilerini görmezden gelme politikasını kırmaya çalışıyor. ABD politik sisteminin iki partili yapısının farklı seslerin duyulmasını engellediğini ve bu haliyle demokrasi dışı olduğunu söylüyor. Market raflarında dört yüz çeşit diş macununun bulunabildiği bir ülkede münazaralarda ve ana akım medyada sadece iki siyasi partinin bulunmasının garipliğine dikkat çekiyor.

Bilindiği gibi Amerikan seçimlerinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler dışında başka partiler, adaylar da var. Sosyalist Parti Stewart Alexander ile, Anayasa Partisi Virgil Goode ile, Liberter Parti Gary Johnson ile, Adalet Partisi Rocky Anderson ile Başkanlık seçimlerine katılıyor. Yeşiller ve Liberterler teorik olarak seçilmelerini mümkün kılacak sayıda eyalette pusulaya girebilmiş. Ama Amerikan seçimlerinin duayen adayı Ralph Nader Yeşil aday Jill Stein’a açık destek vermekle kalmıyor, diğer adaylar arasında Jill Stein’ın şansını yüksek görüyor.

Yeşiller bu seçimlerde ülke seçmeninin %85’ine ulaşacak bir örgütlenme başarısını göstermişler. Yani her yüz seçmenin seksen beşi oy pusulalarında yeşil bir seçenek bulacaklar ilk kez. Yeşiller seçimlerde kendilerine hem çok mütevazı, hem de çok iddialı hedefler koymuşlar. Yüzde ikilik bir oy desteğine ulaşmalarının çok şey değiştireceğine inanıyorlar. Jill Stein’ın hedefinde sadece Cumhuriyetçi aday Mitt  Romney yok. Başkan Obama da eleştirilerinden payını alıyor. Obama’nın ikiyüzlü enerji politikaları, bankalara aktarılan muazzam kaynaklar, Afganistan’a Bush döneminden iki kat fazla asker gönderilmiş olması Amerikalı Yeşillerin Demokratlara yönelik eleştirilerinin ana noktaları. Yeşiller Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında büyük bir fark olmadığını göstermeye çalışıyorlar.

Amerika ve Türkiye politik yapıları birbirinden çok büyük ölçüde farklı olsa da ilk kez bu seçimlerde iki ülke arasında ortak bir nokta ortaya çıktı. Yeşillerin ortaya koyduğu mütevazı hedefler az sayıda da olsa Demokratları ürkütmeye yetti. Kamuoyu yoklamalarına göre Obama ve Romney arasında başa baş çekişme sürerken Demokratlar, Yeşillere verilecek her oyun Cumhuriyetçilerden değil kendilerinden eksileceğinin farkındalar. Bu yüzden Türkiye’de alışık olduğumuz bir argümanı her fırsatta dile getiriyorlar ve Yeşilleri oyların bölünmesine yol açmakla ve Cumhuriyetçilerin ekmeğine yağ sürmekle suçluyorlar. Bir elin parmakları sayısında konu üzerinde bölünmüş seçmen kitlesi bu duruşu teyid ediyor, alan korumaya meyilli.  Jill Stein kararsızlığa düşen seçmenlere siyasetin cesaret gerektirdiğini söyleyerek kararlılığını gösteriyor. Yeşillerin başlıca seçim sloganı da bu : “Yeşil cesaretin rengidir”

Başkanlık münazaralarının ikinci turunun yapıldığı gün, münazarayı işgal edelim şiarıyla eyleme geçen ve kelepçelenerek gözaltına alınan ve münazara bitince salınan Jill Stein Occupy Wall Street hareketinden büyük ölçüde etkilenmiş. Sokak eylemlerinin önemine inanıyor. Geçenlerde “işgal et“ gösterilerinin başlamasının yıldönümünde protestocuların arasında yürüyordu. İşgal et hareketi ve Arap baharı Stein’ın sıklıkla vurgu yaptığı konular arasında. Amerikan seçimlerinde kendilerine hiç şans tanınmadığının farkında, ama ümitsizliğe kapılmadan çağrısını yineliyor. Mısır’da ve Tunus’ta iki haftalık bir sürede iktidarlarını hiç yitirmeyecekleri düşünülen diktatörlerin nasıl gittiklerini hatırlatıyor ve Başkanlık seçimlerinden önce dört haftaları bulunduğunu, bu süreyi iyi kullanırlarsa Amerikan sistemini kökten değiştirebileceklerini savunuyor.

Kartal’a Ferrari çarptı. Kararı Kasko yerine Cas verdi

0

Beşiktaş’ın eski futbolcusu Matteo Ferrari’nin açtığı davanın sonucunu açıkladı. CAS, Ferrari için Beşiktaş’ın 7.8 milyon Euro ödemesine karar verdi.

Beşiktaş’a 2009-10 sezonu öncesi transfer olan Matteo Ferrari, Siyah-beyazlı kulüple 4 yıllık anlaşma imzalamıştı.

Ancak Ferrari 2011-12 sezonu öncesi Siyah-beyazlı kulüpten sorunlu şekilde ayrılmış ve Beşiktaş ile alacakları konusunda Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’ne (CAS) başvurmuştu.

