2001 ölüm orucunda yaşamını yitiren Sibel Sürücü’nün mezarının da aralarında bulunduğu 48 mezar Ali Ağaoğlu’nun My World Europe sitesine giden yol için ailesine haber verilmeden taşınmış!
Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre;
Kendilerine haber verilmeden çocuklarının mezarının Başakşehir’den Hadımköy’e taşındığını öğrenen Sibel Sürücü ailesi şaşkın; hukuki yollara başvuracaklar.
Başakşehir’e bağlı Ayazma bölgesinde Ali Ağaoğlu’nun gecekondu bölgesi yıkılmasının ardından yerine inşa ettiği My World Europe sitesinin arkasında yer alan mezarlık beş ay önce Hadımköy’deki Gülbahçe mezarlığına taşındı.
49 mezarın olduğu alanın üzerinden siteye giden bir yol yapılmış; sadece bir şehit mezarı hukuki süreç nedeniyle boşaltılmamış.
2001’de Kartal Cezaevi’nde ölüm orucunda yaşamını yitiren Sibel Sürücü’nün mezarı da burada yer alıyordu. Sürücü’nün ailesi Tokat’ta yaşıyor. Anne Sakine Sürücü, her sene olduğu gibi bu yıl da 22 Nisan’da kızının ölüm yıldönümünde anma yapmak için mezarlığını ziyarete gelecekti.
Öncesinde Sürücü’nün dayısı Şenol Budak, mezarlığı temizlemeye gittiğinde boş mezarları görüp şok oldu.
‘BEN NASIL BİLEYİM ONUN KEMİKLERİ Mİ?’
“Küçükçekmece mezarlık müdürlüğünü aradım. ‘Size ulaşamadık. Bakanlıktan izin aldık, her şeyi kurallara uygun şekilde hoca eşliğinde yaptık’ dedi. Ağaoğlu projesi başladıktan sonra mezarlığın başka yere taşınacağı söylentileri vardı. Ancak tapumuz olduğu için bize haber verileceğini düşünmüştük.”
Kızının İkitelli’de gömülme vasiyeti olduğunu söyleyen Anne Sakine Sürücü ise şöyle konuştu:
“Hadımköy’deki mezarlığa gittik, kızımın mezar taşını alıp koymuşlar. Ben nereden bileyim, kızımın kemiklerini alıp gerçekten oraya mı koydular. Başka kemiklerle karıştırdılar mı. Ben nasıl güveneyim ki.”
MEZARLIK MÜDÜRÜ AİLELERİ SUÇLADI: İLGİSİZLER
Küçükçekmece Mezarlık Müdür Yardımcısı Süleyman Edin şöyle konuştu: “Ulaşabildiğimiz bizde adresi olan kişilere ulaştık. Ulaşılamayanlara kendileri varmış gibi doktorla, imamla, dini vecibeleri yerine getirilerek naklettik. Biz mezarlıkta ilan ettik, bize müracat edin diye. Beş ay oldu nakil olalı, bu aileler ne kadar ilgisizler ki ziyarete gelmiyorlar. Mezarlık Başakşehir Belediyesi’nin imar planı gereği bakanlık onayıyla değiştirildi. Bizim inisiyatifimizde olan bir şey değil. Şehit mezarını da bekletiyoruz. Çünkü aile Genelkurmay’dan şehitlik belgesi almak için bekliyor. Alırlarsa Edirnekapı Şehit Mezarlığı’na nakledilecek.”
Ailenin avukatı Sevinç Sarıkaya, belediyeden mezarlığın hangi amaçla nakil edildiğini öğreneceklerini ancak amaç ne olursa olsun yönetmelik gereği aileye haber verilmek zorunda olduğunu söyleyerek hukuki süreci başlattıklarını belirtti.
İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, inşaat çalışmalarının sürdüğü Taksim’de 1 Mayıs kutlaması yapılmasına izin vermeyeceklerini söyledi.
Emek örgütlerinin 1 Mayıs’ta Taksim’de olma kararı almalarının ardından Vali Mutlu, sendikaların Taksim’de 1 Mayıs kutlaması talebiyle ilgili açıklamalarda bulundu.Sendika temsilcileriyle görüşmeler yaptıklarını söyleyen Mutlu, “Bu şartlarda mitingin müsaade edemeyeceğimizi açıklamış olduk. Yeni bir alan için müracaat bekliyoruz” ifadelerini kullandı.
Türk-İş, DİSK, KESK ve TTB ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı alırken, işçisi, işsizi, emekçisi, emeklisi, aydını, sanatçısı, gazetecisi, öğrencisi, esnafı, kadını, genci, yaşlısıyla tüm halkı adalet, eşitlik, özgürlük, barış ve gerçek demokrasi için 1 Mayıs alanlarında birlikte olmaya çağırdı.
Çernobil Haftası kapsamında Türkiye’de bulunan Çernobil tanıkları, Galata Kulesi’nde 19.30’da, Küresel Eylem Grubu, TEMA, Greenpeace ile birlikte Yeşil Düşünce Derneği’nin düzenlediği“Çernobil Felaketi’nde Yaşamlarını Kaybedenleri Anma Etkinliği”ne katıldı.
27 sene önce bugün
26 Nisan 1986 gecesi saat 01.24’te Ukrayna ve Belarus sınırında bulunan Çernobil’deki nükleer enerji santralinin dördüncü reaktöründeki patlama sonrası, engelleme ve temizlik çalışmaları için 830 bin tasfiye memuru çalışmış. 8.4 milyon insan radyasyona maruz kalmış. 52,000 km2’lik tarım alanı tahrip olmuştu. Nükleer faciası sonrasında 400,000 insan yeni yerlere yerleştirildi. Yaklaşık olarak 6 milyon insan ise radyasyondan etkilenen alanlarda yaşamaya devam ediyor.
“Nükleer santral patlar, çatlar”
Nükleer karşıtı web sitesi nükleersiz.org’un proje koordinatörü Dr. Ümit Şahin’in açılış konuşmasını yaptığı Çernobil’in 27. yıl anmasında, Çernobil tanıklarından Mykola Bakieiev, anmaya gelenlere acılarını paylaştıkları için teşekkür etti ve orada yaşananların kelimelerle anlatılamayacağını söyledi.
Küresel Eylem Grubundan Nuran Yüce okuduğu basın açıklamasında, Çernobil’in sonuçlarını aktardı. Nükleer santral projelerinin dünya çapında teşvi hükümetlerden teşvik aldığını ancak bu projelerde halkın karara katılım mekanizmasına alınmamasını eleştiren Yüce, Mersin, Sinop ve İğneada için de uyarıda bulundu.
Nuran Yüce, basın açıklamasında“Yeni projelerde halkın katılımı engelleniyor; mevcut santrallerde ise radyasyon salımları ve kaza verileri ‘ulusal güvenlik’ gerekçesiyle halktan gizleniyor.
Hükümetin derhal nükleer santral planlarına karşı çıkan bilim insanlarına, örgütlere, Mersinlilere, Sinoplu ve İğneadalılara kulak vermesi; Türkiye’nin enerji geleceğini demokratik ve katılımcı bir şekilde oluşturma yoluna gitmesi gerekiyor. Tabi ki bu temiz enerji geleceğinin temel taşları da hem kaynağı hem de geliri yerelleştirecek, iklim değişikliği ile mücadeleye katkı sağlayacak ve çevreyi koruyacak olan yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği çözümleridir” şeklinde konuştu
Anma için bir araya gelen grup, “AKP elini Akkuyu’dan çek, nükleer santral çatlar patlar, Akkuyu’da nükleer santral istemiyoruz” sloganları attı.
Çernobil Tanıkları Mersin’de
Avrupa Çernobil Ağı’nın bir parçası olanYeşil Düşünce Derneği’nin düzenlediği ‘Çernobil Haftası’ kapsamında, “Çernobil Tanıkları Türkiye”de programında Çernobil Tanıkları bugün Mersin’de, Akkuyu’da nükleer santral tehdidi ile içiçe yaşayan Mersinliler ile birlikte olacak.
