İzmir’de 14 yaşından bu yana tekerlekli sandalyeye mahkum 51 yaşındaki Süleyman Eryiğit, son genel seçimde seçmen kütüğüne engelli olarak kayıt yaptırmasına rağmen, sandık 3’üncü katta olduğu için oyunu kullanamadığı gerekçesiyle açtığı davada, Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK) 5 bin lira manevi tazminat ödemeye mahkum ettirdi.
İzmir Karşıyaka’da yaşayan, Karşıyaka Engelliler Spor Kulübü Derneği Üyesi olan Eryiğit, 12 Haziran 2011’de yapılan milletvekilliği genel seçimi öncesi İl Seçim Kurulu’na başvurarak, ‘engelli’ olarak kaydını yaptırdı. Seçim günü oy kullanmak için gittiği Hasan Pınarçalı İlköğretim Okulu’nda sandığın 3’üncü katta olduğunu öğrendi.
Talebi reddedildi
Yetkililere başvuran Eryiğit, sandık kurulunun aşağıya inerek oy kullanmasının sağlanmasını istedi. Ancak isteği reddedildi. Bunun üzerine Eryiğit oy kullanamadığını tutanakla belgeledi ve yargıya başvurdu. Manevi tazminat davası İzmir 1’inci İdare Mahkemesi’nde, Sandık Kurulu Başkanı Ali Çapık’ın ‘görevi ihmalle suçlandığı’ dava da Karşıyaka 3’üncü Sulh Ceza Mahkemesi’nde açıldı. Bu davalardan manevi tazminatla ilgili olan sonuçlandı. Mahkeme, YSK’nın 5 bin lira manevi tazminat ödemesine hükmetti.
The Guardian’da geçtiğimiz ay Dieter Helm imzasıyla çıkan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Buket Ulukut’un çevirisiyle sunuyoruz
***
Birleşmiş Milletler’in iklim tartışmalarının başarısızlığı göz önüne alındığında karbon tüketim vergisi emisyonları azaltmak için en etkili yöntem olabilir.
Yirmi yıldan fazla bir süredir devam eden uluslararası çabalara rağmen -ki buna Kyoto Protokolü için harcanan muazzam zaman, enerji ve belirgin ekonomik maliyetler de dahil- karbon emisyonlarının 1990 yılına kıyasla giderek artıyor olması oldukça güçlü ve ürkütücü bir hakikat. 1990’larda yılda 1.5 ppm (milyonda parçacık – editör) artış gösteren karbon emisyonu artık 2 ppm artış gösteriyor. Kritik olarak belirlenen 400 ppm küresel eşik yakında aşılmış olacak ve bu gidişatın kısa sürede durdurulacağına inanmak için herhangi bir sebep de yok.
Bu durum iki aşikar soruyu gündeme getiriyor. Bunca emek nasıl olur da bu kadar az sonuç doğurur? Ve bunca politik kapital ve ekonomik maliyet bu kadar kısıtlı sonuç için nasıl harcanır? İkini soru birinci soruyu takip ediyor: Var olan yaklaşımların acınası şekilde başarısız oldukları göz önüne alındığında, iklim değişikliği sorununu çözmek için ne gibi yeni yönelimler geliştirmeliyiz?
Bu sorunun cevabı için emisyon sebeplerinden başlamak gerekir. Cevap çok net: 1990 yılından bu yana kömürün, giderek artan enerji talebini özellikle de elektrik üretimi için gereken enerjiyi karşılamada bir numaralı şampiyon olması. Kömür dünyanın birincil enerji talebinin %25’ini karşılarken bugün %30’unu karşılıyor. Bu oran artışı oldukça keskin bir büyümenin altında yatan talebi işaret ediyor. Bu fazladan kömürün çoğu, kömürün elektrik üretimindeki rolünü azaltmak için verilen mücadeleye rağmen, Çin’de tüketiliyor ve önümüzdeki yıllarda daha da fazla tüketilecek. Çin ve Hindistan her hafta var olan kömür ocaklarına üç yenisini daha ekliyor. Bugünden 2020’e kadar yaklaşık 400 ila 600 gigawat enerjiye denk yeni kömür tüketimi dünyanın enerji sistemine dahil olacak.
Çin’ i suçlamaya devam etmeden önce bu artışın nereden kaynaklandığı üzerine düşünmek gerekiyor. Çin’ in görünen ekonomik büyümesi ihracata, enerjiye dayalı ürünlere, çelik ve petrokimyasal maddelerle üretilen ürünlere dayanıyor. Bu ürünlerin çoğu Amerika ve Avrupa piyasası tarafından satın alınmakta ki bu da neredeyse dünyanın gayri safi hasılasının yüzde 50’sine denk geliyor.
Karbon ayak izlerini ve bunun sorumluluğunu belirleyen belli coğrafik bölgelerdeki karbon üretiminden ziyade karbon tüketimidir. Buna rağmen Kyoto çerçevesi bu tüketim meselesini hesaba katmıyor. Tüketimden ziyade üretime odaklanıyor özellikle de Avrupa’ daki üretimi-yani endüstrileşmenin yerini hizmet sektörünün aldığı ve eski Sovyetler Birliği’ nin çökmesiyle de beraber Kyoto hedefleriyle kolaylıkla örtüşebilecek bir coğrafyayı-hedef alıyor. Örneğin İngiltere’nin karbon üretimi 1990 ile 2005 yılları arasında %15 düştü. Fakat ithal edilen karbon göz önüne alındığında karbon tüketimi %19’dan fazla artış gösterdi. Bu rakamlar Avrupa’ daki karbon üretiminin Kyoto hedefleri çerçevesinde düşerken uluslararası düzeyde karbon emisyonunun artmaya nasıl devam ettiğini iyi açıklıyor.
West Burton petrol istasyonundaki protestocular. Dieter Helm iklim değişikliği ile baş etme çabalarında petrolün geçici bir tespit olduğunu söylüyor. Fotoğraf: nodashforgas
Üzücüdür ki bu Kyoto yaklaşımının tek kusurlu yanı değil. Bu yaklaşım bazı devletlerin emisyonu azaltırken diğerlerinin hiç bir girişimde bulunmaması gibi dengesizliklerle de dolu. Özellikle de emisyon oranının gerçekten çok fazla olduğu ülkeleri hedef olarak göstermiyor bile. Hiç şaşırtıcı değildir ki Amerika bu işin dışında kaldı. Aslında Kyoto Çerçevesinin 2011 Aralık ayındaki Durban İklim Konferansı’nda kendini ortaya koyabilmesi bile bir mucizeydi. Sonuç ise herkesin istediğini yapması oldu: Üzerinde anlaşmaya varılabilen tek nokta tarafların 2015 yılında 2020’ den sonra neler olabileceğine dair uzlaşabilmeyi denemek için masaya oturacak olmalarıydı. O gün geldiğinde tüm yeni kömür istasyonları çoktan inşa edilmiş, atmosfere karbondioksit salımı gerçekleşmiş ve 400ppm sınırı da çoktan aşılmış olacak. Doha, Katar’da gerçekleşecek olan zirve bu tabloda kayda değer bir değişiklik yapmayacak.
Her ne kadar konuşmak ve müzakere etmek iyi bir fikir olsa da Kyoto iklim değişikliğinin önüne geçemeyecek. Bu yüzden ilk sorumuzun yanıtı—salımlarda neden hiç bir azalma olmadı?- bizi ikinci soruya yönlendiriyor: Böyle bir azalma için ne yapmalıyız?
