Ana Sayfa Blog Sayfa 4455

Gilles kartalının ensesindeki ur – Cengiz Özdemir

Pierre Gilles Kanuni devrinde Fransa Kralı 1.François’in elçilik heyetiyle birlikte İstanbul’a gelen ve üç yıl şehirde kalan has bir seyyah ve bilim adamıdır. Osmanlı ordusuyla birlikte İran seferine çıkmış ve ta Kudüs’e dek gezmiş, notlar tutmuş bu alim, ülkesine döndükten sonra kaleme aldığı “De topografia Constantinopoleos ed e illius antiquitatibus libri quatutor” (Konstantinopolis Topografyası ve Antik Kalıntıları Üzerine Dört Kitap) adlı eserini 1561’de Lyon’da bastırır. Bu kitap klasik dönem Osmanlı ve Kent tarihi açısından en mühim kaynaklardan biridir. Gilles şehirde bizzat gezerek tespit ettiği antik kalıntıları tek tek açığa çıkarmakla kalmamış, tarihi yarımada ile ilgili ilginç bir kartal imgesini de ortaya atmıştır. İyi bir coğrafyacı olan Gilles, Theodosius surlarından başlayarak üçgen ya da ikizkenar yamuk bir formla Sarayburnu’na kadar inen bu alanı keskin bir gözlem ve hayal gücüyle, yüzünü doğuya dönmüş bir kartala benzetir ki, bu kartalın gözü tam da Ayasofya’ya denk geliyor.

Şimdilerde bu güzel kartalın ense kısmında bir tür habis tümör çıkmak üzere. Bu tümörün varlığını ne yazık ki Metin Eloğlu’nu haklı çıkartacak biçimde bizim medyadan değil, The Newyork Times Gazetesinden öğrendik. Uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan Amerikalı gazeteci Andrew Finkel geçtiğimiz temmuz ayında “Mahvedilen İstanbul” başlığıyla bir yazı kaleme aldı ve bu şehircilik katliamının bilgisini paylaştı. Finkel’den öğrendik ki Yenikapı’da bulunan tarihi Theodossius limanında daha kazılar sona ermeden, limanın önü milyonlarca ton molozla doldurularak 715.000 m2’lik devasa bir “Miting ve Gösteri” alanı yapılacakmış. Finkel’in “bizim dönemimiz için piramitlerin keşfi ile aynı şey” olarak bahsettiği Theodossius limanının önüne böyle bir dolgu alanı düşünmek, yine Finkel’e göre “Roma’daki Collossium’u futbol sahasına çevirmekle aynı şey”miş.

Ancak bu yazının yayınlandığı günlerde projenin askıya çıktığını ve 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından “silüet ve topografyayı bozacağı ve uluslararası sözleşmelere aykırı olacağı” gerekçesiyle eleştirildiğini öğrendik. Fakat kurulun böyle bir karar verebileceğini bilen muktedirler “dolgunun sit alanına değil, denize yapılacağını, dolayısıyla kurulun yetki alanının dışında yer alan bir bölge için kurulun onayına ihtiyaç duymadıklarını ilan edivermişler! Tüm bu cinlikler olup biterken, iş 31 Milyon TL. bedelle Nas-Nuhoğlu-Uğraş konsorsiyumuna ihale edilmiş…

Şehirlerin üzerine oturdukları topografya aynı zamanda kimlikleridir. Gelenek, süreklilik ve sürdürülebilirlik gibi kavramlar ancak bu kimliklerin üzerine oturabilir. Tarihi Yarımada’da rant alanı açabilmek ve koruma kurulunu yetkisiz kılabilmek için artık sıra denizlere gelmiş görünüyor. Tarihi Yarımada’da insan ve araç sirkülasyonunu mümkün olduğu kadar azaltmak yerine buraya 1 Milyon kişilik toplanma alanları yapıp, onbinlerce araçlık otoparklar inşa ederek, mevcut tarihi dokuyu geri dönülmez bir biçimde tahrip edersiniz. Aynı hatayı Adnan Menderes’te Yarımadanın içindeki dere yatağına (Lykos Deresi- Vatan Caddesi) ve etrafına (Sahilyolu-Kenedy Caddesi) otobanlar açarak yapmıştı. Böylece hem yarımadanın denizle olan bağları kopmuş, hem de araç sirkülasyonunda yaşanan patlama ile şehir dokusunu kaybederek bugünkü çirkin yapılaşmanın temeli atılmıştı. Dünyanın her yerinde üzerine titrenerek koruma altına alınan eski şehirler (medine) biz de tam tersine araç, insan trafiğine boğulmaya çalışılıyor…