CAS’ta bir süredir görülen dava sonrası bu akşam saatlerinde İtalyan oyuncuya 7.8 milyon Euro ödemesi kararlaştırıldı. Beşiktaş Kulübü’ne konu ile ilgili resmi yazının gelmesinin ardından Siyah-beyazlı kulüp 30 gün içerisinde bu bedeli Ferrari ve avukatlarına ödeyecek.

Konu ile ilgili bilgisine başvurulan Beşiktaş 2. Başkanı Ahmet Nur Çebi, mahkemeyi kaybettiklerini doğrularken, şunları söyledi; “Bu davayı kaybettik. Ferrari’ye 7.8 milyon Euro ödeme yapacağız. CAS’tan resmi yazının gelmesini bekliyoruz. Resmi yazı geldikten 30 gün içerisinde bu ödemeyi yapmak zorundayız. Artık bu kararın başka bir itiraz mercii kalmadı. Bu bedeli Ferrari’ye ödemek zorundayız.

(CnnTürk)

Güç için değil, yaşam için su!

Diyarbakır ve Batman eylül ayının sonunda iki önemli etkinliğe ev sahipliği yaptı. Bunlardan ilki 27 eylülde Diyarbakır’da gerçekleşen Ekopotamya Ağı toplantısı. İkincisi ise Batman’ın Hasankeyf kentinde 29-30 eylül tarihlerinde yapılan gençlik kampı. Her iki etkinlik de 2006’dan bu yana faaliyet gösteren Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi tarafından düzenlendi.

Ekopotamya Ağı toplandı

Bu sene kurulan Ekopotamya Ağı, Türkiye’den Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, Cilo Doğa Derneği, Pasur Doğal Çevreyi Koruma Platformu (PADÇEK), Cizre Kültür Koruma Girişimi, İran’dan Cenesta, Alpin Club ve Irak’tan Civil Development Organization (CDO), Green Kurdistan Association (GKA), Kurdish International Youth Organization, Women’s Talent Development Organization (WDTO), Organization for Human Rights and Democracy Activities, Gayandn, Nature Iraq (NI), Kurdistan Save the Children (KSC) adlı organizasyonlardan oluşuyor. Devletlerin çizdiği sınırları değil, Dicle ve Fırat nehirlerin aktığı coğrafyayı referans alan bu grup baraj ve HES gibi hidrolik kalkınma projelerinin etkilerini   ve bunlarla başa çıkma yollarını araştırıyor. Ekopotamya Ağı’nın üyeleri kamptan bir gün önce 27 eylülde Diyarbakır’da bir araya geldi. Yaptıkları toplantıda Ilısu Barajı’nın yok edeceği Dicle Vadisi’ni, İran’da plansız biçimde çoğalan barajların hızla kurutmakta olduğu Urmiye Gölü’nü ve Irak Kürdistan bölgesinin önemli yerleşim birimlerinden olan Khanaqin’in Alwand Nehri üzerinde İran tarafından kurulmuş olan iki baraj yüzünden içmeye su bulamamasını tartıştı.

“Bizim dilimiz tıpkı korumak için mücadele ettiğimiz Dicle ve Fırat gibi özgür akmalı”

Toplantının önemli çıktılarından biri de Dr. Akgün İlhan’ın devlet bürokratlarının ve askerlerin “güç dili”nden farklı bir dil oluşturmak gereğine dikkat çekmesiydi. İlhan şöyle devam etti:

“Onlar ateşkeslerden, ekonomik ambargolar, savaşlar, ve anlaşmalardan bahsediyor. Mekanik rasyonalitenin sesiyle konuşuyorlar. Biz sadece rasyonel değil, duyguları da olan varlıklarız. Olup biten yıkımdan endişe duyan insanların konuştuğu yeni bir dil oluşturmalıyız. Bu yeni dil sınır ya da engel tanımamalı. Korumaya çalıştığımız Dicle ve Fırat’ın akışından birşeyler öğrenmeliyiz. Ulus devlet sınırlarını aşıp denize ulaşan nehirlerimiz gibi, biz de akmalı ve diğerlerine ulaşmalıyız”.

Hasankeyf Gençlik Kampı başlıyor

Hasankeyf Gençlik Kampı’na sadece Türkiye’den değil, dünyanın çeşitli yerlerinden de yaklaşık 200 kişi katıldı. Girişimin bu etkinliği gerçekleştirmesinin en önemli nedeni eğer tamamlanır ve su tutarsa, Hasankeyf ile birlikte  Dicle Vadisi’nde bulunan iki yüze yakın yerleşim birimini sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı’nın nasıl engellenebileceğine yönelik ortak çözümler üretmekti. Kampta gezi, yürüyüş ve konser gibi çeşitli etkinliklerin yanısıra ilk gün “Barajların Toplum, Kültür ve Doğal Hayat Üzerine Etkileri” ve ikinci gün “Doğanın ve Kültürel Değerlerin Korunmasında İnsanın Rolü” adları altında Kürtçe, Türkçe ve İngilizce dillerinin aynı anda kullanıldığı bir toplantı yapıldı. Antalya Alakır Vadisi’ndeki yapımı süren sekiz barajdan, Şırnak’taki onbir güvenlik barajına kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çeşitli hidrolik projelerinden mağdur olanlar ve bu yıkıma “dur” deyip çözüm üretmek isteyenler bir araya geldi.