Cevaplanması gereken üç bölüm var. İlk ikisi birbiri ile alakalı. İnsanlar kendi yarattıkları hava kirliliğinin bedelini ödemedikleri sürece bu konuda pek fazla bir şey yapmayacaklar. Bu kirliliği ölçmenin en iyi yolu da karbon tüketimini ölçmektir, karbon üretimini değil! Bu yüzden karbon tüketiminin bir bedeli (vergi karşılığı) olmalı. Ülke sınırlarına dayalı ayarlamalarla belirlenen bir karbon vergisi. Böylece bu uygulama karbona dayalı ürünleri herhangi bir karbon bedeli olmadan ithal eden ülkelerin tükettikleri karbonun kendi yerel üretimleriymiş gibi değerlendirilmesini garanti altına almayı sağlamış olacak.
Hemen politik protestoların uğultusu duyulacaktır. Politikacılar karbon vergilerinden hoşlanmazlar çünkü biz seçmenlere, kirlettiğimiz hava için vergi ödetmeye cüret ederlerse onları kapı dışarı edeceğimizden korkarlar. Karbon sınır vergisinin dünya ticaretine müdahale ederek himayeci bir ticaret politikası yaratacağı öne sürülüyor. Buna rağmen bir anlık düşünce bize oldukça açık bir şeyi gösteriyor: Eğer sebep olduğumuz kirlenmenin bedelini ödemek istemiyorsak gerçekten de iklim değişikliği sorununu çözmekle ilgilenmiyoruz demektir. Çünkü karbon bedelinin emret-ve-kontrol et gibi alternatiflerden ve devlet müdahale tedbirlerinden çok daha ucuz olduğu aşikar. Büyük ölçekli endüstri tesislerine belirli bir kaç kontrol noktası koymak, teknolojiler arasında “kazananı” seçmek, hedefler saptamak ve yatırım kararlarını etkilemek için sübvansiyonları hedef göstermek, müdahalelerden kar elde etmeyi amaçlayan lobiciler ile karşı karşıya gelmek anlamına gelecek.
Eğer iklim değişikliği ile mücadele edilecekse karbon fiyatlarıyla ilgili eleştirilere göğüs germekten başka bir alternatif yok. Politikacıların herhangi bir meydan okumaya kalkışıp kalkışmayacağını zaman gösterecek. Yine de yeni gelir kaynaklarına duyulan ihtiyaç ve bunun beraberinde farklı ülkelerde ortaya çıkan bir çeşit karbon fiyatlandırmaları göz önüne alındığında ihtiyatlı olsa da bir iyimserlik söz konusu.
Karbonun fiyatlandırılmaması ihracata prim demektir yani ticaretin çarpıtılmasıdır. Bir derecede karbon fiyat sahasına sahip olmamız ticaretin önünde yer alır ve verimliliği arttırır. Elbette bu durum biraz karmaşık olabilir ama çoğunluğun içinde azınlık olarak kalıyor. Enerjiye dayalı endüstrilerin karbon ticaretinin çoğunu gerçekleştireceği düşünüldüğünde pratikte sonuç açısından büyük bir değişiklik yapmak için ödenecek bedel pek de fazla olmayacak. Kesin olarak yanlış olanı yapmaktansa yaklaşık olarak doğru olanı yapmak daha iyi.
Karbon tüketim vergisi iki unsuru kapsayacaktır—yerel bir karbon vergisi ve karbon ithalatının vergilendirilmesi. Yerel boyutu uygulayabilmenin çeşitli yolları var; karbon üretiminin gerçekleştiği noktalarda akıma karşı ve yatırımcı ya da tüketiciler boyutunda ise genel akımın aşağısına doğru bir vergilendirme uygulanabilir. Bunun haricinde sınırlarda çelik, alüminyum, petrokimyasallar, suni gübreler için vergilendirme başlatılıp bu liste daha da genişletilebilir. Bunlara ek olarak işin cazip yanı tüm bu uygulamalar tabandan tavana gerçekleşebilir; Ülkeler bu uygulamaları uluslararası bir anlaşmayı beklemeden kendileri başlatabilirler. Diğer bir deyişle bu uygulamalar konusunda başı çekecek olan ülkeler otlakçılık probleminin de üstesinden gelebilirler. Kendi endüstrilerini dezavantajlı konuma sokmadan hareket edebilirler.
Karbon fiyatı piyasadaki talebi ve arzı işaret eder. Aynı zamanda da yatırımcılara uzun vadeli bir işaret verir. Aslında karbon fiyatı birincil olarak tamamen kömürün ve gazın göreceli ekonomik değerini etkiler. Orantılı olarak kömürü daha pahalı hale getirir. Avrupa’ da AB’ nin Emisyon Ticaret Projesi’ nin ortaya çıkarttığı ümitsizce düşük, değişken ve kısa vadeli karbon fiyatının kayda değer bir etkisi olmamıştı. Hatta asıl savrulmanın nükleer ve gazdan kömüre geçilmesi yönünde olmasına sebep oldu. Almanya başı çekiyor—var olan kömür enerji istasyonlarında çok daha fazla kömür yakıp yeni linyit kömür istasyonları açıyorlar.
İvedi öncelik bu kömür sorunuyla ilgili. Kömür gerçekten çok pis bir madde. Bir çok madencinin ölümüne sebep oluyor—Çin’ de bir yılda binlerce madenci ölüyor. Kömür madenlerinden metan gazı sızıyor ve yer altı sularını ağır metallerle kirletiyor. Ayrıca kömürü çıkartıp enerji istasyonlarına nakil etmek de oldukça pahalı. Tüm bunların sonucunda da sadece karbon yaymıyor aynı zamanda çevreyi kirleten başka maddeler de yayıyor. Kömürle çalışan enerji santralleri soğutma için çok fazla su kullanıyor ve ortaya çıkan külü imha etmek de ayrı bir sorun.
Gaz bize geçici bir önlem sunuyor. Kömürün yarısı değerinde bir karbon ayak izine sahip ve çevre kirliliğine sebep olan diğer maddelerden bir çoğunu da barındırmıyor. Amerika’ da neredeyse hiç denilebilecek kadar az bir enerjiyle ya da iklim politikasıyla, killi yapraktaşı gazı, kömüre karşı ciddi bir tehdit oluşturuyor. Sonuç olarak Kyoto anlaşmasının haricinde, gelişmiş ekonomilerde emisyon oranının ciddi şekilde düşmesine sebep oluyor. Bunun aksine Avrupa’ da hükümetler (başta Fransa olmak üzere) killi yapraktaşı gazını metan sızıntısı ve yeraltı su tabakasını kirletme olasılığı olan yerlerde yasaklıyor. Bunlar düzenlenmesi gereken ciddi problemler fakat bir anlık bir muhakeme ile eğer killi yapraktaşı gazı yasaklanacaksa o zaman tüm kömür madenleri de yasa dışı olmalı diye düşünüyor insan. Buna rağmen Avrupa’ da gaza karşı konulan engeller daha da fazla kömür yakılması anlamına geliyor.
Yeşil İklim Fonu şu anda boş
Gaz sadece geçici bir çözüm ve eğer karbonun ele geçirilip depolanması konusunda ciddi bir başarı sağlanmazsa gaz kullanımının da karbondan arıtılmış bir dünyada giderek azaltılması gerekecek. Bu da bizi yenilenebilir enerji sistemlerine getiriyor. Ne yazık ki hali hazırda var olan yenilenebilir enerjilerden hiç biri dünyayı karbondan arındırmaya giden yolda köprü olabilecek nitelikte değil. Rüzgar, klasik çatı panelleri, çeşitli biyoyakıt ve biyokütleler hem arazi alanlarına hem de su kaynaklarına ihtiyaç duyuyor ki bunları da temin etmek imkansız. Klasik bir güç istasyonunun enerji üretimini dağıtabilmek için inanılmaz miktarda aralıklarla çalışan ve her biri en azından bir kaç megavat olan rüzgar tribünlerine ihtiyaç var. Bu da arabalara petrol sağlayabilmek için bir sürü çatı ve şu an için Amerika ve Avrupa’ nın toplamında kullanılandan çok daha fazla tarım arazisine ihtiyaç olduğu anlamına geliyor.
