Ana Sayfa Blog Sayfa 4428

İnanır: “Öcalan, yasaklanan ‘İsyan’ filmimdeki Apo’dur”

Kadir İnanır'ın doğudaki kaçakçılık sorununu ela alan "Katırcılar" filminden bir sahne

Türk sinemasının ekol aktörlerinden Kadir İnanır, İmralı görüşmeleri ile yeni bir barış sürecine giren Kürt sorunu üzerine kendi düşüncelerini Radikal Gazetesi’nden Ezgi Başaran’a anlattı. Ezber bozan sözleri ile bu sorun ile şimdi değil 30 yıl öncesinden beri ilgilendiğini belirten İnanır, Abdullah Öcalan’ın ismi daha ortada yokken kendisinin oynadığı “İsyan” filmindeki Apo karakteri ile Öcalan’nın aynı kişi olduklarını, benzer süreçlerden geçerek sömürülen insanlarına önderlik ettiklerini söyledi.

Başaran’ın, “Abdullah Öcalan size göre kimdir?” sorusuna, “Öcalan bana göre bir Apo. Benim ‘İsyan’ filmimdeki Apo” şeklinde yanıt veren Kadir İnanır, “Film şöyledir: Feodal yapı içerisinde ağanın baskısıyla kaçakçılığa sürüklenen bölge halkını “Ben kaçakçılığa gitmiyorum” diyerek isyana teşvik eden ve özgürlüğe kavuşturmak için dağlara çıkaran adamı anlatır. Bu filmi çektiğimde Öcalan henüz ortada yoktu. Ama film hâlâ yasaklı. Çünkü filmdeki adım Apo…” diye devam etti.

“Katırcılar” filminde de doğuda yaşayan insanların mecbur bırakıldığı kaçakçılık sorununa el attıklarını vurgulayan İnanır, “1986’da ‘Katırcılar’ diye de bir film çekmiştim. Bana kalırsa sinematografimin en güçlü filmidir. Hatasızdır, özgündür. Orada neyi anlatıyorduk? Uludere’de katledilen o kaçakçıların hikâyesini… ‘Katırcılar’ filmini yasaklamamışlardı, meğer sonra filmde anlattığım insanların üstlerine bomba atacaklarmış. Yazıklar olsun. 1986 nere, 2012 nere… Bazen hiçbir şey değişmiyor, sadece ben, yani insanlar eskiyor gibi geliyor.” şeklinde konuştu.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Ezgi Başaran’ın sorularına içtenlikle yanıt veren Kadir İnanır, Kürt sorununda geçen onca yıla karşın bir mesafe alınamamış olmasına karşın mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmemek gerektiğini, “Benim yapımda vazgeçmek, hayata küsmek, umutsuzluk yoktur. Ama mücadeleciyim, umudumu koruyorum diye bazı gerçekleri görmeyeceğim, gördüğümü söylemeyeceğim anlamına gelmez.” sözleri ile aktardı.

Kürtler ayrı, PKK ayrı gibi ayrıma gitmenin de anlamsız olduğunu vurgulayan İnanır,”PKK nedir? Bir Kürt partisidir. PKK kimlerden oluşur? Kürtlerden. O Kürtler neden bizim kardeşimiz değil? Ne zamandan beri kardeşimiz değil? Niye o dağa çıkmışlar? Bu sınıflandırmalar da siyasi. Ben siyasetçi değil sanatçıyım. Daha da önemlisiyim, sadece insanım. Şunu da unutmayalım: Bugün ne PKK ne Öcalan ne BDP ne de Kürt halkı Türkiye’den ayrılma gibi bir hayalin peşinde. Bunu istemiyorlar ve istemediklerini de söylediler. O yüzden yalandan yere politikalar üretip gerginlikler yaratmayalım. Barış sürecinden kim dönerse, çok canı yanar. Çünkü halkın heyecanını ve desteğini boşa çıkarmış olur. İşte o zaman bu cennet ülke, olur sana cehennem.” sözleriyle barış sürecinden geriye dönülmemesi gerektiğini belirtti.

