Ana Sayfa Blog Sayfa 4337

Geleceğin anahtarı 24 Nisan – Rober Koptaş

24 Nisan tarihi Ermeniler için ne ifade eder? Alın size binlerce cevabı olan bir soru.

Ailesi Der Zor yollarında kalmış, kendisi misyoner yetimhanelerinde büyümüş olanın cevabı ayrı; Sivaslı ana babadan doğup Ermenice bilmeyen New York’lu sanat öğrencisinin cevabı ayrı; Marsilya’da konfeksiyon atölyelerinde ömür tüketmiş, kocası da kendi gibi kılıç artığı olan ihtiyar kadının cevabı ayrı; geçim derdiyle İstanbul’a gelip yaşlılara bakan Yerevanlı hastabakıcının cevabı ayrı.

Yine de, dünyanın farklı enlem ve boylamlarındaki Ermenileri yatay ve dikey olarak kesen bütün çizgilerde, her bireyin yüreğinde ve belleğinde ayrı bir vurguyla dillenen hisler yelpazesi ortak: Hüzün, özlem, naçarlık, tedirginlik, öfke, haykırış…

1915’te Ermenilerin Trakya ve Anadolu’nun bağrından, Sivas’tan, Adana’dan, Diyarbakır’dan, Samsun’dan, Merzifon’dan, İzmit’ten, Çorlu’dan sökülüp atılmasının;, topraklarından sürülüp öldürülmesinin; Ortadoğu’da, Avrupa’da, Amerika’da, bilmedikleri diyarlarda yeni hayatlar kurmak zorunda kalmasının yarattığı acıyı simgeleyen tarih 24 Nisan… Dahası, bu acının görmezden gelinmesi, yok sayılması, küçümsenmesi, sayıya vurulması, politikaya alet edilmesi, tarihten silinmeye çalışılması, velhasıl inkâr edilmesi karşısındaki duygusal patlamanın ifadesi.

24 Nisan, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ‘çart’ (kesim), ‘ağed, yeğern’ (felaket), kafle, seferberlik gibi adlarla anılan ve yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan soykırımın başlangıcı değil ama en önemli dönemeçlerinden biri. Tüm kültür hayatını şekillendiren seçkin tabakanın ortadan kaldırıldığı olayların işaret fişeği. Ermeniler, bu büyük yaratıcılar grubuna duydukları saygının göstergesi olarak 24 Nisan’ı milat kabul ettiler. Onları anmak, 1915’in bütün masum kayıplarını anmak anlamına geliyor.

Yerevan’daki bir tepeye kurulu anıta doğru bir nehir gibi akan, bayramlık kıyafetlerini giymiş, çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı, güneşin altında, metin, ağırbaşlı adımlarla yürüyen, ellerindeki kırmızılı beyazlı çiçekleri sırt sırta vermiş soğuk taşların ortasında hiç sönmemecesine yanan ateşin çevresine bırakan binlerce insan. Bütün memleket o ateşin çevresinde dönüyor, ölüleri anmak için hayat bir günlüğüne duruyor. Gomidas’ın derinden yükselen ezgileri bu sessiz yürüyüşe eşlik ederken, tepeye adını veren kırlangıçlar insanların başları üzerinde hızla kanat çırparak geçiyor.

Ulusların mutluluklarını, sevinçlerini paylaştığı günler vardır; Ermenilerin ulusal günü ise yasla birlikte anılır. Ermenice takvimlerde, o gün, geri kalan 364 günden farklı olarak siyah çerçeve içine alınmıştır.

İlk kez 1919’da, İstanbul’da, kendileri de tehcirin ateşten yüzünü görmüş aydınların girişimiyle yas ve anma günü olarak idrak edilen gün, dünyanın dört bir yanında, Ermenilerin olduğu her yerde insanları bir araya getirir.

Hakikati yok saymanın yüzsüzlüğüne karşı öfkeyi dil olarak kuşanan, yükselen sloganlarla ve çıkarcı siyasilerin ihtiraslı söylevleriyle masumiyetine gölge düşürülmeye çalışılan, en önde siyah giyimli, ak saçlı ihtiyarların saf tuttuğu, yitip gidenlerin dolmayacak boşluğunu itiraf eden gözyaşlarının damla damla süzüldüğü bir kara gün.

24 Nisan… Kaybedilen yurdun, kaybedilen canların ardından yakılan ağıt; yok edenin, yok sayanın, hor görenin yüzüne karşı yükselen zılgıt.

Ve 24 Nisan nihayet, Ermenilerin yanında Türk’ün de, Kürt’ün de durabildiği, anlamı daha da genişlemiş, derinleşmiş

bir yas günü. Acıya dermanın paylaşmaktan, sırt sırta vermekten, anlamaktan geçtiğini bilenler bugün azlar, ama yarın çoğalacaklar.

Fotoğraf: Berge Arabian

Onlar çoğaldıkça, tarih boyunca küllerinden doğmayı bilmiş kadim bir halkın masum kayıpları, barışçı bir geleceğin de anahtarı olacak.

Bugüne kadarki sorun, Türkiye’nin 1915 konusunda doğru ahlaki ve siyasi tutumu geliştirmemiş olmasıydı. Sorun, bu ülke insanlarının, bu topraklarda yaşanmış acıya sessiz kalması, onu meşru görmesiydi. Ermenilerin vatandaşı oldukları ülkeden atılmasını haklı gösteren resmi söylemin, tartışmadan, akıl yürütmeden sahiplenilmesiydi.

İdrak edilmesi gereken, bu söylemi üreten zihniyetin, sadece Ermenileri değil, Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimini, mağdur ettiği. Türkiye’de geçmişin hayaletinin güncel siyasi tartışmaların üzerinden hiç çekilmemesinde, bu gerçeğin yarattığı huzursuz ruh halinin etkisi var.

O zaman, tekrarlamakta yarar var: 1915, sanıldığı gibi geçmiş değil, bir gelecek meselesidir. 24 Nisan’larda yan yana daha kalabalık durabildiğimizde, geleceğin kapısını da aralamış olacağız.

