Türk Hava Yolları’nın yasaklar listesine kırmızı ruju da ekledi. THY yönetimi, kabin memurlarının “kızıl kırmızı ve platin sarısı saç kullanılması” yasağının ardından şimdi de “kırmızı ruj” kullanımına karşı tedbir almaya hazırlanıyor.
Cumhuriyet gazetesinden Özcan Yaşar’ın haberine göre “Yolculardan da gelen tepkiler” üzerine bu kararı aldığını belirten THY yönetimi, “Kabin Memuru Üniforma Yönetmeliği”nde bazı değişikliklere gitmeye karar verdi. Kabin ekiplerinin, kılık-kıyafet ve makyaj kriterlerinin dışına çıkması üzerine hazırlanan yönetmelikte, geçen yıl 12 Temmuz’da da değişikliğe gidilmiş, frapan ve simli makyaj, pastel renklerde makyaj malzemesi kullanımı, kızıl kırmızı ve platin sarısı renkli saçlar yasaklanmıştı.
TEPEDEN DEĞİL ARKADAN TOPUZ
Son hazırlanan yönetmelikte ise kabin memurlarının kırmızı ruj kullanmasına yasak geliyor. Yönetmelikte, kırmızı ruj yerine abartı olmayan, daha pastel renklerde rujlar kullanılması istenirken saçların da üstten topuz değil arkadan toplanıp topuz yapılacağı ifade edildi. Hosteslere gönderilen Kabin Memuru Üniforma Yönetmeliği’ndeki revizyon değişikliğinin kısa süre sonra duyuru şeklinde yayımlanarak uygulamaya geçeceği belirtildi.
Ankara, Çankırı, Kastamonu, Zonguldak ve Bartın’ın bazı bölgelerine bakım ve onarım çalışmaları nedeniyle yarın ve 1 Mayıs’ta elektrik verilemeyecek.
Enerjisa Başkent Elektrik Dağıtım AŞ’den yapılan açıklamaya göre, yarın Ankara’nın Keçiören ve Gölbaşı ilçelerinin bazı bölgelerinde 09.00-14.00, Kızılcahamam ilçesinde 09.30-12.30, Ayaş ilçesinde 09.00-12.00 ve Polatlı ilçesinde 09.00-16.00 saatleri arasında elektrik kesintisi uygulanacak.
Çankırı’nın Şabanözü ve Orta ilçelerine 09.30-12.30, Kastamonumerkeze 09.00-17.00, Zonguldak’ın Ereğli ilçesine 08.00-14.00, Çaycuma ilçesinde ise 09.00-12.00 saatleri arasında elektrik verilemeyecek. Bartın’ın merkezi ile Ulus ve Kurucaşile ilçelerinde 09.00-14.00 saatleri arasında elektrik kesintisine gidilecek.
1 Mayıs’ta elektrik verilemeyecek yerler
Ankara’nın Çankaya ilçesinde bazı bölgelerde 08.30-13.30, Keçiören ilçesinde 09.00-14.00, Altındağ ilçesinde ise 09.00-13.00 saatleri arasında 1 Mayıs’ta elektrik kesintisi uygulanacak.
Zonguldak’ın Ereğli ilçesi ile Bartın’ın merkezi ile Ulus ve Kurucaşile ilçelerine 09.00-14.00 saatleri arasında elektrik verilemeyecek
Avcılar’da aile kavgasına müdahale eden 3 polis, zihinsel engelli Hamiyet Ağaoğlu ve kardeşi Hatice Özer’i darp ederek demir korkuluklara kelepçeledi.
Aile münakaşası nedeniyle olay yerine giden Avcılar Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polisler, yüzde 65 oranında zihinsel engelli olduğu öğrenilen 2 çocuk annesi Ağaoğlu’nu darp ederek apartmanın demir korkuluklarına kelepçeledi. Ağaoğlu yerde bir saat boyunca kelepçeli vaziyette tutuldu. Polisler kendilerine tepki gösteren Ağaoğlu’nun kardeşi Özer’i de darp ederek aynı şekilde korkuluk demirlerine kelepçelendi.
Babaya ‘Seni de kelepçeleriz’ tehdidi
Baba Ahmet Zühtü Varış kızlarının kelepçelendiğini görünce polislerle tartıştı. 71 yaşındaki Varış, polislerin kendisini “Çok konuşursan seni de kelepçeleriz” diye tehdit ettiğini söyledi.
Ağaoğlu ve Özer, olayın ardından Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi’ne götürüldü ve engelli kadına darp raporu verildi. Polisleri savcılığa şikayet eden Varış, ifadesinde olayda iki polisin dahil olduğunu, Hüseyin isimli polisin kendisine küfür ettiğini söyledi.
