Ana Sayfa Blog Sayfa 4282

Erdoğan borsayı çökertiyor

Başbakan Erdoğan’ın Tunus’ta yaptığı açıklamalara piyasa sert tepki verdi. Grafikte BIST 100 Endeksi’nin gün içi grafiğini görüyorsunuz. Konuşmanın başlamasının ardından satışlar sertleşti.

WSJ olayı “Başbakan’ın eski söylemlerini tekrarlaması gösterileri hızlandıracağı şeklinde görüldüğü için piyasalar tarafından hoş karşılanmadı.” şeklinde gördü.

“Akşam vakti gel gizlice / Kim görecek, kim bilecek”

Gezi Parkı Direnişi’nde gün 10’a geldi dayandı. Hepimiz çok ama çok yorulduk ama az kaldığının ve direnmenin şart olduğunun da bilinci ile şevk ve inancımızı koruyoruz.

haberi paylaşmak için tklynz / click for to share

Diğer yandan dünyanın bu gelmiş geçmiş en güzel devriminde eğlenmeyi, kalkıp şakır şakır oynamayı da bir kenara bırakmış değiliz elbette. Kendi hesabıma ben günde en az 10 dk göbek atmazsam muhtaç olduğum kudrete ulaşamam kanaatindeyim.

Sağolsun sosyal medyadan o kadar çok bilgi, belge ve görsel akıyor ki ara sıra hiç umulmadık göbeklere de imkan sağlıyor

İşte bu da yeni ilişti gözümüze.

“The wall writing says, “A Memento of Resistance”” mesajı ile paylaşılmış

meali, “Duvarda diyesi ki, “Direnişten bir hatıra”

görür görmez aklımıza bu sanat musikisi parçası geldi

http://www.youtube.com/watch?v=htPHI0vaU8s

ee, ne de olsa, “dans etmediğin devrim, devrim değildir

#direnedirenekazanacagiz

Haber: Alper Tolga Akkuş / #anavarrza

(Yeşil Gazete – Türkiye)

Yandaş Dil Kurumu (YDK)

Dün Zargan’da “chappulling” tanımı eklenmiş, Wikipedia’da da başlık açılmıştı. Bugün ise Türk Dil Kurumu’nun önceki tanımlamasını değiştirdi.

Dipnot TV’nin haberine göre, Başbakan Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkı’ndakilere yönelik ‘çapulcu’ söyleminin ardından, bu kelimenin Türk Dil Kurumu’nun sitesindeki tanımının değişdi.

Önce: Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı.

Şimdi: Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı.

Başbakan Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkı’ndakilere yönelik ‘çapulcu’ söyleminin ardından, bu kelimenin TDK sözlüğündeki tanımının bu şekilde değiştirildiği ileri sürüldü.

Daha önce kelime örnek olarak, Sait Faik Abasıyanık’ın, “Bütün çapulcu alayı başka kasabalara gittiler” cümlesi içinde yer alırken, şu an Necip Fazıl Kısakürek imzalı, “Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem” cümlesinde kullanılıyor.

Sosyal medyada da dikkat çekilen bu değişiklikle ilgili TDK’dan henüz bir açıklama gelmedi.

ve işte! #occupyembassyofturkeyinBelgium

Gezi Parkı Direnişi 10. gününde. Bu hareket “Gezi’deki 3 ağacı seven 5 insan” hareketi diyenler. Lütfen bu haberimize dikkat kesilin.

İstanbul Gezi Parkı, Ankara Kuğulu Park, (benim de dün nail olduğum) Mersin Barış Meydanı Parkı’ndan sonra çeper daha da genişliyor mu ne!

haberi paylaşmak için tklynz / click for to share

Belçikalı Gezi Parkı Direnişçileri, Türkiye Büyükelçiliği önünde 30 dakika önce kamp kurdu. Yani bildiğiniz  #occupyembassyofturkeyinBelgium

RTE, ne duruyorsun abi! Toma gönder, Polis gönder, Gaz gönder, Tazyik tazyik su gönder. Adımız kötüye çıkacak bak, yazıktır, ayıptır!