(Radikal)

13. İstanbul Bienal spo(nso)ru tartışmaları start aldı

Her yıl Koç Holding ana sponsorluğunda yapılan İstanbul Bienali ve bienal üzerinden tartışılan sanatın sponsorlaştırılması problemleri, bu yıl da yapılan tanıtım oturumuyla birlikte başlamış oldu. Bilindiği üzere İstanbul Bienali kendi sanat etkinlikleri kadar bienale karşıt sanat etkinlikleriyle de dolu dolu geçiyor. Bu yılki yani 13. İstanbul Bienali’nin başlığı, bienalin küratörü Fulya Erdemci tarafından açıklandı ve tartışmalar da başlamış oldu. Bienalin açıklanan kavramsal çerçevesiyle birlikte bu yılki bienal tartışmalarının önceki yıllara göre daha hararetli, geçeceğini kestirmek güç değil.

“ANNE, BEN BARBAR MIYIM?”

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Koç Holding’in sponsorluğunda 14 Eylül-10 Kasım 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecek 13. İstanbul Bienali’nin başlığı, bienalin küratörü Fulya Erdemci tarafından açıklandı.

13. İstanbul Bienali’nin başlığı ve kavramsal çerçevesi, küratörü Fulya Erdemci tarafından 8 Ocak Salı günü İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maçka Kampüsü’nde düzenlenen bir basın toplantısıyla açıklandı. Basın toplantısına konuşmacı olarak Fulya Erdemci’nin yanı sıra İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer de katıldı. 13. İstanbul Bienali’nin başlığını, şair Lale Müldür’ün aynı adlı kitabından alıntılayarak “Anne, ben barbar mıyım?” olarak belirleyen Fulya Erdemci, toplantıda kavramsal çerçeveyi anlattı.

13. İstanbul Bienali, kamusal alan tartışmalarına ve kentsel dönüşüme odaklanıyor.

Basın toplantısında küratör Fulya Erdemci, 13. İstanbul Bienali’nin odak noktasının siyasi bir forum olarak kamusal alan fikri olacağını açıkladı. Fulya Erdemci’ye göre tanımı ve içeriği üzerine çok tartışılan bu kavram, güncel demokrasi biçimlerini sorgulayan, günümüzün mekansal-ekonomik politikalarını tartışmaya açan, uygarlık ile barbarlık kavramlarını sorunsallaştıran, ve bu bağlamda, sanatın rolünü araştıran bir matris işlevi görecek.

Bugün toplumdaki “mutlak öteki”ye işaret eden “barbar” tanımlamasının tekrar gündeme getirilmesinin neyi ortaya koyduğunu sorgulayan Erdemci, baskın ve kemikleşmiş söylemleri sarsarak, toplumdaki en zayıf ve dışlanmışların da sesinin duyurulacağı bir alan açmak adına, sanatın yeni pozisyonlar yaratma ve yeni öznellikler inşa etme potansiyeline işaret etti.

Erdemci, İstanbul Bienali’nin, kamusal alan söyleminin toplumsal siyasi bir forum yaratma olanağını, mekansal-ekonomik adalet, kamusal alanda sanat ve sanat-pazar ilişkilerinin açımlanması üzerinden öne çıkarmayı amaçladığını da belirtti. “Kamusallık” kavramını yeniden düşünme imkanı yaratacak İstanbul Bienali, yeni düşünce ve hayalgücü kanalları açmayı hedefleyerek, kamusal bir buluşma ve tartışma zeminini harekete geçirecek.

Toplantıda ayrıca, 13. İstanbul Bienali’nin sergi mekanları olarak kentsel dönüşüm sonucunda geçici olarak boş bırakılan kamusal yapıların kullanılacağı bilgisi de verildi. Sergilerin yer almasının planlandığı mekanlar arasında, adliyeler, okullar, askeri yapılar, postaneler, tren istasyonları gibi eski ulaşım merkezleri, depo veya tersane gibi eski endüstriyel yapılar ve yoğun tartışmalara konu olan Taksim Meydanı ile Gezi Parkı gibi kamusal kent mekanları yer alıyor. Bunun yanı sıra, alışveriş merkezleri, oteller ve ofis-konut kuleleri gibi günümüz şehirciliğinin alametifarikalarının da sanatsal müdahalelere açılmasının düşünüldüğü aktarıldı.