Rober Koptaş – Agos

Kürt Hareketi ve Türkiye solu – Doğan Durgun

 

Küba’da devrimden hemen sonra, Castro Sovyetler Birliği ile ilişkiye geçti. Bir dizi siyasal ve ekonomik anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar çerçevesinde Küba, ekonomisinin temelini oluşturan şeker kamışını SSCB’ye satmaya başladı. SSCB’den de ham petrol alımına gitti. Görünürde her şeyin doğal olduğu bir alışveriş şekliydi. Ne var ki, SSCB yoldaşlık prensiplerine uygun olarak Küba’dan aldığı şeker kamışına dünyada geçerli olan fiyatın çok üzerinde bir para ödüyordu. Küba’ya verdiği ham petrolü de mevcut değerinin çok altında bir parayla Küba’ya satıyordu. Sovyetler Küba’ya yardım yaptığını düşünüyor, Küba ise bu durumdan doğal olarak memnun kalıyordu. SSCB’nin yıkılmasına kadar geçen 33 yılda, Küba’da bir sanayi oluşturulması kimsenin aklına gelmedi. Ve bir gün SSCB yıkılınca, Rusya Küba’dan aldığı şeker kamışını durdurdu ve ucuza ham petrol vermeyi de reddetti. Mevcut emperyalist ablukanın da etkisiyle Küba 15 yıl boyunca derin bir ekonomik krizle boğuştu. Şimdilerde yeni yeni toparlanıyor.

Bunları niye mi yazdım? Malum, Kürt sorununun çözüm sürecinde bazı sancılar yaşanıyor. Birçok sol ve demokratik çevreden Kürt hareketine bu süreçte şüpheyle bakılıyor. Kürtlerin AKP’nin dümen suyuna kendilerini kaptırdıklarını düşünüyorlar. Zübeyir Aydar da, sosyalistler bizi anlamıyor deyince tartışma daha da alevlendi. Böyle bir algının oluşmasının temel nedeni, Türkiye sosyalistlerinin Kürt hareketiyle ilişkisinin Küba-SSCB arasındaki şekerkamışı-ham petrol ilişkisine benzerliğinden kaynaklanıyor. Bu bakımdan çözüm süreci, herkesin yeniden politikalarını gözden geçirmesi açısından faydalı olacaktır. Birbirimize kızmadan, nerelerde hata yaptığımızı açıkça tartışmalıyız.

***

PKK’den önce, Türkiye sosyalist hareketlerinin en önemli dinamikleri Kürtler ve Alevilerdi. PKK’nin kurulması, örgütlenmesi sonucu, sol hareketlerdeki Kürtler ve kısmen Aleviler oralardan kopup, PKK hareketine katıldılar. Özellikle 80’li yılların sonlarından itibaren sol hareketler, devletle mücadele etmek yerine, bütün enerjilerini PKK eleştirisine dönüştürdüler. Dergiler bu eleştirinin teorik alanıydı. Merak edenler o dönemin dergilerini bulup, bakabilirler. Kısmen anlaşılabilir bir şey olduğunu da belirtmeliyim. Çünkü Kürt olan kadro ve sempatizanlar PKK’ye kayıyordu. Altlarındaki zemini korumaya çalışıyorlardı. Hatta HEP’in kurulmasını bile eleştirdiler. 1990’ların ortalarından itibaren kendileri legal partilere dönüştüler de HEP eleştirisinin savunulur bir yanı kalmadığını gösterdiler.

90’lı yılların sonlarına doğru legal Kürt hareketi ile Türkiye sol partilerden bazıları zaman zaman seçim birliğine gittiler. Bu birliktelikler, sonuç almaktan öte özünde ilkesel işbirliği anlamını taşıyordu. Ama bu ilkesel işbirliği hem legal Kürt hareketinde, hem de sol camiada ciddi bir tembellik yarattı. Kürtler solun, sol Kürtlerin markajcısı haline dönüştü. Legal Kürt partileri Türkiyelileşemedikçe, solla yaptığı seçim birlikteliklerine sığındı. Böylece Türkiye partisiymiş algısının güçleneceğini düşündü. Sol partiler de fabrikalarda, gecekondularda, köylerde, sokakta örgütlenemedikçe, Kürtlerle yaptıkları seçim ittifakının bu başarısızlığı örteceğine kanaat getirdiler. Velhasıl hem Kürtler hem de sol partiler bu durumdan zorunlu bir memnuniyetlik çıkardılar. Bu ilkesel birliktelikler önemliydi ama beraberinde bir sinerji yaratmaktan uzaktı.

***

Şu anda yaşanan çözüme dönük gelişmeler, bazı sol çevrelerde kaygı yaratmış durumda. Kürtlerin siyasal anlamda başka mecralara akacağından ürküyorlar. Oysaki Kürt hareketi zaten sosyalist bir hareket, bu kaygılar boşuna. Elbette sürece dönük dostça eleştirilerini getirecekler. Bu zaten yoldaşlık anlamında tarihsel bir görevdir. Ama Kürtleri kandırılacak bir hareket olarak görmek ise, yoldaşına güvensizliktir. Yoldaşlık ilişkisinde böyle bir güvensizliğin yeri olmaz. Aslında Türkiye sosyalistlerinin önüne çok önemli bir fırsat çıkmıştır. Sol, sosyalist partilerin ve örgütlerin fabrikalara, sokaklara, tarlalara, köylere doğru daha güçlü şekilde yol alma zamanı gelmiştir. Örgütlenerek, kitleselleşerek güçlenecek Türkiye solu o zaman Türklere ve Kürtlere en büyük güzelliği yapmış olacaktır.

Böyle bir durumda HDK’nin ve HDP’nin işlevi de daha önemli hale gelecektir. Güçlenmiş bir sol ve Kürtlerin işbirliği o zaman ilkesel olmaktan çıkıp, iktidar hedefli bir ortaklaşmaya gidecektir. Üstelik panik yapacak bir durum da yok. SSCB yıkıldı ama Kürtler dimdik ayakta ve makas değiştirdikleri de yok. Yeter ki hep beraber geçmişin yanlışlıklarından kendimizi sıyıralım. Aksi halde şeker kamışı-ham petrol ilişkisi gibi gün gelir birbirimize zarar veririz.

Doğan Durgun – Özgür Gündem

Siyanüre Kangal da karşı

27 Nisan Cumartesi günü düzenlenecek basın açıklamasıoyla, “Kangal siyanüre karşı!” denecek.

Bakırtepe Çevre Platformu ‘nun düzenlediği basın açıklaması ve protesto, Bakırtepe’de siyanürle yapılmak istenen altın madenciliğine karşı örgütlenmiş durumda.

Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Bakırtepe, yöre halkı tarafından kutsal olarak görülen, kurban adanıp dilekler tutulan bir dağ. Bu bölgede Demir Export firması tarafından yürütülen ve ÇED süreci sonuçları beklenen altın madenciliği çalışmalarına karşı olarak sosyal medyada imza kampanyaları da başlamıştı.

27 Nisan Cumartesi günü 12:30’da Galatasaray Lisesi önünde toplanacak grubun eylemiyle ilgili ayrıntılı bilgi, Facebook sayfasından takip edilebilir.

(Yeşil Gazete)


Çocuklar 23 Nisan’da Taksim’de

Taksim Gezi Parkı’nda çocuk şenliği düzenleniyor.

23 Nisan Çocuk Bayramı vesilesiyle Taksim Gezi Parkı’nda düzenlenecek çocuk şenliğinin çağrıcısı, 13 Nisan’da yaptıkları Gezi Parkı Festivali’yle 40.000’e yakın kişiye “Taksim’deki projelere hayır!” dedirtmiş olan Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği.

“Çocuklarımızı doğayla buluşturmak, ağaçların, çiçeklerin içinde gönüllerince eğlenebilecekleri bir gün yaşatmak amacıyla 23 Nisan’da parkımızı onlar için şenlendireceğiz” çağrısıyla düzenlenen 1. Taksim Gezi Parkı  Çocuk Şenliği’ne Yasemin Mori, Pelin Batu, Bahadır Uyandıran gibi isimlerin yanısıra bir çok tiyatro grubu, pandomimciler, performans sanatçıları ve tiyatrocular da katılacak, gün boyunca çocuklarla birlikte bir çok etkinlik düzenlenecek.

Ayrıntılı bilgi için Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği’nin facebook sayfası ziyaret edilebilir.

 

(Yeşil Gazete)


Vatandaş olma hasreti – Herkül Millas

 

“İstanbul’u terk etmiş olan Rumlar geri gelebilir, gelsinler, buyur ediyoruz; bu insanlar bizim vatandaşlarımızdır; geçmişte hatalar oldu, artık değiştik; ama Atina’da cami de açılsın, ki biz de Ruhban Okulunu açalım; vakıf taşınmazlarını iade ettik; Batı Trakya’da müftüyü Müslüman azınlık seçsin, zaten Patrik seçimine biz karışıyor muyuz?”

Bunları okuyorum Türkiye basınında. Resmi kimseler söylüyor bunları. Okuyanlara da çok makul geliyor bunlar, sanıyorum – aklıselimin örneği gibi. Güzel sözler, hatta milli gururu okşayan sözler. Biz neler yapmışız neler; oysa ‘ötekiler’ yapmıyor! Ama bana (gidenlerden biri olan bana) bu sözler aynı etkiyi yapmıyor. Çünkü bu sözler –bana göre– çelişki dolu. Beni rahatsız eden, ‘gittiğim’ için pişmanlık duymamama neden olan sözlerdir bunlar.

Azınlık üyesi olarak en büyük şikâyetim, hatta tek şikâyetim, eşit vatandaş sayılmamış olmamdır. Anayasada sözü edilen “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” maddesi bana uygulanmadı. Azınlık üyesi olarak görüldüğüm için. 1942’den bugüne, ‘farklı’ uygulamaların pek çok örneğini yaşadım. İlginçtir, bu arada ben hiçbir zaman ‘azınlık üyesi’ olduğumu iddia da etmedim, bu özelliğimi öne çıkararak ek bir hak da talep etmedim. Benim ve ailemin başına ne geldiyse, devletin ve toplumun beni algılama biçiminden geldi. Beni ötekileştirdi, ‘yabancı’ saydı; kısacası, vatandaş saymadı.

Kendimi azınlık üyesi görerek, Lozan Antlaşması’na ve azınlıklara sağlanması gereken haklardan da söz edebilirdim, edebilirim. 37’den 44’e bu antlaşmanın hiçbir maddesi uygulanmadı. Şunlar öngörülüyordu: Hiçbir yasa bu maddelere karşı olmayacaktı; eşitlik tam olacaktı; mahkemede anadilinin kullanımı ve kamuda çalışma temel hak sayılacaktı; azınlıklara kendi kurumlarını kurma ve işletme hakkı tanınacaktı; eğitimde her türlü kolaylık sağlanacaktı; her türlü kurum kurulabilecekti; din konusunda tam saygılı olunacaktı; bu maddelerde belirtilen haklar ihlal edildiğinde Uluslararası Adalet Divanı’na başvurulacaktı.

Bence en önemli ve tam olarak ihlal edilen madde, son maddedir. Devletler karşı tarafta gördüğü kötü uygulamalarla ilgili şikâyetleri bir ‘divan’a başvurarak çözmeye çalışmak yerine azınlıkları rehine gibi kullanarak halletme yoluna gitti. Böyle bir uygulama hemen semere veren bir yol sayıldı; yani azınlıklar ‘araç’ olarak görüldü. Bu yol ‘pratik’ ve pragmatik olabilir, ama bu uygulama en nihayette azınlıkları –ve beni– ‘araca’ dönüştürür. Tabii, bu uygulama, ‘vatandaşlık’ anlayışının kökünden reddi anlamını da taşır: İstanbul’da bazı kişileri bulunduracağız, Batı Trakya’da soydaşlarımız sorunlar yaşadığında, benzer sorunları bu kişilere yaşatacağız. Karşı tarafta durum düzelirse biz de buradakileri rahat ettireceğiz; oradakiler sürünürse, biz de elde bulundurduklarımızı süründürürüz! Ben bu ‘karşılıklılık’ anlayışını böyle algılıyorum ve hep böyle yaşadım.

Oysa isterdim ki, yabancı bir ülkede Türk soyundan olan insanlar acı çektiklerinde bedelini vatandaşı olduğum ülkede ben ödemeyeyim. Zaten neden ödeyecekmişim? Ben bu ülkenin ‘eşit vatandaş’ı değil miyim, böyle sayılmak hakkım değil mi? Atina’da cami varmış veya yokmuş, Gümülcine’de müftü seçilemiyormuş… Böyle bir durum İstanbul’daki Hasan’ın ve Ahmet’in hayatını doğrudan etkilemiyor da Yorgo’nun hayatını etkiliyorsa ‘vatandaşlık’tan ve ‘eşitlik’ten geriye ne kalıyor? Ve kâbus gibi bir soru: Ya karşı taraf bir 6/7 Eylül senaryosunu uygularsa ben ne olacağım? “Geri gelin” demeden önce geri geleceklerin statüsünü açıkça ve samimi bir biçimde belirlemek gerek. Ben şahsen rehine rolünü üstlenmek istemiyorum.