Mersin Ticaret ve Sanayi Odası konferans salonunda 13:00 – 16:00 saatleri arasında gerçekleşecek panelde çernobil süpürücüleri Nina Janchenko ve Mykola Bakieiev “barışçıl atom” safsatasının ardında yatanları, gözlerden saklanmak istenen gerçekleri Mersin halkı ile paylaşacak.
İşçi sınıfının 127 yıl önce Chicago’daki başkaldırısı 1 Mayıs’ı yarattı. Bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen başkaldırı gerekçesinin ortadan kalktığını söylemek maalesef mümkün değil.
Avrupa’yı kısmen dışarıda tutarsak dünyanın her yerinde günlük çalışma süresi sekiz saatten fazladır. Güvencesiz ve sigortasız çalışma giderek yaygınlaştırılmaktadır. Küresel şirketlerin rekabetlerinde en etkili maliyet ucuz emek olarak belirlenmiştir. Sermaye, ya ucuz emek sunan ülkelerde üretimine devam ediyor ya da göçmen işçilerle ucuz emeği kendi ayağına getiriyor.
İşsizlik ve kayıt dışı iktisadın süreklilik kazanması, ucuz emek piyasasının oluşmasına ortam hazırlıyor. İş bulabilenler sömürülme ‘’şansını’’ elde edebilmiş oluyor.
Emperyalist devletler sermaye hareketlerinin yol haritasını yeniden çizerken, piyasa denetim mekanizmalarını sermayenin ihtiyaçlarına uygun olarak şekillendiriyor, egemenlik alanlarını da, küresel şirketlerin insafına bırakıyor. Böylece uyguladıkları neo-liberal politikaların yarattığı tahribatlar acımasız bir şekilde devreye giriyor.
Türkiye yeniden kurulurken emperyalist-kapitalist sistemin programının kapsama alanı içerisinde şekillendiriliyor. Küresel düzeyde yürütülen bu programın en önemli iki mekanizması devrededir. Birincisi küresel şirketlerin programına uygun yerel hükümetlerin yaratılması, ikincisi de uyum göstermeyen ülkelere daha militer yapılanmalarla müdahale ederek uyumlu hale getirilmesi.
Türkiye’deki mevcut siyasi iktidarın, gücünü küresel düzeyde yürütülen programa gösterdiği uyumdan almakta olduğunu bir kez daha hatırlatmaya sanırım gerek yok.
Kısaca özetlemeye çalıştığımız gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçlar ise muhaliflerde fazlaca kafa karışıklığına neden oluyor. Eski rejimin karanlık ilişkilerinde kullanılmış yapılar tasfiye edilirken, siyasi iktidar ‘’değişim ve demokrasi’’ vurgusunu öne çıkartıyor. Muhaliflerin bir kısmı nötr kalırken önemli bir kısmı ise nerdeyse bu yapılarla birleşerek eski rejimin bekçiliğine soyunmuş durumda. Bu durum AKP’nin elini güçlendiriyor. Geçmişte soldan doğru muhalif olanların önemli bir bölümü milliyetçi–ulusalcı bir blokta saflaşıyor. Muhalif sendikalar da, siyasal süreçten etkilenerek tutumlarını belirliyor. Sarı sendikalar ise iktidarın güdümünde olduğu için onların yeni duruma uyum göstermesinde sorun gözükmüyor.
Yeni Türkiye için emekçilerin de sözü olmalı
1 Mayıs’a giderken küresel düzeyde ortaya çıkan sorunların, Türkiye’yi etkilemesinin dışında bölgesel ve yerel düzeydeki siyasal gelişmeler de ayrıca gündemimizi hareketli kılıyor. Üç-dört ay önce Suriye’de Esad’ın devrilmesini bekleyen Türkiye, kendisi gibi küresel şirketlere uyum gösteren bir komşu beklentisi içerisindeyken, şimdi bu hesaplar ileri bir tarihe ertelemiş gözüküyor.
Suriye’de Kürtlerin kazandığı yeni politik durum, Türkiye’deki Kürtleri de olumlu etkiledi. Siyasi iktidar da Kürt sorununda ani bir atak yaparak sorunun çatışmalarla çözülemeyeceğine karar verdi. Kürt sorununun çözümünde gel-gitler yaşayan siyasi iktidar, Oslo ve Habur’dan sonra bu konuda kaybettiği güveni yeniden tazelemek istiyor. Sonuç olarak üç dört aydır çatışma olmuyor, insanlarımız ölmüyor ve müzakereler gerçekleşiyor. Devlet geleneği olarak isyancılarla hiç pazarlık etmemiş olanlar önemli görüşmeleri artık aleni yapıyorlar. 2013 Newroz’u barışı destekleyen milyonları bir araya getirirken, Öcalan’ı itibarsızlaştırmaya çalışanlar kaybediyor. Müzakerenin mektubu toplumsal desteğe dönüşüyor.
Bu baş döndürücü gelişmeler siyasi iktidarın muhaliflerini bir kez daha darmadağın ediyor. Bu şekilde oluşan saflaşma ve ayrışmalar daha da derin dip dalgalara dönüşeceğe benziyor. Yıllardır Emek-Demokrasi ve Barış mitingleri düzenleyen sendikalar, barış sürecinde sessizliğe bürünürken, bildirilerinde Kürt sözcüğü geçmesine tahammül edemeyen bazı sendika başkanları da akil insanların içinde hiç itirazsız yer alıyor.
Türkiye işçi sınıfı 1 Mayıs’a giderken dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeleri bir bütünsellik içerisinde değerlendirmek durumunda. İrtifa kaybeden sosyalist hareket uzun süredir alternatif bir sosyalizmi tarif edememenin sancısını çekerken işçi sınıfını ideolojik olarak etkileyemiyor. Sosyalistler yoksullardan uzaklaşarak entelektüeller arasında sıkışmış tartışmalarla durumu idare etmeye çalışıyor. Uzun zaman alması beklenen bu sancılı sürçte bize düşen, adalet-eşitlik-özgürlük taleplerini toplumsallaştırıyor Bu talepler bugün demokratikleşmenin önünü açarken, gelecekte 21.yüzyıl sosyalizminin doğmasına zemin olabilecek koşulların da yaratılmasını kolaylaştıracaktır.
Bilmemiz gerekiyor ki küresel şirketlerin ve yerli hükümetlerinin “Yeni Türkiye”sinde eski Türkiye’de hiçbir zaman olmayan adalet, eşitlik, özgürlük yine olmayacaktır. Bu nedenle küresel şirketlerin programına karşı çıkarken “emperyalizme karşı” olmak adına eski rejimleri daha ilerici göstererek adalet eşitlik özgürlük savunulamaz. Arada derede geçiştirerek siyaset yapmak ise geleceğe dair sınıflar mücadelesinden çekilmek anlamına gelir.
1 Mayıs’ı kutlamaya hazırlanan demokratlar, devrimciler, sosyalistler, emekçiler, sendikalar yani toplamında bütün demokrasi güçleri olarak ayağımızı sağlam bir zemine basabilirsek ayağa kalkabiliriz.
Bizim dışımızda kurulan bir Türkiye istemiyorsak, yeni Anayasa tartışmalarında taraf olmak zorundayız. Eski rejimin kurucu iradesini yansıtan ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyen maddelerin değiştirilmesini hatta tamamen kaldırılması talebimizi ilan etmeliyiz. Türkiye’yi iç savaşın eşiğine getiren ayrımcılık ve Türk kimliğini üstün gören ırkçılığın barışın önünde engel olduğunu bilmeliyiz. Bilmemiz gereken bir durum da, bu tartışmanın esas olarak eski rejimin silahşorlarıyla demokrasi güçleri arasında geçtiğidir. Küresel güçler açısından çok ta mühim bir tartışma değildir. AKP ise milliyetçi unsurları küstürmek istemiyor.