Şikâyet ulaşmamış
Avcılar İlçe Emniyet Müdürü Murat Çimen ise kendilerine ulaşan bir şikâyet bulunmadığını ifade ederek, “Savcılıktan yazı gelmesi durumunda biz de çalışmalara başlayacağız. Konuyu inceleyeceğiz” dedi.
Zihinsel engelli Ağaoğlu ve kardeşi demir korkuluklara kelepçelendi.
The Guardian’da Damian Carrington imzasıyla yayınlanan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü‘nün çevirisiyle sunuyoruz.
***
Uzmanlar senet piyasasında gömülü kalması gereken fosil yakıtların değerinin şişirilmesi sonucu trilyonlarca doların risk altında olduğu yönünde uyarıda bulunuyor.
Önde gelen ekonomistlere göre hisse senedi piyasasının trilyonlarca dolarlık fosil yakıt yatırım balonunu şişirmesi sonucu dünya büyük ekonomik krize doğru sürükleniyor.
‘Finansal kriz, riskler farkedilmediğinde neler olduğunu gösterdi’ ve riskin aslında ‘çok büyük’ olduğunu ve neredeyse hiçbir yatırımcı ve düzenleyicinin bunu göremediğini söylüyor, London School of Economics’te profesör olan Lord(Nicolas) Stern.
‘Karbon balonu’ olarak adlandırılan durum fosil yakıt şirketlerinin sahip oldukları petrol, kömür ve gaz rezervlerini olduğundan daha çok göstermelerinden kaynaklanıyor. Cuma günü yayımlanan bir rapora göre, eğer uluslararası kabul edilmiş ‘tehlikeli’ iklim değişikliği eşiğini engellemek istiyorsak varolan rezervlerin üçte ikisinin toprak altında kalması gerekiyor. Eğer anlaşmalar uygulanırsa, bu rezervler kullanılamaz ve değersiz olacak ve bu durum piyasalarda ağır kayıplara yol açacak.
Hisse senedi piyasası, ülkelerin iklim değişikliği konusunda eylemsizliğine güveniyor.
Bu sert rapor, Lord Stern ve düşünce kuruluşu Carbon Tracker tarafından kaleme alındı. Raporun yaptığı uyarı HSBC, Citi, Standard and Poor’s ve Uluslararası Enerji Ajansı tarafından destekleniyor.
The Bank of England, ülkeler küresel ısınma ile uğraşırken petrol, gaz ve kömürün değerini kaybetmesinin ekonomiye sürekli risk oluşturduğunu, Londra’nın sahip olduğu büyük kömür fonları ile özellikle risk altında olduğunu belirtiyor.
Stern fosil yakıt yatırımını azaltmak yerine, en büyük 200 şirketin 2012’de yeni kaynaklar bulmak ve işletmek için 674 milyar dolar harcardığını bunun dünya safi hasılasının %1’ini oluşturduğunu, ve ama sonuçta ‘değersiz’ bir yatırım olduğunu söylüyor.
Başbakan Gordon Brown tarafından 2006 yılında görevlendirilen Lord Stern, iklim değişikliğinin ekonomiye etkisini araştırdığı çok önemli raporunu, “dünya hasılasının %1’ini harcayarak temiz ve sürdürülebilir ekonomiye geçiş yapılabileceğini” belirterek bitiriyordu.
Hükümetler küresel sıcaklık artışını, ötesinin şiddetli ve öngörülemeyen sonuçlar doğuracağı 2C’nın altında tutmak için anlaştılar. Fakat Stern yatırımcıların küresel ısınmayı durdurmak için eyleme geçileceğine kesinlikle inanmadıklarını söylüyor: “Buna inanmıyorlar ve şu anda piyasaların makul bir oranda değerlendirildiğine inanıyorlar.”
Onlar çevresel düzenlemelere, bunları gördükten sonra inanıyorlar.’ diyor PwC eski danışmanlarından ve Carbon Tracker’dan James Leaton. Karbon balonunun oluşmasında finansal piyasalardaki kısa dönemliliğin önemli etkisi olduğunu belirtiyor. ‘Analizciler uçurumun kıyısına kadar treni sürmeniz gerektiğini söylerler. Hepsi zamanında trenden inecek kadar akıllı olduklarını söylerler, ama herkes aynı anda kapıdan atlayamaz. Bu yüzden balonlar ve krizlerle karşılaşıyoruz.’
‘Bu raporda açıklanan listelenmiş yakılamaz karbonun ölçeği başdöndürücü. Bu rapor ‘alışılmış iş yapma düzeninin’ fosil yakıt endüstrisi için uzun dönemde geçerli olmadığını açıkça gösteriyor. Piyasalar erken bir uyarının geleceğini varsaysalarda, beni endişelendiren petrol ve gaz sektöründe olayların genelde aniden gelişiyor olması.’ diyor HSBC’de petrol ve gaz analisti Paul Spedding.