Buna rağmen tüm emeğin –ve paranın—gittiği yer şu anda var olan bu yenilenebilir enerjiler. Özellikle Avrupa 2020’ ye kadar kısa vadeli yenilenebilir enerji ve bioyakıt hedeflerini tutturmak konusunda kararlı. Bu amaçta milyonları açık deniz rüzgarlarına ve çatı üstü panellere yatırıyor. Bu Avrupa’ nın sadece killi yapraktaşı gazı ile beslenen Amerika’ ya karşı rekabet gücünü kaybetmesine sebep olmuyor aynı zamanda paranın geleceğin yenilenebilir enerji kaynakları için ve iklim değişikliğinin üstesinden gelecek tüm yeni teknolojiler için kullanılamayacağını da gösteriyor. Bu teknolojilere gelecek-nesil solarlar da dahil. Şu an var olan solar panellerin kronik verimsizliğinin geliştirilmesi ve özellikle de güneş tayfının kızılötesi kısmının geliştirilmesi ve kullanılacak bir kaç yeni malzeme ile güneş enerjisinin iyileştirilmesi söz konusu. Bir de güneş termal enerjisi var; yapay fotosentez; geothermal, hala bebeklik evrelerindeler; gelecek nesil nükleer; akıllı şebeke ve göstergeler gibi bir kaç dönüştürücü yan teknoloji. Bunlar talebi, var olan pil ömrünü ve depolama kapasitesini etkiliyorlar. Bu akıllı dönüştürücü yan teknolojiler aynı zamanda uzun süredir elektrik endüstrisini zora sokan depolama sorununun da üstesinden gelebilirler.
Var olan yenilenebilir kaynaklar aradaki boşluğu kapatamıyor. Bu yüzden ya yeni iklim değişikliği ya da yeni teknolojiler söz konusu. Buna rağmen eğer bu sırada karbon tüketimine dayalı bir karbon vergisi devreye girerse o zaman kömür artışından kurtulup gaza geçebiliriz ve böylece 2050’ ye kadar aşılması beklenen 500 ppm sınırını da belki aşmayız. Ama Kyoto’ nun problemi çözeceğini umut ederek şu an olduğu gibi devam edersek, hayal kırıklığından da ötesini yaşarız: Neredeyse hiç bir getirisi olmadığı halde bir sürü de götürüsü olacaktır.
• Dieter Helm Oxford Üniversitesi’ nde enerji politikaları profesörü. Oxford, New College Ekonomi bölümünde akademi üyesi ve “The Carbon Crunch: How We are Getting Climate Change Wrong and How to Fix it.” isimli kitabın yazarı.
Shareable.net’te Cat Johnson tarafından yayınlanan dosyayı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak ve Müşerref Bayraktaroğlu‘nun çevirileriyle, üç parça halinde sunmaya devam ediyoruz.
Almanya merkezli Kokonsum, paylaşım ekonomisiyle ilgilenenler için açık bir iletişim ağı. Bu kuruluş, yeni, paylaşımcı ekonomi çalışmalarına ve herkesin katılabileceği girişimlere ön ayak olmak kadar, bu girişimlerin varlıklarını da görünür kılma peşinde.
“Kişisel kanaatime göre; paylaşım ekonomisi, yaklaşmakta olduğumuz yeni bir tür ekonominin ana etmenlerinden olacaktır,” diyor KoKonsum’un kurucusu Daniel Bartel. “Ortak Tüketim pek çok endüstriye sekte vuracak, çevre sorunlarının aşılmasında yardımcı olacak, insanlara hayallerini gerçekleştirmesini ve güven inşa etmesini sağlayacak.”
Paylaşım ekonomisini ileriye taşımak için güven ve itibarın öneminine dikkat çeken Bartel, “Yalnızca güvenilir eş iletişim ağları, dikkatli bir biçimde başkalarıyla paylaşımı mümkün kılar. Bu herkesi şahsen tanıyacağınız anlamına gelmez, yine de itibarınızın güvenilir olması önemlidir.”
Consumo Colaborativo
Consumo Colaborativo, paylaşımcı topluluklara en iyi uygulamaları sunmak ve bilgi servisi yapmak için kurulan dijital bir medya platformudur. İspanya merkezli organizasyon, farklı kişiler ve projeler için buluşma noktası, paylaşım meraklıları için de bir bilgi merkezi niteliğindedir.
Consumo Colaborativo kurucusu Albert Canigueral, “Paylaşım ekonomisi, tüketim ve mülkiyetin kendi içinde amaç/hedef değil, hedefe ulaşmak için bir araç olduğunu anlamaktır,” diyor. “Son onyıllarda oldukça müsrif davrandık. Ortak tüketim bütün eski kaynakların ve insanlığın üretmeye devam edeceği yeni kaynakların daha sağduyulu kullanılmasını sağlar.”
Tompkins’i Paylaş (Share Tompkins)
Ithaca, New York merkezli “Tompkins’i Paylaş” insanları yiyecek depoları ve özgür okullar gibi varolan kaynaklara ve Ithaca ArabanıPaylaş ve Ithaca Biodizel Kooperatifi gibi yerel platformları paylaşmaya yönlendirir. Ayrıca, beceri paylaşımı, değiş-tokuş, takas ve diğer paylaşım etkinliklerini organizasyon etmeye ve haber vermede yardımcı olur.
Tompkins’i Paylaş kurucu ortağı Shira Evergreen, Ithaca’nın hala yürürlükte olan ABD’nin en eski alternatif yerel para birimi Ithaca Hours’ın yurdu olduğuna dikkat çekerek, “Paylaşım hiçbir şekilde yeni bir fikir değildir,” dedi. “Bu devrin heyecan verici yanı teknoloji, tasarım ve girişimcilikle paylaşımın füzyonudur. Sanki topluca birbirimize güvenmeyi yeniden öğreniyor gibiyiz. Bunu gerçekleştirebilmek için de çağımızın araçlarından yararlanmamız gerekiyor. Inanıyorum ki paylaşım alışkanlığa dönüştüğünde,” diyerek devam ediyor, “bellibaşlı paylaşım platformlarına daha az bel bağlayacağız ve yerel toplumumuzu herkesin ihtiyacını karşılayan birbirine bağlı kaynaklar ağı olarak göreceğimiz yeni/eski bir yöntem yerleştireceğiz.”
Collaborative Consumption (Ortak Tüketim)
Mülkiyetten ziyade erişimi teşvik eden ve toplumsal, ekonomik, çevresel potansiyel oluşturacak şekilde “kullanılmayan mülklerden yararlanmanın yolunu açan”, Ortak Tüketim paylaşım ekonomisinin küresel çapta bir savunucusu.
“Paylaşım ekonomisinin bizi en çok heyecanlandıran yararı insanlara güç aşılıyor olması,” diyor Ortak Tüketim kurucusu/yöneticisi ve Benim Olan Senindir: Ortak Tüketim Yaşam Biçimimizi Nasıl Değitiriyor? Rachel Botsman. “İnsanlara sürdürülebilir biçimde yaşamaları, yeni topluluklar inşa etmeleri, varoluşlarını paraya çevirmeleri ve en önemlisi de kaybettiğimiz insanlar arasındaki o ilişkiyi yeniden keşfetmeleri için güç veriyor.
Boatsman ve ekibi konuşmalar, röportajlar, makaleler, danışmanlık ve muhtelif grupları birleştirme yoluyla iş çevrelerinin paylaşım ekonomisinin safına katılmasına odaklanıyor.