Emekçiler Kürtlerin yanında yer almalı
Kendini sol olarak adlandıran bazı çevrelerin şimdiye kadar gündemde tutmaya çalıştıkları kimlik mücadelesinin sınıf mücadelesini gölgede bıraktığı tezi, bugün artık farklı bir soruyla karşı karşıya. Bu iddia sahiplerinin bugün hangi sınıfın arkasına gizlenerek Türk kimliğinin kapsayıcılığını savunacakları sorusu merak konusudur. Bugün, Kürtlerin haklı talepleri karşısında sorulan “Sınıf mücadelesi mi? Kimlik mücadelesi mi?” sorusunun hangi niyetleri ifade ettiği artık daha açık anlaşılıyor.
Bir asırdan fazla zaman öncesinde, Luizvil’de (Kentaki)binlerce siyah ve beyaz işçi, omuz omuza yürüdü. Siyahların girmesi yasak olan parklara girdiler. Yüz yıl önce ABD’de siyahlarla omuz omuza yürüyerek yasak parklara girmeyi onlarla dayanışmanın bir gereği olarak gören sınıf bilincinin bugün Türkiye’de yapması gereken en onurlu şey Kürtlerle birlikte barışa omuz vermek olacaktır.
Emekçilerin ayrımcılığa karşı tutum almalarının yarattığı bu duyguyu hissetme hangi sınıf bilincinin üzerini örter ki?
Aynı şekilde bugün Kürtlerin dilini, kültürünü asimile ettirmemek için direnmeleri, anadillerinde eğitim yapma hakkını savunmaları, hangi Türk‘ün insani hakkını gasp eder ki?
Yeni bir Türkiye kurulurken işçi sınıfı ve demokrasi güçleri (artık burjuvazi için de anlamını kaybeden) eski rejimin resmi tarihiyle yüzleşmeye hazır olduklarını ifade edebilecekler mi?
24 Nisan Ermeniler için soy kırımını ifade ederken bizim için hiçbir şey ifade etmeyecek mi?
Oğlu, gözleri önünde asılan Seyit Rıza’nın katlinin hangi tarihsel sürecin sonucu olduğunu bilmeye hakkımız yok mu?
6-7 Eylül olaylarının tertipçilerini öğrenmek ve bu iğrenç günün sorumluğunu üstlenen devletin özür dilemesi gerekmiyor mu?
Yakın tarihimizde 12 Eylül darbesini hazırlayanların tertiplediği Maraş katliamının, 1 Mayıs 1977 katliamının arka planı hala kozmik odalarda saklı mı tutulacak?
AKP hükümetinin en zayıf halkası olmaya devam eden Roboski katliamının arşive kaldırmaya hazırlandığı bir süreci unutarak yeni Türkiye kurulamaz.
Türkiye işçi sınıfı ve demokrasi güçlerinin iki taraflı müzakerelerle başlayan barış sürecinde taraflardan biri olan siyasi iktidarın tutarsızlıklarını bahane ederek barışa karşı çıkması ya da barışın yanında durmaması, ancak savaş isteyenlerin elini güçlendirir. Bilmeliyiz ki barış masası kolay kurulmadı, bu uğurda çok ağır bedeller ödendi. Bu bedelleri elimizin tersiyle bir kenara itmeye hakkımız yok.
1 Mayıs’ta işçi sınıfı ve demokrasi güçlerinin yeri, mücadelesiyle siyasi iktidarı masaya oturtan Kürtlerin tarafında olmaktır. Barış mücadelesinin kazanılması demek, yeni kurulacak Türkiye’de söz sahibi olmaya adayız demektir. Bu tutum, demokratikleşme sürecine müdahil olmaktır. Türkiye emekçileri kurulmakta olan yeni Türkiye’yi AKP’nin insafına bırakamaz.
1 Mayıs’ta Türkiye işçi sınıfı ve demokrasi güçleri, barışa sahip çıkmalı, yeni Anayasa tartışmalarında taraf olmalıdır.
Ayrımcılığın ortadan kalktığı, anayasal yurttaşlığın güvenceye alındığı, devletin din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye aldığı, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşamak istediğimizi haykırmalıyız. Devletin kimin ne giyeceğine karıştığı yönetmeliklerin varlığını reddediyoruz demeliyiz. “Nizami” yaşamayı reddettiğimizi ilan etmeliyiz. AKP’nin toplumu muhafazakârlaştırma politikalarına açık tutum almak bizim asli görevimizdir. Bunu yaparken, din ve vicdan özgürlüğüne gölge düşürecek karşı çıkışlardan uzak durmalıyız.
Sigortasız işçi çalıştırmanın suç olduğu, sendikal hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı yeni bir Türkiye için mücadele edeceğimizi ilan etmeliyiz.
Suriye’de yaşanan korkunç trajedinin zorunlu muhatabı olan Suriye halkının yanında yer aldığımızı bir kez daha ilan etmek bizim insani vicdani borcudur. NATO ve Türkiye’nin desteklediği güçlerin zaten özgür olmayan Suriye halkına özgürlük getirmeyeceğini bilerek, müdahaleci güçlerin çekilmesini, diktatörün Suriye’yi terk etmesini artık ifade etmeliyiz. Türkiye işçi sınıfı ve demokrasi güçlerinin gangsterlerin tarafı olamayacağını dosta da düşmana da göstermeliyiz.
Emek, doğa ve insan için
Küresel şirketler ve onların yerli hükümetleri sadece emekçileri sömürmekle sınırlı bir programa uygulamıyorlar. Onlar aynı zamanda karları için hayvanların neslini tüketen projelere de sahiptirler. Orta doğudaki fosil yakıtların sahibi olmak için yüz binlerce insanı öldürmekten çekinmiyorlar. Kendi çıkarları için akarsuların yönlerini bile değiştiren, bir avuç altın için ormanlara siyanür dökmekten çekinmeyen uluslar arası sermayenin güçleri ile mücadele etmek bizim asli görevlerimiz arasındadır.
Türkiye’nin, emekçileri, varoşlarda yaşayan kent yoksulları, işsizleri, emeklileri, ayrımcılığa uğrayan Kürtleri, Ermenileri, Rumları, Alevileri ve tüm dışlanmışları olarak doğayla uzlaşacağız, hayvanlarla uzlaşacağız, onlara asla zarar vermeyeceğiz. Suyla, toprakla, çiçekle ve böceklerle yaşamımızı bütünleştireceğiz. Ekolojik dengeyi bozan, her şeyi ticarileştiren, sömürüyü kurumsallaştıran, enerji kaynaklarını ele geçirmek için insanları öldürmekten çekinmeyen küresel şirketlerle asla uzlaşmayacağız.
Dünya hakları, egemenlerin yarattığı adaletsizliğe, eşitsizliğe, karşı isyanın yolunu mutlaka bulacaklardır.
Mücadelemiz halkların isyancı yolunda büyüyecektir.
Çernobil Tanıkları 22 – 27 Nisan tarihlerini kapsayan, “Çernobil Haftası“nda Türkiye’nin 5 farklı şehrinde etkinliklere katılıyor. İlk etkinlikte Nükleer Santral kurulması planlanan bölgelerden İğneada’da gerçekleşti. Yeşiller ve Sol Gelecek Ankara’dan Gülnur Öztaş, İğneada buluşması izlenimlerini siz Yeşil Gazete okurları için paylaştı.
* * *
23 Nisan sabahı Ankara’dan Kıklareli’ne varıyoruz. Vardığımızda son derece heyecanlıyım, Oğuz’a bakıyorum, şüphesizki o da heyecanlı. Şimdiye kadar Çernobil’e dair birçok belgesel, fotoraf gördük, birçok şey okuduk ama hangisi, Çernobil’i birebir yaşamış, felaketi, o cehennemi iliklerine kadar görmüş ve hala yaşamakta olan tanıklarıyla birebir temas etmek kadar etkili?
Kırklareli’nde bizi, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Kırklareli Eş sözcüsü olan Ertuğrul Öksüz karşılıyor bir minibüs ve iki araç dolusu insanla İğneada’ya doğru yola çıkıyoruz. Kırklareli’ndeki bu organizasyonu Yeşil Düşünce Derneği koordinasyonunda Kırklareli Demokrasi Platformu birlikte düzenliyor.