* * *

Ha, unutmadan!

Biz – şükürler olsun ki- müsvedde medyasına dahil olmadığımızdan bu haberi nerden öğrendiğimizi de, (gizli kalması gerekmiyorsa) kaynağımızı da siz okurlarımızla paylaşmak durumundayız.

Haberi Belçika’ya gelin giden canımız ciğerimiz Esra’mız Özkan’ımızdan öğrendik. Esracııım, gaz, su ve şiddete karşı nasıl direnilir, bu konuda eksiğimiz var diyorsan biz burda şerbetlendik güzelim, bi telefonuna bakar. Eniştemiz Pieter’e da hürmetler. Bi beni Brüksel Lahana’sı yemeye çağırmadınız ya, alacağınız olsun!

#direnedirenekazanacagiz

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete / Türkiye)

Taksim Komünü – Erdem Yörük

1871’de Paris’in emekçileri yaklaşık iki ay süren bir komün kurmuşlardı. Paris Komünü. İki ay boyunca Fransız devletinin silahlı güçlerini kontrollerindeki bölgeye sokmayan Komünard’lar, modern dünyada devletsiz bir toplumun mümkün olduğunu hissettirmişti ve Marx ile Engels’e devletsiz bir toplum, yani komünizmin kurulmasının ilhamlarını yollamıştı.

Klasik sosyolojinin kurucularından Weber’e göre devlet belli bir toprak üzerinde şiddetin meşru kullanımının tekeline sahip olma durumudur ve bu sosyolojik anlamda devletin en yaygın kabul edilen tanımıdır.

Bu tanıma göre yaklaşık bir haftadır Gezi Parkı ve Taksim’de devlet bulunmuyor. Halk barikatları oluşturarak ve çatışarak Taksim’i ele geçirdi ve burada bir komün inşa etti. Halk kendi kendini yönetmeye, kendi kararlarını almaya başladı, temizliği, düzeni, yiyecek içecek tedarikini ve en önemlisi kendi güvenliğini kendisi sağlamaya başladı..

Tabii ki Paris Komünü’nde nasıl bin bir türlü sorunlar varsa Taksim Komünü’nde de var. Birçok dostların gözlemlediği gibi ulusalcı Kemalist bir ağırlık var. Ama arkadaşlar, Taksim’in ele geçirildiği gün belki 500 bin belki 1 milyon insan vardı ve bu kadar kitlesel bir topluluğun Kemalist olması çok beklenecek bir şey değil mi?

Maoist mi olacaklardı? Bu insanların siyaseten dönüşmesi bir gecede olacak şey değil, komünün içinde onu deneyimleyerek dönüşecekler. Tabii ki birçok insan gibi ben de 10. Yıl Marşı’na bayılmıyorum. Ama burada asıl önemli olan şey, komünün kompozisyonu değil, komünün komün olmasıdır. İnsanların Türkiye tarihinde ilk kez deneyimledikleri bir şey var burada: Devlet olmadığı zaman her şey çok daha güzel ve insanlar çok daha mutlu. Bir sürü insan Gezi Parkı’ndaki insanların yüzündeki mutluluğu ve insanların birbirlerine gösterdikleri kibar ve dayanışma dolu tavırları fark ediyor. Hatta deniliyor ki Gezi Parkı şu an Türkiye’nin en güvenli ve en kibar yeridir. Kadın arkadaşlarım tacizin minimum seviyede olduğunu söylüyorlar. AKP’nin kadın bedenine saldırısına karşı bu aynı zamanda bir kadın ayaklanmasıdır. Barikatlarda çatışanların en az yarısı kadındır ve bu kadınlar en önde savaşmaktadırlar.