HSBC, en büyük 200 fosil yakıt şirketinin 4 trilyon dolar değeri ve 1.5 trilyon dolar borcuyla , petrol ve gaz şirketlerinin birikiminin %40-60 kadarının karbon balonu yüzünden risk altında olduğu konusunda uyarıyor.
Commons Treasury Select Committee başkanlığını 10 yıl yürüten Lord McFall ‘Yıkıcı ölçeğine rağmen, bankacılık krizi aslında önlenebilir bir krizdi, karbon balonunun oluşumunda da aynı karakteristik özellikler var.’ diyor.
Küresel hisse senedi piyasasında hangi ülkelerin yasal olarak bağlayıcı karbon salım hedefini tutturamayacağı yönünde bahisler yapılıyor. Fotoğraf: Robert Nickelsberg/Getty Images
Rapor, belirlenmiş dünya fosil yakıt rezervinin 2860 milyar ton karbondioksite eş olduğunu , sıcaklık artışını %80 olasılıkla 2C altında tutabilmeyi başarmak için bunun sadece %31’inin yakılabileceğini, sıcaklık artışının %50 olasılıkla 2C ve altında kalması için sadece %38’inin yakılabileceğini hesaplıyor.
Karbon salımlarının yer altına gömen, karbon yakalama ve depolama teknolojisi gelecekte etki edebilir, fakat iyi niyetli bir senaryo bile dünya çapında 3800 ticari projenin sadece %4 kadar fosil yakıt rezervinin daha yakılabileceğini gösteriyor. Şu anda işleyen herhangi bir ticari proje bulunmuyor. Genellikle muhafazakar olan Uluslararası Enerji Ajansı da mevcuttaki fosil yakıt rezervlerinin büyük bölümünün yakılamaz olduğu sonucuna vardı.
Citi Bank Avusturalya’nın büyük kömür endüstrisine yatırım yapanları iklim değişikliği ile mücadele devrinde oluşucak değer kayıplarına karşı çok az şey yapılabileceği yönünde uyarıyor. ‘Eğer yakılamaz karbon kaynakları senaryosu işlerse, fosil yakıt rezervlerinin değerinin nasıl korunacağının öngörmenin zor olduğunu, risk azalmasında az seçenek olduğunu görüyoruz.’
Standart and Poor’s dahil derecelendirme kuruluşları, oluşan riskin birkaç yıl içinde petrol şirketlerinin kredi notlarının düşürülmesine yol açacağı yönünde endişelerini açıklıyorlar.
Moody’s başkan yardımcısı Steven Oman: ‘Toplum ve yatırımcılar olarak yapmamız icap eden, şeylerin gerçek değerini bilmek, böylece akıllı, yapıcı politika ve yatırım kararları alabilmektir. Çoğu zaman gerçek giderler değerlendirilemez sayılıyor hatta göz ardı ediliyor.’ diyor.
Naxitis’in 300 milyar euro değerindeki fonlarının, 4 milyar eurosunu Mirova için yöneten Jens Peers, ‘İnsanların farkında olduklarından daha kötü olduğu için, rapordaki sayıları görmek şok edici. Şu andaki risk çok büyük, ama bir çok fon yöneticisi hala çok zamanları olduğunu düşünüyorlar. Bence yanılıyorlar.’ diyor. Ona göre hükümetlerin karbon salımlarını sınırlamak için anlaşmayı taahhüt ettikleri tarih olan 2015 kilit bir yıl olacak ve fon yöneticilerinin şimdiden harekete geçmeleri gerekiyor. Eğer 2015’e kadar beklerlerse ‘bu harekete geçmek için çok geç olacak.’
Emeklilik fonu yöneticileri de endişeliler. ‘ Her emeklilik fonu yöneticisinin kendisine şunu sorması gerekiyor; iklim değişikliği ve karbon riskini yatırım stratejimize dahil ettik mi? Eğer cevap hayır ise, buna şimdi başlamalılar.’ diyor Çevre Ajansı’nda 2 milyar poundluk emeklilik fonunu yöneten Howard Pearce.
Stern de Leaton da, Çin örneğinin, “karbon salımlarının azaltılacağı”gerçeğini kanıtladığını söylüyor. “Çinli lderler, Çin’in kömür kullanımının önümüzdeki 5 yıl içinde zirve yapacağını ve budan sonra azalacağını söylediler, ama bu açıklamalar fiyatlara yansımadı” diyen Leaton devam ediyor: “Piyasanın Çin’e neden inanmadığını anlayamıyorum… Çin, yapacağını söylediği şeyleri yapıyor genelde.” ABD ve Avustralya’nın Çin’e kömür satmak için birikim yaptıklarını da belirten Leaton, bu durumun tutarsız olduğuna dikkat çekiyor.
