Ana Sayfa Blog Sayfa 4224

Gazeteci kıyımında sıra ombudsmanda

Bir süredir medyada el değiştirmelere paralel olarak giden gazeteci kıyımında sıra ombudsmanlara geldi. Sabah gazetesinde okur temsilcisi olarak çalışan Yavuz Baydar’ın görevine dün son verildi

Bir süredir Sabah’ın özellikle Gezi sürecindeki yayın politikasını  eleştiren okur mektupları ve konuyla ilgili yorumları Sabah tarafından sansürlenen Yavuz Baydar’ın işten atılma gerekçesi olarak başka mecralarda gazetecilik etiği hakkında yayınlanan yazıları gösterildi.

Geçtiğimiz günlerde New York Times’da yayınlanan “ Medya patronları demokrasinin altını oyuyorlar” (http://www.nytimes.com/2013/07/21/opinion/sunday/turkiyede-medya-patronlar-demokrasinin-altn-oyuyorlar.html?pagewanted=all ) başlıklı yazısında Yavuz Baydar Türkiye’deki medya patronluğunun basın özgürlüğünü ve demokrasiyi nasıl engellediği hakkında eleştirilerde bulunuyordu.

UNESCO Türkiye Ulusal İletişim Komitesi üyesi Yavuz Baydar daha önce başkanlığını yaptığı Uluslararası Ombudsmanlar Örgütü (ONO)’nün de temsilcisi temsilcisi. Baydar’ın işten çıkartılması yurtdışındaki pek çok medya kuruluşu tarafından sert bir biçimde eleştirildi.

Okurların görüş ve eleştirilerinin gazete yönetimine iletilmesini sağlamayı amaçlayan ombudsmanlık meslek tanımı gereği gazete yönetiminden bağımsız olmayı gerektiriyor. Ombudsmanın sorgusuz sualsiz işten çıkartılması ise basın özgürlüğü konusundaki kaygıları güçlendiriyor.

Son dakika : Sabah Gazetesi köşe yazarlarında Emre Aköz de attığı bir tweet ile son yazısının gazete yönetimi tarafından sansürlendiğini duyurdu.

 

Yeşil Gazete

Google, iklim aktivistlerinin hedefinde, “Kötüyü desteklemekten vazgeç!”

Arama motoru devi Google için yapılan son ifşaatlardan biri, Google’ın Senato’daki en büyük iklim değişikliği inkârcısı, James Inhofe’yi desteklediği oldu. İklim değişikliği aktivistleri Çarşamba günü Google’un merkez binası önünde bir eylem düzenleyerek Google’ın çok övülen gayrı resmî kurumsal sloganı “Kötü olma” (Don’t be Evil)’ya gönderme yaparak Inhofe’den desteğin çekmesi çağrısını, “Kötüyü destekleme!” (Don’t Fund Evil) diyerek yaptı.

Şimdiye kadar Inhofe’un özellikle insan eliyle yaratılmış iklim değişikliği hakkındaki görüşleri akvisitlerin büyük tepkisini çekmişti. Inhofe küresel ısınmayı “aldatmaca” olarak tanımlamış ve daha da ileri giderek “TheGreatestHoax: How the Global WarmingConspiracyThreatensYourFuture.” (Büyük Aldatmaca: Küresel Isınma Komplosu Geleceğinizi Nasıl Tehdit Ediyor?) adlı bir kitap yayınlamıştı. Inhofe ayrıca Al Gore’un “An InconvenientTruth” (Uygunsuz Gerçek) belgeselini “MeinKampf” (Kavgam) ile karşılaştırmıştı.

İklim inkarcısı senatör James Inhofe

Google tarafından yapılan açıklamada ise, Google’in her iki kanattaki politikacıların görüşlerinin şirket görüşlerini paylaşıp paylaşmadığına dikkat edilmeksizin desteklediği belirtildi. Bilinmeyen bir şirket yetkilisi tarafında Motherboard’dan Brian Merchant’a yapılan açıklamada “Biz düzenli olarak her iki tarafın adayları için de düzenlenen bağışlara ev sahipliği yapıyoruz ama bu ilgili adayların görüşlerini paylaştığımız anlamına gelmez.” denildi. Ayrıca Google, yaptığı açıklamada şirket olarak senatörün iklim değişikliği politikaları ile ilgili aynı fikirde olmasalar da Oklahama’da bulunan veri merkezi çalışanlarının içerisinde Inhofe ile ortak görüşleri paylaşanlar bulunduğunu belirtti.

Gelişmeleri takiben TheNation’da yayınlanan makalede belirtildiği üzere Inhofe, Google’un Oklahama’daki veri merkezine pek yardımcı olacağa benzemiyor:

Bilişim endüstrisinin ilerici marka ve siyasi faaliyetleri arasındaki çelişkiler belki de en iyi Mark Zunckerberg’in öncülüğünü yaptığı FWD.us (Google CEO’su EricSchmidt tarafından desteklenmişti) lobi faaliyetinde gözler önüne serildi. Reformun sektör yararına olacak her hareketini destekleyen lobi bunun için Keystone XL boru hattını destekleyen reklamları bile aldı..”