“Ortak Tüketim etrafında toplanan topluluğun en güzel yanı, gösterdiği çeşitlilik,” diyor Botsman. “Küçük bir kasabada yaşayabilirsin. Orada sektörün büyümesi için proaktif rol üstlenen hükümet liderinin kasım kasım kasılan başkan vekiline karşı fikir savunuculuğu yapan yerel bir liderin olabilir. Bu birbirinden farklı grupları biraraya getirmek, aynı dilden konuşmalarını ve hedeflerinin müşterek olabileceğini anlamalarını sağlamak topluluğumuz için oldukça heyecen verici.”
Britanya’yı Bağlayalım (LETSLinkUK)
Yerel Takas Alışveriş Sistemleri ve Tasarıları (LETS), Britanya’da insanların ürün ya da hizmet değiş tokuşunda bulunduğu toplum-merkezli bir iletişim ağlarıdır. LETSLinkUK takas sirkülasyonunu sağlamak için denemeler yapıyor ve yeni modeller geliştiriyor. Ayrıca, mevcut LETS sistemlerine platform sağlıyor ve ilgilenen toplulukların kendi yerel takas sirkülasyonlarını yaratmalarına yardım ediyor.
PaylaşKabile (Sharetribe)
Ürün, hizmet, ulaşım, mekan ve daha birçok şeyi paylaşan online toplulukların iletişim ağı olan Finlandiya-merkezli Sharetribe güvenilir bir çevrede paylaşım olanağı sağlıyor. Herkese açık bir platform olan Sharetribe ortaklardan, ortaklar “kabilesi”nden, Sharetribe kodunun üstüne çıkmak isteyen kodlayıcılar ve çeviri yapan, Sharetribe hakkında haberler yayan yerel elçiliklerden mürekkeptir.
“Uzun vadede erişimin, mülkiyeti yeneceğine inancımız tam,” diyor ortak kuruculardan CEO Juho Makkonen. “Daha önce dünya düzeni böyleydi. Birçok alanda eski düzen geri gelecektir. Topluluk inşası paylaşımın, aynı zamanda da Sharetribe’ın tam kalbinde yer almaktadır,” diye devam ediyor. “Çoğu insan için tanımadığı kişilere güvenmek kolay değildir, bu yüzden topluluklar güven ortamı yaratamızı sağlıyorlar. Üstelik topluluk güçlü bir motivasyon aracıdır: kendilerini belli bir toplulukla özdeşleştiren kişiler topluluğun ortak menfaatine katkıda bulunmak isterler.”
Yarın: Üçüncü ve son bölüm
(Shareable.net, Yeşil Gazete)
Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak ve Müşerref Bayraktaroğlu
Yeryüzü Komuta-Kontrol Merkezi Bildiriyor: Dikkat Dikkat! Kırmızı Alarm!
Şu dünya yüzündeki saygın bilim insanlarının ezici çoğunluğu için artık durum billûr gibi açık, net ve kanıtlanmış durumda: Küresel iklim değişikliği, muhtemelen bu gezegenin milyarlarca yıllık tarihinde görülmüş en büyük felaket tehdidini oluşturuyor. Yalnızca insan medeniyetini değil, gezegen üzerindeki tüm hayat formlarını da aynı anda tehdit eden ölümcül bir tehlikeden söz ediyoruz.
“İklim değişikliği cephesinden gelen bütün haberler tam bir facia,” diye yazıyordu Kanadalı köşe yazarı Linda McQuaig geçenlerde. (Toronto Star, 21 Kasım 2012.) Dünyanın önde gelen bazı düşünür, yazar, araştırmacı ve gazetecileri de çoktandır aynı kaygıyı gitgide daha büyük bir homurtuyla dile getiriyor. Ne var ki, inanılacak gibi değil ama, gezegene karşı girişilen bu müthiş tasallut, birçok yönüyle, yeryüzünün insan sakinlerinin bilinç ve vicdan radarlarının altında seyrediyor ve lanetli gerçek bu işte!
İşbu yazının hedefi de söz konusu bilgi ve analizlerin bir özetini mümkün olduğunca çok okurla, özellikle de günümüz genç kuşağı mensupları ile paylaşmak. Çünkü, gittikçe dehşetengiz bir hal alan genel gidişatı değiştirebilecek, bu gidişe dur diyerek bedenlerini karar alıcıların ve kudretli şirketlerin yolu üzerine yatırabilecek olanlar, asıl onlar. Yani gençler ve tez zamanda büyük bir halk hareketi yaratabilecek, bunu da hızla önemli bir direnişe dönüştürebilecek olan sıradan insan kitleleri.
Öte yandan, fizik, kimya, astronomi ve yerbilimini kapsayan genel fizik bilimine çeşitli nedenlerle şüphe ile bakan, onu umursamayan, bu haber ve rapor sağanağı altında şemsiyesini açıp oturmakta kararlı olan, gününü böyle geçirebileceğini, hatta gününü gün edebileceğini sananlar varsa bu satırlara gözü ilişenler arasında, onlara söylenecek bir sözümüz yok tabii. Yazının geri kalan kısmını okumazlar, hatta göz bile atmazlar, olur biter.
O zaman, biz işimize bakalım: Sadece şu geçen yazın başından bu yana geçen birkaç ay içinde iklim değişikliği ve küresel ısınma hakkında yayımlanmış raporlardan kısa –ama insanı neredeyse yere sermeye yetecek kadar çarpıcı ve dramatik– bir özeti sizin için derlemeye çalıştık. Burada öncelikle belirtmek gerekir ki, söz konusu yayınların neredeyse tamamı –hani tamamı değilse de ezici çoğunluğu– merkezden, ana akımdan, yani yerleşik düzenin kaleleri ya da kalbi sayılabilecek siyasi, iktisadi, askerî odaklardan geliyor. Dünyanın “komuta-kontrol merkezi”nden desek yeridir. En büyük ticari hizmet merkezleri, uluslararası enerji piyasasının odağındaki kuruluşlar, uluslararası kalkınma kuruluşları, petrolcüler, sigortacılar, insanî yardım örgütleri ve –evet!– yeryüzünün en güçlü istihbarat kuruluşlarından! Yani, birtakım radikal, marjinal, kızıl, yeşil, kara renkten, uçuk kaçık, abuk sabuk kıytırık çevrecilerden, ağaç kucaklayıcılarından, doğa dostu kuruluşlardan, STKlardan, aktivistlerden filan bahsetmiyoruz burada; dünyanın “ağır abi”lerinden söz ediyoruz.
·Enerjiciler: Enerji sektöründe dünyanın bir numaralıgözlem ve danışma kuruluşu olan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), her yıl düzenli yayımladığı yıllık dünya enerji durumu raporlarının bu sene Kasım’da çıkan sonuncusunda alışılmamış ölçüde sert, hatta ürkütücü uyarılara yer veriyordu. Rapora göre, ABD, hidrolik kırma yoluyla kalın kaya kitlelerini patlatıp çatlatarak kayanın içinde saklı fosil yakıtları açığa çıkartmak suretiyle elde ettiği şist (Şeyl) petrolü, kaya gazı gibi alışılmadık (konvansiyonel olmayan) kaynaklardan en büyük yarar sağlayan ülke oluyordu. Bu kaynakların, ABD’yi, sadece 5 yıl içinde (2017’de!) Suudi Arabistan’ı bile sollayıp dünyanın en büyük petrol üreticisi haline getirmesi işten bile değildi. Amerikan sağcı çevrelerinde, Wall Street Journalgibi zengin elitlere yakın duran gazetelerde büyük sevinç yaratan bu müjdeli haberin, bir de çok karanlık yüzü vardı ama. Bunların çıkarılıp yakılması, sera gazı salımlarında öylesine müthiş artışlara yol açacaktı ki, tehlikeli iklim değişikliğine gem vurma umutları da kaf dağının ardına kaçacak, bir daha da asla görünmeyecekti. IEA’nın baş ekonomisti ünlü enerji uzmanı Fatih Birol, ABD hızla yön ve politika değiştirmezse iklim değişikliğine karşı hareketin geleceğinin hiç de parlak olmadığını söylüyor ve ekliyordu: “İklim değişikliği gündemin alt sıralarına kayıyor, enerji yatırımcıları üzerinde anlamlı bir etki yaratamıyor… Salım azaltması da yok… Bu yıl her zamankinden fazla karbondioksit salındığını gördük.”