Baskı kurma aracı olarak barajlar ve ekonomik meta olarak su

Anadolu ve Mezopotamya’nın akarsularını boğan barajların ve HES’lerin neden olduğu doğa ve kültür katliamını yaşayanlar, kampın ilk günü “Barajların Toplum, Kültür ve Doğal Hayat Üzerine Etkileri” adlı toplantıda buluştu. Toplantı Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi üyesi Ercan Ayboğa’nın barajların uluslararası boyutuna yönelik kısa konuşmasıyla başladı. Türkiye’nin Irak ve Suriye ile paylaştığı Dicle ve Fırat nehirlerini bu ülkeleri kontrol etme amaçlı kullanabildiğini belirten Ayboğa, Türkiye’de olduğu gibi evrensel hukuka bağlı olunmadığı durumlarda suyun çok ciddi bir baskı aracına dönüşebildiğini söyledi. Ayrıca Ortadoğu gibi kuraklığın belirleyici olduğu bir coğrafyada, Dicle ve Fırat’ın sularının artan metalaşma baskısı altında olduğuna da dikkat çeken Ayboğa, sözü katılımcılara verdi.

“Barajlar doğa ve kültür katliamına yol açıyor”

Katılımcıların anlattıkları kısaca şöyle özetlenebilir. Alakır Vadisi’nde planlanan sekiz barajın üçünün inşaatı tamamlansa da, geriye kalanı hakkında açılan davaların sonucunda durdurma kararı alınmış.  Ancak maalesef yasaları dinlemeyen  şirketler yeni yollar deneyerek inşaatlara devam etmenin yollarını arıyor. Suyun kutsal sayıldığı Dersim’den gelen katılımcılar ise şehir merkezine kadar gelen barajın halkın sağlığı ve kentin iklimi üzerinde olumsuz etkilerinden bahsederek konuya giriyor. Dersimliler 1938 Dersim Katliamı’na sözü getirerek “bizi o zaman yok edemediler, şimdi barajlarla toprağımızı ve suyumuzu öldürerek, hepimizi ortadan kaldıracaklar” diyor. Cizreli kampçılar ise konuyu güvenlik barajlarına getiriyor. Zira Şırnak’ın genelinde onbir baraj sadece PKK militanlarının mobilizasyonunu kısıtlamak için kurulmakta. Söz alıp konuşan her Cizreli barajın nerede yapılacağına ilk önce komutanların karar verdiğine dikkat çekiyor. Planlama aşamasındaki iki güvenlik barajının Roboski’yi sulara gömecek olmasını, bir kültür yıkımı ve devletin Roboski katliamını suyla örterek saklama çabası olarak yorumluyor.

Katılımcıların kendi toprak ve insanlarına dokunan bu projeleri anlatmalarının ardından, Cizreli bir başka genç katılımcı söz alıyor. 80’li ve 90’lı yıllarda köyleri yakıp yıkarak göçe zorlamakta bir sakınca görmeyen devletin, 2000’lerde aynı zihniyeti neo-liberal bir makyajla devam ettirdiğini söyleyerek ekliyor: “devlet her durumda kazanıyor; hem barajı yapıyor, hem de göç edenleri ucuz işgücü olarak kullanıyor”.

“Ilısu Barajı söylentisinin gölgesinde koca bir elli yıl geçti”

Toplantının sonuna doğru Hasankeyf’i doğrudan ilgilendiren ve Hasankeyf’te gerçekleştirilen bir toplantıya yerli halkın neden katılmadığı sorusu gündeme geliyor. Gençlerden biri elini kaldırarak itiraz ediyor: “Ben Hasankeyfliyim ve buradayım”. “Ilısu Barajı söylentisinin gölgesinde koca bir elli yıl geçti” diyerek devam eden genç, Hasankeyflilerin toplantıya katılmamasını bu yarım asırlık belirsizliğin kanıksanarak insanların tepkisizleşmesine ve kentteki üç beş büyük toprak sahibinin Hasankeyf’i yeterince sahiplenmemesine bağlıyor. Barajın yapılmakta olduğu Ilısu köyünden gelen bir başka katılımcı ise kendi köylerindeki büyük toprak sahiplerinin köylerine sahip çıkmak için mücadele vermesine rağmen sonucun değişmediğini belirtiyor.

Peki Hasankeyf’i nasıl yaşatabiliriz?