Bazı Google paydaşları ve iklim aktivistleri tarafından yapılan prostetolara rağmen bağış etkinliği planlandığı tarihte gerçekleşti ve Washington’daki Google temsilcileri aktivistlerin bağışa karşı açtıkları imza kampanyasında toplanan binlerce imzayı kabul etmedi. Kararlı aktivistler bugün MountainView’da tekrar şanslarını deneyecekler.

Kampanya sorumlusu Forecast the Facts’ten Brad Johson “Google çalışanlarının işverenlerine “Kötüyü desteklemeyin” (Don’t Fund Evil) amentüsünün gerçek anlamını hatırlatmak ve James Inhofe gibi Google’un karşı çıktığı her şeyi destekleyen kişilere destek olmamasını söylemek için harika bir fırsatları var.”

Prostesto Çarşamba sabahı 09.00’da başlayacak ve Akvisitler bir saat içinde 50.000’den fazla imzayı Google’a iletmeyi umuyor.

ForecasttheFacts’in açtığı kampanya için: act.forecastthefacts.org/sign/google_stop_funding_inhofe/

*FWD.us: Mark Zuckerberg öncülüğünde göçmen reformu destekçileri tarafından başlatılan Birleşik Devletler Hareket Komitesi

* ForecasttheFacts: Amerika’da bulunan iklim değişikliği hareketlerinden. İklim değişikliği inkarcılarına karşı açtıkları kampanyalarla biliniyorlar.

Haber: Gizem Hasırcıoğlu

(Yeşil Gazete, Kcet.org, Nation, Motherboard)

İklim değişimi yok, hava kirliliği yok, trafik derdi yok: Bisikletli Kurye

Dağıtım işleri artık karbon nötr bir şekilde gerçekleştirilebilecek, hem de İstanbul trafiğinde. Kurum, kuruluşlar ve işletmeler için belge ve paketleri gün içinde teslimatını sağlamak amacıyla kurulan Bisikletli Kurye, içinde yaşayıp, geliştirdiğimiz ekosistemden ödün vermeden mümkün olan en yüksek kaliteli kurye hizmetini sağlamak için kurulan sektördeki ilk firma olma özelliğini taşımakta. Hedefleri arasındaysa çevre bilincinin arttırılmasına katkıda bulunmak yer alan firma, yoldaki motorlu araç sayısını azaltmak için tüm teslimatlarını bisiklet sürücüleri tarafından gerçekleştirmekte.

Dünya’da ilk mi peki?

Bisikletli kuryeliği aslında ilk velocipede yapıldığı zamana kadar götürmek mümkün. 1870’li  yıllarda Paris borsasının bisikletli kuryeler kullandığına kayıtlardan ulaşabiliyoruz. 1890’lı yıllardaysa Birleşik Devletler’deki bisiklet patlaması sırasında Western Union New York, San Francisco ve diğer kalabalık şehirlerde bisikletli kurye kullandığı biliniyor.

Savaş sonrası dönemde Amerika’da kayda geçen ilk bisikletli kurye şirketiyse 1945 yılında kuruldu. Daha sonraları terk edilen bu pratik çözüm için Avrupa’da gelişen “On Yer Bike” ve “Pedal Pushers” ı örnek göstermek mümkün.

Sürdürülebilirliği Adanmışlık

Bisikletlerin şehirler için en iyi ulaşım aracı oldukları malum, bir bisikletin imalatı için ortalama büyüklükte bir arabanın üretimi için harcanan enerjinin 100 katı daha az enerji harcanmakta. Ayrıca ulaşım alt yapısına binen yükü azalttığı gibi vergilerin daha doğru kullanımını da sağlamakta.

Ortalama trafik hızının neredeyse sıfıra düştüğü anlar İstanbul için çok olağan, ancak rekabete dahil olmak isteyen firmaların hızlı ve isabetli olmaları gereksinimi bisikletlerle çözmek hayal değil. Trafik sıkışıklıklarından etkilenmeyecek bisikletli kuryelerin günlük araç masrafları da 5krş/km şeklinde oldukça düşük.

Teslimat aracı olarak kullanıldıkları varsayılarak hesaplanan verilere göre ;

Otomobil            Otobüs                Tren                      Yaya                      Bisiklet

4.827 kj                                2.386 kj                                2.302 kj                                0.259 kj                                0.092 kj

şeklinde bir enerji tüketim ortalaması ortaya dökmek mümkün. Ayrıca çevresel oalrak sürdürülebilir bir taşıma şekli için bu araçların bakım masrafları da devreye girmekte.

Yakıt olarak kullandığı kaynak asla tükenmeyecek ve bizden gelen bir güce sahip. İnsan kasları sayesinde iki tekerlek.