“Şehri kamusallaştırmak” başlığı altında İstanbul’un kentsel dönüşümüne odaklanan üç günlük etkinlik şu ifadelerle duyurulmuştu:

“İstanbul muazzam bir sermaye yatırımıyla dönüştürülüyor ve bu dönüşüm tarihsel ve kültürel çeşitlilik taşıyan mahalleleri yok ediyor. Bu bağlamda, tartışmamızın başlangıç noktası İstanbul’un kentsel dönüşümünün toplumsal ve kültürel etkisi ve kentlilerin buna tepkileri olacak.”

Etkinliğin ilk gününde yapılan sunumlarda neoliberal kent politikaları ve İstanbul’da halihazırda devam eden kentsel dönüşüm uygulamaları eleştirilirken, Sendika.Org’un haberine göre Öğrenci Kolektifleri’nden bir itiraz geldi. İtirazın nedeni, kentsel dönüşüme eleştirel yaklaştığı iddia edilen bir etkinliğin, bu dönüşümden rant sağlayan Eczacıbaşı ve Koç’un sponsorluğunda yapılmasıydı. Kolektif üyesi bir öğrenci sunumların ardından söz alarak şu soruyu sordu:

İKSV’nin kurucusu olan Eczacıbaşı Holding’in Kartal’da 5500 metrekarelik bir alanı kentsel dönüşüm projeleri yapmak için satın almasını ve aynı zamanda İstanbul Bienali’nde şehrin kamusallaştırılması tartışmasını ahlaki buluyor musunuz? Eczacıbaşı Holding bir yandan kenti talan ederken bir yandan da burada sanki bu talana muhalifmiş gibi davranması ikiyüzlülük değil midir?”

Salondaki izleyiciler bu itiraza alkışlarla destek verirken kürsüden tatmin edici bir cevap gelmedi. İzleyicilerin bir kısmı da salonu terk etti.

Güncel sanat çevresi ve basından konukların katılımıyla gerçekleştirilen toplantının ardından küratör Fulya Erdemci ve İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer basın mensuplarının sorularını yanıtladılar. Basın toplantısına kamusal program eş küratörü Dr. Andrea Phillips de katıldı.

İksv.org, Sendika.org, Yeşil Gazete

Annesi artık Solin’in yanında

KCK davasında tutuklu yargılanan Hanım Onur’un, lösemi hastası kızı 5 yaşındaki Solin’e bakabilmesi için mahkemeden istediği tahliye talebi kabul edildi. Küçük Solin’in gitgide kötüleşen durumu nedeniyle bu tahliye talebi, kamuoyunda da geniş yankı bulmuş, Aile Bakanı Fatma Şahin de konuyla özel olarak ilgilenmişti.

2011 Eylül ayından beri tutuklu bulunan Cizre belediyesi eski başkan yardımcısı Hanım Onur’un tahliyesine ilişkin dilekçe avukatı tarafından Diyarbakır 7’inci Ağır Ceza Mahkemesi ’ne verildi.  Avukat Canan Atabay’ın mahkemeye verdiği dilekçede, Hanım onur’un kızı Solin’in 1 yıl önce lösemi hastalığına yakalandığı, 8 yaşındaki oğlu Mithat’ın ise epilepsi hastası olduğu belirtildi.  Solin’in, annesi tutuklu olduğu için tedaviye cevap vermediği ve son zamanlarda psikolojik travma nedeniyle davranış bozukluğu yaşadığı belirtilerek, anne Hanım Onur’un hasta çocuklarının yanında bulunması gerektiği belirtilerek tahliyesi talep edildi.

Mahkeme, tahliyeye ilişkin dilekçeyi inceledikten sonra kararını açıkladı. Hanım Onur’un tahliye talebi kabul edildi.

Hanım Onur, 2011 yılında Cizre Kent Meclisi soruşturmasında gözaltına alındıktan sonra KCK /TM’ye üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştı.

(Agos)

 

Sevil Turan: “Biz doğayı temel alıyoruz”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan, “Doğanın tahribatı, insan haklarına saldırı. Endüstriyelleşme bir demokrasi sorununu gündeme getiriyor” diye konuştu.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan, Milliyet Gazetesi‘nden Burcu Karakaş’a verdiği röportajında, Avrupa Birliği (AB) üyeliğini desteklediklerini belirterek, “HES ve nükleer karşıtı mücadeleyle ekoloji meselesi siyasallaşmaya başladı. Biz doğayı temel alıyoruz ve her türlü sömürüye karşıyız” dedi.