Ertesi günün toplantısında ise doğrudan ve dolaylı yaklaşık 100 bin insanın hayatını olumsuz olarak etkileyecek Ilısu Barajı’nı durdurmak için neler yapılabileceği tartışılıyor. Türkiye’de elektrik iletimi sırasında meydana gelen kayıp ve kaçakların küçük bir kısmının bile engellenmesi durumunda barajın üreteceği elektriğin sağlanacağı bilinen bir gerçek. Buna rağmen devlet 12 bin yıllık kesintisiz tarihe sahip bir kenti sular altında bırakmakta sakınca görmüyor. Herkes Hasankeyf’i yaşatmak için bir öneride bulunuyor. Birbirinden farklı gibi görünen fikirlerin ortak paydası Ilısu Barajı’nın kalkınma değil, doğa ve kültür yıkımı getireceğinin geniş kitleye anlatılması gerektiği. Bir gönüllüler ağı oluşturmanın gerekliliğini belirtiliyor. Ancak Türkiye’nin dört bir yanında olacak gönüllülerle bu ulusal ölçekli projeye karşı bir güç oluşturalabileceği sonucuna varılıyor. Gönüllüler bundan böyle yaşadıkları yerlerde hem Ilısu Barajı’nı, hem de kendilerini doğrudan ilgilendiren projeleri protesto edecek ve Türkiye’nin gündeminden düşürmeyecek eylem fikirlerini paylaşıp koordine etmenin yollarını arayacaklar.

Uzun yıllar önce kaybettiği kardeşini bulmuş gibi sohbetler

Güzel dostluklar oluşuyor kısa zaman içinde. Sanki uzun yıllar önce kaybettiği kardeşini yeni bulmuş gibi yarım kaldığı yerden devam ediyor sohbetler. Uzayan vedalaşmalar, sarılmalar, birbirine e-mail ve telefon vermeler devam ederken, akşam çöküyor. Kentin sarp kayalıkları sarıdan turuncuya dönüyor. İran ve Irak’tan gelen dostlarımız da ayrılıyor. Önlerinde onlarca saat sürecek otobüs yolculukları var. Bir an önce yola çıkmaları gerek. Kamp çadırları toparlanırken ben de Dicle’nin kuytu bir köşesine doğru yürüyorum. Bir gece daha kalacağım Hasankeyf’te çünkü doyamadım.

Su yolunu buluyor

Dolunay kayaların arkasından yükseliyor. Dicle Basra Körfezi’ne doğru kilitlenmiş hiç durmadan akıyor.  Su yolunu buluyor. Önüne barajlar ve HES’ler dikseler de, kanallarla yönünü değiştirseler de o bir şekilde yolunu buluyor. Umutsuzluğa diyar olmuş Hasankeyf’te, inadına akan Dicle bana umut oluyor. Dört gündür Mezopotamya ve Anadolu’nun insanlarıyla bir araya gelip, oluşturmaya çalıştığımız yeni bir direniş dilinin vücuda gelişi gibi bu nehir. Koca devletlerin sınırlarından geçerken bir an bile duraksamıyor. Çünkü o kendi dışında bir sınır tanımıyor.

Bu yazı ilk olarak Özgür Gündem gazetesinde yayınlanmıştır.

 

Dr. Akgün İlhan

 

 

İzmir’de yüzlerce öğrenci eylemde: ‘Müşteri değil öğrenciyiz’

İzmir’de, Ege Üniversitesi kampüsü içinde yer alan öğrenci yurdunda kalan yüzlerce üniversiteli, yemek porsiyonlarının azalmasını ve fiyatlardaki artışı protesto etti.

Erkek öğrencilerle eşit haklara sahip olmak istediklerini belirten kız öğrenciler de giriş saatlerinde farklı uygulama yapılmasına tepki gösterdi.

Ege Üniversitesi Kampüsü içerisinde yer alan Kredi Yurtlar Kurumu’na (KYK) ait karma öğrenci yurdunda kalan yüzlerce öğrenci yemekhane fiyatlarına yapılan zamları ve azaltılan porsiyonları protesto etmek için bir araya geldi. Yurt içinde saat 23.00 sıralarında toplanan öğrenciler, bahçe içerisinde yürüyüş yaptı.

‘Yemedik doymadık, biz bu gece doymadık’, ‘müşteri değil öğrenciyiz’, ‘her gece aç yatmak istemiyoruz’ sloganları eşliğinde yurt girişinde müdüriyet bürosu önünde yürüyüşlerini tamamlayan yüzlerce öğrenci, yetkilileri protesto etti. Erkin Koray’ın ‘fesupanallah’ şarkısını hep birlikte söyleyerek tepkilerini dile getirmeye çalışan öğrencilerin ellerindeki, ‘Açız’, ‘Sana ne KYK niye 11’de giriyoruz binaya’ ve ‘Müşteri değil, öğrenciyiz’ pankartları dikkat çekti.

‘MÜŞTERİ DEĞİL ÖĞRENCİYİZ’

Grup adına basın açıklaması yapan bir öğrenci, “Yemekhane ve kantin zamları geri çekilmesini, nitelikli ve sağlıklı yemek verilmesini talep ediyoruz. Misafir arkadaşlarımıza da nitelikli barınma hakkı istiyoruz. Sosyalleşme alanlarımız nitelikleştirilsin. Kadın arkadaşlarımızda erkek arkadaşlarımızla aynı haklara sahip olsun. Çünkü müşteri değil, öğrenciyiz biz” dedi.