Bugün Pierre Gilles’in kartalının ensesinde habis bir ur belirmek üzere ve bu ur şehrin diğer kısımlarına da metastas yapmaya başladı bile. Bakınız Maltepe Sahil projesi ve daha sıradaki onlarca “çılgın” proje. Tüm olup bitene sadece birkaç cılız itiraz geliyorsa, aklıma hemen Allan Parker’ın Missisipi Burning filminin final sahnesi gelir. Kasabanın belediye başkanı yaşanan tüm ırkçı cinayetlere göz yumduğu ya da zımnen desteklediği için intihar eder. Soruşturmayı yürüten ajanlardan biri “neden intihar etti ki, o bu katliamlara bizzat katılmamıştı” diye sorunca ajanların şefi William Defoe “o bir suçlu, çünkü bütün bunlara göz yumdu” der.
Kıssadan hisse…

Cengiz Özdemir –

www.t24.com.tr,

http://kulturistanbul.blogspot.com/2013/01/gilles-kartalnn-ensesindeki-ur.html?spref=fb

 

Venedik’te “renkli yaşam” zamanı; karnaval başlıyor

İtalya’nın Venedik kenti yine renkli görüntülere sahne olacak. Venedik Karnavalı başlamak üzere. Bu sene 26 Ocak’tan 12 Şubat’a kadar sürecek olan karnavalın teması “Vivi i colori” yani “renkli yaşam”. Bu yılki temada Venedik’in Avrupa’nın ilk kozmopolit şehri olmasından hareket edilerek, her insanın kendi rengine sahip olduğu düşüncesi vurgulanmak isteniyor. 2012 yılının teması tiyatroydu.

Renkli yaşam

Geçmişi çok çok eskilere dayanan Venedik Karnavalı 1268 yılından itibaren resmi olarak kutlanılmaya başlandı. 19. yy’da Napolyon tarafından işgal edilen kentle birlikte uzun süre kesintiye uğrayan karnaval, 1979 yılından beri yeniden yapılmaya başlandı.

Melek uçuşu

Karnaval, kentin ünlü San Marco Meydanı’nda bulunan kuleden bir kadının iplere bağlı olarak kendisini boşluğa bırakmasıyla başlayacak.  ‘Melek Uçuşu‘ denen bu gösterinin eski ismi ise “Türk uçuşu”.  Anlatılana göre, 1500’lü yılların ortalarında Osmanlı’dan gelen bir akrobat, San Marco kulesinden kendi gemisine gerdiği halatın üzerinde yürüyerek bir gösteri sergiler. Daha sonra gelenekleşen bu gösteri Venedik Karnavalı’nın açılış işaretine dönüşür.

Latince “carnem – levare” sözcüğünden gelen karnaval sözcüğü “etten uzak durmak” anlamına gelmektedir. Hristiyan inancında Paskalya öncesi perhizin ilk çarşambası olan “Ash Wednesday”’den bir gün öncesi “Mardi Gras”, “Büyük Salı” veya “Şişman Salı”dır. Etten uzak durulacak perhiz öncesindeki çılgın kutlama böylece karnavala dönüşür. Mardi Gras ise karnavaldaki coşkunun en yüksek olduğu son gündür.

Maskeler

Hıristiyanlık öncesi günlerden miras kalan maskeler Venedik Festivali’nin temel figürü olarak kabul edilmektedir. Bauta, Punchinella ve Arlecchino ise birçok maske arasında en gözde olanlardır. Bauta, siyah şapka ile takılır ve erkeksi bir görünümü vardır. Punchinella ise upuzun ve sarkık burun görünümü ile hemen farkedilir. Arlecchino ise rengârenk ve yamalı görünümüyle jolly joker tadındadır. Karnaval’daki maskelerin ortak özelliği, gizemli, çılgın ve korkutucu olmasıdır. Maskenin anlamı hakkında antropologlar çok farklı görüşler ortaya atmaktdırlar. Bunlardan en önemlileri sosyal sınıf veya statülerden kaynaklanan farkları ortadan kaldırmak, başka türlü olmak, göreceliliği vurgulamak, kendine benzeyişi redderek kişinin sosyal rolünden arınması, uçsuz bucaksız bir özgürlüğün kapılarını açması olarak gösterilmektedir. Maskeler sayesinde herkes eşit olmaktadır.

Karnavalda her sene konfetiler atılır, kostüm yarışmaları yapılır, dev kuklaların başrolde olduğu gösteriler düzenlenir, konserler, bar programları karnaval ruhuna göre biçimlendirilir. Sokaklarda eski düellolar canlandırılır, canlı heykeller dolaştırılır.