106 milyar dolarlık fonu denetleyen milyarder Jeremy Grantham, kendi şirketinin kömür ve katran kumu gibi geleneksel olmayan fosil yakıtlar sektöründen çıkmanın eşiğinde olduğunu söylüyor:
“Bir yatırımcı olarak bu işlere yatırım yapmak doğurabileceği sorunlar açısından alabileceğim riskten çok fazla. Eğer tüm kömürü, değer biçilen tüm katran kumu petrolünü ve geleneksel olmayan diğer petrol ve gazları yakarsak, o zaman tam olarak pişeceğiz. Torunlarımızın kapısına bırakacağımız korkunç sonuçlara yol açarız.”
Geleceğin Köyleri Hareketi’ni başlatan İzmir köyleri muhtarları, İzmir Köy Meclisi’ni kurdu.
27 Nisan’da Seferihisar Teos’taki tarihi parlementoda buluşan yüzlerce muhtar, köylerini yaşatmak amacıyla “İzmir Köy Meclisi”ni kurduklarını ilan etti.
Muhtarlara CHP İzmir Milletvekili Erdal Aksünger, Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç, Ödemiş Belediye Başkanı Bekir Keskin, gazeteci-yazar Can Dündar, muhtar dernekleri ve çok sayıda köylü destek verdi.
İzmir Köy Meclisi’nin kurulmasının ardından yapılan sembolik referandumda köy muhtarları köylere evet, yeni büyükşehir yasası ile köy tüzel kişiliklerinin kapatılmasına ise hayır dedi.
Meclis, Türkiye’deki köylerin tüzel kişiliklerini korumak ve kültürlerini yaşatmak için çalışacak.
Meclis hakkında açıklama yapan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “Az önce bir muhtar arkadaşımız ‘Köyler demokrasinin uçbeyleri’ dedi. Gerçekten köylerin yok olmasıyla çok şey kayboluyor ama en çok demokrasimiz kayboluyor. Çünkü köy muhtarlığı bir tek muhtardan ibaret değildir yanında köyü birlikte yönettikleri bir ihtiyar heyeti vardır. Köyün tüzel kişiliğini kaldırdığınızda bu memleketteki en temel demokrasi birimini ortadan kaldırıyorsunuz.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
“Demokrasi istediğimiz için köylerin kapatılmasına karşıyız. bizim en büyük gücümüz üretim. Bizler ürettiğimiz sürece var olmaya devam edeceğiz. Onun için biz sadece geçmişe bir özlemle bu hareketi başlatmadık. Bizim asıl derdimiz köylünün yaşamasını sağlayacak üretim yollarını bulmak. Kooperatifler, birlikler vasıtasıyla, üretiminin önünü açmak, ürünün pazarlamasındaki engelleri kaldırmak ve onun ayakta durmasını sağlamaya çalışmak olacak. O nedenle biz Geleceğin Köyleri diyoruz. Amacımız sadece geçmişin değerlerini yaşatmak değil, asıl köyü geleceğe taşımak gelecekte köylünün tarlasıyla kentlinin sofrası arasındaki mesafeyi kısaltmak.”
Hükümetin arzuladığının “Tarım da hayvancılık da sadece endüstriyel boyutta yapılsın, küçük üretici ortadan kalksın!” olduğunu belirten Soyer, “Hayır arkadaşlar biz yok olmayacağız. Şu anda 1013 olduk ve sayımız artacak. Büyümek zorundayız, mutlaka büyüyeceğiz. Yasal süreci pazartesi gününden itibaren başlatıyoruz.” dedi.
CHP İzmir Milletvekili Erdal Aksünger ise Avrupa’da yerinden yönetimin öneminin büyüdüğünü hatırlatarak “Oralardaki köy sayısı bizimkinin 4-5 katı. Bizde ise yeniden tamamen merkeziyetçi bir yönetimin önü açılıyor. Padişahın iki parmağının işaretine dönüş yapıyoruz. Bu dünyadaki büyük kapitalin yeni bir süreci. Direnişinizi kutluyor, başarılar diliyorum” dedi.
Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç ise bir tehlikeye dikkat çekerek “Şimdi bizi kooperatifçilik yalanıyla bir kez daha kandırmaya çalışıyorlar. Ama biz inanmayacağız demokratik haklarımızı sonuna kadar savunacağız. Sizin yanınızda olacağız. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Bir gün bu kötü gidişat da düzelecek” dedi.
Ödemiş Belediye Başkanı Bekir Keskin ise Anadolu’nun İstanbul gibi metropolllere benzemediğini hatırlatarak, “Ama Anadolu öyle değil. Köylerin tüm arazileri, emlakları köylülerindir. Bir metresinden bile fayda sağlamayı düşünmüyoruz. Fayda sağlamayı düşünenlerin de karşısındayız” dedi.