Bisikletli Kurye Olmak İçin Aranan Şartlar

1.16 ve üzeri yaşta olmak.
2.istanbulun bir ilçesini iyi bilmek.
3.kefil verebilmek.
4.ailesinin rızasını almış olmak.
5.astım,kalp rahatsızlığı nefes darlığı gibi rahatsızlığı olmaması.
6.kendine ait bisiklet sahibi olmak.

Firma hakkında ayrıntılı bilgiye bisikletkurye.com/ adreslerinden ulaşabilirsiniz.

Haber: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete)

 

Kürdistan Kürtlerindir – Oya Baydar

 

“Bu bölücülüktür, terör örgütünün değirmenine su taşımaktır, Büyük Kürdistan hayallerine gaz vermektir” diyerek suçlamadan önce, öfkemizi gemleyip bir an düşünelim. Bir zamanlar Babıâli’nin “amiral gemisi”, hâlâ da en etkili, en yaygın gazetelerimizden birinin yaklaşık 64 yıllık başlık altı sloganını hatırlayalım: “Türkiye Türklerindir”. Türkler olarak kaçımız sorguladık, kaçımız yadırgadık buram buram ırkçı şovenizm kokan bu ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici sloganı?  Üstelik Türkiye, üzerinde yaşayan kişilerin ve halkların homojen olmadıkları, Türklerden ibaret olmayan, çok etnili, çok dilli, çok dinli bir coğrafya olduğu halde, ülkeyi Türk unsurlara ait saymakta beis görmedik. Peki “Kürdistan Kürtlerindir” deyince neden irkiliyoruz?

Halklar çoğunlukla üzerinde yüzlerce, binlerce yıldır yaşadıkları coğrafyanın adıyla anılırlar. Bunun tersi de doğrudur, kadîm halk anayurdu olan topraklara adını verir. Türkistan Türkmenlerin, Özbekistan Özbeklerin,  Kırgızistan Kırgız halkının, Tacikistan Taciklerin yurdudur. Farklı etnik, dilsel, kültürel grupların aynı ülkenin farklı bölgelerinde yoğunlaştıkları yerlerde de böyledir: Örnekse; Büyük Britanya’nın Wales (Galler) bölgesi Welsh’lerindir, İrlanda İrlandalıların, Fransa’nın Bretagne bölgesi Brötonların, İspanya’da Bask bölgesi Baskların, Katalonya Katalanların, Hırvatistan Hırvatların, Bosna Boşnakların, Moğolistan Moğolların, vb, vb. ülkesidir.

Konu siyasî, ideolojik, stratejik, diplomatik yüklerinden arındırıldığında “Kürdistan Kürtlerindir, Kürtlerin yurdudur” demek, denizler balıklarındır demek kadar sorunsuz, doğal ve de doğrudur.

Korku ecele mâni değil

Korku ecele mâni değildir. Ya da, az yaşa çok yaşa, âkibet gelir başa. Bir halk; ‘kendisi için halk’ olma (kendi kimliğinin ve haklarının bilincine varma) aşamasına geldiğinde, uygun koşullarda, uluslaşma sürecine girer. Hele de belli bir coğrafi bölgede yoğunlaşmışsa, zaman ve mekân koşullarının elverişli olması halinde bağımsız bir ulusal oluşuma evrilir. Günümüz dünya ve bölge dengelerinde epeyce güç ve anakronik ( çağın gidişatına aykırı) görünse de bir ulus devlet kuruluşu teorik olarak mümkündür. Ve bence, o halkın hakkıdır.

Tek bölgede dört ülkeye dağılmış Kürt halkı on yıllardır zorlu, acılı bir  uluslaşma süreci yaşıyor. Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin başını çektiği emperyalist güçler tarafından harita üzerinde cetvelle çizilmiş Ortadoğu sınırlarının dörde böldüğü Kürtler, 21. yüzyılın yeni dünyasında kendi bölgeleri Kürdistan’da özerk bir yapı oluşturmanın hayalini kuruyor, hayalini kurmakla yetinmeyip adımlarını atıyorlar. Dağıtıldıkları dört ulus devlet sınırları içinde bu kadar baskı görmeselerdi, asimilasyona, ayrımcılığa, katliama, zulme uğramasalardı bağımsız bir devlet arayışı gündeme gelmeyebilirdi. Ama böyle olmadı, olamadı. Bölgede kısa sürede bitmeyeceği anlaşılan altüstlüklerin, iç savaşın, dış müdahalelerin, mezhep çatışmalarının toz dumanı arasında Kürtler özerk Kürdistan oluşumuna doğru yürüyorlar. Yok sayılmış kimlikleriyle birlikte daha düne kadar adını anmanın dahi suç sayıldığı Kürdistan’ı -şimdilik dört parça kalsa da- kurmaya çalışıyorlar.