·Yatırımcılar: IEA raporunda harekete geçemediği söylenen yatırımcılardan haber var: Dünyanın en büyük yatırımcılarından oluşan bir koalisyon, yaklaşan iklim değişikliği felaketine karşı çıkanlar korosuna katılmış görünüyor: İklim değişikliğini yok saymanın muazzam risklerini sayıp döken bir açık mektubu hükümetlere yolladıklarını Reuters haber ajansı Kasım ayı sonlarında haber yapacaktı. Yatırımcılar, hükümetleri ciddiyete davet ediyor, sera gazı salımları ve sürdürülebilir gelişme sağlayamazlarsa trilyonlarca dolar (!) tutarında yatırımı riske atacaklarını, dünyanın dört bir yanında ekonomilerin bozulma, çökme tehlikesine girebileceğini yazıyorlardı. Koalisyon deyip geçmeyelim:Uluslararası Yatırımcılar Kurulu, 22.5 trilyon dolar tutarında bir aktifin yönetiminden sorumlu! İşin ironik tarafı da yok değil. Açık Mektup’ta yatırımcılar, temiz enerjiye geçişi hızlandıracak politikalar ve düzenlemelerin tez elden yapılmasını…rüzgâr, güneş, jeotermal gibi temiz enerjiye ve enerji tasarruf tedbirlerine yapılacak yatırımların hızla arttırılmasını talep ediyorlar.
·İş Âlemi: İklim değişikliği ile mücadele konusundaenerji ve yatırım camialarının uyarılarıyla atbaşı giden ve çok radikal eylem taleplerini yüksek sesle dile getiren bir başka rapor da –inanılması güç ama– iş ve ticaret erbabından geldi. Dünyanın en büyük serbest meslek hizmetleri firması PricewaterhouseCoopers (PwC), insanları küresel ısınma umacısı ile korkutması ile ün yapmış bir kuruluş sayılmaz. Dolayısıyla, şirketin yeni yayımladığı düşük karbon ekonomi endeksine özel bir dikkatle eğilmek yerinde olur, diye yazıyor gazeteci Joe Confino. Kullanılan çok dikkatli ve ölçülü dilin altında, radikal bir dizi tedbir alınmaması halinde büyük bir felaket yaşanabileceği uyarısı yatıyor. Hem de yalnız iş âlemi için değil. Şirket sözcülerinden Leo Johnson oldukça tok sözlü: “Bir nokta artık çok açık: Dünyanın her tarafında şirketler de, hükümetler de, insan toplulukları da, daha sıcak bir dünya için hazırlıklı olmak zorunda: Sadece 2 dereceye değil, 4 dereceye, hatta belki 6 dereceye.” Eh, iklim bilimcilerin neredeyse tamamı bu kadar yüksek sıcaklıkta dünyanın yaşanamaz bir yer olacağı konusunda hemfikir olduklarına göre cevap? O da hemen geliyor raporda, ama iç açıcı sayılmaz. 5-6 dereceye ulaşırsak, küresel sıcaklıklar son 50 milyon yıldır görülen en yüksek seviyeye erişmiş olacak. Deniz seviyeleri ise öylesine yükselecek ki, dünyanın her tarafındaki tüm liman şehirleri terkedilecek, çevre mültecilerinin sayısı da yüz milyonları bulacak. 6 dereceyi aşarsak? Canlı türlerinin, hmm, hepsi değil, ama yüzde 90’ı sonsuza kadar yok olacak!
·Casusluk Âlemi: Finans ve iş dünyasının üstüne, iklim değişikliğine karşı duran savaşçılar listesine son olarak, ABD’nin Merkezî İstihbarat Teşkilâtı’nın, yani dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve en güçlü istihbarat teşkilatının katıldığını, küresel ısınma canavarına karşı arenada yerini aldığını da görmek 2012 yılı sonunda bu nâçiz gözlerimize nasip oldu. Şaşılası dünya! ABD’nin Ulusal araştırma Konseyi adlı kuruluşunun CIA ve onun kardeşleri İstihbarat Camiası(IC) adlı teşkilâtlar zincirine ısmarladığı devasa rapor 200 küsur sayfa! “İklim ve Toplumsal Gerginlik: Güvenlik Analizleri Bakımından Sonuçlar” gibi meş’um bir başlığı var. Önümüzdeki on yıl içinde bile iklim bakımından süprrizler beklememiz gerektiğini, aşırı iklim olaylarının hem sayı, hem şiddet olarak durmadan hızlanacağını, etkilenen toplumların ve küresel sistemlerin bunlarla başa çıkmakta âciz kalacağını istihbaratçılara özgü soğuk ve net bir dille anlatıyor. Meramını özetlersek: çöken devletler, su savaşları, zorunlu kitle göçleri, kıtlık, kuraklık, açlık, salgın hastalıklar vb… Sorun sadece istihbarat camiası ile sınırlı kalmıyor yani.
·Dünya Kaynakları: Dünya Bankası, UNEP ve UNDP gibi BM kuruluşlarıyla ortak olarak 2 yılda bir rapor yayınlayan Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute) ise tabuta son çiviyi çakarcasına açıklıyor: Kömürün her yerde yerin altında bırakılmasının şart olduğunu belirten bilim insanlarıyla alay edercesine, dünya çapında 1,200 yeni kömür yakıtlı termik santral planlanmakta! Bu ise, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi,“Kontroldan Çıkan İklim Değişikliği”ni garantiliyor! Bu genişletilmiş santral planlamasının her yıl çeyrek milyon insanı öldüreceği hesaplanmış. Çeyrek milyon! Her yıl! Artarak! “Ekosoykırım” da denebilir.
·Gelişme Yolundaki Ülkeler: Savrulan trilyonlardan, kayıp giden hayatlardan, sonsuz göç yollarından söz ederken, geçen Eylül sonunda yayımlanan şoke edici bir rapora bakalım şimdi de. İklim değişikliği tehlikesinden etkilenecek gelişme yolunda ülkelerden 20’sinin kurduğu İklim Kırılganlığı Forumu (Climate Vulnerability Forum) adlı ortaklık tarafından DARA adlı uluslararası yardım ve kalkınma kuruluşuna ısmarlanıp hazırlatılmış bir rapor. Şöyle diyor kısaca: İklim değişikliği, dünya hükümetlerince böyle gözardı edilip giderse, üstümüze çullanan felaketin boyutu inanılmaz olacak: Sadece yirmi yıl içinde 100 milyon insan telef olacak, dünya ekonomisi trilyon dolarlık kayıplara uğrayacak. Olayın özet sayısal dökümü ise aşağıdaki gibidir:
İklim değişikliğinin üstüne gitmemenin dünya ekonomisine halihazırdaki maliyeti: Dünya Gayrisafi Hasılasının % 1.6sı = yılda 1.2 trilyon $ kaçınılmaz refah kaybı.
Hızla artan sıcaklık ve karbon yakmaya bağlı kirlenme sonucu maliyetler ikiye katlanacak ve 18 yıl içinde Dünya Gayrisafi Hasılasının yüzde 3.2’sine ulaşacak.