Bursa İnegöl Muhtarlar Derneği Başkanı Avni Kurt ise “Geçmişine sahip çıkmayan insanlar gelecekten bir şey beklemesinler” diyerek başladığı sözlerini “Özgürlüğün en büyük düşmanı, içinde oldukları duruma boyun eğen kölelerdir. Onun için hak verilmez hak alınır. Elimizdeki hakları vermeyeceğiz” cümleleriyle tamamladı.
Cumali Kısık Köyü Muhtarı Ahmet Kuş’un “Köyler olmazsa Kaymakamlıklar, İl Tarım Müdürlükleri, Orman Müdürlükleri kime ne hizmet verecek?” diye sorduğu konuşmasının ardından söz alan Bayındır Arıkbaşı Köyü Muhtarı Nuri Barıkan “Burada köyün %98’nin imzasını getirdim. Ben buradan diyorum ki köylere bir sandık koyup referandum yapsınlar. Demokrasiden bahsediyorlar. Benim dedemden kalan ağaçları satacaklar. Madem demokratik bir ülkeyiz, gümrük kapılarına koydukları gibi her köye sandık koysunlar. %10 köyler kapansın çıkarsa ben de bu işi bırakacağım” dedi.
16 Ocak 2013’te Seferihisar’ın dokuz köyünün İzmir Konak Meydanı’nda buluşarak köylerin kapatılmasına karşı başlattıklarını ilan ettikleri “Geleceğin Köyleri Hareketi” kısa sürede 1013 köye ulaştı. İzmir ve Bursa’daki köylerin an itibariyle yüzde 70’inin katıldığı hareket hızla büyüyor.
Geçtiğimiz haftalarda TBMM’den geçen ve Türkiye’deki köylerin neredeyse yarısını “yok eden”, kamuoyunda “Bütünşehir Yasası” olarak bilinen kanuni düzenlemeye karşı başlatılan ve “geleceğin köylerde” olduğu mesajını da veren “Geleceğin Köyleri Hareketi”ne en çok katılım 410 köyle İzmir ve 480 köyle Bursa’dan geldi.
Harekete katılan diğer büyükşehirler arasında Hatay, Kahramanmaraş, Malatya, Eskişehir, Ankara ve Manisa da var.
Kemerburgaz Organik Köy Pazarı, 5 Mayıs’da açılıyor.
Ekolojik Üreticiler Derneği tarafından oluşturulan “Ekolojik Üretici Pazarları” kapsamında açılacak olan pazarın, “organik sertifikalı sebzeden meyveye, ambalajlı ürünlere, hayvansal ürünlere, kozmetik ve temizlik malzemelerine erişimi” kolaylaştırması umuluyor.
5 Mayıs’tan itibaren her pazar Selanik Bulvarı No:116’da kurulacak olan Kemerburgaz Organik Köy Pazarı’yla ilgili detaylı bilgiye, Ekolojik Üreticiler Derneği’nin web sitesinden ulaşabilirsiniz.
Bisiklete binmek, elbette doğrudan bir politika değildir. Bilinçli ya da bilinçsiz (unconscious) oluşturulan bir davranış biçimidir bisiklete binmek: ihtiyaçtan dolayı, eğlenmek amaçlı, iş maksatlı vs. Davranışlar, sosyolojide, örüntü denilen kalıplarla tanımlanır. Örüntü (Durkheim’dan gelen bir yaklaşımla), toplumsal yer bulma amaçlı, işlevsel sebeplerle, sosyalleşme süreçlerinde bireye yapı tarafından dayatılan ya da öğretilen davranış biçimleridir.
Her toplumun kendine has davranış biçimleri, tepkileri, toplumsal yapıları vardır ve bunlar kültürün içine girdiği, politik ve iktisadi bağlamlarda oluşmuş yapılardır. Keza coğrafi şekiller, yer altı kaynakları gibi çok çeşitli etkiler sosyal inşayı belirler.
Buraya kadarki bilgiler, Durkheim’ın sosyolojisine dayanarak verildi; peki gerçekte, insan her türlü pratiğini bilinçsiz ya da bilinçli oluştururken, toplumsal dogmalara ne şekilde karşı koyar? Bunun yanıtı, biraz daha derinlerdedir.
Toplumsal yapılar, kültür, politika ve ekonomi üzerinde şekillenir (politik yaklaşımlar üçünden birini ön plana çıkartır genellikle). Etrafınıza bakın; el sıkışma şekliniz, insanların yürüme şekilleri, büyüklerinize karşı tavırlarınız ne kadar da ortak çoğunlukla değil mi? İşte bu, kültürdür. Peki, marketteki alışveriş tercihleriniz, ihtiyacını istediğiniz tüketim malları, lüks tüketime bakış açınız…bunlar ne kadar farklı toplumdan? Buna da kısaca ekonomik örüntüler denebilir. Peki, siyasi tercihleriniz, bir olaya tepkiniz, okuduğunuzdan ne anladığınız, gazetelerdeki dile karşı duyarlılığınız? Bunlar da politik örüntülerdir. Eğer bu örüntüler olmasaydı ne siyasi partiler, ne medya ne de büyük holdingler var olabilirdi.