Yolculuk 2 saate yakın sürüyor ve yolda harika ormanlardan ve muhteşem bir doğanın içinden geçiyoruz. Fakat İğneada’ya giden yolun daha yenilerde çok fazla genişletildiği, ormanın bir kısmının yol genişletmek için traşlandığı göze çarpıyor. Araçtaki Kırklarelililerde bu durum üzüntüye ve şüpheye neden oluyor. ‘Eski yol gayet yeterliyken, ormanı ve güzel manzarayı korurken neden şu an bukadar fazla genişletilmiş, ne gerek vardı, acaba İğneada’da konuşulan termik ve nükleer santral için mi?’ diye sormadan edemiyorlar.
İğneada’ya vardığımızda meydanda etkinlikle ilgili anonslar başlanmış, insanlar etkinliğin olacağı çay bahçesinin etrafında toplaşmaya başlamışlar. Bizim gözümüze de hemen upuzun muhteşem plaj, deniz ve İğneada’yı çevreleyen orman çarpıyor.
Kısa süre sonra İstanbul’dan Yeşil Düşünce Derneği’nden, Çernobil Haftası Proje Koordinatörü Korol Diker ve dörtgözle beklediğimiz ‘‘Çernobil’in Tanıkları’’ da varıyorlar İğneada’ya. İğneada Belediye Başkanı da orada.
Etkinlik Kırklareli Demokarasi Platformu adına Hüseyin Kahraman’ın konuşmasıyla başlıyor:
‘‘Bugün burda, yaşamsal öneme sahip bir nedenle bulunuyoruz: Bunun nedeni, öncelikle sizi, bölgede yaşayanlar olarak bizi, bizlerle yaşayan tüm canlılar ve bize ev sahipliği yapan doğayı tehdit edecek olan ‘Nükleer Tehlike’dir.
26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil Nükleer felaketinin üzerinden 27 yıl geçmesine rağmen, hala hergün nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ediyoruz.
Yakın geçmişte yaşadığımız en trajik yıldönümlerinden biri şüphesiz Çernobil. Bu kazada Hiroşima’ya atılan bombanın 350 katı kadar, toplam 450 çeşit radyonükleid havaya karıştı.
Nükleer santrali evdeki tüpgaza indirgeyen, ‘bekarlık nükleerden daha risklidir’ diyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükler santal yapmak, Karadeniz’i ve Akdeniz’i nükleer atık çöplüğüne çevirmek isteyen siyasi iktidar; sözde enerji ve kalkınma yalanlarını bahane edip doğayı ve yaşamı hiçe sayan projeler üretmeye devam ediyor.
26 Nisan’da yaşanmış geçmiş bir acıyı anmıyoruz; halen süren ve daha nesillerce sürecek bir felakete ve değişmeyen bir zihniyete isyanımızı haykırıyoruz.
Felaketin en çok etkilediği Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya’da yaşayan yaklaşık 8.4 milyon insan radyasyona maruz kaldı. 150.000 km karelik bir alan kirlendi, neredeyse 52.000 km karelik tarım alanı mahvoldu ve 400.000 insan yeni yerlere yerleştirildi. Günümüzde kabaca 6 milyon insan etkilenen alanlarda yaşamaya devam ediyor.
Eski Sovyetler Birliği’nin emriyle 800.000 tasfiye memuru felaketin yaşandığı alanda engelleme ve temizlik çalışmaları yaptı.
Bütün bu işleri yaparken genelde radyasyona karşı korumaları olmayan tasfiye memurlarının %90’ı engelli duruma geldi ve pek çoğu genç yaşta hayatını kaybetti.
Bu insanlar ‘Barışçıl Atomun’ da öldürebileceğini, yaşamları pahasına öğrendiler.
Bir hafta boyunca Türkiye’nin farklı şehirlerinde olacak 20. Yüzyılın son kahramanlarını saygı sevgi ve hayranlıkla selamlıyoruz.
İşte kendi yaşamları pahasına geleceğe damgasını vura bu güzel insanlar aramızda. Bizlerle yaşadıkları cehennemi, felaketin hikayesini paylaşmak üzere buradalar..’’
Bu konuşmanın ardından Yeşil Düşünce Derneği Proje Koordinatörü Korol Diker söz alıyor ve 2006 yılında nükleerle ilgili çalışmaya başladığında hayalinin, Çernobil’deki tasfiye görevlilerini ve tanıklarını Türkiye’ye getirtmek ve insanlarla buluşturmak olduğunu söylüyor. Şu an bunu gerçekleştirebilmiş olmanın mutluluğunu yaşadığını ifade ediyor.
* * *
Ve söz sonunda onlarda:
Jurij Schumchenko
Jurij Schumchenko, itfaiyeci : Nükleer felaket yaşandığında 24 yaşındaydım. Küçük bir kızım vardı, askerdim. Nükleer kaza gizlenmek istendi ama biz oraya göreve giden ilk kişilerdendik.
Buraya gelirken burasının doğasının bizim oraya çok benzediğini düşündüm. Ama Çernobil’in doğası patlamadan sonra yok oldu.
Bizim acı tecrübelerimizden ders çıkarmanızı umut ediyorum. Yaşadığım bu olaydan en iyi hatırladığım terkedilmiş evler, boş sokaklar, şehirler, başıboş dolaşan evcil hayvanlar, açık kapılar, etrafa saçılmış çocuk oyuncakları.
Fukuşima’dan sonra Avrupa ülkelerin çoğu nükleeri terk etme kararı aldı, dikkatini nükleerin tehlikelerine yöneltti. Böyle bir felaketin bir daha yaşanmasını istemiyoruz.
Nina Janchenko
Nina Janchenko, (Çernobil’de doğmuş büyümüş, olayda tasfiye memuru olan babası hayatına daha sonra engelli olarak devam etmiş, 6 yıl sonrasında babasını kaybetmiş) : Hikayemin sizi etkileyeceğini umuyorum. Çernobil nükleer reaktörlerinin olduğu bölgede Pripyat’ta doğdum. Olayın yaşandığı sırada 30 yaşındaydım. Hayatım Çernobil’den önce ve Çernobil’den sonra olarak ikiye ayrılıyor.
Gelişmiş bir ülkede yaşarken böyle bir şeyin yaşanacağını hiç ummuyorduk: Bu kadar acılar yaşayacağımızı, malımızı mülkümüzü terk etmek ve başka evlere, yerlere yerleşmek, gitmek zorunda olacağımızı, bir çok yakınımızı ani bir şekilde kaybedeceğimizi beklemiyorduk.
Eğitim düzeyimiz yüksekti ve kimse bu felaketin olabileceğini düşünmedi.
Hayat devam ediyor, kötü ve zor olsa da. Her yıl gidiyorum oraya, atalarımızın mezarları orada. Ama orası artık terkedilmiş, ölü bölge. Hayvanlar mutasyona uğradı. En çok zarar gören çocuklarımız ve torunlarımız. Çocukların tedavileriyle ilgileniyorum. (Ağlıyor)
Ukrayna’da 1 milyondan fazla çocuk kanser.
Sizin burda yaptığınız işi tebrik ediyorum.
Nikolai Mikhailovich,
Nikolai Mikhailovich, helikopter pilotu: Çernobil felaketi sırasında askerdim. Bizim birliğimiz de olaya ilk atılan birliklerdendi.
2 defa Afganistan’da görevliydim. 3. Savaşım Çernobil olacaktı ama bu sefer görünmeyen bir düşmanla savaşıyorduk.
İlk günün sonunda birliğimizden 5-6 kişiyi kaybettik. Patlamış reaktörün üzerinden uçarken biliyorduk tabiki birtakım ekolojik ve sağlık sorunları yaratacağını. Ama gerçek boyutlarını hükümet bile tahmin edemiyordu.
Gerçek boyutlarını sonradan sonraya ve arkadaşlarımın üzerinde görüyorum.