Aslında karnavalın merkezi San Marco Meydanı gibi görünse de karnaval her yerdedir. Karnaval günleri şehrin her yerinde ayrı kutlamalar yapılır. Her sokakta, her evde karnaval ruhu yaşatılır.

– Yeşil Gazete –

Her hareketten bereket doğmaz!

Doktora tez danışmanım bir sohbet esnasında yoğun programından bahsediyordu. Önce Hindistan’a gidecek, sonra bir Uzakdoğu ülkesindeki konferansa katılacak, Avustralya’daki başka bir konferansa geçecek ve oradan İngiltere’ye geri dönecekti. Üç hafta yoktu. Bize kulak misafiri olan bölümdeki bir başka hoca araya girmişti, hiç unutmam: “Döndüğünde bir süre hareket etmeyesin diye seni hapse atmalılar. Çünkü büyük bir çevre suçu işliyorsun.”

 

Ardından hiç unutamadığım çok güzel bir muhabbet çıktı ortaya. Akademide önemli sayılan işlerin nasıl bir çarpıklık içerdiğinden, bu sistemin değişmesi için neler yapılması gerektiğinden bahsettik beraber. Zihin açıcıydı. İlk kez o gün, (isim de vereyim) Nick Bingham gibi, akademik koşuşturmanın dışında kalmayı tercih eden bambaşka akademisyenlerin var olduğunu fark ettim.

Fakat burada anlatacaklarım, sadece akademisyenlerle ilgili değil. Dünyadaki hareket çılgınlığının boyutlarından ve bunun ne anlama geldiğinden bahsedeceğim. Seyahat kolaylığı sağlayan teknolojileri ve bizim seyahat kültürümüzü eleştireceğim. Fakat önce kenarından köşesinden dahil olduğum akademik camiayı anlatayım, koşuşturma derken ne kastettiğimi açıklayayım:

Akademisyenler, ders vermek ve yazı yazmak dışında konferans konferans gezen insanlar. Özellikle son dönemlerde, yılda bir-iki uluslararası konferansa katılmak, kariyer yapmanın önemli yollarından biri haline geldi. Gidilen yer ne kadar uzaksa (mesela Bursa değil de Kaliforniya ise) işin prestiji o kadar artıyor. Bazı toplantılara beş-altı bin kişi katılabiliyor. Yüzlerce oturumda binlerce sunum yapılıyor. Bunun için insanlar, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce kilometre hareket ederek oraya geliyor. Elbette ki büyük çoğunluk uçağa biniyor. Finansmanı kişiler değil, genellikle kurumlar sağlıyor. Büyük bir sektör bu. Kalabalık konferansların birkaç yüz bin dolarlık bütçeleri olabiliyor. Bizim akıl yoksunu ekonomik teorilerimiz, bu tarz toplantıların şehirleri-ülkeleri ekonomik olarak geliştirdiğini iddia ediyor. Ne de olsa esnafın (ve havayolu şirketlerinin, otellerin, hazır gıda sektörünün, bankaların…) yüzü gülüyor.

Sadece akademisyenler değil, günümüzde hemen hemen bütün meslek grupları oraya buraya hareket ediyor, konferans-fuar demeden dolaşıyor. Noterler, belediye çalışanları, doktorlar, politikacılar, bankacılar, öğretmenler… Bayi toplantıları dahi artık uzak ülkelerde yapılıyor. Mesela Digitürk son üç seneki bayi buluşmalarını sırasıyla Ukrayna, Tayland ve bu sene (2013) Las Vegas’ta yaptı. (Muhtemelen bu yerler, büyük çoğunluğu erkek olan bayi sahipleri için özellikle seçiliyor. Bu konuda Serpil Sancar’ın “Erkeklik: İmkansız İktidar” kitabına bakılabilir, bilhassa s. 84-89).

Ekonomiler böyle büyüyor, kariyerler böyle yapılıyor olabilir; fakat bu kadar hareket etmenin dünyanın geleceği için kesinlikle zararlı olduğunu söyleyebilirim.