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın bu sorunu çözmesi için gerekirse twitter sayfasından mesaj atacaklarını söyleyen öğrenciler eylemi sonlandırdı.

Avrupa Parlamentosu: Türkiye’nin rapora tepkisi hayal kırıklığı yarattı

Avrupa Parlamentosu üyeleri Andrew Duff, Jürgen Klute ve Libor Roucek, Türkiye’nin, AB İlerleme Raporu’nun eleştirilerine gösterdiği sert tepkinin kendilerini hayal kırıklığına uğrattığını söyledi.

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu üyelerinden, Alman Die Linke (Sol) partisi milletvekili Jürgen Klute, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun ilerleme raporunu çöpe atmasını “Çok üzücü bir tepki, bilhassa Anayasa Komisyonu’nun sorumluluğunun çok büyük olması nedeniyle” şeklinde değerlendirdi.

Türkiye’nin “aşırı tepkisinden” dolayı rahatsızlığını dile getiren Karma Komisyon’un bir başka üyesi, Britanyalı Liberal Demokrat Parti milletvekili Andrew Duff ise “Buradan Türkiye’deki siyasi sınıfın eleştiriden muaf olduğunu mu, yoksa AB üyeliğinin öneminin farkına varamadığını mı çıkarmak lazım” ifadelerini kullandı.

Avrupa Parlamentosu’nun eski Başkan Yardımcısı, Çek Sosyal Demokrat parlamenter Libor Roucek ise önümüzdeki dönemde yeni anayasa çalışmalarının kritik bir önem taşıyacağını savunarak “Sadece içeriğine değil, sürecin katılımcı olmasına da dikkat edeceğiz” mesajı gönderdi.

Her üç Avrupalı parlamenter Taraf ’tan Özgün Özçer’in sorularına şu yanıtları verdi:

İlerleme Raporu ve Türkiye’nin reformları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Andrew Duff: İlerleme Raporu’na genel hatlarıyla katılıyorum. Çok kapsamlı bir araştırma yapılmış ve içeriği son derece ayrıntılı. Ben olsam Ankara’nın Kıbrıs’ta çözüme yanaşmama politikası yüzünden, Kıbrıslı Türklerin bulundukları zor durum özelinde biraz daha fazla şey söylerdim.

Jürgen Klute: Kendi bakış açıma göre Avrupa Komisyonu gerçekçi ve dengeli bir rapor yayınladı. Tüm dünyadaki insan hakları kuruluşları gazetecilerin, avukatların ve seçilen siyasetçilerin tutuklanmasını eleştiriyor, bu nedenle AB de sorumluluk alarak bu üzücü gelişmeleri dile getirmek zorunda. Diğer yandan, rapor olumlu gelişmelere de vurgu yapıyor, örneğin ekonomik reformlarda elde edilen başarılar gibi. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin yalnızca diplomatik ya da ticari boyutu yok! Orta Avrupa’da büyük bir Türk kökenli nüfus var ve her yıl milyonlarca Avrupalı Türkiye’ye seyahat ederek çok olumlu izlenimlerle geri dönüyor. Türkiye ve AB üye devletleri partner, dolayısıyla partnerler olarak birbirimizle dürüst olup ne düşündüğümüzü ifade etmeliyiz. Peki o zaman neden açıkça ifade etmeliyiz. AB’ye girmeden önce insan haklarının tamamıyla garanti altına alınması gerektiğini söylemeyelim?

Libor Roucek: Rapor Türkiye’nin birçok alanda AB’ye uyum konusunda ilerleme gösterdiğini ortaya koyuyor. Elbette daha fazla çaba gereken alanlar var: Bunlardan biri de Türkiye vatandaşlarının temel haklarının (ifade, örgütlenme özgürlüğü ya da adil yargı hakkı gibi) garanti altına alındığını ve bu hakların herhangi siyasi bir baskı altında olmadığını temin etmek. Türkiye’nin reform yolunda anayasa süreci kritik bir önem taşıyor: Sadece ortaya çıkacak metin değil, mümkün olduğu kadar katılımcı ve kapsayıcı bir şekilde yürütülmesi gereken sürecin ta kendisi de çok mühim.

Başmüzakereci Egemen Bağış “Komisyon eleştiri konusunda çok hevesli, takdir etme konusunda çok cimri” dedi. Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu raporu kameraların önünde çöpe attı. Türk siyasetçilerin İlerleme Raporu’na tepkilerini nasıl yorumluyorsunuz?

AD: Bunlar tipik aşırı tepki örnekleri. Yani buradan Türkiye’deki siyasi sınıfın eleştiriden muaf olduğunu mu –ya da AB üyeliğinin Türkiye’nin iç gelişimi için nasıl bir anlam taşıdığının farkına varamadığını mı– yoksa Türkiye’nin AB’ye üye olma hedefinden vazgeçtiğini mi çıkarmak lazım?