Peki bisiklet nerede durmakta? Bisiklet bu toplumsal örüntüler içinde, hangileri dahilinde var olabilmekte ya da bisikletin tarihine bakıldığında, gündelik ulaşım aracından spora dönüşmesi hangi tarihlere denk gelmekte?
Bilimsel araştırma yolu, 18. yüzyıldan beridir, Kant’ın pozitivist yöntemiyle işlenir. Hipotez (önerme) ortaya atılır, araştırma yapılır, tez yayınlanır ve kanıtlanırsa kural / kanuna dönüşür. Darwin’in evrim teorisinin kanun olamayışının sebebi gibi; Tezler (teoriler), bilimsel makamların tümünce kanıtlanmalı ve evrensel kabul görmeliler; yerçekimi kanunu gibi yanlışlığı ispatlanmış kanunlar ise toplumsal hafıza yüzünden hala kanun olarak anılmaktadır.
Dönelim bisiklete; ilk bisiklet 12. yüzyılda Çin’de, pedalsız ve gidonsuz olarak ortaya çıktı. Bugün bindiğimiz bisikletlerin yani gidonu ve pedalı olan, iki tekerleği eşit boyutlarda olan bisikletin ilk çizimlerini 1500′lü yıllarda Leonardo Da Vinci yapmıştır. Ancak bu bisikletin geliştirilmesi oldukça zordu keza metalurji bilimi yeterli verimde metalleri oluşturmaya yetecek donanıma sahip değildi. Bu çizimlere dayalı ilk bisiklet 1840 yılında İskoçya’da ortaya çıktı. 1888 yılında havalı lastikler bulundu…bisiklet ancak 1900′lerin başlarından itibaren ve özellikle İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra yaygınlaşarak ulaşım aracı olarak kullanılmaya başlandı. Bugün, dünya çapında 1 milyarın üzerinde bisiklet bulunduğu tahmin edilmektedir.
Neyse, biz neden bisikletin politik olduğuna değiniyorduk.
Yukarıdaki resim, dünya petrol fiyatlarının 1988′den 2007′ye, yirmi yıllık serüvenini göstermektedir. Yaşları o tarihlere değenler Türkiye’de bisiklet kullanım oranı ile şimdikini kıyaslayabilir rahatlıkla. Beni de bir dünya yazı yazarak bir korelasyonu kanıtlamak zahmetinden kurtarırlar.
Şaşırtıcı ama gerçek; ABD’nin petrol ihtiyacı son yıllardaki artış hızı gösteriyor ki, 10 yıl içinde ABD, 3. Dünya Ülkelerinin çoğundan daha az petrol tüketecek. Ne tuhaf ki Avrupa’da aynı biçimde…
Dikkat çekici şirketler; Aladdin Middle East Ltd., BosphorusGaz Corporation, BP Exploration Caspian Limited Turkey Branch, Edison SpA, Enel SpA, Enerco Enerji, Eni SpA, E.ON Ruhrgas Doğalgaz A.Ş., EWE Enerji A.Ş., ExxonMobil Exploration and Production Turkey B.V., IBS Research & Consultancy, N.V.Turkse Perenco, OMV Gas & Power, Opalit, Palmet, Petrol Ofisi, Shell Enerji A.Ş., Statoil, TEMI (TransAtlantic Exploration Med.Int.Pty.Ltd.), Thrace Basin Natural Gas Türkiye Corporation, Tiway Turkey Ltd., TOTAL, TransAtlantic Turkey Ltd., Turcas, Turusgaz…sanırım listenin %80′ini yazdım. Ama içiniz rahat etsin, listede, buraya yazmadığım Türk şirketleri içinde, öz sermayesi Türkiye kaynaklı olan tek şirket Zorlu. Yukarıdaki şirketlerin sermaye ortaklarının büyük çoğunluğu yabancı yatırımcılar.
Yukarıdaki tabloya bakarak, bu şirketlerin neden Türkiye’de bulunduğu daha rahat anlaşılabilir. Ülkemiz petrol tüketimi sürekli artmakta. Bu noktada, motorinin sanayi ve tarım tüketimi olduğu düşünülebilir ve doğal olarak benzin tüketiminin azaldığı yanılgısı var olabilir. Ancak aklınızda olsun tüketilen motorinin %10′u binek araçlarda kullanılmakta. Kısaca, Türkiye sanayisi ile insanıyla petrole, Avrupa ve ABD’nin aksine daha çok bağlı hale gelmekte.