Doğrudur, yanlıştır, ulus devletler çağı sonuna gelmiştir, bölgedeki ve dünyadaki siyasî dengeler elverişlidir, değildir, sonuçları iyi olacaktır, kötü olacaktır; hepsi tartışılabilir. Tartışılmaz olan bütün halklar gibi Kürtlerin de kendi yurtlarında bağımsız yaşama haklarının varlığıdır. Bağımsızlık savaşından çıkarak ulus devlet kurmuş, sağıyla soluyla “ulusal bağımsızlık” kavramını en azından lafta fetişleştirmiş bir ülkede Kürtlerin özerkleşme, bağımsız Kürdistan’ı  hayal etme çabalarına karşı sağdan soldan, iktidardan muhalefetten yükselen sert ve savaşçı tepkiler üzerinde düşünmeye değer. Hele de antiemperyalist bağımsızlıkçı söylemi 60-70 yıl öncesinin ezberiyle tekrarlayıp duran ulusalcı solun; Kürtlerin özerklik, bağımsızlık istemleri karşısında kırmızı görmüş boğaya dönmesi, Türk-İslam sentezcisi milliyetçi sağ ve AKP çizgisinde buluşması başlı başına bir siyasal ironidir.

Ne var ki tarihin akışı bu türden tepkilere pabuç bırakmıyor. Hele de güç dengelerinin alt üst olduğu, dünyanın birkaç yüzyılda bir yaşanan büyük dönüşüm süreçlerinden birine girdiği, bu dönüşümün önemli sahnelerinden birinin Ortadoğu, Arap dünyası, İslam coğrafyası olduğu 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ulusalcılık ve/veya İslamcılık kıskacında geliştirilmeye çalışılan dar ufuklu dünya tasavvurları; emperyal nostaljik hayallerle çizilen stratejiler, bu doğrultuda uygulanmaya çalışılan politikalar işe yaramıyor. Sözün kısası: dört parçalı Kürdistan coğrafyasında dört özerk bölgeli bir Kürdistan’ın hemen yarın değil, tereyağından kıl çeker gibi de değil, ama er geç kurulacağını öngörmek kehanet sayılmamalı. Mevcut sınırlar 20. yüzyıl başlarında emperyalist güçler tarafından nasıl cetvelle çizildiyle, 21. yüzyılda da bu defa halkların gücüyle, mücadelesiyle yeniden çizilecektir. Biz isteyelim istemeyelim, doğru bulalım karşı olalım, yol verelim ya da önünü kesmeye çalışalım; tarihin akışını sadece geciktirir, zorlaştırırız ama engel olamayız.

PYD terörist ise El Kaide nedir?

Konuya ilişkin güncel gelişme ve tartışmalar, Kürtlerin Batı Kürdistan dedikleri Kuzey Suriye’de  Özgür Suriye Ordusu’nun cihatçı bileşenlerinden El Nusra’nın (El Kaide’nin) Suriye PKK’si diyebileceğimiz PYD’nin hakim olduğu bölgeye saldırmasıyla alevlendi. PYD, Suriye sınırımız boyunca uzanan Kürt bölgesinde bir süredir görece özerk bir yapı kurmuş ve Suriye Kürt halkını iç savaşın vahşetinden bir ölçüde koruyabilmişti. Türkiye’den lojistik destek aldığı, en azından Türkiye sınırından geçiş yaptığı artık söylentiyi aşan ve  herkesin bildiği sır haline gelmiş olan radikal İslamcı El Kaide/El Nusra Cephesi’nin hedefi Suriye Kürdistanı’nı ele geçirip Türkiye sınırında hakimiyet kurmak, dolaylı olarak da bölgedeki Kürt oluşumlarını zayıflatmaktı.

Yanlış ve öngörüsüz bölge politikasıyla Suriye batağında çırpınan Türkiye, PYD’nin kendi bölgesini saldırgan El Nusra güçlerinden  korumak için verdiği mücadeleye ve gündeme gelen özerkliğe anında cephe aldı. Kürt sorununda yanlış şahin politikaların savunucusu ve sürecin ilerlememesinin başlıca sorumlularından olan Başbakan danışmanı, hükümet kararını falan beklemeden PYD’yi suçlamakta bir gün bile gecikmedi. Barış sürecinde tarafların dillerine azami dikkat göstermeleri gereğine rağmen “PKK silahlı terör örgütü”, ya da bölücü terör örgütü nitelemelerinden vazgeçmeyenler için PYD de silahlı terör örgütüydü. Özerklik ilanına falan kalkarsa misliyle mukabele görecekti. Ama aynı mihraklar bölgede Kürt hareketini güçsüzleştirmek için, tescilli terör örgütü El Kaide ile iş tutmaktan kaçınmıyor, yakınlık itibariyle daha fazla söz geçirebilecekleri El Nusra’ya ne telkin ne de uyarıda bulunuyorlardı. Demek ki benim işime yarayan, bana yakın terör örgütü iyiydi, öteki kötü.