JK: Bu tepkinin çok üzücü olduğunu düşünüyorum, bilhassa Anayasa Komisyonu’nun sorumluluğunun çok büyük olması nedeniyle. AB, çevresinde insan haklarına saygıyı pekiştirmek istiyor ve demokrasiyle özgürlük gibi değerleri yaşatan ülkelere kapısını açıyor. Çok sayıda üye ülkede de demokrasi krizi tecrübesini yaşıyoruz, mesela Macaristan’da olduğu gibi. Komisyon’un gelecekteki üyelik süreçleri için bundan da ders çıkardığını tahmin ediyorum.

LR: İlerleme raporları AB’nin genişleme politikalarının standart araçlarından biridir. Komisyon’un başvurduğu metodoloji, ülkelerin gelişiminin üyelik sürecinde verdiği sözlerle ne kadar uyum içerisinde sürdüğünün nesnel ve tarafsız bir değerlendirmesine dayalıdır.

Fransız AP üyesi Alain Lamassoure’un “ne Türkler ne de Avrupalılar ortak olmak istedikleri için AB’de Türk sorunu ortadan kalkmıştır” sözlerini nasıl yorumluyorsunuz?

AD: Türkiye artık AB üyeliğine karşı olanların eline çok kolay bir koz veriyor.

JK: Sayın Lamassoure’a çok saygı duysam da bu görüşüne katılmıyorum. Katılmıyorum çünkü Türkiye 2005’te müzakerelere başladı ve tam üyelik tarihi ne olursa olsun, bu statü Kopenhag Kriterleri’ne uyumu gerekli kılıyor. Öte yandan, bu statünün çok sayıda avantajları da var: Serbest ticaret ve 2012’de AB’den alınan 860 milyon avro yardım gibi.

LR: Türkiye’nin AB üyeliği hem AB hem de Türkiye’nin uzun vadeli stratejik çıkarınadır. Bu temel gerçeği gözden kaçırmamalıyız. Gerek AB gerekse Türkiye üyelik sürecini güçlendirmek için birlikte çalışmalı.

AP raporu için henüz zaman var ama İlerleme Raporu’ndan daha da mı eleştirel olacak?

AD: AP, raporuyla ilgili uygun gördüğünü yapacaktır. Türkiye’de çok sayıda iyi gelişmelerin olduğunu teslim etmeliyiz. Ancak Avrupa’da federalleşme süreci hız kazandıkça, Türkiye’nin üye olmasının zorlaştığını da kabul etmeliyiz. Temel haklar, sivil özgürlükler ve laiklik gibi konularda ödün vermemekten vazgeçmemeliyiz. Sayın Erdoğan’ın AKP Kongresi’ndeki konuşmasında Allah ve Peygamberden beş kere bahsetmeyi uygun görüp AB’ye bir kere bile atıfta bulunmamasından dolayı üzgünüm!

JK: AP raporunun daha eleştirel olmasını beklemiyorum. Parlamento raportörü yine Türkiye hükümeti ile iyi ilişkilere sahip olmasıyla tanınan Ria Oomen- Ruijten olacak. Raporunda Türkiye hükümetinin terörle mücadele stratejisine destek vereceğini 10 ekimde Twitter hesabı üzerinden açıkladı bile.

LR: Bunu söylemek için henüz erken ama Komisyon’un raporundan farklı olarak, Parlamento raporunun özelliği çeşitli siyasi grupların müzakeresinin bir ürünü olması. Kendi grubum, yani sosyal demokratlar adına Türkiye’nin üyelik sürecini daha ileri taşımak için elimizden geleni yapacağımızı söylemek isterim.

Banu Güven: Bunun adı otoriterliktir

Almanya’da düzenlen kitap fuarına davet edilen haber spikeri Banu Güven, “Türkiye’de ifade özgürlüğü ve bağımsız medya yok“ dedi.

Essen’de düzenlenen Ruhr Kitap Fuarı kapsamında dün akşam gerçekleştirilen ‘Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü’ başlıklı panele davet edilen Banu Güven, bir yandan Türk medyasını, diğer yandan da AKP iktidarını eleştirdi.Moderasyonunu Gazeteci Atilla Azrak’ın yaptığı ve Almanca çevirisini ünlü çevirmen Recai Hallaç’ın yaptığı panelde konuşan Banu Güven’i, kalabalık bir davetli grubu izledi.Panele, Avrupa Birliği tarafından kısa bir süre önce açıklanan ve Türkiye’yi oldukça eleştiren ilerleme raporu okunarak başlandı.

Yukardan medyaya gelen baskılar var diyen Banu Güven, “işten ayrılma durumunda kaldığımda, başbakan Erdoğan’a bir mektup yazarak, bu oto sansürden söz ettim” dedi. Kendisine yöneltilen bir soruyu “kısaca cevabım Türkiye’de ifade özgürlüğü yoktur.” şeklinde yanıtlayan Banu Güven,

İstanbul Çamlıca’da yapılacak cami ve Taksim Meydanı’na yapılacak yeni düzenlemeleri örnek vererek Başbakan Erdoğan’ı, “Bir başbakan cami yada başka bir anıtın nereye yapılacağını ve kimin yapacağına karar veriyor.Bu yıllarca emek vermiş mimarlar içinde delirtici birşey.Bunun adı da otoriterliktir.Demokrasiden çok sık söz eden ama otoriter olan bir iktidar var.Böyle bir Türkiye, Arap ülkelerine model olarak gösterilecekmiş.Ben burdan o Arap ülkelerine, iyi düşünün diye sesleniyorum” sözleriyle eleştirdi.