Son yıllarda azınlıklara gerçekten haklar tanındı; bazı vakıf mallarının iadesi, dini bazı serbestlikler gibi, hoş girişimler bunlar. Hakları ihlal eden hükümetlerle, hakları iade eden hükümet arasındaki farkı tanımak gerek. Bu hakların cemaate değil ‘vatandaşlar’a sağlanmasını tercih ederdim. Bu cümlenin ne anlama geldiğine belki başka bir yazıda açıklık kazandırırım. Ama bu sağlananların Nasreddin Hoca’nın bir hikâyesini hatırlattığını da ekleyeyim. Hani, adamın biri “Evde çok sıkışığız” şikâyetinde bulununca, “Eve köpeği de, eşeği de al” demesi, sonra da “Onları çıkar ve rahatla” tavsiyesinde bulunması hikâyesini… Bu tür ‘bağış’ları başkaları nasıl algılıyor bilemem, ama ben bu hak iadelerini milli gurur, övünme nedeni veya pazarlık konusu yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Bir hak ihlalinin düzeltilmesi ‘bağış’ değildir; bu alanda şükran duyulması da gerekmiyor.

Peki, Yunanistan bu konularda ne yapıyor? Daha mı iyi orası, daha mı hakkaniyetli? İşte bu soru da Ahmet’e sorulmuyor, Yorgo’ya soruluyor! Eşit sayılan iki vatandaştan yalnız biri bu soru ile karşı karşıya, ve hesap ve bedel ödeme durumunda. O da kendini bu sorunun doğal muhatabı saymaya, cevap vermeye başlayınca ‘vatandaş’ olmaktan çıkıyor, ‘öteki’ oluyor. Ve çıkıp gidiyor genellikle. Geri dönmesi için ilk şart, bu soruya cevap vermem durumunda kalmamasıdır sanıyorum.

Söylediğim basit: Bir insanın bir ülkenin vatandaşı olma duygusunu taşıması için o ülkede vatandaş olması gerekir. Eşitlik yoksa vatandaşlık da yoktur. Vatandaşlık, modernite ile ortaya çıkmış, çağdaş bir kavramdır; reaya olmak, –Osmanlı dönemindeki anlamıyla– ‘millet’ veya cemaat olmak başka bir şeydir. Ben, kendi hesabıma, vatandaş olarak yaşamak istiyorum. Türkiye’den bütünüyle kopmadıysam, bu yolda, benimle aynı görüşte olan, bana tam destek veren insanların bulunmasındadır. Bu insanlar azınlıkta şu anda; onlar da benim gibi. Umudumu, onlar var olduğu için tam olarak kaybetmedim. Bir gün gelecek, vatandaş olacağım.

Herkül Millas – Agos

Özgürlük ve barış konusunda kime güvenmeliyiz? – Ayhan Bilgen

Toplumsal bir çok kesiminde egemen olan güven bunalımını son günlerde yürütülen tartışmalar vesilesi ile bir kez daha görmüş olduk.

 

Aslında hiçbir kesimin diğerine güven duymadığını görmek için, somut konuşmaya başladığımız her kritik konu bu tabloyu görünür kılmaya yeter. Bu güven bunalımın nedenlerini sorgularken merkeze oturtmamız gereken Türkiye’nin yönetim geleneğidir. Toplumsal kesimlerin bir birine olan güvensizliğini körükleyen ve gücünü bu güven krizini yönetmekten alan bir yönetim alışkanlığından söz ediyoruz. Bürokrasi ile siyasetin topluma yaklaşımda uzlaştıkları bu fotoğraf son derece güçlü tarihsel arka plana sahip.

 

Olumlu örneklere daha fazla şahit olup korkularımızı aşana kadar da bu durumun değişmesini bekleyemeyiz. O halde güven ortamını sağlamanın ötesinde bir barışı nasıl tesis edebiliriz. Bu sorunun cevabını özgüven kavramında aramalıyız. Başkalarına duyduğumuz ve belki son derece haklı nedenlere dayanan güvensizliğin tek ilacı özgüvendir.

 

Toplumsal kesimlerin kendi örgütlülüğü ile haklarını koruma konusunda nihai güvencede bu özgüvende aranmalıdır. Elbette güven ortamının sağlanmasını bir güç yarışında görmemeliyiz. Toplumların erdemi, ahlaki politik değerleri ve nihayet ülkede herkesi bağlayan ve özellikle zayıflar için güvence olacak bir hukuk düzenin önemini göz ardı etmemeliyiz.

 

Ele almaya çalıştığımız konu daha çok geçiş döneminin nasıl planlanacağı ve sonuçta kimin haklarını ne kadar koruma altına alacağıdır.

 

Alevi ve kimi sol çevrelerin öncelikle hükümete ve onunla kendileri aleyhine işbirliği yapabileceği kaygısını taşıdıkları Kürtlere yönelik kaygılarını da bu bağlamda ele almalıyız. Kürtlerin, muhafazakarların elbette bu güven bunalımını aşmakta Alevilere karşı sorumlulukları olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak asıl kalıcı güvence Alevilerin kendi örgütlenmeleridir.

 

Aleviler böyle bir örgütlülüğe sahip olmadıkça, bölgesel ilişkilerde yada ülke içi dengelerde meydana gelebilecek her gelişme onların kaygılanmasını gerektirecek şartları hazırlayabilir.

 

Aynı duyguları 28 Şubat döneminde yaşayan muhafazakar çevreler ne yazık ki bugün diğerleri için empati yapmakta son derece isteksiz durmaktadırlar.

Daha önemlisi ise her toplum kesiminin başka bir toplum kesimine yönelik korkularından hareketle iktidar yada devlete sığınma refleksi içinde hareket etmeye yönelmesidir.

 

Kendi örgütlenme biçimindeki darlık ve zayıflıkları aşmaya yönelmek yerine bu güven bunalımını derinleştiren söylemlerle tatmin olmayı tercih etmek ciddi bir handikap.

Müzakere masasına oturanların bile bir birine güvenmediği bir ortamda diğer toplum kesimlerinin devlete yada Kürtlere güvenmesini beklemek yerine kendi güven mekanizmalarını güçlendirecek çalışmaları konuşmalıyız.