Dünya ısınıyor ve bunun en önemli sebeplerinden biri, bizim fazlasıyla hareketli medeniyetimiz. Çevrenize bir bakın. Bütün nesneler çok uzak mesafelerden gelmiş: Çin’den, İsveç’ten, Irak’tan, Amerika’dan… Buzdolabınıza bakın. Emin olun binlerce kilometrelik mesafeler çıkacak karşınıza. Kendi kendine akan suları bile petrol kullanarak hareket ettiriyoruz. Hayvanları, bitkileri, her türden materyali oradan oraya büyük hızlarla ve oldukça pahalı teknolojilerle taşıyoruz. Bir de elbette kendi bedenlerimizi…

Dünya halihazırda 0.8 derece ısınmış durumda. Bilgisayar modellemeleri, şu an atmosfere karbon salmayı tamamen bıraksak dahi (evet, mümkün değil) dünyanın 0.8 derece daha ısınacağını öngörüyor. Ortalama iki derecelik bir artış olduğu takdirde hangi olayın neye yol açacağı konusunda kimsenin net bir fikri yok. (Bill McKibben’ın yazısını  mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum).[i]

Kulağa büyük gelmeyebilir bu sayılar. Biraz daha ince giyiniriz, klimayı biraz daha açarız, sonuçta iki derece nedir ki… Ancak kazın ayağı öyle değil. Geçmişte dünyanın iklim sistemi hiçbir zaman adım adım, doğrusal bir şekilde değişmemiş. Bir noktadan sonra kopuşlar, ani düşüşler, artışlar, yani belirlenemeyen bir seyir ortaya çıkmış. Bir ufak değişim çok kısa sürede dev boyutta başka değişimlere yol açmış.[ii] Örneğin bugün eriyen buzlar, büyük miktarda metan gazının açığa çıkmasına neden oluyor. Metan, küresel ısınmaya sebep olan bir diğer madde. Açığa çıkan metanla sürecin ne hızda dönüşeceğini tahmin etmek zor. Yahut sıcaklıkların biraz daha artması halinde mısır bitkisi polen yaymayı başaramıyor.  Önemli bir hammadde. Mısırdan şeker, yağ, boya, araba lastiği, gübre, kozmetik ürünler, ilaç ve daha pek çok madde yapılıyor. Yani dev bir sektörden bahsediyoruz.

Mısır gibi daha pek çok canlı dar bir sıcaklık aralığında yaşamaya uyum göstermiş O yüzden önümüzde duran problem, insanların sıcaktan bunalacak olması değil. Dolayısıyla küresel ısınma, sadece insanların hayatını etkilemiyor.

Üstelik şu anki belirtiler dahi pek hafife alınacak gibi değil. Yaz aylarında Kuzey Buz Denizi’nde bulunan buz seviyesi %30 oranında azaldı. Okyanuslardan (sıcaklık yüzünden daha fazla su buharlaşıyor, bu da başka bölgelerde büyük kasırgalara sebep oluyor. Artık her sene dünyanın bir yerini yıkıp geçen iki-üç kasırga haberi okuyoruz. Bu anlattıklarım artık en muhafazakar bilim insanları tarafından dahi onaylanıyor. Her sene, her sene iklim konferanslarında saç baş yolarak durumu anlatmaya, siyasetçileri ve hepimizi acilen harekete geçmeye çağırıyorlar. Siyaset gündemi, henüz temenni/iyi niyet aşamasında. Petrol aramaları devam ediyor, beton şehirler büyüyor, araba kredileri veriliyor.

Toparlamak gerekirse: Eğer böyle devam edersek bitki-hayvan nüfusunda önemli azalmalar olması muhtemel, kasırgalar artacak-şiddetlenecek, üretim (ve tüketim) azalacak. Bu da büyük olasılıkla savaşlara (petrol değil de gıda-su-toprak savaşlarına), büyük göçlere sebep olacak. İnsanlığın var oluş koşulları önemli ölçüde değişecek. Burada kötü kehanetler saçmak istemiyorum; ama bu süreç özellikle milyarca fakiri daha fazla vuracak.

Hareketlilik meselesine geri dönelim. Konuyla alakası şu: Sera etkisine yol açan karbon gazının %14’ü taşımacılıktan kaynaklanıyor. Üstelik atmosfere salınan karbon miktarının en hızlı arttığı sektör bu.[i] Giderek daha fazla eşya ve daha fazla insan hareket ediyor. Çoğu zaman keyfe keder hareketler bunlar. Yazın brokoli, kışın taze soğan yememizi sağlıyor; (yavaş usûl gezen seyyahlardan çok) hızlı yaşayan turistlere yönelik bir oburluğu tatmin ediyor. Oysa bu hareketlilik olmasa hayattan zannettiğimiz kadar çok şey eksilmez; ahlaki-sosyal bir çöküş yaşanmaz. En fazla “ekonomik büyüme” sekteye uğrar.