Avrupa’daki Yeşiller ile ilişkiniz nasıl?

Özellikle Hollanda Yeşilleri ile yakınız. Alman Yeşilleri ile de görüşmelerimiz oluyor.

Daha çok hangi konularda fikir alışverişinde bulunuyorsunuz?

Avrupa Birliği (AB) uyum sürecinde ifade özgürlüğünden enerji politikalarına kadar birçok noktada paylaşımımız oluyor.

Türkiye’nin enerji politikasında en çok eleştirdiğiniz nokta nedir?

2010 yılında Yenilenebilir Enerji Strateji Belgesi hazırlandı. Genelde HES’ler üzerinden bir yapılanma planlanıyordu. HES’lerin yenilenebilir enerji olarak ele alınmasına karşıyız.

Ekolojiyi ön plana çıkartan bir partinin Türkiye toplumunda karşılığı ne olur?

Ekoloji meselesi artık siyasi bir mesele. HES ve nükleer karşıtı mücadeleyle siyasallaşmaya başladı. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, doğayı temel alıyor. Bu da her türlü sömürünün reddedilmesi demek. Doğanın tahribatı, insan haklarına saldırı. Temiz suya ve havaya erişimin olmaması, insan haklarına yönelik bir saldırıdır. Endüstriyelleşmeyi merkeze alan sistem, bir demokrasi sorununu gündeme getiriyor. İnsan iradesini hiçe sayan politikalar ikinci bir sömürü alanı yaratıyor.

AB üyeliğine nasıl bakıyorsunuz?

Destekliyoruz. AB üyeliği Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde önemli dönüm noktalarından biri olacaktır.

Peki, Türkiye’nin AB üyeliği Türkiye’nin çevre ve enerji politikalarını nasıl etkiler?

AB uyum sürecinde hazırlanan ‘Biyolojik Çeşitliliği ve Tabiatı Koruma’ adlı bir yasa tasarısı var. Ancak, koruma stratejisini geri planda tutuyor. Ekolojik alanların Bakanlar Kurulu’na teslim edilmesi gibi değişiklikler içeriyor. Tasarıdaki bazı maddeler olması gerektiği gibi çevrenin korunmasının değil, tahribatının önünü açıyor. AB üyeliği ile Türkiye’nin yenilenebilir enerji payını yüzde 20’ye çıkarması gerekecek. 2010 yılında başlayan bir stratejik plan hazırlandı ama söylediğim gibi süreç HES’ler ve nükleer üzerinden ilerliyor. Rüzgar, güneş gibi gerçekten yenilenebilir enerji kaynakları göz önüne alınmıyor. Halbuki Türkiye’nin potansiyeli çok yüksek.

(Milliyet, Yeşil Gazete)

Papa istifa ediyor

Vatikan, Katoliklerin ruhani lideri Papa 16. Benediktus’un istifa edeceğini duyurdu.

papacım

AFP’ye konuşan Vatican sözcüsü Federico Lombardi, Papa 16. Benediktus’un, 28 Şubat’tan itibaren görevi bırakacağını açıkladı.
Kilisenin iyiliği için bırakıyorum

Papa 16. Benediktus’un bu sabah Vatikan’da katıldığı Otrantolu denizci askerlerin azizlik mertebesine yükseltilmesi töreninde Latince yaptığı açıklamada, “Kilise’nin iyiliği için bırakıyorum” dediği öğrenildi.

(AA, Yeşil Gazete)

55. Grammy ödülleri sahiplerini buldu

ABD’de bu yıl 55’incisi verilen Grammy müzik ödülleri, Los Angeles’ta düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

Rihanna, Taylor Swift, Justin Timberlake ve Alicia Keys’in sahne aldığı ödül gecesinin sunuculuğunu LL Cool J yaptı.

Justin Timberlake, beş yıl aradan sonra yayınladığı yeni albümünden seslendirdiği şarkıyla gecenin en çok beklenen performansını gerçekleştirdi.