Alanda Kürtlere yönelik şovenizm potansiyeli olsa da bu minimum düzeydedir, mesela Kürtlere karşı atılmış sloganlar yoktur. Bazı ırkçıların provokasyonları ile kitlenin kolektif tavrını eşitlememek gerekmektedir. Dün Nazan Üstündağ bana şunu anlattı: BDP kitlesi Biji Serok Apo sloganları ile halay çekerken Türk bayrakları ile halayın yanına gelen iki liseli genç “Ne güzel halay çekiyorlar değil mi” diye konuşup sonrasında ayrılmıştır. İnsanlar ellerindeki 7 liralık Starbucks sandviçlerini havaya kaldırıp “aç olan var mı?” diye meydanda dolaşıyorlar. “Kuru pasta ister misiniz” diye soranlar var, şişe su dağıtanlar. Halkın Mutfağı kurulmuş 24 saat ücretsiz yemek dağıtıyor, revirde insanlar tedavi ediliyor. Her gün sabah binlerce insan Taksim’i evi gibi temizliyor. Üç aydır orda duran sigara izmaritlerine kadar. Kimisi içki içiyor, kimisi namaz kılıyor, kimisi yoga yapıyor. İnsanlar burayı gerçekten çok seviyor ve o yüzden de her gece Beşiktaş’a doğru ilerleyip Beşiktaş’ı da komüne dahil etmeye çalışıyor.

Ben bir sosyolog ve siyasetin içinde elinden geldiğince bulunmuş birisi olarak yürekten inanıyorum ki Taksim direnişi ile bu insanlar yan yana durmayı deneyimliyor ve seviyorlar ve yepyeni bir kolektif özne oluşturuyorlar. Bunun keyfini çıkaralım. Bugünden itibaren on yıllar boyunca devletler bu haftayı unutmayacaklar. AKP gidecek yerine yeni partiler iktidara gelecek. Ama bütün iktidarlar artık halkın direnişinden korkacaklar. Taksim komününü unutmayacaklar, biz unutsak bile onlar unutmayacaklar. O yüzden de bundan sonra kendi kafalarına göre iş yapamayacaklar. 3 ağaç yüzünden ülkede ayaklanma çıktığını bilen hükümetler 100 kişi bir araya gelince artık panik atak geçirecekler. Taksim komünü ve direnişi 1 haftada Türkiye’ye demokrasi ve daha özgür bir gelecek getirmiştir. Hayırlı olsun!

Not: sadece Taksim’i bildiğim için burası hakkında yazdım, diğer illerde mücadele eden arkadaşlarımıza selam olsun. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızı ruhunu hep yaşatacağız.

Erdem Yörük – bianet.org

Haydi RTE, japon’a anime de oldun, iyisin!

Gezi Parkı Direnişi’nin 10. günündeyiz. Dünyaya pek çok konuda olduğu gibi anime filmler konusunda tahakküm kuran japonlardan Gezi Parkı Direnişi’ne destek kendi bildikleri alandan geldi. Anime Film.

haberi paylaşmak için tklynz / click for to share

Youtube üzerinden dün paylaşılan 2 dakika 11 saniyelik filmin başlığı ise manidar, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türk Gençliğine Karşı: 3 çocuk mu yoksa 3 bira mı?”

Japonca ve ingilizce altyazılı, japonca dublajlı filmde RTE’nin bu “haklı” mücadelesinde yaşananlar aktarılıyor.

Edit: İngilizce versiyonu da varmış

Haydi RTE, başarabilirsin, senin arkanda ne de olsa iman dolu serhaddin gibi keçi inadın var!

demiyoruz elbette

Biz burdayız ve hiç bir yere gitmiyoruz

Çünkü

#direnedirenekazanacagiz

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete / Türkiye)

Gezi: Bir kamusal meydan hareketinin anatomisi – Nilüfer Göle

 

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”

Nazım Hikmet

Gözümüzün önünde yepyeni bir hareket doğuyor.

Katılımcıların kendisi de hoş bir şaşkınlık içinde.