 

Toplumsal kamplaştırma planlarına hizmet edecek bir dil kurarak güven ortamının inşa edilmesi beklenilemez. Kendine olan güveni güçlendirecek siyasal tutumlar geliştirerek, özgürlükleri ve toplumsal barışı sağlamaktan başka yol olmadığını fark etmek için Kürtlerin yaşadığı süreç son derece öğreticidir.

Toplumsal hareketler, kendi içinde farklı yaklaşımlara tahammül edebildiği ve doğal öğrenme, değişim seyrini sağlıklı yürütebildiği ölçüde güven ortamına kavuşacaktır. Yaşadığımız bölge ve dünyanın gerçeklerinden bağımsız bir güvenlik ortamını kimse kimseye bahşetmeyecektir.

 

Ayhan Bilgen – www.alternatifsiyaset.net

Mersin Mut’da “Santrallerin Mut iklimine olumsuz etkileri” paneli

Mersin’in Mut ilçesinde Kozlar Yaylası Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği tarafından “Santrallerin Mut iklimine olumsuz etkileri” paneli düzenleniyor. 21 Nisan Pazar (Bugün) günü 19:oo’da Ziraat Odası Toplantı Salonu”nda gerçekleşecek panelde Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün, Mersin’i çepeçevre kuşatan santral projelerinin bölgeyi ne hale getireceği konusunda bilgilendirme yapacak.

Mersin’de son yıllarda elektrik üretimi adı altında insan ve çevre sağlığını hiçe sayan, ranta dayalı yatırımlar planlanmakta. Bu planlamaların arasında Silifke ve Mut bölgesinde yapımı planlanan “Kayraktepe Barajı ve Hidroelektrik Santralleri“ de bulunuyor.

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün

Göksu Nehri üzerinde yapılması planlanan Kayraktepe Barajı ve HES projeleri, başta Silifke ve Mut olmak üzere buralara yakın bölgelerde iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini ve nem oranını arttıracak: Bunun sonucunda da bölgede bitki ve hayvan çeşitliliğinde değişmeler ve bakteri sistemi bozulmaları meydana gelecek. Suyun ısısı ve nem oranı artınca su tutumu nedeniyle Göksu Nehrinin eko sistemi de geri dönüşü imkansız şekilde bozulacak.

“Mut’un dağlarında bir daha çiçek açar mı?” sloganı ile duyurusu yapılan panele tüm Mut halkının ve doğa korumacı herkesin davetli olduğu bildirildi.

Yeşil Gazete olarak biz de panelde bulunacağız.

(Mut İlçemiz.net, Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol’dan 1 Mayıs için Taksim’de insan zinciri

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, 20 Nisan’da Galatasaray Meydanı’ndan, 1 Mayıs 1977’de 34 kişinin hayatını kaybettiği Kazancı Yokuşu’na kadar yaptığı insan zinciriyle  “1 Mayıs” etkinliklerinin başlangıcını yaptı.

Parti, İstanbul’da 1 Mayıs İşçi Bayramı’na kadar gerçekleştireceği 10 günlük etkinlik maratonuna Taksim’den başladı.

Taksim Meydanı’na 1 Mayıs 1977 Anıtı

Etkinliklerin ilk gününde, Galatasaray Meydanı’nda stand açan partililer, Kanlı 1 Mayıs’ta hayatını kaybedenler için Taksim Meydanı’na anıt yapılması taleplerini dile getirdiler. Anıt yapımı için başlattıkları imza kampanyasını halkla paylaştılar. İmza kampanyasına ilgi büyüktü. İstiklal Caddesi’nden geçen birçok insan, partinin yaptıklarıyla ilgili bilgi almak için stand masasına geldi.

Daha sonra partililer, insan zinciri yaparak sloganlar eşliğinde Kazancılar Yokuşu’na kadar yürüdü. İstanbul İl Eşsözcüsü Naci Sönmez’in yaptığı basın açıklamasından sonra gruptaki herkes yokuşun başına birer karanfil bırakarak ölen 34 kişiyi andı.

Yeşiller ve Sol Gelecek’in dün insan zinciri ve imza kampanyası ile başlattığı 1 Mayıs etkinlikleri hafta boyunca devam edecek.

Haber ve Fotoğraflar: Ezgi Özcan

(Yeşil Gazete)

 

Lobiye Karşı Doğayı Savunmak – Noyan Özkan’ın anısına…

İki hafta önce kaybettiğimiz doğa korumacı avukat Noyan Özkan‘la, geçen yıl Güncel Hukuk dergisinde bir röportaj yayımlanmıştı. Noyan Özkan’ın portresine ve mücadelesine yer veren röportajda Çevre Avukatları Grubu’nun nasıl kurulduğuna ve ilk açılan çevre davalarına dair ipuçları da bulunuyor. Rita Ender’in yaptığı röportajı Güncel Hukuk dergisinin izniyle, Noyan Özkan’ın anısına yayınlıyoruz.

İdeali uğruna mesleki yaşamına kaymakam vekilliği yaparak başlamış bir hukukçu Av. Noyan Özkan. Zonguldak’ta doğmuş, Ankara Hukuk Fakültesi’nde okumuş. Kısa bir süre farklı şehirlerde, farklı görevlerde çalıştıktan sonra, önce İzmir’li, sonra avukat olmuş.

Ege’de sürdürdüğü hayatında, her zaman ilgi duyduğu çevre hukuku konuları üzerine yoğunlaşmış. Özellikle bu alanda meslektaşlarıyla birlikte çalışırken; davalara girip, dilekçeler sunarken aslında hep ülkenin ve dünyanın hukuk sistemine ilişkin tespitlerde de bulunmuş. Hukuk ve adalet için mücadele vermek gerektiğine inanmış.

Av. Noyan Özkan ile bu mücadeleler ve meslek hayatı üzerine söyleştik…

Sizin hikâyeniz nerede, nasıl bir ortamda başladı?

Ben 1953 yılında Zonguldak’ta doğdum. Babam maden mühendisi olduğu için orada çalışıyordu, o yüzden orada doğdum. Babamın mesleği nedeniyle 7-8 ayrı ilkokulda okudum. Bunlardan bazıları köydeydi; Eskişehir’in Sazak Köyü’nde, Akçakoca’nın Beyören Köyü’nde… Fakat sonunda babam, kardeşimle benim biraz daha iyi bir eğitim almamız için Ankara’ya geldi. İlkokul beşinci sınıfı Ankara’da, Mimar Sinan İlkokulu’nda bitirdikten sonra, Ankara Koleji’ne başladım. 71 yılında mezun oldum ve Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdim.