·Gelişen Türkiye: Kalkınma fetişizminin pençesine düşmüş görünen Türkiye, iklim değişikliğini hepten gözardı ediyor ve yok sayıyor. Bunun en büyük kanıtı, 2010 sera gazı salımlarını 20 yıl öncesine göre –% 25-40 azaltmak yerine– %115 artırması. Yani, salım artışında dünya rekortmeni olması!Yeni kurulan ve birçok saygın çevre kuruluşunu bir araya getiren İklim Ağı adlı şemsiye örgüt, ülke iklim politikalarının Türkiye’ye maliyetini hesaplayan bir raporla işe başladı: “İklim Değişiyor, Türkiye Değişmiyor…” başlıklı metin, yukarıda zikredilen İklim Kırılganlığı Raporu’na atıfla, şoke edici sayılar veriyor:
Ülkede 2010 yılında iklim değişikliği bağlantılı doğal felaketlerden 2,5 milyon kişinin etkilendiği ve 35 bin kişinin bu felaketler sonucunda hayatını kaybettiği tahminine yer veriliyor. Küresel iklim değişikliğine neden olan sera gazı salımlarının en büyük kaynağı olan ve en kısa zamanda devre dışı bırakılması gereken kömür yakıtlı termik santrallere bakınca, tablo şöyle. 8.400 MW’lık kurulu güce sahip 23 yeni kömür santrali inşasına devam…İlan edilmiş, lisans almış ve/ya lisans başvurusu yapmış 28 santral sırada…Özet sayısal döküm aşağıdaki gibi:
İnsanî maliyet: Tek bir yılda 2,5 milyon iklim mağduru + 35 bin ölü!
Parasal maliyet? GSYİH’in %0.6’sı = 6 milyar TL. Yani, iklim değişikliği ile ülkeye (= vergi verenlere) 6 milyar TL fatura çıkartılmış oluyor.
Âtıl yatırım maliyeti: Karar alıcılar iklim dostu çözümlere değil, fosil yakıtlara yatırım yapıyor, maliyeti artırmayı sürdürüyor, topluma yanlış maliyeti ödetiyor.
Uluslararası prestij maliyeti: “Türkiye’nin Kömürle Kara Sevdası” yüzünden BM Doha İklim Zirvesinde STK’lar tarafından “Günün Fosili Ödülü”ne layık görülmesi, ülkenin bölgesel güç iddialarına karşın, uluslararası alanda alay konusu olmasının maliyeti hesaplanamıyor
“… Var olduğunu bildiğimiz karbon yakıtların çoğunu yerin altında bırakmalı ve daha fazlasını aramayı kesmeliyiz. 2 derecelik sıcaklık artışının altında kalmak için yarı yarıya bir şansımız olmasını istiyorsak, keşfedilmiş petrol, kömür ve doğalgaz rezervlerinin 2/3’ünü yeraltında bırakmalıyız; eğer şansımızın %80 olmasını istiyorsak, o zaman söz konusu rezervlerin %80’ine dokunmamalıyız.
“Bu şu anlama geliyor, yönümüzü değiştirmek için çok ciddi şekilde küresel eyleme geçmezsek, iklim hikâyesinin sonu şimdiden yazılmış olacak. Şüpheye mahal yok, olağanüstü eylemler olmazsa bu fosil yakıtlar yanacak, sıcaklık tırmanacak, ve bu da iklimle ilintili bir doğal felaketler zincirleme reaksiyonu yaratacak.”
Durum açık seçik ve net. En önde gelen iklim bilimcinin, James Hansen’ın yazdığı gibi – tastamam öyle işte: “Bunu onarabiliriz. Cevap, karbona bir fiyat koymakta yatıyor. Fosil yakıtların fiyatını dürüstçe saptamalıyız; bu fiyat bunların topluma maliyetini –fırtınaların yıkımını, tarım alanlarına ve ekosistemlere bindirilen yükün bedelini ve elbette paha biçilmez insan hayatlarını içine alacak şekilde– yansıtmalıdır.[…]
“Eyleme geçilmesi talebimizi yeterince net bir şekilde ortaya koyabilirsek, […] liderlerimizin kısa vadeli sorunların ötesine bakıp ilerideki, başımızın üzerinde sallanan uzun vadeli tehditleri farkedeceği, hemen önlerinde duran cevabı göreceği konusunda iyimserim…
Greenpeace geçtiğimiz hafta çok büyük bir başarıya imza attı. Önce, 2011 yılında, üretiminde zehirli maddeler kullanan firmaları tespit etti. Sonra bu firmaları çevreye ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde üretim yapmaları için zorladı. Birçok firma bu çağrıya kulaklarını tıkamadı ve zehirli kimyasalların artık kullanılmayacağına dair söz verdi. Ancak Zara firması bu çağrıya uymadı. Buna karşılık Greenpeace bir adım daha ileriye giderek, Zara’ya karşı dünya genelinde bir kampanya başlattı.
Kampanya, duyarlı tüketicilerin geniş katılımıyla kısa zamanda büyüdü. Twitter’daki “Zara’yı detoksla” hesabının izleyici sayısı dünya genelinde tam 7.611.033’e ulaştı. Türkiye’de de yürütülen kampanya çerçevesinde, 300 binden fazla sayıda insan, kampanya için imza verdi. On binlerce insan e-mail ve tweeter yoluyla Zara merkezine “zehirlerden arının” mesajları yağdırdı. 700’den fazla Greenpeace eylemcisi, 20 ülkede Zara dükkanları önünde vitrin mankenleri ve pankartlarıyla eylem yaptılar.
Sonuç olarak, dünyanın bir numaralı giyim şirketi Inditex grubu, bünyesinde barındırdığı Zara ve diğer 7 marka için üretimlerinde zehirli kimyasalların kullanımını –aşamalı da olsa- 2020 yılına kadar sonlandıracağını ilan etti. Böylelikle, yer altı ve yerüstü sularına salınan zehirli kimyasallar biraz da olsa azalacak. İnsanlar da en azında üzerlerine giydikleri kıyafetlerden geçen zararlı kimyasallara daha az maruz kalacak.
Bu başarı sadece 8 gün – evet yanlış okumadınız, sadece bir haftadan bir gün fazla- süre zarfında elde edildi. Belki de Guiness rekorlar kitabına girecek kadar kısa süren başarılı kampanyanın sırrı neydi?
Greenpeace kampanyasının can alıcı noktası, dünya genelinde tüketicilerin seferber edilmesi…
Küresel kapitalizmin baş aktörleri olan ulus-ötesi şirketler için dünya koca bir pazar. Kadın veya erkek; Türk, Kürt, Laz, Amerikalı, İngiliz veya Kongolu; Müslüman, Hıristiyan veya Budist; siyah veya beyaz fark etmeksizin herkes hedeflenen tüketiciler olarak tanımlanmakta.
Tabi, dünya genelinde bu firmalar için çalışan işçiler de var. Ancak, söz gelimi, çalışma koşullarına karşı hareket geçseler, ulus-ötesi şirketler bir üretim noktasından öbürüne kolaylıkla geçmekte. Kısaca, kolları, kanatları kırılmış durumda.
Söz konusu tüketiciler olduğunda ise, ulus-ötesi şirketler hiç de fütursuzca davranmamakta. En ufak bir söylenti bile, dünya genelinde birbiriyle e-mail, tweeter ve facebook’la bağlı tüketiciler arasında hızla yayılmakta. Hızla kampanyalar düzenlenmekte; boykot çağrıları yapılmakta. Bu yüzden de, ‘yeşil göz boyama’ (İngilizce’de ‘green-washing’) uygulamasıyla şirketler aslında ne kadar ‘çevreci’ olduklarının ispatı yarışında. Gözleri boyayamadıkları noktada ise, ip ellerinden kaçmakta.
Greenpeace’in Zara’ya karşı düzenlediği kampanya, tüketicilerin gücünün tek örneği değil.