Özgürlük kısıtlamalarına değinerek sık sık ‘Kürt meselesi’ ifadesine yer veren ve Özgür Gündem Gazetesi’ni hatırlatan Banu Güven, “Türkiye’de ağırlıklı olarak sorun Kürt meselesidir.Ama yalnız o değil, örneğin Türkiye’de LGBT’lerden yani lezbiyen ve eşcinsellerden bir temsilciyi televizyonlarda göremiyorum” dedi.

“Sudan çıkmış balık gibiyiz” diyen Banu Güven gelecekle ilgili olarakta, “yazılarımı ve çektiğimiz haber videolarını şimdilik internette değerlendiriyorum ve oldukçada destek görüyorum.Ama yeni birşeyler olacak gibi.Bir oluşum var, yeni bir televizyon gibi birşey, çok yakında göreceksiniz” diye konuştu.

(Ajanslar)

Belçika daha da Yeşil (ve milliyetçilere yer yok)

Ecolo eşbaşkanı Olivier Deleuze

Geçtiğimiz günlerde Belçika’da yapılan yerel seçimlerde ülkedeki iki Yeşiller partisi de oylarını ve yerel yönetimlerdeki güçlerini arttırarak çıktı.

Ülkenin fransızca konuşulan Wallonia Bölgesi’nde faaliyet gösteren Ecolo, 2006 seçimlerinde kazandığı başarıyı bir adım ileri taşıyarak Wallonia’daki en büyük üçüncü parti ünvanını korudu. Bölgenin

başkenti Namur’da oylarında küçük bir düşüş görülse de koalisyondaki yerlerini muhafaza eden Ecolo, Amay şehrinde oylarını %10 arttırak %54’e ulaştı. Ecolo adayı Jean-Michel Javauz, bu sonuçlarla Amay Belediye Başkanı oldu. Ecolo eşbaşkanı Olivier Deleuze de başkent Brüksel’in belediyelerinden Watermael-Boitsfort’da belediye başkanı seçilerek Belçika’da Yeşiller’in Brüksel bölgesindeki ilk belediye başkanlığı kazandı. Ecolo oyların %13 kadarını aldı.

Ülkenin Flemenkçe konuşulan bölgesi Flanders’de ise seçimler, Flemenk bölgesinin otonomluğunu savunan N-V-A’nın (Yeni Flemen İttifakı) hızlı çıkışının devamına tanık oldu. Bu yükseliş karşısında oy kaybeden üç büyük parti, Sosyalistler (SP.a), Hristiyan Demokratlar(CD&V) ve özellikle de Liberaller (Open-VLD) oldu. Flemen bölgesinin Yeşiller partisi Groen ise oylarını arttırarak bölgedeki belediye meclislerindeki mevcudiyetini güçlendirdi. Groen’in toplam sandalye sayısı 226’dan 307’ye çıkarken, önceden 143 olan temsil edilen belediye sayısı da 15 artarak 158’e ulaştı. Groen toplam oy oranın %7.7’ye çıkardı.

Belçika seçimlerinin bir diğer sonucu da aşırı sağ ve popülist partilerin büyük darbe alması oldu. Flanders Bölgesi’nde sağcı Vlaams Belang büyük bir şok yaşayarak yüzlerce belediye kaybetti, oy oranları düştü. Antwerp’de parti oylarının %23’ünü kaybederek %10 eşiğine geriledi. Wallonia Bölgesi’nde de zaten zayıflamış durumda olan Milliyetçi Cephe Partisi tamamen güç kaybetti.

Brüksel’de 19 belediye, Flanders’da 5 bölge içinde toplam 308 belediye, Wallonia’da da 5 bölgede toplam 262 belediye için yarışılan Belçika yerel seçimleri sonuçları, fransızca olarak bu sayfadan takip edilebilir.

(Yeşil Gazete)

 

[Son Dakika!] ABD’de Yeşiller’in başkan adayı Jill Stein gözaltına alındı!

ABD’de yapılacak başkanlık seçimlerinde ABD Yeşiller Partisi adayı Jill Stein ve yardımcısı Cheri Honkala, yaptıkları sivil itaatsizlik eylemi nedeniyle Türkiye saatiyle 01:00 sıralarında gözaltına alındı.

Jill Stein ve Cheri Honkala, ABD’de seçimlere giren adaylar arasında gerçekleştirilen ve televizyonlardan canlı yayınlanarak onmilyonlarca ABD’li tarafından izlenen münazaralara alınmıyor olmalarını “bir demokrasi tiyatrosu” olarak nitelendiriyorlardı.