Şimdi benim sorum şu: Başta anlatmaya çalıştığım gibi, o topraklarda Kürtler yaşıyor, orası onların yurdu. Savunulması, desteklenmesi gereken onların yurtlarına, topraklarına sahip çıkmaları mıdır, yoksa o  topraklarla, Suriye ile, Kürdistan’la falan ilişkisi olmayan İslamî cihat peşindeki radikal teröristlerin orada egemenlik kurmalarına destek vermek midir? Bu, cevabı siyaseti etkileyecek insanî, ahlakî, vicdanî bir soru.

Yazının başına ve başlığına dönecek olursak, dört ülkeye yayılmış Kürtlerin bulundukları topraklar onlara aittir, Kürdistan kürtlerindir. Mutlaka bulundukları ülkeden, devletten ayrılmaları, mutlaka çatışmalar yaşanması gerekmiyor. Üstelik Güney Kürdistan denilen Kuzey Irak’ın lideri Barzani’den, Türkiye’ye karşı hep yapıcı ve dost bir dil kullanan Suriye PYD liderliğine, özellikle de Öcalan, PKK, BDP’ye kadar Türkiye’deki Kürt hareketi temsilcilerine, hepsi şimdilik (ki bu uzun bir şimdilik) ayrı devlet ya da bağımsızlık talepleri olmadığını altını çize çize yineliyorlar. Çünkü Kürtler bölgeyi ve dünyanın gidişatını Türk devleti, AKP iktidarı, CHP, MHP muhalefetinden çok daha açık ve gerçekçi görebiliyorlar.

Önümüzdeki birkaç on yıllık dönemde iş olacağına varacak; dört ülkenin Kürtleri aşama aşama, belki hepimizin yaşayacağı yeni acılar pahasına şu veya bu biçimde bölgede özerk bir birlik oluşturacaklar.Tarih bizden daha güçlü, tehditlere aldırmıyor. Kendi Kürt sorununu barışçı yoldan, demokrasiyi geliştirerek çözümleyip bölgedeki yeni oluşuma destek verecek bir Türkiye gerçekten de bölge gücü olabilecek. Halkların özgürlüğünü, özerkliğini lafta değil gerçekte savunan bir politika ancak o zaman özlenen stratejik derinliğe ulaşabilecek. Mesele daha fazla ölüm, zulüm, yıkım yaşanmaması. Elli yılda, otuz yılda, son on yılda “dağ Türkleri”nden Kürt kimliğinin tanınmasına; kerhen de olsa, asıp kesip öldürmekten diyaloğa, müzakereye kadar geldik. Hayat, tarih ve halklar iyi öğretmendir, öğreniyoruz. Madem ki üç tarafımız deniz, üç tarafımız Kürtler; ikisine de kıymadan kucak kucağa yaşayabilmeliyiz.

 

Oya Baydar – www.t24.com

Bakın Rafa Kaldırın Demedim, Unutun Dedim!- Cemal Saydam

Kanal İstanbul ile ilgili olarak benden görüş soranlara öncelikle ben bir soru yöneltiyorum.

Diyelim ki İstanbul Boğazı’nda, Arnavutköy’de bir yere oturdunuz ve Boğaz’ın o eşsiz manzarasını seyrediyorsunuz. Derler ya “Denize bakarken bir şey düşünmezsiniz” diye. İşte o anlardan biridir gözleriniz önünde oluşan ve alır sizi götürür başka diyarlara. Tanrı bize daha yaşarken cenneti sunmuş, işte o cennet vatandan bir parçadır gördüğünüz. Gözlerinizin önünde akan devasa bir nehir. İyi de neden akar acaba bu su? Göz yanılması da değil kendini meşhur akıntıları ile veya Karadeniz’e doğru yol alan gemileri sanki yokuş tırmanırcasına zorlanması ile belli eden. Karadeniz’den gelen gemilerin de kuğu gibi süzülmesi, alelacele sanki yokuş aşağı inercesine Boğaz’dan geçmesine neden olan ve de dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu. Bu hoca da işi abarttı “Ne o, denizde yokuş çıkmak inmek, yerçekimi mi var? Her yer düzdür biraz abarttı galiba” diye düşünebilirsiniz ama yanılırsınız. İnanması zor ama normal koşullarda Marmara’dan gelip Karadeniz’e giden bir gemi 30 km uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit: Karadeniz’in Marmara’ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa ve de aylardan haziran ya da temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur, 70-80 hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk ta azalır suyun kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar, motorlar daha da zorlanır. İyi de neden acaba? İşte Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran ve de yerkürede sadece ama sadece bize has olan bu özelliğinin nedeni Karadeniz’e giren tatlı suların fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Tatlı suyun ana kaynağı da Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir. Bizim nehirler olsa da olur olmasa da ama Tuna Nehri debisini değiştirir ise yandık bittik, tüm sistem alt üst olur. İşte bu nedenle Tuna ve onun yatağında olan biten bizim için çok önemlidir.