Nasıl bir seçimdi hukuk?

Ben hukuktan önce Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dil Bilim Bölümü’ne yazılmıştım, derslere de başlamıştım. Fakat radyoda puanların düştüğünü duydum, o zaman puanlar düştükçe üniversite değiştirilebiliyordu. Babam hukukun puanın düştüğünü öğrenince çok ısrar etmeye başladı. Onun ısrarlarına dayanamadım, bir gün Hukuk Fakültesi’ne ders dinlemeye gittim. Anayasa Hukuku dersi vardı. Bülent Nuri Esen vardı. Benim çok hoşuma gitti. Gittim ve Hacettepe’den kaydımı aldım.

Deneyerek seçmiş oldunuz…

Evet, deneyerek. Bizim yaşamımızda, adalet sistemine bakışımızda hocaların çok büyük rolü oldu. Çok değerli hocalarla okuduğuma ve onlardan çok şey öğrendiğime inanıyorum. Özellikle sonraki yıllardaki hukuk ve adalet sistemi ile ilgili mücadelemizde, bu hocaların “Hukuk devleti nedir? Nasıl savunulur?” gibi konularda bize önderlik etmiş olması önemliydi. Fakülte yıllarında öğrencilerin ilgisi daha ziyade Anayasa Hukuku veya Ceza Hukukuna yönelikti. Fakat yaşamda para getiren Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, onların önemini sonradan anlıyorsunuz…

Ankara’da nasıl bir öğrencilik hayatı geçirdiniz?

Ben çalkantılı bir dönemde okudum. Üst üste milliyetçi cepheler kuruldu. Öğrenciler üzerinde, özellikle Ankara Hukuk ve Siyasal üzerinde, hükümetin bizzat polis tarafından organize ettirdiği çok yoğun baskılar vardı. Bu durumlar, toplumsal olayları çok yakinen takip etmemize sebep oldu. Bunda, Ankara’nın politik havasının rolü de çok önemliydi; seminerler, konferanslar, tiyatrolar ve okumaya olan merak… O dönem, öğrenciler arasında resmen okuma yarışı gibi bir şey vardı. Hiç unutmam, mesela felsefe seminerlerine; İoanna Kuçuradi’lerin, Bedrettin Cömert’lerin seminerlerine giderdik.  Bilgi etkileşimimiz sadece hukukla sınırlı değildi. Bunlar bizim hayatımızı etkiledi. Sonra, ben, ailemin maddi durumunun çok iyi olmasına ve onların itirazlarına rağmen sınava girdim ve kaymakamlığa başladım. Önce 6 ay Kütahya’da kaldım, ardından yaklaşık birer sene Sivas’ın Koyulhisar ilçesinde ve Trabzon’un Yomra ilçesinde kaymakam vekilliği yaptım.

Neden bu yolu seçtiniz?

Bir ideal olarak. “Ben bu ülkeden hizmet aldım, bu ülke beni yetiştirdi, benim de borcum var” diye düşünüyordum…

Bu borcu hâkimlik veya savcılık yaparak ödemeyi düşünmediniz mi?

Düşündüm, onun da sınavına girdim, onu da kazandım. O zaman hâkim-savcı olmak kolaydı, sınava giren her iki kişiden birini alıyorlardı. Savcı olmayı düşünüyordum fakat bir Mülkiyeliler gününde kaymakamlarla tanıştım. Onlarla birkaç kez bir araya geldikten sonra kaymakamlık yapmaya karar verdim. Toplumsal kalkınma projeleri, kooperatifler vs. derken gittik, Anadolu’ya ayağımızı bastık. Benim çalışma dönemim, sokak kavgalarının olduğu, her gün 3-5 kişinin öldüğü kötü bir döneme denk geldi. O arada başımdan şöyle bir şey de geçti: Kaymakamlık kursu için Ankara’ya gelmiştik. 70 kişiden 9’una “ Siz kaymakam olamazsınız” dediler. Bakanlık yetkilileri, herkesin geçmişine göre birtakım hesaplamalar yapmıştı. “Yapmazsanız Danıştay’a gideceğiz” dedik. Sonradan bize ikinci bir sınav yaptılar. Böyle bir engelle karşılaştım ve orada bir ön karar verdim. Dedim ki, “Burada bize pek hayat hakkı yok.” Çünkü İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların geçmişten bu yana Türk-İslam sentezine dayalı bir çekirdek kadroları vardır ve bu kadrolar devamlı muhafaza edilir. Özellikle sol görüş pek kabul görmez veya belli ölçüde tolere edilir ve gerektiğinde de dışlanır. Böyle bir yönetim anlayışı vardır. 1980 yılında, özellikle 12 Eylül yönetiminin gelişiyle sağcı bürokratlar bundan da biraz güç alarak, aynı şeyi tatbik ettiler. 12 Eylül yönetiminin uygulamaları başladığında ben Zonguldak’ın Ulus ilçesindeydim. Orada önceleri pek bir şey yoktu, sonradan sıkıyönetim uygulamaları vs… Beni 1402’lik yapma yolunda da birtakım girişimler olmuştu, bunu bana o zamanın Zonguldak valisi “dikkatli ol” gibisinden söylemişti. Askerliğe gidince vazgeçtim bu işten ve askerlikten dönünce İzmir’de avukatlık stajına başladım. Ben avukatlığa başladığımda arkadaşlarım meslekte 5. yıllarını doldurmuşlardı.

Neden İzmir?

Deniz! Eskiden beri burayı çok seviyordum. Denize ve doğaya çok düşkünüm ben. Kız kardeşim ve dayılarım buradaydı. “Gel, Ankara’nın politik havasından kurtul” diye ısrar ediyorlardı, geldik. Her yaz geliyordum zaten ama o zaman kalıcı olarak geldim.  Geldikten bir iki sene sonra İzmir’de evlendim.   Eşim İzmirli; İzmirli olduk. Sonra avukatlık hayatı devam etti. İş Hukuku, Ticaret Hukuku davalarına bakıyordum.  Önce staj yaptığım büroda ortak olarak kaldım, sonra çok ortaklı bürolarda çalıştım. Yaklaşık 15 senedir de yalnız çalışıyorum.  Şu var ki, bütün avukatlık hayatım boyunca, hayatı temin için yapılan işlerin dışında bir pencere açtım kendime. Eskiden beri doğaya meraklıydım, “doğayı korumanın hukuku nasıl olur?” diye düşündüm ve bu yöne biraz ağırlık verdim.