Stein ve Honkala, salı günü gerçekleştirilen 2. tur münazaralarının yapıldığı binanın önünde yaptıkları basın açıklamalarının ardından sivil itaatsizlik uygulayarak münazaraların yapıldığı salona girmek istediler. ABD’li polisler tarafından durdurulan ikili, bunun üzerine oturma eylemi başlattı. Yolu kapatmış olan onlarca polis, ikiliye “yolu kapattıkları için tutuklanacaklarını” bildirdi. Honkala’nın “yolu kapatmak istemediklerini, yalnızca münazalara girmeyi talep ettiklerini” söylemesinin ardından Stein ve Honkala gözaltına alındı.

Stein, başkanlık aday münazaralarının yalnızca Demokrat Parti adayı Başkan Barack Obama ile Cumhuriyetçi aday Mitt Romney arasında gerçekleştirildiğini ve bunun demokrasi tiyatrosu olduğunu her fırsatta dile getiriyorlardı. Stein’in yanısıra liberter Gary Johnson da 47 eyalette seçime girecek olmasına rağmen münazalara dahil edilmiyor.

Münazaralar, ABD seçim sisteminde büyük rol oynuyor. İlk defa 1960’da televizyondan da yayınlanan münazalar, 1976 seçimlerinden beri düzenli hale getirildi. Başlangıçta “Kadın Seçmenler Grubu” tarafından organize edilen münazaralar, 1987 yılından beriyse Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti üyelerinden oluşan ortak “Başkanlık Münazaraları Komisyonu” tarafından düzenleniyor.

Kurallara göre, bir adayın münazaralara girebilmesi için ülke çapında gerçekleştirilen büyük anketlerden en az birinde %15 oy alacağının gözüküyor olması gerekli. Ancak bu anketlerin çoğunda Stein veya Johnson aday olarak bile gösterilmiyor.

Stein ve Honkala’nın gözalyına alındığı anlar, bu videoda izlenebilir.

(Yeşil Gazete, RawStory.com)

 

Su Hakkı anayasal güvencede olmalı diyenler Taksim Hill’e

Su Hakkı Kampanyası katılımcıları 17 Ekim (yarın) saat 12:00’de Taksim Hill Otel’de Nuran Yüce’nin moderatörlüğünde “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın! başlıklı bir panelde bir araya gelecek.

Panelin çağrı metninde kampanyanın sonunda ulaşılmak istenen hedef dile getirlmiş, “Su politikalarında köklü bir değişim yaratmak, toplum için su hizmetlerinde kaliteyi arttırmak ve adaleti yerleştirmek, herkesin temel ihtiyaçlarına yetecek miktar ve kalitede suya erişimini sağlamak, sosyal- ekolojik yıkımların önüne geçmek için su hakkı talep ediyoruz ve su hakkının anayasal güvence altına alınmasını istiyoruz.

Suyun özelleştirilmesine, ticarileştirilmesine ve metalaştırılmasına karşı mücadele eden herkesi basın toplantımıza bekliyoruz.”

Panelde şu isimler yer alacak

Melda Onur (CHP İstanbul Milletvekili)

Ufuk Uras (İstanbul Eski Milletvekili)

Osman Özgüven (Dikili Belediye Başkanı)

Ömer Madra (Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni)

Doç. Dr. Cengiz Aktar (Bahçeşehir Üniversitesi)

Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu (İstanbul Ticaret Üniversitesi)

Şenol Karakaş (Küresel Eylem Grubu)

 

(Yeşil Gazete)

 

Alex’ten, Cruzeiro’ya ret

0

Fenerbahçe’den olaylı bir şekilde ayrıldıktan sonra birçok Brezilya takımından teklif alan Alex de Souza, eski takımı Cruzeiro’nun teklifini reddetti.

Cruzeiro Sportif Direktörü Alaxander Mattos ile bir görüşme yapan Alex, ailesel nedenlerden dolayı eski takımının istediğini geri çevirdi. Brezilyalı oyuncu ile yaptığı toplantının ardından açıklamalarda bulunan Mattos, sorunun kesinlikle maddi olmadığını belirtti. Alex’in ailesi ile yaptığı görüşmenin ardından Belo Horizonte’ya taşınmak istemediklerini ifade ederken bunu da saygı ile karşıladıklarını söyledi.

Şu an için Alex’in kararının bu olduğunu ama onu transfer etmekten de hemen vazgeçmediklerini belirten Cruzeiro Sportif Direktörü, “Biz bu transfer için mart ayından bu yana çalışıyoruz. Kapılar hala açık. Yönetimimiz onu ikna etme çalışmalarını sürdürüyor.” dedi.

Parma’da kötü bir dönem geçirdikten sonra ülkesine dönüşünde formasını giydiği Cruzeiro’da Alex de Souza üç sezon futbol oynamış ve şampiyonluk yaşamıştı. Alex’in Brezilya’ya indiğinde de onu havaalanında Cruzeiro taraftarları karşılaşmıştı.

Eski takımına hayır diyen Alex’in, Coritiba, Palmeiras ve Gremio’dan da transfer teklifleri aldığı biliniyor.

(Eurosport)