Patlamadan Beyaz Rusya, Kafkaslar, hatta İsveç, Almanya bile etkilendi.
Çernobil üzerine çok uzun konuşabiliriz ama tek söylemek istediğim bizim hatalarımızdan çocuklarımız etkileniyor. Onların çocukları sakat doğmaya devam ediyor. Ve esas sorunları bizim çocuklarımız yaşıyor.
Birçok arkadaşımı kaybettim..(Gözleri doluyor, ağlamaklı oluyor)
Atom Enerjinin ülkemizde bir sloganı vardı:’ Barışçıl Atomla Tanışılacak’ diye. Biz çok acı bir şekilde tanıştık..
Öncesinde bunu engellemek, sonuçlarına katlanmaktan iyidir.
Buraya gelen tüm insanlara sağlık diliyorum ve bugünkü gibi üzgün gözükmenizi istemiyorum çünkü yaşamak herşeye rağmen güzel.
Jurij: Yanımızda olayın birçok belgesini, çocukların gözünden olayların anlatımı, itfaiye ve tasfiye görevlilerin günlüklerini, fotoraflar getirdik. İlgilenenlere gösterebiliriz. Çevrilip yayınlanadabilir.Hepinize barışçıl ve sağlıklı bir hayat diliyorum.
* * *
Soru ve cevap kısmına geçiliyor:
Soru: Çernobil’in etkileri nezaman normale dönecek?
Jurij:Havaya, toprağa karışan radyoaktif maddeler kolay kolay etkisini kaybetmiyor. Bölünerek yok olmuyor. Havadan, topraktan, besin zincirinden insanlara geçiyor.
Korol: Nükleer patlama sırasında en fazla radyoaktif iyot, sezyum ve stronsiyum açığa çıkar. Radyoaktif iyodun yarılanma ömrü 8 günken esas sezyum ve stronsiyumun radyoaktivitesinin ve etkilerinin ok olması doğada yüzlerce (300- 600) yıl alıyor.
Ama insanlarda etkileri daha da uzun sürebiliyor gentik bozukluklara yol açtığı için. Genetik bozukluklar 10. kuşakta çok daha yoğun görülebiliyor.
–Soru: Ölüme gittiğiniz söylenmedi mi size? Gönüllü giden birçok itfaiyecinin öldüğünü ben Nokta dergisinde kapak yapmıştım. Bu durumu bir de sizden dinlemek istiyorum.
Nikolai: Tabiki ölümcül tehlike olabileceğini düşündük ama asker olarak vatanın tehlikedeyse tehlikenin ne olduğu fark etmiyor. Annem ve çocuklarımı düşündüm. Bir çok insan biliyorum böyle davranacak olan.
Jurij:Ben Nikolai’dan 9 yaş gencim, 24 yaşındaydım ve dediklerine aynen katılıyorum. Benim de çocuklarım vardı, onları korumak için tereddütsüz herşey yapardım.
Olay yerine vardığımızda bir itfaiye aracı bizden geride kaldı ve yüksek radyasyona maruz kalmaktan o ekiptekinler hastaneye götürüldüler. O arkadaşlarımın akibeti hakkında hala haber alamıyorum.
–Soru: Karadeniz’de kurulmak istenen santralden haberiniz var mı? Buna karşı uluslararası bir tepki gösteriyor musunuz?
Jurij: Tabiki biliyoruz ama resmi bir ziyaretle gelmedik, kişisel olarak geldik. Böyle şeylerin bir daha yaşanmaması için tecrübelerimizi aktarmak istiyoruz.
Nükleer enerji zaten politik, coğrafik sınırlar tanımıyor. Karadeniz ortak kullanım alanımız. Geri döndüğümüzde de bunu ciddi boyutlarda anlatacağız, sizi desteklemek için elimizden geleni yapacağız.
– Soru: Nükleer kaza olarak sadece Çernobil ve Fukuşima var. Fukuşima da deprem sonrası yaşanan bir santral patlaması. Çernobil kazası yaşandığında Çernobil reaktörü kaç yaşındaydı.
Nina: Yerel halk temsilcisi olarak diyebilirimki aslında çok fazla nükleer kaza var irili ufaklı, bir çoğunu çok duymadık, ya da hala duymuyoruz ama Three Miles Island’ı da hadi duymuşuzdur, çok büyük bir kazaydı o da ama Idaho Falls, Chelyabinsk, Chalk River ve onlarcasını daha duymamışızdır belki çünkü nükleer kazalar genelde hep saklanmaya, duyrulmamaya çalışılır.
Çernobil’in 1. ve 2. Reaktörü 70’li yıllarda faaliyete girdi. Sonraki yıllarda kazanın yaşandığı 4. Reaktör faaliyete girdi. Kaza sırasında 4. Reaktör daha 5 yıl gibi kısa bir süredir çalıştırılıyordu. Üstelik patlama kontrollü bir deney sırasında yaşandı.
Jurij: Japonların ileri bir teknolojiye sahip olmaları, titizlikleri yine de yetmedi bir nükleer felaketi önlemek için, yine Fukuşima yaşandı.
Şunu eklemek isterim:Çernobille ilgili birkaç senaryodan bahsediliyor. Hep insan hatasından bahsediliyordu. Fakat yeni açıklanan belgelerde 4. Reaktörde savaş amaçlı uranyum zenginleştirmesi yapıldığı söyleniyor. Birçok şey hala bilinmiyor.
–Soru: Çernobil’den sonra Türkiye’de de bizden birçok şey saklandı. Bakanlar çıkıp radyasyonlu çay içtiler. Ukrayna’daki hükümet peki halka bilgilendirme yaptı mı? Açıklamalarda bulundu mu, yoksa hala birçok şey hasır altı mı ediliyor?
Nina :Orada yaşamış biri olarak diyebilirim ki, bize hiçbir bilgi verilmedi. Ülke yönetimi de ne yapacağını bilmiyordu, bu konuda hiç tecrübesi yoktu.
Ancak 1 gün sonra tahliyeler başladı. Ben ailemle santral bölgesinde, Pripyat da yaşıyordum. İlk olarak çıkartılan itfaiyecileri gördük. Bize olaydan ancak 1 gün sonra İyot hapları verildi. 1 Mayısta ancak bölge boşaltılmıştı. Yine hiç birşey açıklanmamıştı bize.
Nikolai: Hiç birşeyin yapılmamasının kanıtı 1 Mayıs Bayramı. Birçok insan kutlama için sokaklara çıktı, hiç bir kutlama kesilmedi. Çocuklar ve herkes çok fazla radyasyona maruz kaldı bu şekilde.
Jurij: Çernobil faciası sırasında, günümüzde Ukrayna sınırlarında olan bölge o dönemde Sovyetler birliği içindeydi. Ukrayna başkanı emirleri Moskova’dan alıyordu. Şu anki açıklamalarında kendisinin karar vermediğini, emirler aldığını söylüyor.
2 Mayıs’ta Kiev’de bisiklet yarışması yapıldı. Herşey olayın üstünü örtmek içindi.
Korol: Biz de birçok şeyi bilebilirdik. 90’larda alçak uçan helikopterle Avrupa üstünde sezyum ölçümü yapıldı. Yalnızca Fransa nedense radyoktif bulutların kendi sınırlarına geldiğinde durduğunu iddia etti ve Türkiye’de bir ölçümü kabul etmedi. O yüzden bize de çok radyoaktif bulut ulaşmasına rağmen biz de miktarını bilmiyoruz.
– Dinleyici yorumu: Sorun sadece nükleer santral kaza yapar mı, santral kaç yaşındaydı değil. Ciddi bir atık sorunu var. Bir nükleer atık deposu olacağız. Vahşi kapitalizmde Akkuyu’daki santralin barışçıl olacağını garanti edemez.
Bir de nükleere karşı en çok yerelin ciddi bir karşı duruşu olmalı. Hep dışardan taşıma suyla geliyoruz. Tabiki nükleerin etkileri burayla sınırlı olmayacak ama ilk ve en çok öznesi olan insanlar gerekiyor.