Ekonomik büyüme deyince aklıma bir üniversite tanıtımında dinlemek durumunda kaldığım, uluslararası ticaret bölümünü tanıtan başarı simsarı kadın geliyor. Zehir gibi girişimciler yetiştiriyormuş bu bölüm. “Akademik” değillermiş, masa gerisi insanı yetiştirmezlermiş. Örneğin İran’da cam ucuzmuş. Bir öğrencisi oradan cam alıp, Türkiye’de çerçeveletip tekrar İran’a postalıyormuş. (Kadının bu esnada eliyle “kakma” hareketi yaptığını hayal edin.) Dünyada ne işler var! (İyi ki ondan sonra çıkmadım sahneye; muhtemelen okul tanıtımı bir fiyaskoya dönüşürdü). Önemli nokta şu: Daha fazla üretime ve harekete dayalı olmayan bambaşka ekonomik sistemler kurmak mümkün. Çerçeveli cam üretmek için karayoluyla 4000 km yol yapmak gerekmiyor aslında.

Ancak dev lobiler (petrol şirketleri, havayolu şirketleri, gıda tekelleri, araba üreticileri vs.) bizi felakete götürmeye devam ediyor. Bunu çok şey bildiklerinden değil; sadece bu aptallığı devam ettirmeyi başaracak kadar güçlü olduklarından yapıyorlar. Siyasetin, adaletin ve bütün kurumların üstünden tank gibi geçebildikleri için…Diğer yandan toplumların/insanların hiçbir mesele yokmuş gibi tarifsiz bir atalet içinde olmaları da bütün bu çılgınlığın devam etmesine sebep oluyor. Bilfiil sorumluyuz.

Bu son noktayı biraz açayım, zira bütün değer sistemimize sinmiş bir çarpıklık var. Kendimi ayırmadan söylüyorum, örneğin girdiğim ortamlarda sürekli tatil planları yapılıyor. Amerika’ya, Avustralya’ya, Norveç’e yapılacak seyahatlerin hayali kuruluyor. Şişirme bir fuar, kısa bir konuşma ya da sadece güneşlenmek için dünyanın bir ucundan ötekine gidilebiliyor. Üstelik çok daha ucuza iletişim sağlamayı mümkün kılan teknolojilere rağmen.

“Bir haftalığına Uzakdoğu’ya gittim” diyen birine, “ay ne güzel!” derken bile aslında durumu kavramaktan ne kadar uzak olduğumuz çıkıyor ortaya. Bu hikâyeler karşısında bambaşka tepkiler vermemiz gerekiyor aslında. Nick Bingham gibi. Yani kısa süreli gezileri tasvip etmeyen, hayranlık ifade etmeyen tepkiler… “Böyle bir şeyi nasıl yapabildin!”


Ortada bir statü meselesi de var. Anlattığımız hikâyeler, bazen görünürde niyet etmediğimiz başka mesajlar da veriyor. Gezmek, bir üstünlük emaresi. Çok gezenler çok konuşabiliyor. Her memleketten getirilen nesneler evleri süslüyor. Oysa belki de bunların hayvan kürkü muamelesi görmesi gerekiyor. Alındıysa bile dolabın dibinde saklanması, utanç duyulması… 

Elbette ki herkes aynı derecede gezmiyor. Örneğin kadınlar erkeklerden, fakirler zenginlerden daha az hareket ediyor. Üstelik her hareketliliği aynı kefeye koymak da pek doğru değil. Bugün pek çok insan şirket gezileriyle, üç günlüğüne beş günlüğüne değil; kendine bir hayat kurmak için (veya kuraklık-iç savaşlar yüzünden) yer değiştiriyor. O anlamda derdim, hareketsiz bir dünya hayali kurmak değil. Ancak bu işin sıkı bir muhasebesini yapmanın zamanı geldi geçiyor.

Gezmeyi bırakmakla iş bitmeyecek, farkındayım. Başta dediğim gibi, çevremizdeki her nesne, örneğin yediklerimiz-içtiklerimiz, akıl almayacak mesafelerden geliyor. Kurduğumuz medeniyette durmak çok zor. Vejeteryan olmaktan, askere gitmemekten, hattâ vergi vermemekten belki de daha zor. Bütün bir iş (ve okul) hayatı, arzular, beğeniler, statü göstergeleri, kariyerler, bizi biz yapan hikâyeler, çevremizi kuşatan hemen her şey hareket üstüne kurulu. Hareket berekettir deniyor. Durmak kelimesinin çağrışımları dahi kötü. Tam da bu yüzden imtihanımız çok zorlu. Toplumsal normların, eğlence anlayışının, eşya ve insan hareketi üstüne kurulu ekonomik sistemin acilen sorgulanıp paramparça edilmesi gerekiyor. Ancak bu mevzularda en duyarlı kişiler/kurumlar bile (kendimi ayırmadan söylüyorum) radikal adımlar atmaktan imtina ediyor. Yaşam temposunu başka türlü kurgulamak konusunda ezici çoğunluk, özellikle ortasınıflar, bir hayli isteksiz.