Olmaz ama bir ülke Tuna üzerinde devasa bir baraj yapacak olsa ilk sesini yükselten ülke biz oluruz, yapılamaz diye, çünkü bu, sistemin dengelerini alt üst eder. İşte bu hassas dengeyi ben basit bir havuz problemine benzetirim. Karadeniz hakikaten de devasa bir havuza benzer. 2000 metre derinlikte ve dikey karışımın olmadığı bir havuz. Bu havuzu dolduran musluklardan bahsettik, peki bu havuzu boşaltan musluk nerede acaba? İşte İstanbul Boğazı da bu havuzu boşaltan musluktur. Nedeni de basit. Akdeniz ve de özellikle Doğu Akdeniz kelimenin tam anlamı ile bir buharlaşma baseni, sauna misali. Yazın sıcakta, kışın kuru poyraz rüzgarları ile sürekli su kaybeden bir deniz. Buharlaşma yolu ile kaybedilen bu su nedeniyle Karadeniz’in fazla suyu İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek, Atlantik Okyanusu yüzey suyu da Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek bu su eksikliğini tamamlamaya çalışır.

Boğazlar Sistemi Nasıl Çalışır?

“Hoca’ya da Kanal İstanbul’u bir danışalım dedik aldı bizi Atlantik’e götürdü” demiş olmalısınız ama sistem böyle küresel boyutlarda ve hassas dengelerde çalışıyor. Bir gerçeği daha aydınlatalım. Karadeniz’e giren tüm sular nehir suyu veya yağmur suyu yani tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim bildiğimiz ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların alt akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin önünde nasıl akıyor ise görmediğiniz alt tabaka da aynen öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani Karadeniz’e doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki Karadeniz’de, Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi de bu alt üst akıntı da öyle birbirlerine teğet geçecek şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı’nın iki yerinde Boğaz’ın dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar’ın önünde 110 metre derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş arasında ortada bir bölgedeki sığ tepe yüzünden. Karadeniz’den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna karışıyor, Akdeniz’den gelen yoğun su da üst tarafa karışıyor, böylece tuzluluğu biraz daha artan Karadeniz suyu büyük bir hızla Marmara Denizi’ne çıkıyor. İşte bir uydu resmi:

Bakın Boğaz’dan çıkan su Hayırsız Ada’ya çarpınca nasıl ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi suyu yarıyor gibi. Belki de “ne enteresan bir görüntü” diye baktığınız bu olay Marmara için çok ama çok önemli. Tüm sene çeşitli hızlarda ama sürekli çalışan bir fabrika misali. Bu su hızla çıkarken ileride detaylarından bahsedeceğimiz çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara’nın tuzlu alt tabakasından önemli ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.

Marmara Denizi’nin tarihçesine baktığımızda da karşımıza çok enteresan durumlar çıkıyor. Bir zamanlar Marmara Denizi de Karadeniz gibi bir iç gölmüş. Tamamı tatlı su, hem de sadece 12.000 sene önce, jeolojik zaman diliminde salise bile olmayan bir süre önce. Şimdi ise üstteki ilk 25 metresi Karadeniz’den gelen su ile, alt taraftaki ve en derin yeri 1.400 metre olan tabanı tamamen Akdeniz suyu ile dolu. İstanbul’da tuvalete gidip sifonu çektiğinizde de o suyun eninde sonuda gittiği yer Boğaz’ın alt akıntısı aracılığı ile Karadeniz. İşte ben bu sistemin çalışacağını deneyler ile bulan ortaya koyan ekibin başıydım, uzun seneler boyunca Karadeniz’den başlayıp Ege’de sonlanan seferleri yürüten ekibin ya başı idim ya da parçası olarak çalıştım. Boğaz’ın altını 4 kez albayrak kırmızısı rengine boyamış bir ekibin elde ettiği bilimsel sonuçlar diğer tüm deneyimler ile birleşince “Kanal istanbul” projesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oldu. Bu işin uzmanları olan arkadaşlarımla oturup tartışınca da her birimiz bir başka açıdan ama sonuç olarak tam bir “felaket senaryosuna” ulaşıyor ve ürküyoruz.

Ne olur? Dedim ya, havuz problemine benzettim diye gelin ondan başlayalım öncelikle. Havuzu dolduran musluklar belli, siz onları, yani havuza giren suyu arttırmadan havuza ikinci bir musluk takarsanız ne olur? Havuz boşalır ama deniz bu elbette su boşalmayacak ama ortalama 30 cm yüseklik zamanla azalacak 20 cm, 10 cm olacak ancak su seviyesi düşmeyecek çünkü bu eksiklik hemen Akdeniz suyu ile tamamlanacak. Karadeniz’in tuzlanma oranı artacak.