ADELE BU YILI DA ÖDÜLSÜZ GEÇİRMEDİ

Geçen yıl ’21’ albümüyle, yılın en iyi şarkısı ve albümü dahil olmak üzere 6 dalda ödül kazanan İngiliz şarkıcı Adele, bu yıl ‘En iyi Solo Pop Performansı’ ödülüne layık görüldü.

GECEYE FUN. VE GOTYE DAMGA VURDU

Geceye ”We Are Young” şarkısıyla ‘Yılın Şarkısı’ ve ‘En İyi Yeni Sanatçı’ unvanlarını kazanan FUN. ve ‘Yılın Kaydı’ ve ‘En iyi düet grup performansı’ unvanlarını kazanan Gotye damga vurdu.

ÖDÜLLER

Törende ödül alan bazı sanatçılar, albümler ve şarkıların listesi şöyle:

Yılın Albümü: Babel (Mumford & Sons)

Yılın Kaydı: Somebody That I Used To Know (Gotye feat.Kimbra)

Yılın Şarkısı: We Are Young (FUN.)

Yılın En İyi Yeni Sanatçısı: FUN.

Vokal Pop Albümü: Stronger (Kelly Clarkson)

Solo Pop Performansı: Set Fire to the Rain (Adele)

Düet veya Grup Pop Performansı: Somebody That I Used to Know – Gotye featuring Kimbra

En İyi Alternatif Albüm: Making Mirrors (Gotye)

En İyi Rock Albümü: El Camino (The Black Keys)

En İyi Rock Performansı: Lonely Boy (The Black Keys)

En İyi Rock Şarkısı: Lonely Boy (The Black Keys)

En İyi R&B Albümü: Black Radio (Robert Glasper Experiment)

En İyi Rap Albümü: Take Care (Drake)

En İyi Rap Performans: ”N****s In Paris” Jay-Z&Kanye West

En İyi Dans Kayıtı: ”Bangarang” Skrillex Sirah

En İyi Dans Elektronik Albüm: ”Bangarang” Skrillex

En İyi Country Albümü: Uncaged (Zac Brown Band)

En İyi Geleneksel Pop Vokal Albüm:”Kisses on the bottom” Paul McCartney

 

Afrika’nın en büyüğü Nijerya!

0

29’uncusu düzenlenen Afrika Uluslar Kupası’nda Nijerya mutlu sona ulaştı. Final karşılaşmasında Burkina Faso’yu 1-0 mağlup eden Nijerya üçüncü kez mutlu sona ulaşma başarısı gösterdi.

Afrika Uluslar Kupası final karşılaşmasında Nijerya ile Burkina Faso karşı karşıya geldi.

Afrika Futbol Konfederasyonu tarafından düzenlenen Afrika Uluslar Kupası final maçında Nijerya, Burkina Faso’yu Sunday Mba’nın 40. dakikada attığı golle 1-0 mağlup etti.

 

Küresel Isınma uzun vadede devam edecek… – Zeynep Pelin Çeber

Dünyamız ısınıyor! Doğal süreçlerden çok insan kaynaklı nedenler bunun en büyük etkenidir.  Endüstri devriminden bu yana termometrelerde sıcaklık gitgide artmıştır. NASA’nın son verilerine göre sıcaklıkların düzenli olarak ölçülmeye başlandığı 1880 yılından bu yana 2012 yılı dokuzuncu en sıcak yıl oldu. 2012 yılında ortalama sıcaklık 14.6 oC olarak ölçüldü. Bu veriye göre 2012 yılı 20. yüzyılın ortalamasından 0.55 oC daha sıcaktır. Ortalama küresel sıcaklık 1880 yılından beri 0.8 oC arttı. Bir yılın diğerlerine oranla daha sıcak olması önemli değildir. Burada önemli olan içinde bulunduğumuz 10 yılda ve bundan önceki 10 yılda sıcaklıkların artmış olması ve sonraki 10 yıllarda daha sıcak yıllar yaşanacak olmasıdır.