–Soru: Şüphesizki sadece patlamayla tehlike oluşturmuyor nükleer santraller. Ben deniz suyuna, orman köylülerine ve tarım arazilerine olan etkisini de sormak istiyorum.
Korol: Nükleer, daha ilk maden işleme sırasında çok fazla radyoaktif toz salar etrafa. Normal bir nükleer santral işletimi sırasında da kontrollü olarak radyasyon bırakılıyor.
Soğutulmak için kullanılan deniz suyu tekrar denize daha sıcak halde bırakıldığı için deniz yaşamına olumsuz etkisi var. Atıklar zaten başlı başına bir sorun.
Nükleer santral inşaatı için büyük bir alan kamulaştırılır ve bir çok köylü yerinden edilir.
Geçmişte güçlü bir nükleer karşıtı hareketle 4 kez Akkuyu’ya ve Türkiye’ye nükleerin girmesi engelleyebildik, ihaleleri iptal ettirmeyi başardık. Fakat şuan çok daha büyük, tabandan gelmiş bir karşı duruşa, mücadeleye ihtiyacımız var. Şu an antidemokartik, her türlü katılımdan uzak bir süreç işletiliyor. Yerel halkın karar verme süreçlerine katılımı şarttır . Ama bırakın Aarhus Sözleşmesini daha hala imzalamadığımızı, daha ÇED süreçlerinde yerelin katılımı süreçlerini işletemiyoruz.
* * *
Toplantıdan herkes çok etkilenmiş bir şekilde çıkıyor. Dışarda fotoğraflar çekiliyor Çernobil’in Tanıklarıyla. Benim kafamda ise şu soru dolanıyor: Acaba insanlık nezaman yaşananlardan ders çıkarcak? Daha kaç Çernobil ve Fukuşima yaşanması gerekecek?
Yeşil Düşünce Derneği ve nukleersiz.org web sitesi tarafından 22-27 Nisan 2013 tarihleri arasında düzenlenen ‘Çernobil Haftası’ etkinlikleri kapsamında bugün, İstanbul Politikalar Merkezi’nde bir basın toplantısı yapıldı.
Moderatörlüğünü nukleersiz.org web sitesi proje koordinatörü Dr. Ümit Şahin’in yaptığı toplantıda, Yeşil Düşünce Derneği ve nukleersiz.org’un “Çernobil Tanıkları Türkiye’de” programı için, Türkiye’ye gelen Ukraynalı Çernobil tanıkları helikopter pilotu Albay Mykola Bakieiev ve radyocu Nina Janchenko, deneyimlerini paylaştı. Nükleer Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler Birliği-IPPNW (International Physicians for the Prevention of Nuclear War)’nin uzun süre başkanlığı yapan Dr. Angelika Claussen ve IPPNW Üyesi Dr. Alper Öktem radyasyonun etkileri konusunda bilgi verdi.
Dr. Angelika Calussen, Çernobil kazası sonrasında, nükleer santraller ilgili birçok görüşün değiştiğini, düşünülenden daha büyük ve geniş çapta, uzun vadede etki gösteren zararlar oluşturduğunun görüldüğünü ifade etti.
Claussen, sağlığa etkide ilk 5 yılda toplanan verilerin oldukça önem taşıdığını, bu verilerin Sovyetler Birliği tarafından tahrif edildiğini belirtti. Claussen, uluslararası kurumların da nükleer enerjiyi desteklemeleri sebebiyle yapılan çalışmaların saklandığını ya da yapılacak araştırmalara izin verilmediğini sözlerine ekledi.
Dr. Alper Öktem, Uluslararası Atom Enerji Ajansı, Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu tarafından açıklanan “güvenli doz” rakamlarının değiştiğini, ancak her yıl dozun daha aşağı rakamlara çekildiğini söyledi. Tıpta da düşük radyasyon etkisinin sağlığa zararları konusunda uzlaşı sağlanamadığını anlattı.
Düşük dozun, kanser dışı hastalıklara yol açtığının görüldüğünü belirten Dr. Angelika Calussen, tasfiye memurlarında kalp damar hastalıklarının %22 artış gösterdiğini, %95’inde katarakt görüldüğünü ve yaygın olarak erken hücre yaşlanması gözlemlendiğini aktardı. Düşük dozun malformasyona (doğumsal bozukluklara) yol açtığının, 7 bağımsız çalışmada da doğrulandığı bilgisini verdi. Clussen, “Tasfiye memurlarında kanser oranı, toplum ortalamasından %20 daha fazla, lösemi %100 fazla. Tasfiye memurlarının çocuklarında genetik değişiklikler görülüyor” dedi.
Dr. Alper Öktem ve Dr. Angelika Claussen, Çernobil’den sonra radyasyonun etkileri arasında genetik hastalıklardan, kanser dışı hastalıklardan ve erken yaşlanmanın hızlanmasından söz ettiler. Sonuç olarak, temiz, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği üzerine yoğunlaşılması gerektiğini vurguladılar.
Çernobil Tanıkları, yaşadıklarını anlatıyor
Nina Janchenko ve Mykola Bakieiev
Çernobil’deki tasfiye memurlarından Mykola Bakieiev, kaza sırasında askeri pilot olarak görev yapıyordu, Çernobil Felaketi’nden sonra gerçekleştirilen temizlik çalışmalarında, 2 Haziran ile 7 Haziran 1986 tarihleri arasında çalıştı. Çernobil’in 27. yıldönümünde, kazadan sonra yaşadıklarını paylaştı:
“İşimiz, patlamış olan reaktörü kapatmaktı. Reaktörün 200 m. üzerinden yavaş uçuyorduk, bazen tam santralın üzerinde duruyorduk ve tahrip olmuş nükleer santral yıkıntısının üzerine kurşun ve dolomit boşaltıyorduk. İnce işçilik isteyen bir işti. Tehlikeyi o zaman düşünmüyorduk, sanki görünmez bir düşmanla savaşıyorduk. Radyasyon için ölçümler yapıldığında, 25 Rontgen’den (250 mSv, yani bugünkü yasal maksimum dozun 250 katı) fazla radyasyona maruz kalan pilot emekli edileceği için kimse işinden vazgeçmek istemedi, o yüzden rakamlar yazdırılmadı. Bir grup hastanede tedavi görürken diğer grup çalışıyordu, dönüşümlü olarak çalışmayı sürdürüyorduk. Çernobil’den sonra 6 yıl daha çalıştım, ancak sağlık sorunlarım nedeniyle emekli oldum. Bölgeye ilk gidenler hayatta değil, tasfiye memurluğu yapanların hepsinin sağlık sorunları var. Benim her yıl en az iki kere hastanede radyoloji servisinde tedavi görmem gerekiyor.”
Çernobil kazası yaşandığında, Çernobil yakınlarında bir şehir olan Pripyat’ta yaşayan Nina Janchenko, Jupiter isimli bir radyoda, eşi ise Çernobil Nükleer Santrali’nde mühendis olarak çalışıyordu. O gün eşi santralde bulunmadığı için şanslı olduklarını ifade eden Nina Janchenko, Pripyat’ta santralde çalışanların yaşadığını, patlamadan sonra 27 Nisan’da da insanların tahliye edildiğini, Çernobil’de ise, tahliyelerin çok daha geç başladığını söyledi. Nina Janchenko, Çernobil kazası sırasında ve sonrasında yaşadıklarını, kurdukları Ukrayna Çernobil Birliği’nde neler yaptıklarını anlattı:
“Patlama hakkında haber verilmedi, haberler insanlar arasında yayıldı. 27 Nisan’da tahliye başladı. Hastanede gözlem altına alındık, ölçümler yapıldı. Şu an Çernobil’le ilgili bir örgütte çalışıyorum, burada bilgilerin saklanmış olduğunu, nasıl bilgi verilmediğini daha iyi anlıyorum. Ukrayna Çernobil Birliği olarak, tasfiye memurlarıyla görüşüyoruz, sağlık güvencesi almaya çalışıyoruz. Devlet, tasfiye memurlarından ispat istiyor, oluşan zararları kabul etmek istemiyor, karşı olarak insanlarda radyofobia (radyasyon korkusu) olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Her çocuğun 5-6 hastalığı var ve bağışıklık sistemleri zayıf olduğu için de yılda bir çok kez hastalanıyorlar. Kanser ve bağırsak hastalıkları çok yaygın görülüyor.”