Burası kesin ama bundan daha önemli ve yıpratıcı bir etki hemen Marmara’da belirmeye başlayacak. Marmara Denizi aynen bir zeytinyağı-su misali tabakalaşmış bir yapıdadır. Üst tarafta, ilk 25 metrede Karadeniz suyu vardır. Bunun altı, en derinlere kadar da tuzlu Akdeniz suyundan oluşmaktadır ve iki koşul haricinde de kesinlikle birbirleri ile karışmazlar. Bir deneyin dalgıç kıyafetlerinizi giyin ve dalın sizleri ne bekliyor. İlk 25 metre rahatlıkla dibe doğru inersiniz ama 25 metreye gelince takılır kalırsınız. Debelenmek fayda etmez çünkü bu bariyeri mevcut ağırlıkla aşmanız ve Akdeniz suyuna girmeniz imkansızdır. Ancak üst sudaki organik maddeler zamanla bu bariyeri geçer ve alt suda birikir. Bu organik maddeler parçalanma sürecinde oksijen tüketirler ancak alt tabakayı da besin zengini bir hale getirirler. Ne var ki normal koşullarda bu su, üst su ile karışmaz yani o tuzluluk bariyerini aşamaz. Oksijenin denizlerdeki kaynağı elbette atmosferdir ama gel gelelim oksijen de bu tabakayı geçemez.

Kanal İstanbul’u Bir Süveyş’e Hele Hele Bir Panama’ya Benzetmek

Alt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur? Alt tarafta oksijen giderek tükenir. İşte Marmara Denizi’nin en önemli hastalığı budur. Oksijen eksikliği çeker yani “kronik astımlı”dır. Marmara Denizi’nin yegane oksijen kaynağı Çanakkale Boğazı’nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyudur. İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya çıkışındaki jet akımı ile alt taraftan üste taşınan bol besinli suların yarattığı organik yük ve beraberinde oluşan oksijen tüketimi Marmara’nın doğusunda oluşurken, oksijen girdisi Marmara Denizi’nin batısındadır. “Aman hocam olur mu?” demeyin sakın. Bir denizaltı subayı tanıyorsanız bir sorun bakalım Marmara’da derin denize dalmak hele bu bariyeri aşıp yüzeye çıkmak ne demek. Yerkürede sadece bize has bir deniz, başka örneği de yok. İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul’u bir Süveyş’e hele hele bir Panama’ya benzetmek denizlerimiz hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına geldiğinin ilanı olmaktadır.

Meslek yaşantımın ilk yıllarında denizlerimiz hakkında bildiğimizin, hiçbirşey bilmediğimiz olduğunu söylediğim yılların çok eskide kaldığına inanırdım ama ne acı ki hala bu harika yapıyı öğrenmemekte inat edenler var. Marmara Denizi’ndeki bu yapıdan neden bahsettiğimi de merak etmişinizdir. İşte bu yapıya İstanbul Boğazı’ndan geçerek gelen su Marmara’ya o hızla çıkınca başka türlü karışma imkanı bulamayan alt tabaka suyunu vakumlar gibi emer ve üst su ile karıştırır. Bu süreç tüm sene boyunca devam eder. Bu alt su ile üst suyun karışmasındaki birinci nedendir. İşte Marmara denizinin alt suyunda yakın geçmişindeki göl tarihçesine kadar dayanan zengin organik maddeler inorganik tuzlarda böylece üst suya karışır ve de güneş ışığı ile birleşince Marmara Denizi’nde besin zengini bir ortam yaratır, uydular da bunu rahatlıkla tesbit eder. İşte bir uydu resmi.

O alışılagelen görüntülere pek benzemiyor değil mi? Akdeniz o bildik mavi ama ya Karadeniz? “Hoca almış eline fırçayı boyamış” dedirten bir görüntü. Ya Marmara? Kıpkırmızı. İşte bu uydu görüntüsü aslında çok şey anlatıyor bizlere. Bir kere bu görüntü denizlerdeki besin maddelerini gösteriyor. Akdeniz masmavi ama bu pek iyi bir şey değil. Besin ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbirşey olmadığının bir göstergesi. Yani yanıbaşındaki çöl gibi bu da denizin çölü. Besin namına hiçbir şey yok  bu nedenle de Akdeniz’de ekonomik balıkçılık yoktur, olmaz, olamaz da. Peki ya Karadeniz? Yemyeşil ve de kuzeybatısı, nehirlerin önü kırmızı. Yani her yerde besin bol bazı yerlerde ise daha bol. Tuna’dan çıkan suyun da bize nasıl geldiğini de rahatlıkla görebilirsiniz, o sahildeki kırmızı ve sarı renkli su. Ya Marmara? Kıpkırmızı besin kaynıyor tam da balıkların istediği bir ortam. Ben Marmara’yı astımlı çocuğa benzetirim. Annesi sağlıklı babası ise sağlıksız bir evlilik sonrası meydada gelen solunum zorluğu çeken bir çocuk. Ömür boyu dikkat edilmesi gerekiyor. Biraz fena davranırsanız çökebilir, asla da düzelmez bir rahatsızlık. Bilimsel gerçekleri bilmeyenlerin elinde ise hemen alttaki uydu görüntüsünden de görüldüğü gibi Boğaz’dan çıkan farklı bir su görülünce, bakın İstanbul Marmara’yı nasıl kirletiyor şeklinde yanlış bir şekilde yorumlanır durur halbuki alakası yoktur.