Yukarıdaki verilere göre küresel sıcaklık rekoru gezegenin tüm yüzeyi üzerinde bir ortalamayı göstermektedir. Sıcaklık tahminleri yapılırken yerel ve kısa süreli ölçümler (gece-gündüz, yaz-kış) ve rüzgâr-yağış gibi tahmini zor ölçümlerde önemli derecede dalgalanmalar olur. Fakat küresel sıcaklık gezegene güneşten ne kadar enerji geldiğine ve ne kadarının geri (uzaya) yansıdığıyla ilişkilidir; bu ölçümlerde çok az değişiklik olur. Dünyadan uzaya yansıtılan enerji miktarı atmosferin kimyasal yapısına, özellikle ısı tutucu sera gazları miktarına bağlıdır.

Sera gazı atmosferde yavaş yavaş birikir ve atmosferi terk etmesi çok uzun zaman alır. Sera gazlarından en bilineni ve en yüksek seviyede atmosferde olanı karbondioksidin dünya iklimine büyük bir etkisi vardır. Doğal etkenler iklimi etkilemektedir; ancak enerji elde etmek için fosil yakıtların yakılması iklimi çok daha fazla etkilemektedir. Atmosferdeki karbon dioksit seviyesi büyük ölçüde insan kaynaklı sebeplerle sürekli artmaktadır. 1880 yılında 285ppm olan atmosferdeki karbon dioksit konsantrasyonu, 1960 yılında 315ppm, şimdilerde ise 392ppm seviyesindedir. Yıldan yıla ortalama sıcaklıklarda dalgalanmalar olabilir fakat atmosferdeki sera gazı seviyesi artmaya devam ettiği sürece, sıcaklıklar da uzun vadede artmaya devam edecek.

Bir derecelik küresel sıcaklık değişimi bile gezegenimiz için çok önemlidir; çünkü okyanusların, atmosferin ve toprağın ısınması için bu değişim oldukça büyüktür. Geçmişte bir- iki derecelik sıcaklık düşüşü dünyanın “Küçük Buzul Çağı”na girmesine neden olurken, aynı şekilde 100,000 yıl önce Kuzey Amerika’nın buzullar altında kalması için beş derecelik sıcaklık düşüşü yeterli olmuştu.

Küresel ısınma her yerde sıcaklık artması anlamına gelmemektedir. Fakat Dünya’nın küresel sıcaklık ortalamasında gözle görülür sıcaklık artışı vardır. Bu nedenle, bir bölgede çok soğuk kış yaşanırken, birden havanın ısınması gibi düzensiz iklimler yaşanabilir.

Isınma kara yüzeyinde okyanus yüzeyinden daha fazla olur; çünkü su ısıyı yavaş yavaş emer ve serbest bırakır. Isınma ayrıca belirli kara kütleleri ve okyanus havzaları içinde önemli ölçüde değişiklik gösterebilir. Son 10 yılda (2000-2009), Amerika’da kara sıcaklık değişimi okyanus sıcaklık değişiminden yüzde elli daha fazla olurken, Avrasya’da iki ila üç kat daha fazla, Arktik ve Antarktika Yarımadası’nda ise üç ila dört kat daha fazla olmuştur.

Sonuç olarak, elde edilen verilerden anlaşıldığı gibi gezegenimiz her geçen yıl ısınmaya devam ediyor. Bu ısınma ile hava her zaman sıcak olacağı anlamına gelmemektedir. Bazı mevsimler ortalamadan daha serin yaşanacak ve yağışlar etkisini daha fazla gösterecek. Fakat insanın alışmadığı uç sıcaklıklar meydana gelecek, bu durum insan ve canlı doğasını büyük ölçüde etkileyecektir.

 

Zeynep Pelin Çeber

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Kestaneyi Çin’den getirmek – İkbal Polat

Bursa Valisi Şehabettin Harput açıklamasa öğrenemeyecektik. Bursa artık kestaneyi Çin’den ithal ediyormuş. Orman Genel Müdürlüğü, “Kestane Eylem Planı Çalıştayı”düzenliyor ve kestanenin yaygınlaştırmak için çalışmalara başlıyor. Çalıştay’a katılan Bursa Valisi ise “Maalesef Bursa, işlediği ve pazarladığı kestanenin bir bölümünü Çin’den almak durumunda. Bu çok acı bir gerçek” diyor.