Peki bu kime yaramakta? Yukarıdaki şirketler, Türkiye’ye neden hücum etmekte? Aşağıdaki tabloya bakalım lütfen:
PTOFS, Petrol Ofisi. Özelleştirmeden hemen önce ve Doğan Grubu’nun yabancı sermayeye devretmesi sırasında, haliyle değer kaybediyor. Tüpraş ikinci sırada. Petrobras, Exxonmobil, Chevron, Royal Dutch ve BP’nin karlılık oranları düşünüldüğünde (2006 yılına aittir tablo) bu yazı daha çok anlam taşıyor sanırım.
Kısaca bisiklete binmenin, büyük petrol şirketlerine kafa tutmak olduğunu düşünebilir miyiz? Kişisel olarak hayır belki ama bizi bisiklette gören bir tanıdığımızı, ‘arabanı kullanmadan da çok keyifli yerlere gidebilirsin’ dediğimiz her seferinde, eylemimiz, bilinçsiz de olsa politik olmaktadır.
Yıllardır ABD basınında (Frankeisten ve İngilizce balık kelimesinde türetilmiş) “Frankenfish” olarak bilinen genetiği değiştirilmiş AquaBounty somonunun bu yılın sonuna kadar ABD’de piyasa çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor.
Cuma 26 Nisan 2013’e kadar halkın yorumlarını kabul eden ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), bu tarihten itibaren 30-60 gün boyunca yorumları değerlendirip, en fazla 120 gün içinde onayını verebilir.
20 Mart 2013’te, Friends of the Earth ABD’deki süpermarket zincirlerinin GD deniz ürünü satmamaları için bir bilgilendirme ve imza kampanyası başlatmıştı. GDO’lu ürün etiketlemesinde büyük bir adım atan Whole Foods’un yanı sıra Trader Joe’s ve sayıları 2,000’den fazla market, FDA onayı alsa bile GD somonu satmayacakları sözünü verdiler.
23 Nisan 2013’te AquaBounty CEO’su Ronald Stotish, Reuters’a yaptığı açıklamada kendinden çok emin bir tavırla, FDA’nın 2013’ün son çeyreğinde onay vermesini beklediğini belirtti ve “Herhangi yeni bir yasal sorun, yeni bir regülasyon sorunu, yeni bir çevresel sorun çıkmadı” diyerek GD somonun piyasaya çıkmasına kesin gözüyle baktığını ifade etti.
Başlayan barış sürecinde, gerillanın sınır dışına çekilme kararını açıklamasından sonra ikinci basamağa geçildi. Hâlâ tedirgin ve belirsiz bir bekleyişten söz etmek mümkün. Buna rağmen umut, her zamankinden daha büyük bir ışıkla parıldıyor. Elbette en kötü barış bile, çok iyi bir savaştan daha iyidir.
Kuzey İrlanda-İngiltere barış görüşmelerinin baş aktörlerinden biri olan Jonathan Powell böyle düşünmüyor: “Kötü bir barış, savaştan daha berbattır” diyor. Sanırım umutları yükseltip, sonra hayal kırıklığına sebep olmanın ağırlığını anlatmak için böyle bir cümle sarfediyor. Bu anlamda kendisine katılıyorum. Barışı gerçekleştirebilmek için, savaş seçeneğini kesinlikle terk etmeye ikna olmak en önemli ve temel bir noktadır. Yarım imam dinden, yarım hekim candan ederse, heralde yarım barış da geleceğe güvenle bakmaktan eder. Yani yarım olan bir şey iyi değildir.
Barışa ikna olmak kadar, barışı kalıcılaştırmak da önemlidir. Bu da toplumsal barışla mümkündür. Barış müzakerelerine başlanırken ilk iş olarak yol temizliği yapılır. Yani savaşa neden olan, müzakereyi başka bir deyişle söz söylemeyi engelleyen koşulları ilk etapta ortadan kaldırmak… Ancak zaman ilerledikçe ve barış sürecinde yol alırken, geçmişe uzanmak kaçınılmazdır. Yaşanan onca yıkım, afet, ağır hak ihlalleri, işlenen savaş suçları ve de insanlık suçları teker teker ele alınmalıdır. Bunlar hasır altı edilemeyecek konulardır. Tıpkı denize atılan ceset gibidir. Er geç kıyıya vurur, açığa çıkar ve siz onunla yüzleşmek zorundasınızdır.
Şimdi Allah da biliyor kul da biliyor ki Fırat’ın batısında gömülü silahlar, Fırat’ın doğusunda gömülü kemiklerin sahiplerini vurdular. Ve Silivri’de mağduriyet edebiyatı parçalayanlar; binlerce insanın varoluşunu, kimliğini, ruhunu, dününü, yarınını parçaladılar. Dönüp bunlara bakmadan bir barışın gerçekleşebileceğini sananlar ancak “savaştan berbat bir barış” elde ederler.