Ağırlık vermeye başlamanıza neden olan bir olay, belirgin bir çıkış noktanız var mıydı?

Evet var: Çok sevdiğimiz Gökova kıyılarında bir termik santral kurulması; Özal’ın bütün basını toplayıp oraya gitmesi ve bunu empoze etmesi. O zaman bunun üzerine çok okudum, İngiltere Çevre Bakanlığı’ndan dokümanlar getirdim, internet olmadığı için böyle şeyler zor bulunuyordu. Bunun zararlı olduğuna kanaat getirdim, yazışmalar yaptım. Uluslararası yazışmalar yaparken beni Viyana’da bir çevre konferansına davet ettiler. Oraya giden Türkiyeli çevreci kurumlardaki arkadaşlar da beni Bergen’deki, Çevre ve Kalkınma Konferansı’na gitmek için seçtiler. 1990 yılında yaklaşık 10 gün bu konferansa iştirak ettim, çok şey öğrendim. Döndükten sonra öğrendiklerimi yazıya dökmeye başladım. Ve 90’lı yıllardan itibaren, farklı alanlarda çalışan arkadaşlarla Çevre Avukatları Grubu kurduk. Her hafta toplanıp; daha ziyade Ege Bölgesi’nde ve Türkiye’de bu alandaki hukuki sorunlar nedir diye tartışıyorduk; ne yapabiliriz, ne gibi girişimlerimiz olabilir diye düşünüyorduk. Hareketimiz basının da çok ilgisini çekti ve Ege Bölgesi’nde çok genişledi. Çok dava açtık, bilirkişilerden raporlar aldık. Türkiye’de çok rastladığımız bir durum bu alanda da söz konusu: Yargıdan karar alınıyor ama idari aşamada kararın arkasından dolanılıyor! Gökova termik santrali ile ilgili Aydın İdare Mahkemesi’nde dava açtık, Bergama altın madeni işletmesi ile ilgili mücadele ettik. Kent içinde de pek çok mücadelemiz oldu; Kordon otoyoluna karşı, Cumhuriyet Meydanı’nın ortasında bir AVM kurma girişimine karşı…

Bu saydıklarınızın arasında, sanki Bergama’nın, yöre halkının da bizzat mücadele vermiş olması açısından daha kendine has bir yanı var gibi…

Doğrudur, esasında onlar bizi çağırdılar ve dediler ki “Burada altın madeni işletecekler. Zararlı olduğunu duyduk. Karşı tarafın hukukçuları var, karşımızda şirketler var. Siz bize yardımcı olur musunuz?” Belediye başkanı talepte bulundu, işin içine girdik. Olayın içine, uluslararası şirketler, o şirketlerin ülkelerinin büyükelçileri, jandarma, MİT karıştı. Altın madeni şirketleri, Bergama’yı örnek olarak gördüler, orada yapıp başka yerde aynısını uygulamayı düşündüler. Değişik yöntemler kullandılar, köyden işçi alımları yaptılar. Fakat Bergama yurttaşları uzun süre direndi, çünkü tarıma dayalı bir ekonomileri vardı ve madene çok muhtaç değillerdi. Fakat bu direnç kırıldı.

Nasıl?

Özellikle idari yargıda aldığımız yürütmenin durdurulması kararlarına rağmen idarenin yeni bir karar çıkararak kararın arkasından dolanması ile. Bu arkadan dolanma, Strasbourg’da AİHM kararı ile de tescil edildi. Türkiye aleyhine ihlal kararı  (hem yaşam hakkının, hem adli yargılanma hakkının ihlali) verildi. Bütün bunlar halkta, “Biz her şeyi yapıyoruz, avukatlar yargıya gidiyor, kararlar alınıyor ama bu uygulanmıyor” hissi uyandırdı. Büyük bir yılgınlık-bıkkınlık yarattı ve halk geriye düştü. Burada bizim kamu yönetiminin despot, otoriter, hiçbir şekilde demokratik hukuk devleti ile uyuşmayan yapısını görüyoruz. Ben tüm yaşamım boyunca bu yapı ve yapının uygulamaları ile mücadele etmeye karar vermiş, mümkün olduğu kadar bunu yaşama geçirmeye dayalı bir yaşam biçimi benimseyen bir hukukçuyum. Bunu benimseyen her kişi ve kurumla birlikte mücadele etmeye her zaman için önem verdim. Bunlar riskli olaylar aslında ama bir yerde o riskleri aşıyorsunuz. Eğer buna inanmışsanız ve bundan zevk alıyorsanız, ne olursa olsun uğraşıyorsunuz. Bu duyarlılık, ülkemizdeki ve dünyadaki adalet sistemi ile ilgili çalışmalar beni Baro çalışmaları içine de soktu. İzmir Barosu’nun hemen hemen her kademesinde görev aldım. 98’de Genel Sekreter seçildim, 2000 yılında Başkan olarak göreve geldim. Ben Baro’dan verilen her görevi çok önemserim. Önümdeki bütün işleri bırakırım ve Baro’dan verilen o görevi yaparım.

Bu görevleri yerine getirirken ve özellikle çevre hukuku alanında yazarken sık sık, uygulamadaki hak ihlallerinin aslında “bir lobicilik faaliyeti” olduğunu ifade etmişsiniz…

Evet, bu bir lobi. Tekelci sermaye lobisi, kar getiren bir olay. Bunun en tipik örneği, nükleer santraldir. Nükleer enerji lobileri ve iş adamları lobileri o kadar güçlüdür ki; nükleer enerjinin riskleri ortada olmasına rağmen, özellikle atıkları konusunda hiçbir çözüm bulunamamasına rağmen, bu enerji üzerinde hala ısrar edilebilmektedir. Bu ticari küreselleşme hareketi karşısında, ticari değil de insani küreselleşme örneği yani bunlara karşı durabilen bir güç yok. Bunlar ne yapıp edip istediklerini yerine getirmeye çalışacaklar. Belki uygulamayı Almanya’da veya Fransa’da askıya alacaklar ama kalkınmakta olan ülkelerde, demokratik hukuk sistemleri oluşmamış ülkelerde devam edecekler. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum: Türkiye’nin son 10-15 yılına dikkat edin. Ekonomik bunalımdan sonra bir anda AKP hükümeti ortaya çıkıyor. Parti kuruluyor, daha 1 yıllık parti bir bakıyorsunuz seçimi kazanıyor. Kazanmadan önce o partinin genel başkanı olmayan kişi, resmi olarak ABD’ye davet ediliyor… Özellikle çevre koruma, insan hakları ve adalet sistemleri konusunda bizim gibi ülkeleri, uluslararası sistemden farklı veya o sistemin yönlendirmelerinden ayrı olarak düşünemeyiz. Fevkalade kullanıyorlar bizi, geçmişte yaşadığımız faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, çok büyük olayların hemen hepsinin arkasında uluslararası bir takım çıkar çatışmaları, gizli servis oyunlarını görebiliriz. Bunların çoğu ortaya çıkmadı çünkü bunlar 12 Eylül davaları ile ortaya çıkacak boyutta olaylar değil.   Şu anda bana göre, üstü örtülü bir faşizm ortamı yaşıyoruz.