Kendi seslerini duymanın, eylemlerinin birleştirici gücünü görmenin coşkusunu, sevincini yaşıyorlar. Tansiyon beş gün sonra bile halen yüksek.Tedirginlik veren çatışma korkusu, polis baskısı, yaralılar, insan kayıplarına rağmen, şenlik havası hakim.

Bu hareket, tüm gözlemcilerin belirttiği gibi yeni bir eşiğe işaret ediyor.

Hareketin adını koymaya çalışıyoruz.

‘68 Fransız başkaldırısını hatırlatanlar, Arap baharına gönderme yapanlar, occupy wallstreet’i de kapsayan Avrupa “kızgınlar hareketi”ni kendine daha yakın bulanlar var. Gezi meydan hareketi ise bunların hepsi ve hiçbiri.

Hepsinden bir unsur taşıyor.

Hepsi gibi sokağa çıkma, meydanı işgal etme, vatandaşın nöbet tutma hareketi. Ama hepsinden ayrılan bir özgünlüğü var.

Fransa 68 gençlik başkaldırı hareketi, uzun süren De Gaulle iktidarının yıpranması sonucu kıvılcımlanan, “yeter” sloganıyla gençliğin sokakları işgali ve polisle çatışması. Gezi meydan hareketi de, 68 hareketi gibi, on yıllık iktidarın kişiselleşmesine “yeter” artık diyen bir başkaldırı hareketi.

Ancak, gençliğin öncülüğünde oluştuysa da birçok farklı kesimden insanı, bürosundan, işinden, ticaretinden, evinden çıkıp gelen insanları birleştirdi, sıradan vatandaşları kendine çekti.

Tahrir meydanının işgalinde simgeleşen Arap baharı, otoriter rejimlerin çözülmesine, demokrasi aracılığıyla çoğunluğun sesinin duyurulması talebine işaret ediyor. Türkiye’de ise çoğunluk demokrasisinin eleştirisi söz konusu.

Batı kentlerini saran kızgınlar hareketine gelince, küresel neo liberal ekonomi karşısında ezilen yok sayılan insan haysiyetini dillendiriyorlar. Gezi işgal hareketi de liberalizmi eleşitiriyor. Ancak meydana çıkanlar ekonomik krizin mağdurları değil.  Her şeyin ticarileştiği ekonomik büyüme canavarının piyonları olmak istemiyorlar.

Bu meydan hareketinin özgünlüğü nerede yatıyor?

Hareketin kendisi gibi, anatomisine de ağaç dibinden başlamak gerekiyor.  Ağacı bahane gören zihniyet, hareketin manasını, masumiyetini ve kök gücünü ıskalıyor. Ağaçların yerlerinden sökülüp yerine AVM dikme projesi karşısında, gençler parkı işgal ederek yeni bir kentsel farkındalığı gündeme taşıdılar.

Çevreci duyarlılık ve kapitalizm eleştirisi içiçe geçti. Genelde kapitalizm, küresel güçler, finans dünyası, neo-liberalizm gibi soyut kavramlar nedeniyle vatandaşın gündelik dünyasında yeterince somutluk kazanmaz.

Türkiye’de ise kapitalizmin adı var: AVM.

Ticari kapitalizmin, tüketici toplumun, küresel emek sömürüsünün cisimleşmiş hali olarak, kentsel gündelik yaşamın bir parçası oldular. İlk başta hevesle karşılanan, tüketim gözdesi olduğu kadar gezinti mekanları olan AVM’ler, giderek göze batıyorlar. Doyumsuz tüketiciliğin, rant ekonomisinin dinamikleriyle birleşerek kent dokusunu altüst etmeye başladılar. Gezi Parkı’nın ortasına AVM inşa edilmesi, İstanbullular gözünde kamusal alanın, vatandaşa açık mekanın özel sermayeler tarafından istimlak edilmesinden başka bir şey değil.

Sol Müslümanlar tarafından ortaya atılan “abdestli kapitalist” eleştirileri Türkiye’deki İslami dönüşüme işaret etmekteydi. Gezi hareketi, kültür yerine tüketimi öne alan hiper kalkınmaya karşı kentli yeni bir farkındalığa tercüman oldu.