Soru ve cevaplarla devam eden toplantıda, nükleer enerji hakkında tartışıldı, Fukuşima’da yaşananlar hatırlatıldı. Mykola Bakieiev, alternatif enerji varsa nükleere gerek olmadığını belirtti. Geçmişte yaşananların tekrar etmemesi için çalışılması üzerinde durdu. Dr. Angelika Claussen ise, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu hatırlatarak Fukuşima’nın deprem nedeniyle patladığını, deprem ülkelerinde nükleer santral yapılamayacağını söyledi. Claussen, nükleer enerji hakkında insanların bilgilendirilmesinin ve nükleere karşı mücadele edilmesinin önemini vurguladı.
Toplantının ardından, Galata Kulesi önünde bu akşam 19.30’da yapılacak olan Çernobil Anması’na çağrıda bulunuldu.
PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye sınırları dışına çekeceği, Kandil’de günlerdir beklenen basın toplantısında açıklandı. Kandil’de düzenlenen basın toplantısı ilk silahlı kitlesel eylemini 1984’te yapan PKK, 29 yıl sonra geri çekilme kararını basın mensupları önünde yapıyor. İlk geri çekilme çağrısını Abdullah Öcalan’ın 1999’da Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinden sonra yapan PKK, ikinci ve Türkiye’nin her bölgesindeki silahlı güçlerini kapsayan aşamalı geri çekilme kararını duyurdu. Yapılan açıklamada çekilmenin 5 Mayıs’ta başlayacağı söylendi.
PKK, kademeli geri çekilmenin nasıl olacağını açıkladı. Kendi güzergahlarını kullanacağını belirten PKK yetkilileri, Kuzey Irak’a yerleşeceklerini duyurdu. “Herhangi bir saldırı olursa geri çekilme durdurulacağı ve meşru savunma haklarının kullanılacağı” açıklandı.
Kandil’de yapılan basın açıklamasını KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, KCK Yürütme Konseyi üyesi Zeki Şengali ve Kongra Gel Başkanlık Divanı üyesi Hacer Zagros yaptı.
Dünyanın birçok yerinden gelen basın mensuplarının önünde yapılan açıklamada Murat Karayılan, Öcalan’ın Time dergisi tarafından en etkili 100 kişi arasında gösterilmesi karşısındaki memnuniyetini dile getirirken, Öcalan’ın tanıtım yazısını yazan Sinn Fein lideri Garry Adams’a da teşekkür etti.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nden bir heyet 24 Nisan soykırım anması için Ermenistan’ın başkenti Yerevan’da temaslarda bulundu. Yeşiller ve Sol Gelecek üyeleri Bülent Müftüoğlu, Vartkes Keşiş ile Ermenistan ziyaretinde onlara eşlik eden Erol Yeşilyurt’dan oluşan heyet ziyaretleri sırasında Yeşiller/Sol çelengini soykırım anıtına taşırken, Armenian ve Kentron TV kanallarına da röportaj verdi.
Heyet, temaslarına soykırım anmasından bir gün önce Taşnak derneği tarafından düzenlenen meşaleli yürüyüşe katılarak başladı. Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtlayan Bülent Müftüoğlu, Ermenistan basınında Türk bayrağı yakıldığına dair haberler çıktığını ama kendilerinin buna benzer bir provakosyana şahit olmadıklarını belirtti.
Müftüoğlu, soykırım anmasında kendilerine Almanya’dan Erdal Şahin, Selay Ertem ve Soykırım Karşıtları Derneği’nin, Türkiye’den kendilerinin dışında Hrant Dink davasının avukatları arasında da bulunan avukat Erdal Doğan ve Armenak Taçyıldız’ın, Ermenistan’dan ise Sarkis Hatspanian ile Lusine Sahakyan’ın eşlik ettiklerini aktardı.
Yeşiller/Sol heyeti 26 Nisan Cuma günü de Yerevan Devlet Universitesi Tarih Fakultesi’nde soykırım üzerine gerçekleşecek bir panele davet edildiler.
Müftüoğlu’na Ermenistan’da kendilerini nasıl karşıladıklarını sorduğumuzda hiçbir sorun yaşaamadıklarını kaydetti. Soykırım anıtına giden yolda pekçok heykel bulunduğunu ve her heykelin arkasında yatan gerçekleri kendilerine türkçe olarak aktaran Sarkis Hatspanian’ın konuşmalarını duyan ermeni gençlerinin kendileri ile iletişim kurduğunu belirten Müftüoğlu. Ermeni genç kızların önce kendileri ile konuşmaya çekindiklerini ancak daha sonra Türkiye’den gelen Armenak Taçyıldız ile sohbet ettiklerini, bu sohbet sırasında Türkoloji Enstitüsü’ne türkçe öğrenmek üzere gittiklerini söylediklerini aktardı.
Vartkes Keşişi, Ermeni medyasına Yeşiller/Sol heyetinin ziyareti ile ilgili açıklamalarda bulundu
Müftüoğlu’nun aktardığına göre Yeşiller/Sol heyetine Ermenistan’dan eşlik eden Lusine Sahakyan da Türkoloji ve Osmanlıca Araştırmaları Enstitüsü’nde kürsüsü bulunan bir öğretim görevlisi.
Yeşiller ve Sol Gelecek Heyeti’nin Ermenistan’daki temaslarının devam edeceği belirtildi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başkanlığında GTE Carbon, ERM ve İTÜ’den Doç. Dr. Alper Ünal tarafından ortak olarak yapılan “İstanbul’un Karbon Ayakizinin Hesaplanması ve Raporlanması Projesi”nin kapanış toplantısında açıklanan veriler, İstanbul’un yıllık seragazı emisyonlarını detaylı olarak gösteriyor.
İBB Zeytinburnu Tesisleri’nde gerçekleştirilen toplantıda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iklim değişikliği kapsamında yaptığı çalışmaların aktarıldığı ilk oturumun ardından, 3 aylık bir çalışmanın ürünü olan İstanbul karbon ayakizi verileri açıklandı.
Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları’na gelen-giden uçuşların ve Haydarpaşa ile Ambarli limanlarında demirleyen 300 grosstonun üzerindeki gemilerden kaynaklanan salımların da dahil edildiği çalışma, İstanbul’da bugüne dek yapılmış en kapsamlı seragazı envanteri/karbon ayakizi hesaplama sürecinin sonucu.
İstanbul'un karbon ayakizi açıklandı
Topluluk-ölçekli Seragazı Salımları için Küresel Protokol, Pilot Sürüm 1.0 Kılavuzu (Global Protocol for Community-Scale Greenhouse Gas Emission, Pilot Version 1.0 – GPC) kullanılarak yapılan hesaplamalara göre İstanbul’un yıllık seragazı salımı 43.8 milyon ton CO2 eşdeğer olarak belirlendi.
Bu salımın en büyük bileşenleri olarak %17‘yle dizel kara ulaşımı, %16‘yla da konutlardaki elektrik tüketimi ön plana çıkıyor.
Bu sektörleri sırasıyla konutlardaki doğalgaz kullanımı (%13), ticari binalardaki elektrik tüketimi (%10), endüstrideki elektrik tüketimi (%9) ve kömür tüketimi (%7.5) izledi.
Erik’e göre, İstanbul’un karbon ayakizinin belirlenmesi konusunda özellikle 2009’dan beri önemli çalışmalar yapan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, emisyonlarını CDP Cities (Karbon Saydamlık Projesi Şehirler Programı) kapsamında hesaplıyordu. Bu sene itibariyle GTE Carbon ve ERM ile başlanan işbirliği çerçevesinde hesaplamaların uluslararası standartlara uygun hale gelmesi sağlandı ve veriler kamuoyuyla da paylaşıldı.