Bu ortamda hukukun pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hukuk, adalet sistemi, kanunlar, yargı mekanizması araçsallaştı. Şunu özellikle söylemek istiyorum: 12 Eylül 2011 referandumu ile maalesef adalet sistemi tamamen tepetaklak olmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde bir anda, bir yüksek mahkeme üyelerinin, Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte biri, üçte ikisi değişemez. Bizde değişti! Bundan daha kötüsü, HSYK yüksek yargı üyelerini seçtiği için Yargıtay’a 120’ye yakın, Danıştay’a 80’e yakın yargıç tayin ettiler. Tamamen kendi kafaları ve kendi politikalarına göre. Bundan Türkiye ne zaman kurtarır tahayyül edemiyorum. Çok uzun bir dönem acısını çekeceğiz. Burada maalesef kendilerine “liberal demokrat” diyen ve genelde İstanbul’da bulunan hukukçu arkadaşlarımızın çok büyük payı var. Hepsi televizyonlara çıkıp, bu referandumu savundular. Ben bunu çok büyük bir üzüntüyle anıyorum, ama şu var ki, daima geleceğe umutla bakıyorum. Yine, bizim; hukukçuların bir şekilde bunun üstesinden gelmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum.

Röportaj: Rita Ender – Güncel Hukuk dergisi

(Yeşil Gazete)

[Canlı Yayın] Adana’da Yeşiller/Sol Eşsözcülerinden 4 Adalet Paneli

Yeşiller ve Sol Gelecek Eşsözcüleri Sevil Turan ile Arif Ali Cangı’nın örgüt ziyaretleri devam ediyor. Turan ve Cangı, Mersin’de dün gerçekleşen yoğun tempodan sonra bugün Adana’dalar.

Adana’da gün Çukuruova Gazeteciler Cemiyeti’nde düzenlenen basın toplantısı ile başladı.

Yeşiller ve Sol Gelecek eşsözcülerinin Adana programı biraz sonra Taş Mektep’te başlayacak “4 Adalet Kampanyası” paneli ile devam edecek.

Yeşil Gazete’nin canlı olarak yayınlayacağı panelde Sevil ve Turan, Yeşiller/Sol’un “Su, Ekmek, Söz, Kimlik” kelimeleri ile özetlenen 4 Adalet Kampanyası hakkında bilgi verecekler.

Panel hakkında en güncel bilgileri Yeşil Gazete’den takip edebilirsiniz.

Bizi twitter üzerinden de takip edebilirsiniz

15:55

Yeşiller ve Sol Gelecek (@YesillerSol) eş sözcüleri @svl_trn ve @ARIFCANGI nın #adana #tasmektep deki 4Adalet paneli sona erdi

15:45

“LGBT hareketinde de, kadın hareketinde de ekoloji hareketinde de biz demokrasi mücadelemize barıştan sonra da devam edeceğiz” @svl_trn


15:40

Salondan gelen sorulara yanıt verme sırası @svl_trn da , “Barışın gelmesi demokrasi gelecek anlamına gelmiyor”.

15:30


“Barış süreci bütün sorunları çözmeyecek. Toplumda ve Türkiye tarihinde çözülmesi gereken pek çok sorun var” @ARIFCANGI

15:25

Salondan gelen soruları not alan @YesillerSol eşsözcüleri şimdi tek tek yanıt veriyor,”Barış demokratik siyasetin başlangıcıdır” @ARIFCANGI


15:20

“Ben LGBT bireyim. LGBT bireyler olarak sürekli öldürülüyoruz. Bu konu hakkında nasıl bir adım atacaksınız?”

15:15

Panelde soru cevap kısmına geçildi. @svl_trn ve @ARIFCANGI salondan gelen soruları not alıyorlar

15:10

Panel de soru cevap kısmına geçildi. Bir katılımcı sosyalistlerin barış sürecine bakışı soğuk algısının kendisini rahatsız ettiğini iletiyor

15:05

İktisadi Adalet sunumu için söz sırası bir kez daha @ARIFCANGI da, “İktisadi Adalet yokluğu Çevre/İklim Adaleti olmaması sonucunu doğuruyor”

15:03

“Bu arada http://350.org üzerinden gidn çok önemli bir mücadele var. Haziran’da İstanbul’da başlayacak bir hareket var” @svl_trn

15:00

“Biz çevre ve iklim adaletinin sağlanmadan toplumsal adaletin sağlanamayacağını söylüyoruz” @svl_trn

14:55

Adana’da 4A Paneli: “Şu anda 2,5 mio insan temiz su, gıda ve havaya ulaşma imkanından yoksun” @svl_trn Çevre ve İklim Adaletini anlatıyor

14:50

“Barış Sürecinde kadınların rolü çok önemli. Kadınların bu sürece sahip çıkması gerekiyor” @svl_trn


14:45

Katılım ve Tanınma Adaleti’nden sonra sözü @svl_trn aldı. “Barış Süreci birçok adaletsizliğin kaldırılmasında bir ön adım olacak”

14:35

Taş Mektep toplantı salonunda panele katılım yoğun @YesillerSol


14:30

4 Adalet. Tanınma Adaleti, İktisadi Adalet, Çevre ve İklim Adaleti, Katılım Adaleti @ARIFCANGI


14:20

4 Adalet Kampanyası paneli #adana #tasmektep de başladı. @ARIFCANGI şu anda açılış konuşmasını yapıyor @YesillerSol

Fotoğraflar: Önder Ziya Paylar

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)