Parkın korunması mücadelesi kelimenin tam anlamıyla, sadece metaforik değil, meydanın bizatihi fiziksel anlamda sahiplenilmesi, koruma altına alınması demek. Devletin ticarileşmesine, kent yaşamının rant alanına dönüştürülmesine karşı kamusal mekanı koruyorlar.

İktidarın biber gazı ve polis gücüyle müdahelesi kamusal alanın boğulduğunu, zehirlendiğini gözler önüne serdi. Vatandaşın evinden işinden koşup, çoluk çocuk, tencere tavalarıyla bu dalgaya katılması bu tespitin paylaşıldığını gösteriyor.

Gezi öncesi, kamusal alan daralıyordu.

İfade özgürlüklerinin kısıtlanması, gazetecilerin yargılanmaları, muhalif seslerin susturulmaları, işten atılmaları, oto sansürün yaygınlaşması canımızı acıtan bir biçimde, en son Hasan Cemal olayının ayyuka çıkardığı gibi, epey zamandır gündemde.

Son başkaldırının ana medya tarafından yayınlanmaması, iktidarın nasıl ifade özgürlüğünü tekeli altına aldığının hazin bir göstergesi oldu. Ortaya Türkiye’nin kanal zenginliğine yakıştırmakta zorlandığımız bir tablo çıktı.

Yaşam alanlarına girileceği korkusu zaten ilk günden beri, kimi zaman İslamofobi’ye varan bir biçimde toplumun bir kesiminin, “endişeli modernlerin” gündeminde. Cumhuriyet mitingleri, her ne kadar darbecilikle lekelendiysede, cumhuriyet sınıflarının korkularını, yaşam biçimlerine müdahele edileceği kaygısını ifade etmişti.

Öte yandan laikliğin sokağa çıkmasının, toplumsallaşmasının ilk sinyallerini veriyordu. Bugünkü hareket ise gönüllü bir sivil direniş hareketi. Laikliğin devlet otoritesi altında dışlayıcı yorumunu benimsediğini söyleyemeyiz. Seküler değerlerin, yaşam biçimlerinde cisimleştiği bir gençlik hareketi.

Ama çoğulcu.

Meydan”da birleştirici.

Ahlak adına yaşam alanlarına müdahele edilmeye başlanması, Ankara metrosunda öpüşen gençlere uyarı anonsunda olduğu gibi, kamusal alanın İslami değerler çerçevesinde yeniden düzenlenmeye kalkışıldığına dair kuşkuları arttırdı. Alkol satışını düzenleyen yasa, özellikle etrafında oluşan ahlakçı söylem nedeniyle tepki yarattı.

Erdoğan’ın kişiselleşen iktidarı, Kars’taki heykelden, İstanbul’daki AKM projesine kadar, kendi zevkini, ufkunu dayatma alışkanlığı, insanların kendi hayatları, çevreleri, kentleri konusunda iktidarsızlaşmasına sebep oldu.

Kamusal yaşam, tek pehlivanlı meydana dönüştü.

AKP, milletvekilleri, yerel yöneticiler oyuna katılamadan seyirci kaldı. Gezi Parkı konusunda İstanbul Belediye Başkanı’nın yatıştırıcı sözleri kaynadı gitti. Tüm ara mekanizmaların, basın, siyaset, sivil toplum, aradan çekilmesi, bugün tüm kızgınlığın Tayyip Erdoğan’ın şahsında ifade bulmasının nedenidir.  Meydandakilerin tek muhatabı olarak yalnızlaştı.

Kamuoyu nezdinde Başbakan’ın hitap üslubu bir mesele haline geldi.  Samimi bulunan, yer yer mizah konusu olan çıkışları, giderek vatandaşı rencide edici, horgören, haysiyet kırıcı bir üsluba dönüştü.