Bu sene itibariyle GTE Carbon’la başlanan işbirliği çerçevesinde hesaplamaların uluslararası standartlara uygun hale gelmesi sağlandı ve veriler kamuoyuyla da paylaşıldı.
Erik, verilerin sağlıklı olup olmadığı konusundaki sorumuza “Verilerin çoğunu birincil ve güvenilir kaynaklardan ve raporlardan, emisyon faktörlerini mümkün olan durumlarda Türkiye verilerinden faydalanarak hesapladık ya da IPCC değerlerini kullandık. Yine de veri toplama konusunda sıkıntı yaşadığımız sektörler tabi ki var, F gazları gibi… Bunlarda da önümüzdeki dönemde daha sağlıklı veriler elde edebilmemiz için Belediye’nin ciddi bir gayreti var” cevabını veriyor.
“Karbon ayakizi çalışması, Atatürk ve Sabiha Gökçen’deki tüm uçuşları mı kapsıyor, sadece geliş veya gidişleri mi?” sorumuza “Evet, çalışma için izlediğimiz IPCC metodolojisi uyarınca havalimanlarındaki tüm iniş ve kalkış, ki bunlar 1000 metre yüksekliğe kadardır, ve taksi (bekleme) sıralarındaki salımlar hesaplandı” diyen Erik, “Bunların toplam salımlardaki payı ne kadar?” diye sorduğumuzda, “%2.5 civarında” diyor.
İstanbul’un nüfusunu 14 milyon olarak almamız halinde, İstanbulluların kişi başı yıllık seragazı salımının 3.1 ton CO2 eşdeğer olduğu görülüyor. Türkiye ortalamasının, nüfus 73 milyon olarak alınırsa, 5.7 ton/kişi/yıl CO2 eşdeğer olduğu düşünüldüğünde, İstanbul’un seragazı salımının Türkiye ortalamasının hayli altında olduğu olgusu dikkat çekiyor.
Bu durum hakkındaki görüşlerini sorduğumuz Erik, “Dünyada da bu genelde böyle. Nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu şehirlerdeki salımların ülke ortalamasından düşük olduğunu genelde görüyoruz. Burada, enerji sonucu üretilen hizmet ve mallardan yararlanan nüfusun daha yüksek ve yoğun olması önemli bir etken, toplu taşıma örneğinde olduğu gibi. Ama mutlak salımlara baktığımızda resim değişebilir, kırsaldaki arazi kullanım değişimlerinden kaynaklanan olumlu ya da olumsuz etkiler de var, o nedenle şehirler kırsalı enerji verimliliği açısından karşılaştırmak bu noktada doğru olmaz” diyor.
Erik’e göre, büyük kentlerle küçük kentleri karşılaştırmak biraz daha olası: Toplu ulaşımın yaygınlığı, yenilenebilir enerjinin kullanımı gibi bir çok etkene bağlı olarak, büyük kentlerin küçük kentlere göre daha az kişi başı salıma sahip olması mümkün.
İstanbul’la dünyadaki diğer büyük şehirlerin karşılaştırmasını sorduğumuz Erik, “CDP Cities dahilinde salımlarını beyan eden 73 şehir var. Bunlar arasında New York, Londra ve Paris ile İstanbul’u karşılaştırdığımızda, İstanbul’un diğer şehirlere göre daha düşük kişi başı salım miktarlarına sahip olduğunu görüyoruz” diyor ve ekliyor: “Elbette, daha sağlıklı bir karşılaştırma için bu şehirlerin emisyon envanterilerinin kapsamının, dahil edilen ve edilemeyen kaynakların neler olduğunun ve kullanılan yaklaşımların detaylı karşılaştırmasının yapılması gerekli.”
Arazi kullanımındaki değişikliklere bağlı salımların hesaplanıp hesaplanmadığını sorduğumuzda ise Zeren Erik şu cevabı veriyor: “Hesapladık, ancak hem ham verilerin daha sağlıklı olması gerekiyor, hem de biliyorsunuz arazi kullanım değişikliklerine bağlı seragazı salımlarının hesaplanması için var olan kılavuzlar da henüz tam anlamıyla hazır değil… Örneğin enerji ve yakıtta %7 civarında olan belirsizlik payı, arazi kullanım değişimlerinde %50 civarında. Bu belirsizlik nedeniyle bu kalemi nihai hesabın içine koymadık”.
“Sizin yaptığınız şifai hesaplamalarda durum nasl görünüyor, toplam hesabı etkileyecek önemde bir ağırlık var mı, buradaki ham verileri Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşmanız mümkün mü?” sorumuza “Ormanların iklim değişikliğiyle mücadeledeki payı tabi ki yüksek” diyerek cevap veren Erik ekliyor: “Ancak toplam hesaba katmadığımız bir konuda veri açıklamam doğru olmaz”.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin karbon ayakizi hesaplama konusundaki yüksek ilgisinin bir devamı olarak önümüzdeki aylarda İstanbul’da seragazı salımını düşürmek için İklim Eylem Planı hazırlıklarına başlayabileceklerini de belirten Erik, karbon ayakizi konusundaki hesaplamalarını önümüzdeki aylarda detaylı bir raporla kamuya açmayı planladıklarının haberini de Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyor.
İngiltere’de 2 Mayıs’ta gerçekleştirilecek olan seçimler için kampanyalar hızla devam ediyor.
İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi, toplam 27 yerel yönetim için 1000 adayla yarışıyor.
2009’da yapılan seçimlerde 17 belediye meclis üyesi seçtiren Yeşiller’in lideri Natalie Bennett, 10 gün sonra yapılacak seçimlerden umutlu.
Milletvekili Caroline Lucas’tan sonra Eylül 2012’de yeni lider olarak seçilen Bennett, Oxfordshire, Norfolk ve Suffolk gibi geleneksel olarak Yeşiller’in güçlü olduğu Güney ve orta bölgelerin yanısıra, 2009’da ilk defa 2 koltuk kazandıkları Lancashire’da da ciddi bir “savunma” yapacaklarını belirtiyor ve ekliyor:
“Odağımızda, kamu harcamalarına yapılan kısıtlamaları, özellikle de konut desteklerindeki dramatik düşüşü reddetmek, tüm yurttaşlar için “yaşam maaşını” savunmak ve kasaba yollarında “saatte 20 mil” hız sınırının yayılması var. Ayrıca biz, farklı bir ekonomi istiyoruz. Tamamen farklı, yerele dayanan, yerel ekonomiler için mücadele veriyoruz.”
“Neo-liberalizm ve küreselleşme artık sınıra dayandı. Yerelde, küçük ölçekli dükkanlar ve işletmeler etrafında kurgulanmış yerel ekonomiler istiyoruz biz ” diyen Bennett, bu sözleriyle İngiltere’de ortaya çıkan ve hızla gelişen yerel ekonomi ve Geçiş Kasabaları (Transition Towns Totnes) gibi hareketlerle aynı düşündüklerini de göstermiş oluyor.
Partinin ekonomi politikalarının “gerçekçi olmadığı” eleştirilerine ise Bennett şu cevabı veriyor: “Tam tersi, düşük maaşlı işlerde çalışanları, kasabasına yeni bir süpermarket gelenleri, küçük ölçekli işletmeleri kapananları doğrudan ilgilendiren, son derece gerçekçi ve önemli sorunlar bunlar”
Partinin seçimler için hazırladığı video, yerel ve yeşil ekonomilere verdiği değeri ve politikalarını nasıl uygulayacağını gösteriyor:
Yerel yönetimlerdeki koltuk sayılarını arttıran Yeşiller, geçen yılki seçimlerde 11 yeni koltuk kazanarak toplam koltuk sayılarını 40’a çıkarmışlardı
Parti lideri Caroline Lucas’ın 2010’da milletvekili seçilmesiyle, Yeşiller’in İngiltere siyasi gündemindeki ağırlığı hızla artmıştı.