Ne tuhaf değil mi? Bir yanda kestanelikleri imara açıp villa yapıyoruz, diğer yandan da Çin’den kestane ithal ediyoruz diye üzülüyoruz. Bu ikilik nasıl açıklanabilir ki?

Yıldırım Belediyesi’nin TOKİ’yle birlikte yaptığı Akçağlayan Villaları’ndan bahsediyorum. Uludağ’ın en güzel kestane ağaçlarını kesip, yamaç molozları üzerinde ciddi zemin problemleri olan yerde kentsel dönüşüm diye yüzlerce villa yapıp beton yığını haline getirildi. Ya da taş ocakları, çimento fabrikaları, maden aramaları, yapılaşma derken Bursa’nın kestanelikleri bir bir yok edildi.

Değirmenlikızık, Fidyekızık, Cumalıkızık, Hamamlıkızık ve Derekızık köylerinde kestane ağaçları kurudu. En son bildiğiniz üzere İnegazi köyünde orman alanına çimento fabrikası yapmak için 98 yılı onaylı 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planında değişiklik yapılıyor. Köyden sonrası kestane ağaçları…

Hem kestane ağaçlarının olduğu köye çimento fabrikası yapımı için plan değişikliğine onay verip hem de Çin’den kestane getirmeye üzüleceğiz. Alın size bir ikircikli durum daha. Ben anlamadım bu işi…

Bursalıyım ben, çocukluğum Uludağ eteklerindeki Kızık köylerinde kestane ağaçlarında geçti. Şimdi Bursa’ya baktıkça canım yanıyor. Bu tarihi kentin tek tek tüm değerleri yok ediliyor.

Balıbey Han, Bursa Surları, Emirsultan restorasyonlarıyla tarihi mekanlarımız birer tiyatro sahnesine dönüştü. Doğanbey’in göbeğine TOKİ felaketi dikildi. Kentin neresine giderseniz görüyorsunuz ucubeyi…

Güzelim şeftali bahçelerimiz Yeşil Şehir adı altında yapılaşmaya açıldı. Kestaneliklerimiz de ya villa, ya çimento fabrikası ya da taş ocaklarına kurban gidiyor.

Bursa’yı yavaş yavaş yok ediyorlar.

Şimdi ise yeni Büyükşehir Yasası ile Büyükşehir Belediyesi’ne bağlanan köylerimizin mera ve ortak alanlarının yağmalanması tehditi var. Dağ köylerinin son kestanelikleri de otelleşir belki bilemeyiz.

Bursa’ya ipek çok uzun zamandır Çin’den geliyordu, şimdi de kestane geliyormuş.

Görüldüğü üzere âla bir marka kent yaratılıyor, pek âla…

 

İkbal Polat – www.turnusol.biz

İkbal Polat

Diyarbakır’daki gösterilerde 19 yaşında bir genç öldü

Diyarbakır’da Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümü olan 15 Şubat protesto eylemlerinde akrep tipi zırhlı aracın ezdiği iddia edilen Şahin Öner (19) adlı gencin yaşamını yitirdiği bildirildi. Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak ise, göstericinin polise atmak istediği el yapımı patlayıcının elinde patlaması sonucu öldüğünün düşünüldüğünü açıkladı.

Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesi Şehitlik semtinde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünü protesto eden gençlere polisin müdahalesiyle başlayan olaylarda Şahin Öner adlı 19 yaşındaki bir gencin yaşamını yitirdiği öğrenildi. Öner’in cenazesinin Diyarbakır Devlet Hastanesi morguna konulduğu kaydedildi.

Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne kaldırılan gencin yaşamını yitirdiği ve cenazenin hastane morguna konulduğu öğrenildi.

Pazar günü Saat 20.00 sıralarında meydana gelen olayla ilgili Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak açıklama yaptı.

Vali Toprak, ”Göstericinin 18-20 yaşlarında olduğunu tahmin ediyoruz. İlk belirlemelere göre ölen kişinin adı Ş.Ö olarak tespit edildi. Kulağında da yaralanma sözkonusu olduğundan el yapımı patlayıcıyı atmaya çalıştığı sırada göstericinin elinde patladığını düşünüyoruz. Olayla ilgili soruşturma sürüyor” dedi.

(T24, DİHA, Agos)