Nitekim, Gezi meydan hareketi “saygı” ve “edep yahu” sloganıyla kamusal adabın önemini hatırlatıyor. Genelinde yetişkinlerin, özellikle de muhafazakar kesimin tekelinde olduğu düşünülen saygı, edep gibi kavramlara genç ve özgürlükçü bir hareketin sahip çıkması kendi içinde paradoksal gözüküyor.  Bu hareket diline özenli, ötekine saygılı yeni bir kamu kültürünü toplumsal sahneye koyuyor.

Meydan hareketinin bir özelliği sahneye koyma yetisi.

Siyasal hareketlerden farklı olarak, doğaçlamaya, mizaha, yaratıcılığa açık bir hareket. Nitekim gençler 60’lı yılların barış ve karşı kültür hareketlerinin amblemi Woodstock rock festivalini hatırlatırcasına, müzik, ekoloji, politika, çiçek, bira ile birlikte bir tür komün yaşamını meydanda tecrübe ediyorlar.

Bugünün küreselleşen iletişim ağları, sosyal medya, facebook, twiteer aracılığıyla sahneye koydukları, doğaçladıkları alternatif barışçıl meydan kültürünü an be an, eşzamanlı bir biçimde dünya seyircileriyle paylaşıyorlar.

Zengin bir eylem repertuarı karşısındayız.

Hareketin bir sözlüğü oluştu.

Ayyaş ve çapulcu kelimeleri mizah süzgecinden geçirildi, evrildi çevrildi, İngilizce deyimlerle karıştırıldı, farklı medyalar, kişiler bu oyuna dahil oldu, kelimelere yeni manalar yüklendi.

Murat Belge, ayyaş kelimesinin kabalığını eleştirirek, örneğin akşamcı kelimesinin rakı geleneğine ve içki içmenin inceliklerine gönderme yaptığını ve Türkçe’yi iyi bilenlerin aslında bu nüansları idrak edebileceklerini söyledi.

Tüm başkaldıranlar kendilerini ayyaş özellikle de çapulcu olarak takdim ederek, rencide eden, yaralayan sözleri tersyüz ettiler; bu da hareketin ortak kimliğini oluşturdu.

Kelime oyunu programının sunucusu çapulcu kelimesinin sözlük anlamını değiştirip karşısına “düşüncesini fiilen gerçekleştirmeye çalışan kimse, etkinci, eylemci” tanımını düşerek hareketin oyunbaz dinamiğini televizyona taşıdı.

Gezi hareketi iktidarın kutuplaştıran siyasetine ve söylemine karşı insanları meydanda, bir ağaç etrafında birleştirdi. Genç yaşlı, öğrenci bürokrat, feminist ev kadını, müslüman solcu, Kürt Alevi, kemalist komünist, Fenerli ,Beşiktaşlı, bir araya gelmesi düşünülemeyecek kişileri, fikirleri, yaşam biçimlerini, kulüpleri bir araya getirdi. Belki bu insanlar bir an için sahne aldılar. Ama bu an artık meydana, kollektif belleğe kazıldı.

Kimilerinin gözünde bu hareket yine de bir azınlık hareketi olarak kalmaya mahkum, çünkü siyasi alanda yaptırım ve muhalefet gücü oluşturamaz. Ancak demokrasilerde aktif azınlıkların önemi, dönüştürücü gücü küçümsenemez.

Daha önemlisi bu hareketi siyasal mercekten okumak yanlış. Meydan hareketi  siyasal partilerden bağımsız, otonom olduğu ölçüde, ağaçların gölgesinde masumiyetini koruduğu sürece, demokrasinin toplumsal muhayyelesini, dokusunu yenileyebilir.  Tersine kendini siyasal hareket yerine koyduğu takdirde demokrasiden uzaklaşacaktır.

Bu nedenle saygıya davet ile istifa çağrısı farklı dinamiklere işaret eder. Haysiyet ayaklanmasıyla, iktidarı devirme arayışı birbirine karıştırılmamalıdır. Bu, sokağın demokrasi kurallarını çiğnemesi, seçimleri saymaması anlamına gelir.