Tamamen karamsar değilim. Yavaşlamaya dair adımlar atmak mümkün. Farklı isimler altında pek çok girişim var: yerel ekonomi, yavaş hayat, şenlikli toplum, anti-kapitalizm, anarşizm… Pek çok insan bu vahşi medeniyetin sorunlarını farklı noktalarda durmasına rağmen görüyor, seziyor. Hayal gücümüz, ciddi engellere rağmen tamamen tükenmiş değil.

Ancak umut etmek, duyarlı olmak yetmiyor. Zaten “duyarlı” kesimler dünya ortalamasından çok daha fazla hareket ediyor, çok daha fazla enerji harcıyor. Bu yazıyı okudunuz, dönün kendinize bakın. Ben baktım, gördüğümden hiç hoşlanmadım.

 

[1] http://www.yesilgazete.org/blog/2012/08/04/kuresel-isinmanin-dehsetengiz-yeni-aritmetigi-bill-mckibben/

[1] Pearce, F. (2007) With Speed and Violence: Why Scientists Fear Tipping Points in

Climate Change. Boston, MA: Beacon Press.

[1] Urry, J (2010) Consuming the Planet to Excess. Theory, Culture & Society, sayı 27, sayfa 199.

 

Sezai Ozan Zeybek

ozanoyunbozan.blogspot.com/

 

 

İstanbul Büyükçekmece’de köpek katliamı

İstanbul Büyükçekmece’de zehirlenmiş 13 köpek cesedi bulundu. Büyükçekmece Belediyesi konu ile ilgili soruşturma başlattı.

İhbar üzerine harekete geçen Büyükçekmece Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü ekipleri,  Muratbey Keltepe mevkiinde zehirlenmiş köpek cesetleriyle karşılaştı.

Veterinerler 13 köpekten 8’inin yeni öldürüldüğünü belirledi..

Olayla ilgili yazılı açıklama yapan Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün “Biz belediye olarak onları soğuk havalarda bile beslemeye çalışırken onların bu şekilde öldürülmesi insanlık olarak büyük bir kayıptır. Belediye personeli başta olmak üzere tüm vatandaşlarımız bu tür katliamları önlemek için her türlü çalışmayı yapacağız” dedi.

Hayvanseverler de olaya büyük tepki gösterdi. Köpekleri kimlerin zehirlediği araştırılıyor.

(Cnn Türk)

Ahmet Yıldız cinayeti davasında 12. duruşma Cuma günü

Eşcinsel olduğu için babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız davasının 12. Duruşması 25 Ocak’ta görülecek. İstanbul Bağlarbaşı’ndaki Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma saat 14.15’te başlayacak.

17 Eylül’de görülen önceki duruşmada, “tasarlayarak yakın akrabayı öldürme”suçlamasıyla aranan sanık baba Yahya Yıldız hakkındaki yakalama emri infaz edilemediği için dava 25 Ocak 2013 tarihine ertelenmişti.

Ahmet Yıldız’ın, 15 Temmuz 2008’de, İstanbul’da sokak ortasında vurularak öldürülmesinin üzerinden geçen dört yılı aşkın sürede adalete teslim edilen kimse olmadı. LGBT örgütlerinin takipçisi olduğu davada, geçen 4,5 yılda olaya tanıklık edenlerin ifadelerinin mahkemece alınması ve yakalanmasının beklenmesinden başka bir gelişme olmadı.

Ahmet Yıldız’ın öldürülmesini homofobik nefret cinayeti olarak adlandıran LGBT örgütleri, eşcinsel ve transların öldürülmelerinin politik cinayetler olduğuna dikkat çekiyor.

Av. Fırat Söyle, LGBT örgütleri adına yaptığı çağrıda, ““Elimiz kolumuz bağlı bir şekilde failin yakalanmasını beklemekteyiz. Peki olayın içinde olan başkaca failler yok mu? Tüm aile bireyleri en az tetiği çeken fail kadar suçlular. Bunların yargılanmasının önünü açmak ve Ahmetlerin, R. Ç.’lerin davalarının takipçisi olacağımızı bir daha haykırmak için 25 Ocak 2013 saat 14.15 Üsküdar Adliyesinde olalım.” şeklinde konuştu

(Kaos GL)

 

 

 

Kısa filminle başvur!