Geçmişle yüzleşme, geçmişle hesaplaşma barışın diğer adıdır. Bu bir nevi arınma, rehabilite olma fırsatıdır da. Sadece mağdurlar için değil, failler için de önemli bir süreçtir. Ve pek tabii yıllarca gözünü bu soruna kapatan, görmezden gelen, bu sorun üzerinde bir an bile düşünmeyenler için de vicdan muhasebesi, kendini sorgulama fırsatıdır. Yapan kadar, yapılanlara sessiz kalarak onay verenler de bu hesaplaşmanın, yüzleşmenin içindedir.
Türkiye’nin o kadar ağır bir geçmişi var ki, sanırım bu ülkede bir şekilde kirlenmeyen kimse kalmamıştır. Sezen Aksu’nun dediği gibi; “Masum değiliz hiçbirimiz”…
Yüzleşme yalnız yakın tarihle olmaz, olmamalı. Cumhuriyet kurulalı, hatta Cumhuriyet’in kuruluş harcına bulaşan Ermeni, Rum ve diğer gayrimüslimlerin, etnik azınlıkların yaşadıkları trajedileri de barış masasına getirmek gerek. Bir 24 Nisan’ı daha geride bırakırken artık vicdan kirliliğinden kurtulmanın zamanı geldi, çoktandır geçiyor bile.
Yüzleşme yalnız devlet cephesinde mi olur? Bence, hayır! Kürdistan coğrafyasında “milyonların şahitliğinde” bir Newroz ateşi yakan Kürtler de, birlikte yaşadıkları halklarla buluşmak, yüzleşmek, helalleşmek durumundadır. Hamidiye Alayları marifetiyle, din propagandası veya korku ve tehditle de olsa Ermenilerin soykırıma uğratılması, binlercesinin ana yurdundan bilinmez bir meçhule sürülmesine Kürtlerin de eli bulaşmıştır. Devlet eliyle de olsa, cehaletten veya sayabileceğimiz her tür sebebten ötürü de olsa bu, böyledir. O nedenle açık yüreklilikle bu gerçeklikle yüzleşilmelidir. Kürtler kendi payına düşen kısmı için Ermeni halkından içtenlikle özür dilemelidir.
Yine Kürtlerin kadim kültürünün direngen taşıyıcısı ve temsilcisi olan Êzidîlere Sünni Kürtlerin uyguladığı dıştalama, ötekileştirme, bir fobi halinde Êzidîlere karşı nefret suçunu işleme, irdelenmesi, söz konusu edilmesi gereken bir konudur. Yıllarca Êzidîlere komşuluk yapmayan, yemeklerini yemeyen, onları aşağılayan, hor gören Sünni egemen tutum; yüzleşilmesi gereken bir ayıptır, suçtur. Diyebiliriz ki devletin şiddet politalarının yanı sıra, Êzidîler, Sünni Kürtlerin tutumu yüzünden bizleri, bu toprakları terk edip diasporalara kadar gitmek zorunda kaldılar. Êzidîlere, Sünni Kürtlerin devletten önce bir özür ve tekrar yurtlarına dönme çağrısı yapma borcu vardır. Ve barış süreci bunun için vesiledir.
Ermenilerin, Süryanilerin, Êzidîlerin, Alevilerin ve diğer etnik, dini, kültürel azınlıkların dahil olmadığı bir barış, toplumsal barış olamaz. Buna kalıcı barış denemez. DTK, HDK ve diğer sivil oluşumlar şimdiden yüzleşmenin bu yüzünü de kapsayacak Hakikatleri Araştırma ve Adaleti Sağlama Komisyonu’nun altyapısını oluşturmalıdır.
Unutmayalım ki; “Hakikat acıtır, ama susmak öldürür…”
Oral Çalışlar’ın istifasının ardından Taraf gazetesinin genel yayın yönetmenliği koltuğuna “Pazartesi Konuşmaları” adlı köşesinde yayımlanan söyleşileri ile bilinen Neşe Düzel getirildi.
Taraf gazetesinin sahibi Başar Arslan‘ın, Yazı İşleri Müdürü Kurtuluş Tayiz ve Genel Yayın Koordinatörü Markar Esayan’ı kendisine haber vermeden görevlerinden alması nedeniyle Oral Çalışlar, genel yayın yönetmenliğinden istifa etti. Çalışlar’ın ardından yayın yönetmenliğine gazetenin “Pazartesi Konuşmaları” adlı köşesinde haftalık söyleşileri yayımlanan Neşe Düzelgeldi.
Tayiz’in görevden alınması sürecinde “Barış diyerek demokrasiyi katlediyorsunuz” sözleriyle gazete yönetimini eleştirdiği öğrenilen Düzel’in ismi Taraf gazetesinin künyesine “Genel Yayın Yönetmeni” olarak girdi.