Meydan hareketi daralan kamusal alana nefes aldırdı. Meydanların vatandaşa açık olması gerektiğini, devlet kontrolünde hapsolamayacığını ya da kapitalizm elinde parsellenemeyeceğini savundu.

İktidarın gözünde ise kamu düzeni var, kamusal alan yok. Meydan kaos demek anlamına geliyor olsa gerek. Bir avuç marjinal, çapulcu eylemine “pabuç bırakmamayı” görevi addediyor. Yönetim biçimi, yasal düzenlemeler, vatandaşı disipline etme merakları, meydanları bireylere bırakmakta zorlandıklarını gösteriyor. Meydan demokrasisi yerine sandık demokrasisini yeğliyorlar.

Demokrasi mücadeleleri farklı zaman dilimleri içinde yer alabiliyor.  Ordunun siyasi alandan çekilmesi, Kürt hareketiyle barış sürecine girilmesi, Ermeni soykırımı tabusunun tartışılması, her biri kendi başına Türkiye’nin demokratikleşmesine işaret ediyor.

Köklerinin geçmişe ve derine uzandığı bu kadar önemli meseleler yanında Gezi Parkı hareketi, gündelik meselelere kitlenmiş, ayrıcalıklarını korumak isteyenlerin hareketi olarak küçümsenebilir. Hatta kimilerince AKP’yi yıpratarak barış sürecini örselediği iddia ediliyor.

Öte yandan barışı istemeyen, ya da barışın demokrasi getirmeyeceği, tersine AKP iktidarını pekiştireceği görüşünde olanlar da var.  Ancak sivil direniş hareketi demokrasinin sınırlarını daraltan değil, genişleten bir hareket oldu. Nitekim harekete destek veren BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Sürreyya Önder’in dediği gibi, bu direnişin barışa zarar vermesi düşünülemez; ancak tahakküm, yani o insanlara alan açmamak, onları kaale almamak sürece zarar verir.

Gezi meydan hareketi demokraside yeni bir eşiğe geldiğimizi gösteriyor.

Kemalist İslamcı, ulusalcı bölücü, reformcu darbeci, yenilikçi muhafazakar gibi siyasal ve düşünsel hayatımıza damgasını vurmuş karşıt ikiliklerin artık sandığımız kadar işlevsel olmadığını bize bir kere daha ispatladı.

Meydan bir araya toplanma, tartışma, dayanışma, içiçe geçme mekanı ve vesilesi oluyor.  Kütüphaneler kuruluyor, mevlit simidi dağıtılıyor.

Yeni bir vatandaşlığın provası yapılıyor.

 

Nilüfer Göle – www.t24.com.tr

Her türlü biz kazanacağız, İşte Game of Thrones’dan Gezi Parkı mesajı!

Kutlu Gezi Parkı direnişinin 10. günündeyiz. 9 gündür uyumadan yayında olduğumuz için çok sevdiğim Game of Thrones’un Pazartesi günü sabahı internete düşen bölümünü izleyememiştim. Şimdi başladım izlemeye ve hemen bırakıp Direnişe geri döndüm.

Çünkü Game of Thrones altyazılarını yapan arkadaşın (Sanırım rumuzu Eşek Herif) mesajını gördüm. Nara atmamak için dişimi, coşkumu gene de göstermek adına ise yumruğumu sıktım.

haberi paylaşmak için tklynz / click for to share

Direne Direne Kazanacağız.

İşte Game of  Thrones’un Pazartesi yayınlanan son bölümü başlamadan hemen önce Gezi Parkı Direnişine mensup canım kardeşimin dakika 1 saniye 45.’de başlayan mesajında aktardıkları

http://www.dizi-mag.com/game-of-thrones-3-sezon-9-bolum-izle-dizi.html

“Yandaş medya sussun. Biz her yerden sesimizi duyuracağız.

Bugün 3 Haziran 2013. Türkiye günlerdir ayakta.

Günlerdir bitmek bilmeyen bir zulme karşı çıkıyoruz.