Hisar Kısa Film Seçkisi 2013 için başvurular başladı.

Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nin 2005 yılından beri sürdürdüğü ve yılın en iyi 10 kısa filmini bir DVD’de toplayan Hisar Kısa Film Seçkisi’nde kısa filminizle yer almak için başvurular başladı.

Hisar Kısa Film Seçkisi 2005 yılından bu yana yıl içerisinde Türkiye’de çekilen yüzlerce kısa filmi tarıyor, başvuruları topluyor, elemelerden geçiriyor ve jüri kararıyla seçilen 10 kısa filmi bir DVD’de toplayarak sinema okullarına, ulusal ve uluslararası yarışmalara, festivallere gönderiyor. Hisar Kısa Film Seçkisi kısa filmcilerin filmlerini ve kendilerini duyurmaları için önemli bir fırsat. Seçki’ye alınacak filmlerin ilk toplu gösterimi 32. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirilecek.

Hisar Kısa Film Seçkisi 2013’ü belirleyecek ana jüride yönetmen Belmin Söylemez, sinema yazarı Esin Küçüktepepınar, yapımcı Sevil Demirci ve oyuncu Taner Birsel yer alıyor.

Seçkiye 2012 yılı içinde üretilmiş kısa filmler (kurmaca, belgesel ve animasyonlar) başvurabiliyor.  Hisar Kısa Film Seçkisi için son başvuru tarihi 25 Ocak 2013.

Ayrıntılar için tıklayınız.

 

– Yeşil Gazete –

20. Adalet ve Demokrasi Haftası’nın başlığı “Uğur Mumcu ölümsüzdür”

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (Umag) tarafından yapılan açıklamaya göre 24 – 31 Ocak 2013 tarihleri arasında 20. Adalet ve Demokrasi Haftası düzenleniyor. 50’yi aşkın kuruluşun organizasyonunda yer aldığı haftanın başlığı “Uğur Mumcu Ölümsüzdür” olarak belirlendi.

Adalet ve Demokrasi Haftası, Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü gün olan 24 Ocak 2013 Perşembe saat 12.00’de evinin önündeki etkinliklerle başlayacak. Hafta 31 Ocak 2013 Perşembe günü Gündoğarken ve Doğan Duru (REDD)’in vereceği konserle son bulacak.

Adalet ve Demokrasi Haftasındaki etkinliklerin programı için tıklayınız

(Yeşil Gazete)


 

Efkan Bolaç dışındaki 9 ÇHD’li avukat tutuklandı

İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince geçen Cuma günü 7 ayrı ilde DHKP-C’ye yönelik operasyonlarda gözaltına alınan avukatlardan dokuzu tutuklandı.

İçlerinde Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu 10 avukattan Efkan Bolaç dışındaki dokuzu hakkında, mahkemeki sorgusunun ardından tutuklama kararı çıktı.

Tutuklanan avukatların isimleri şöyle: Selçuk Kozağaçlı, Taylan Tanay, Güçlü Sevimli, Betül Vangölü, Şükriye Erden, Ebru Timtik, Barkın Timtik, Naciye Demir, Günay Dağ.

İstanbul’da düzenlenen terör operasyonu kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden 40’ı sabah saatlerinde Çağlayan Adliyesi’ne sevk edilmişti.

Operasyon kapsamında hakkında yakalama kararı çıkartılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı Selçuk Kozağaçlı ise Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınıp İstanbul Eminiyet Müdürlüğü’ndeki işlemlerinin ardından adliyeye sevkedilmişti. Savcılık sorgusunun ardından aralarında 10 avukatında bulunduğu 29 kişi tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilirken, 2’si avukat 12 kişi ise serbest bırakılmıştı.

Mahkeme sorgusu biten 19 kişiden 12’si tutuklanırken, 10 avukatın sorgusu sabah saatlerine bırakılmıştı. 7 kişi ise 10 Bin lira kefalet ve yurtdışına çıkış yasağı getirilerek serbest bırakıldı

(Agos, Evrensel)

 

Esmeray’dan Pınar Selek’e destek

Esmeray’ın Sokak Sanatçıları Atölyesi ve 1996 yılında travesti ve transeksüellere yönelik dışlama ve şiddet atmosferindeki Ülker Sokak deneyim ve tanıklıklarını konu alan ve  “Bizim Sokak” anlatısı dün Cezayir Salon’da seyirci ile buluştu.