Reporter Brazil isimli Brezilya merkezli kuruluş, geçtiğimiz Ağustos ayında yayınladığı raporda, Zara için Brezilya’da üretim yapan fabrikalarda işçilerin ‘sağlığı tehdit eden ve riskli iş ortamında’ çalıştıkları ileri sürülmüştü. Raporda, Zara için pantolon üreten işçilerin, günde 16 saat çalışmaya zorlanırken, pencereleri bile olmayan fabrikada zorla tutuldukları belirtilmekteydi. Üstelik, Bolivya’lı ve Peru’lu işçiler arasında 14 yaşında bir kız çocuğu vardı. Brezilya’da Zara için üretim yapan 30 fabrikada daha benzer koşullar altında üretim yapıldığından şüphelenilmekte. (Guardian, 18.08.2012).
Zara’ya karşı boykot çağrıları da gecikmedi. Bunun karşısında hareket geçen Zara yetkilileri topu taşeron firmalara atarken, ilerleyen zamanlarda etik üretim konusunda daha dikkatli olacağına söz verdi.
Dünya genelinde, Zara dışında başka şirketlere karşı uygulanmış birçok başarılı kampanya bulunmakta. Gıda sektörünün devlerinden Nestle’ye karşı 1977’de yürütülmeye başlanan kampanya bunların en bilinenlerinden. Nestle, piyasaya sürdüğü yeni bebek mamasını Afrika’da, çeşitli promosyonlar dağıttıkları hastane çalışanlarının da yardımıyla, yeni doğum yapan annelere mamanın anne sütünden daha besleyici olduğunu söyleyerek pazarlamaktaydı.
Ancak, mama iddia edildiğinin tersine besleyici olmaktan çok uzaktı. Üstüne üstlük, mamayı hazırlamak için kullanılacak temiz suyun birçok yerde bulunamaması, bilgi eksikliği veya yeterli şartların olmaması gibi nedenlerden dolayı, bebeklerin hayatına mal olacak bir besin kaynağına dönüşmekteydi.
Kampanya koalisyonu, 1980’lerin başında dağılmış olsa da, 1988’de tekrar canlandı. 100 ülkede 200’den fazla üyesi olan International Baby Food Action Network (IBFAN), çocuk hakları savunucusu Save the Chidren ve bebeklerin sağlıklı beslenmeye erişimini savunan Baby Milk Action gibi uluslararası NGO’lardan oluşan koalisyon kampanyayı hâlen sürdürmekte.
Gerçi, Amerika ve Avrupa’da yayılan kampanya, Nestle’nin bebek mamasını piyasadan çekmesine neden olmadı. Nestle hâlâ çeşitli yollarla iddiaları püskürtmeye çalışmakta. Ancak, her an izleniyor olması, pazarlama adımlarını daha dikkatli atmasına neden oluyor.
Bir diğer kampanya ise, ürettiği ayakkabılarla dünyada birçok basketbolsever gencin rüyalarını süsleyen Nike şirketine karşı sahnelenmişti. Reklam kampanyalarında gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu olan Michael Jordan’a milyonlarca dolar veren Nike, Asya’daki fabrikalarında çocuk işçileri günde bir doların altında ve insani olmayan şartlarda çalıştırmaktaydı.
1990’lar ve 2000’li yılların ilk yarısı boyunca, feminist gruplardan, üniversite öğrencilerine kadar geniş bir yelpazeden birçok grup ve bireyin oluşturduğu koalisyon, Nike’ın reklam sloganına gönderme yaparak “Just Don’t Do It” (Sadece Yapma) dediler. Nike şirketi de düzenlenen kampanya ve boykot karşısında duramadı ve daha etik üretim şartlarının sağlanması konusunda adımlar attı.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Kısaca, tüketici olarak bizlerin, ulus-ötesi şirketlerin insan haklarına ve çevreye daha saygılı olmasını sağlayacak büyük bir gücü bulunmakta.
Ancak bu gücün sınırlarının da olduğunu fark etmek gerek. Bu boykotlar, kapitalist küreselleşmenin yol açtığı sorunların sadece bir kısmını törpüleyebilmekte. Kapitalizmin daha insani bir hâle sokulup sokulamayacağı bu yazının sınırlarını aşacak büyüklükte ve derinlikte bir soru. İnsani bir kapitalizmin olabileceği varsayıldığında bile, tüketiciye dayalı boykot ve kampanyaların alacağı daha çok yol var.
Öte yandan, tüketicinin gücü bireylerin ihtiyaçlarından fazlasını tüketiyor olmasından geliyor. Ancak küresel düzeyde ortaya çıkan ekoloji, insan hakları ve eşitsizlik sorunlarının altında yatan temel neden ise yine aşırı tüketim. Kısaca, söz konusu olan kendi kendini yok etmesi pek muhtemel bir güç.
Basit bir benzetmeyle, tek tek ağaçlar kurtarılırken, koca bir orman tehlike altında. Ne var ki, tüketici gücü, ormanı kurtarma yolunda, insan hakları, ekoloji ve etik diyenlerin güçlerini sınama, sınırlarını fark etme ve yeni yollar keşfetmeleri için en önemli kaynak.
Sosyal medya yolu ile aktivizm sitesi Change.org’da Zeynep Tanbay tarafından “Roboski katliamı için adalet istiyorum!” imza kampanyası başlatıldı.
Tanbay’ın Cumhurbaşkanı’na yönelik başlattığı kampanyada geçtiğimiz yıl iha (insansız hava aracı) tarafından atılan bombalarla hayatlarını kaybeden 34 Roboskili gencin ölümünden dolayı devletin resmi olarak özür dilemesi takep ediliyor
Change.org üzerinden imza atılarak katılımın mümkün olduğu kampanyanın çağrı metni şu şekilde
“DEVLETİN RESMİ OLARAK ÖZÜR DİLEMESİNİ TALEP EDİYORUM.
Bundan tam 1 yıl önce, 28 Aralık 2011’de, Roboskî’de korkunç bir katliam yaşandı. TSK savaş uçakları ‘sınır ötesi operasyon’la, çoğunluğu çocuk olan 34 sivil yurttaşını bombalayarak katletti.
Şırnak ili, Uludere/Qileban ilçesi Roboskî bölgesi diye biliniyor. Sınırın hemen yanında 150-170 haneli Roboskî (Ortasu) ile 540 haneli Beju (Gülyazı) köyleri koruculuk ve kaçakçılık dışında hiçbir geçim kaynakları olmayan iki köy.
“Dedemizden beri kaçağa gideriz. Zaten köyün yarısı burası, yarısı Irak’ta, akrabalar da öyle, kız verdik. Orada sınır yok, taş var”, diyor köylüler.
34 yitik can arkalarında iki koca köyün onlarca ailesini acı içinde bırakırken, TC Başbakanı, İçişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı olayın üstünü örtmeye çabalayarak 34 insana ve ailelerine hakaret etti.
Ölümlerin acısına devletin ahlaksız tutumu ve üstünden tam bir yıl geçmesine rağmen suçluların, bombalama kararını verenlerin ortaya çıkmaması, çıkartılmaması ile, adaletin yerini bulmaması da eklenince çok iyi bildiğimiz; “TC Devleti: katlet, inkâr et” politikası ile yüz yüze gelindi. Yine, yeniden!
15 Kasım 1937’de Sey Rıza’nın idam edilirken söylediği “Ayvo, zulumo, cinayeto” cümlesinden, 28 Aralık 2011’e ne değişti?
Hâlâ ayıp, hâlâ zulüm, hâlâ cinayet!
Roboskî katliamı ve davası büyük bir kırılma noktası, bir mihenk taşı oldu. Bu ülke artık bir katliam, bir inkâr, bir adaletsizlik daha kaldıramayacak duruma geldi.
Biz Fırat’ın batısında yaşayanlar, Fırat’ın doğusunda olanları biliyor, duyuyor ve görüyoruz artık.
Ve sessiz kalmaya niyetimiz yok.