Günlerdir acı çekiyoruz, direniyoruz.

Kimseyi düşürmek gibi bir derdimiz yok.

Sesimiz duyulsun istiyoruz.

İsyan değil inanın, özgürlük bizim derdimiz.

#occupygezi

#direngeziparkı

#direnankara

#direnbeşiktaş

#direnizmir

#direnadana

#bubirsivildireniş

#heryertaksimheryerdireniş

#genelgrev

çeviren: eşekherif

#direntürkiye”

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete / Türkiye)

 

Taksim’in şiddet haritası

 

Taksim gezi parkında yaşanan direnişe katkılar gitgide büyüyor ve çeşitleniyor.

Boston´da yaşayan bir grup akademisyen ve çalışan olaylar süresince sadce Taksim’de değil, tüm Türkiye’de yaşanan polis şiddetinin boyutunun ve yayılımının insan haklarına aykırı yönlerini tüm dünyaya göstermek için ‘Şiddet Haritası’ hazırlıyor: https://istanbulviolence.crowdmap.com

 Sistematik bir biçimde bir araya getirerek haritası çıkarılacak şiddet eylemleri, bireylere zarar vermek üzere yapılmış eylemler olacak. Haritada paylaşılan bilgiler insana verilen zararın derecesi ve saldırı tipini kapsayacak. Bu çalışma, uygulanan polis şiddetini değerlendirmeyi, yasadışı müdahaleleri tespit etmeyi ve gerekli şikayetlere delil ile destek olmayı hedefliyor.

 

Çalışmayı yapan grup katkıda bulunmak isteyenleri çektikleri orantısız güç kullanımını tespit eden fotoğrafları ve videoları [email protected]’a yollamalarını istiyor.

Ayrıca mağdurlardan veya görgü tanıklarından şiddetin uygulandığı yer ve zamanı olabildiğince detaylı belirterek #siddetharitasi hashtagini kullanarak tweetlemelerini bekliyorlar.

Grup, çalışmada kullanılacak görsellerin bireylerin güvenliğini tehlikeye sokmamak için kişisel bilgileri temizleyerek yayımlanacağına dair güvence veriyor.


Yeşil Gazete

AP Liberal Grup da Erdoğan’ı eleştirenler kervanında

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirenler kervanına avrupa parlamentosu Liberal grubu da katıldı. Liberaller yaptıkları açıklamada otoriter yönetim ve sansürün sosyal medyadan daha bela olduğunu ve Erdoğan vatandaşların ifade özgürlüğüne saygı duymalıdır diye açıklamada bulundu.
Avrupa Parlamentosu Liberal Partiler Birliği Baskanı İngiliz Parlamenter Sir Graham Watson, Gezi Parkı eylemleri ile ilgili yayınladığı bildiride “siddet kullanımınından derin üzüntü duyuyorum ama Basbakan Erdoğan da halkın artık sadece 4 senede bir sandığa giderek seslerini duyurmayı yeterli bulmadıkları fikrine artık alısmalıdır” dedi.

Bay Watson’un bidirisi su sekilde devam etmektedir:
“Toplantı ve ifade özgürlüğü demokratik karar alma mekanizmasının ve temel insan haklarının vazgeçilmez temelidir. Otoriter yönetim ve devlet tarafından sansürlenerek kontrol edilen medya, vatandasların fikir özgürlüklerini yasamalarında her geçen gün daha fazla rol oynayan sosyal medyadan daha büyük bir beladır.”

“İçisleri Bakanının “polisin göstericilere orantısız güç kullanmıs olabileceği arastırılacaktır” seklindeki ilk beyanatını liberaller olarak memnuniyetle karsılıyoruz.”

“Türkiye demokratik ülke olduğu iddiasınında bulunacak ise, hükümet protesto gruplarının ve diğer azınlıkların haklı endiselerine kulak vermelidir.”

Yeşil Gazete ( açıklamayı çeviren Liberal Parti Başkanı Cem toker )