24 Ocak’ta görülecek duruşma öncesi Pınar Selek’e yeni oyunu “Bizim Atölye”yle destek veren Esmeray, Selek’le birlikte çalıştıkları ve farklı dışlama mekanizmalarından etkilenen insanların ortaklaşa yürüttüğü Sokak Sanatçıları Atölyesi zamanlarını kendine has meddah üslubuyla sahneleyerek, kimi zaman hüzünlü ancak çoğunlukla eğlenceli anlatısıyla seyircisiyle buluşturdu.

Bizim Atölye, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı diğer yandan da tiyatro gösterileri, dergi çalışmalarının yapıldığı ve katılanların dönüşümünün hikayesi.

Atölyenin Pınar Selek’e kurulan komplo ile dağıldığını ama insanların dağılmadığını anlatan Esmeray, gösterisini Pınar Selek’in sözüyle bitirdi: “Sevgimiz kirlenmedi ama atölyemiz dağıldı”.

Etkinlik, Hala Tanığız Platformu üyelerinin, 24 ocak 2013 perşembe günü saat 10:30’da Çağlayan Adliyesi’nde görülecek Pınar Selek davasına katılım çağrısı ve adalet talebiyle sonlandı.

Hala Tanığız Platformu’ndan Sosyal Medya Kampanyası

Öte yandan Hala Tanığız Platformu’ndan yapılan çağrı ile Pınar Selek’in 24 Ocak’ta görülecek olan duruşmasında nihai karar alınması, daha önce üç defa beraat etmiş olduğu halde yeniden yeniden yargılanmasının bir son bulması amacı ile twitter üzerinden bir kampanya başlatıldı.

Hala Tanığız Platformu’nun 20 Ocak Pazar akşamı başlattığı sosyal medya kampanyası ile ilgili yaptığı çağrı şu şekilde,

“Bu akşam Türkiye saati ile 20:00’de Pınar Selek’in 24 Ocak’taki duruşmasına dikkat çekmek için twitterda #pinarselekicinadalet ve #justiceforpinarselek hashtaglerini TT yapmak için twit atmaya başlıyoruz. Bir saate bu hashtaglerle twit atmaya, RT yapmaya başlayın. 24 Ocak kritik duruşması ile ilgili mutlaka dikkat çekmemiz lazım. Başlangıç olarak Başbakan Erdoğan ve CB Gül’e yönlendirerek bu twitler atılacak:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e: @cbabdullahgul @PinarSelek icin 3 kez verilmis beraati geri istiyoruz. #pinarselekicinadalet #justiceforpinarselek 

Başbakan R.T. Erdoğan’a: @RT_Erdogan @PinarSelek icin 3 kez verilmis beraati geri istiyoruz. #pinarselekicinadalet #justiceforpinarselek

Hala Tanığız Platformu”

(Bianet, Yeşil Gazete)

 

Aşağı Saksonya ‘Yeşiller’ ve ‘Sosyal Demokratlar’ dedi

Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinde yapılan Eyalet Meclisi seçimlerinde muhalefetteki Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Yeşiller Partisinin, hükümeti oluşturan Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) ile Hür Demokrat Parti’den daha fazla milletvekili çıkardığı açıklandı.

Almanya Aşağı Saksonya’daki eyalet seçiminde muhafazakar-liberal hükümet yenildi, Sosyaldemokratlar ile Yeşiller az bir çoğunlukla seçimden galip çıktı. Seçim sonrasında kazanan saat 23’e doğru belli oldu. Eyalet seçimi sonrasında partilerin eyalet vekili sayısında son durum şu şekilde; CDU: 54, SPD: 49, FDP: 14,Yeşiller: 20.

Eyalette hükümeti kurmak isteyen muhalefet partileri SPD ile Yeşiller Partisi, toplam 69 sandalyeye sahip olurken, 2003 yılından beri hükümette yer alan CDU ile FDP toplam 68 milletvekili çıkarabildi. Böylelikle eyalette hükümet değişikliğine gidileceği sinyali alındı.

SPD’nin Aşağı Saksonya eyaleti başbakan adayı Stephan Weil, kesin olmayan resmi sonuçların açıklanmasının ardından yaptığı açıklamada, Yeşiller Partisi ile koalisyon yapmaya sevindiğini belirterek, “Hükümeti kurmak için bir sandalyenin fazla olması yeterli” ifadesini kullandı.

Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir de çeşitli olumsuzluklara rağmen istedikleri sonucu aldıklarını belirterek, “Federal düzeyde de bir değişim mümkündür” şeklinde konuştu.

(Haberler.com, Yeşil Gazete)