Roboskî köylüleri yalnız değil demek için,
Ailelerin acısı bizim acımız olduğu için,
Roboskî katliamını unutmadığımızı hatırlatmak için,
Roboskî davasını başlatacağız ve sonuçlandıracağız demek için,
Cumhurbaşkanı ve TBMM’ye,
katliamdan tüm sorumlu ve suçluların ortaya çıkması ve yargılanmaları için, soruşturma ve yargı sürecini derhal ve acilen başlatacak adımları atmalarını;
Hükümete,
resmî olarak Roboskî katliamından özür dilemesini TALEP EDİYORUM.”
Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nun, Akkuyu Nükleer Güç Santral Projesinin tamamına 20 miyar $’dan fazla yatırım yapacağını söyledi. Putin, “Biz Projenin tamamını finanse edeceğiz. Maliyetin en az %25’i Türkiye’de istihdam yaratmaya gidecek”. dedi.
Rusya Devlet Başkanı açıklamalarını, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleştirdiği görüşmeden sonra yapılan ortak basın toplantısında ifade etti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerine göre, Türkiye’de Akkuyu Nükleer santralini inşa etmekte olan proje şirketinin kurucu sermayesi 2 milyar 4 milyon $’a yükselecek. Ayrıca, toplam yatırım maliyeti 22 milyar $’ı geçecek. Mersinde inşa edilmekte olan nükleer santral, Türkiye’nin ilk nükleer santrali olacak. Akkuyu NGS’nin 10 yıl içinde, 2022 yılında tamamlanması öngörülüyor.
Rusya Enerji Bakanı Aleksandr Novak da, meslektaşı Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile bir görüşme gerçekleştirdi. Novak görüşmede, Rusya’nın Türkiye topraklarında gerçekleştirilecek başka projelere de ilgi duyduğunu ifade etti. Rus Bakanın sözlerine göre, Rosatom Türkiye sınırları içinde yapılacak başka nükleer santral projelerine de katılmak istiyor ve bu konuda görüşmelere başlama niyetinde.
Akkuyu NGS projesinin finansman konusuna gelince Novak, “Proje finansmanı birkaç kaynaktan temin edilmektedir. Bunlardan biri, Rusya Federasyonu bütçesi, diğeri ise bankalar.” dedi. Rus tarafı, Türkiye’den ek vergi indirimleri konusunda talepte bulundu. İndirimlerin yapılması halinde, toplam proje maliyeti de düşmüş olacak.
Suriye ordu birliklerince Haseke kentine bağlı Ra’sulayn bölgesine yönelik hava bombardımanı gerçekleştirildi. Suriye uçaklarının Resulayn Kasabasını bombalaması üzerine, bölgeye gönderilen Türk savaş jetleri ilk kez sınırın sıfır noktasında devriye uçuşu yaptı.
Şiddetli patlama seslerinin duyulmasının ardından Ceylanpınar’da da panik yaşandı.
Hava saldırısı sırasında Ra’sulayn’da yaralananlar olduğu bildirildi. Ceylanpınar’dan çok sayıda ambulans karşı taraftan gelebilecek yaralıları almak üzere sınıra sevk edildi.
Suriye uçaklarının Resulayn Kasabasını bombalaması üzerine, bölgeye gönderilen Türk savaş jetleri ilk kez sınırın sıfır noktasında devriye uçuşu yaptı. Pilotlara, en küçük ihlal durumunda Suriye uçaklarının vurulması talimatı verildi.
İlk aşamada 10 adet F-16 ile mühimmat yüklü olarak yapılan devriye uçuşu için uçaklar belli aralıklarla kalkmaya devam etti. Bölgeye gönderilen savaş uçaklarının pilotlarına Suriye hava araçlarının en küçük sınır ihlali yapması durumunda bile vurulması emri verildi. Yetkililer, Türk savaş uçaklarının ilk kez Suriye sınırına bu kadar yakın mesafede uçtuklarını, bunun amacının ise Türkiye sınır hattını ve vatandaşlarını korumak olduğunu belirtti. Türk savaş uçaklarının Suriye sınırını ihlal etmeden, sınırda keşif uçuşu yaptıktan sonra üslerine döndükleri belirtildi.
Tarımsal Biyoteknoloji ürünleri olan Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalı (GDO’lu) Gıda ve Yemler, 8 Aralık Cumartesi günü Eskişehir’de tartışılacak.
Seksenden fazla kurumsal üyesiyle çevre, ekoloji, biyoçeşitlilik, insan ve hayvan sağlığını koruma mücadelesini, bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmalarını sürdüren GDO’ya Hayır Platformu, Eskişehir Tepebeşı Belediyesinin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan etkinlikte Eskişehir halkıyla buluşacak.
“Gıda ve Yemlerde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ” konulu Panel ve Çalıştay 8 Aralık 2012 Cumartesi günü Tepebaşı Belediyesi Özdilek Sanat Galerisinde gerçekleştirilecektir.
Halka açık olarak düzenlenen bu etkinliğin programı şöyle;
10:00 Açılış Konuşmaları
Dt.Ahmet Ataç (Tepebaşı Belediye Başkanı)
Prof.Dr.Cengiz Türe (Anadolu Üniversitesi Ekoloji ABD Başkanı)
10:30 -12:30 Panel
Gıda ve Yemlerde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar
Panel Moderatörü:
Dr.Yavuz Dizdar (İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü)
Panelistler ;
Dr.Işıl Ergin (Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı ABD)
GDO’ların Risk ve Sağlık Etkileri Tartışmalarında Taraflar Ne Söylüyor, Neyi hedefliyorlar?
Abdullah Aysu (Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı)
Çiftçiler, Ekoloji ve Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar
Fuat Engin (Tüketici Örgütleri Federasyonu Başkanı)
GDO lu Yem ve Gıdalarda,Tüketicinin Bilgi Edinmesi ve Sağlığının Korunması İçin Etiketlemenin Önemi
Çapar Kanat ( Çiğ Süt Üreticileri ve Tüketicileri Grubu ve Yazar)
Süt ve Süt Ürünlerinde GDO’yu Durdurmanın Yolu : Yeni Dağıtım Ağı
12:30-13:00 Soru ve Cevaplar
13:00 -14:00 Öğle Arası
14:00-17:00 Çalıştay
Gıda ve Yemlerde GDO’lar ve Alınması Gereken Önlemler
Çalıştay Moderatörü:
Dr.Barış Gencer Baykan (Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi)
Güney Amerika ülkesi Paraguay’da, arazi anlaşmazlığı nedeniyle güçlü bir politikacıyla karşı karşıya gelen köylü hareketi lideri evinde öldürüldü.
Vidal Vega, 11 topraksız köylünün ve 6 polisin öldüğü olayla ilgili soruşturmadaki kilit isimlerden biriydi.
Ölümler, polisin Haziran ayında topraksız köylüleri bir araziden çıkarmak için düzenlediği operasyon sırasında meydana geldi. Eylemciler, bu araziye 1960’larda senatör olan bir politikacının yasadışı olarak el koyduğunu iddia ediyordu.
Devlet Başkanı Fernando Lugo, olay sonrasında Senato tarafından görevden alındı.
Bir kişi gözaltında
Savcılar, topraksız köylü hareketi lideri Vega’nın, Pazar sabahı doğu eyaleti Canindeyu’daki evine gelen silahlı 2 kişi tarafından öldürüldüğünü kaydetti.
Polis, bir şüpheliyi gözaltına aldı.
Henüz cinayetle Haziran ayındaki olaylar arasında bir bağlantı tespit edilmiş değil.
Vega’nın olayla ilgili yargılamada ifade vermesi bekleniyordu.
Topraksız köylüler yıllardır, Canindeyu’da 50 yıl önce Senatör Blas Riquelme tarafından işgal edildiğini söyledikleri toprakların yeniden paylaştırılması için eylemler yapıyor.
Köylüler, toprakların General Alfredo Stroessner’ın askeri idaresi sırasında gasp edildiğini öne sürüyor.