Alt suyun üst su ile karışması kuvvetli lodos fırtınası süresinde de olur. Kış ve bahar aylarında sıklıkla yaşanan bu süreçte alt ve üst su ile karışır ve her lodos sonrası Marmara’da besin zenginleşir ve balık bolluğu olur.

Küresel Bir Felaket

Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir “Kanal İstanbul”lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu bu insan yapımı, dibi dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara’ya doğru hızla akmaya başladı. Kanaldan geçecek olan su tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara’nın kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara’nın üst suyu ile buluşacak ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır. Yani şu yukarıdaki görüntünün bir küçük benzeri biraz daha batıdan bir yerden Marmara’nın üst suyuna merhaba diyecektir. Ama pek de hoşgeldin dedirtecek cinsten olmayan bir kucaklaşma olacaktır bu. İşte bu yeni fabrikanın üreteceği organik yük zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve kısa bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında olan alt su oksijensiz kalacaktır.

Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere oksjeniz kaldı mı kelimenin tam manası ile hapı yuttuk demektir. Bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir. Suyun besini daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika daha çok organik madde üretmeye başlayacaktır. Bu da üst tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına gelse de alt tabaka için ilave yük demek olacak ve alt taraftaki kimyasal yapı çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz etki de şöyle ilave dert getirecektir. Denizdeki su eninde sonunda dipte bir yere temas etmekte değil mi? İşte oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer çok daha değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki tabakalaşma sınırında çok ince mangan oksit parçacıkları ile dolmaya başlayacaktır. Bu zamanla tüm Marmara’yı kaplayacak ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç geçemez olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonu kısa zamanda hızla artacak ve her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile atmosfere de çıkacaktır. Tanrı her nedense bizim burnumuzu milyonda bir bile olsa bu H2S yani çürük yumurta kokusuna hassas kılmış. Lodos rüzgarları güneybatılı olduğu için bu hidrojen sülfür kokusu İstanbul’a doğru taşınacak ve tüm şehir zamanla artan koku ile kaplanacaktır. Zamanında Haliç’in veya İzmir Körfezi’ndeki koku misali… Oksijensiz alt tabakadaki suyun eninde sonunda İzmit Körfezi’ne dolması ile Körfez’de deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir. Sadece lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta Körfez’in tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.

Bu işin ilk aşaması, hidrojen sülfürlü su İstanbul Boğazı’nın altından Karadeniz’e doğru giderken Salacak’ta veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve Boğaz çıkışındaki suyun yapısal özellikleri de değişecektir. Bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek ve Marmara’nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile bombalanacak ama sonuç olarak her lodos ile daha da artan kesafette ama aynı nefasette olmayan hidrojen sülfür (çürük yumurta) kokulu hava İstanbul’u kaplayacaktır. Zaman içerisinde İstabul’un kanalizasyon deşarj projesi de bu anoksik sudan etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile karışım noktalarında da suyun kalitesi bozulmaya başlayacak ve Marmara’nın üst suyunun da kalitesi hızla bozulacaktır.

Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek sarfettiğim diğer kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya ulaşıyoruz. Felaket. Tam uzmanlık alanım değil ama dahası da var. Kanal İstanbul’u yaptınız ve devasa bir ada oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca Dağları’ndan gelen tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre derinliğindeki kanal ile kestiniz. Yeraltındaki doğal su depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca bu sefer var olanı da deniz suyu doldurmaya başlamayacak mı? Zamanla bu yeni adadaki tüm yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada zaman içerisinde kuyularından sadece deniz suyu çıkan bir ada haline gelecektir.

Bunlar uzmanı olduğumuz konular, yani bu konuları biliyoruz. Şaşıyorum bazen. Kendi kendime bu devlet bizi neden yetiştirdi acaba diyorum. Bazıları “yetişmez olaydın” demiştir ama yetiştirdi bir kere. Sen kalk iki denizi birleştirecek bir proje düşle ama hiçbir deniz bilimcisine de “bunları birleştirirsem ne olur acaba” diye sorma? Konunun bir başka boyutu daha var elbette. Benim bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor. Böyle bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne anlama geliğinin elbette farkındalar. Neden ses çıkartmıyorlar acaba? Enteresan değil mi? Neden çıkartsınlar ki? Biraz emek zaman para enerji sarfedelim. Nasılsa olmaz diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama onların da kar hanesine yazılacak. Biz yaparız size ne diyecek halde de değiliz ki?

Bir başka konu daha var elbette. On sene denizlerde hem de sınırlı dolaşma serbestliği olan araştırma gemisinde çalıştık. Mecburen öğrendik uluslararası denizcilik kurallarını. İşte Akdeniz’in, Karadeniz’in bir tarafı evimiz. Ta karşıda biryerlerde başka devletler var. Bunların aralarındaki sınırları belli eden “Ekonomik Bölge” tabirler, “Kara Suyu”, “Kıta Sahanlığı” gibi tanımlar var. Öyle aklına esen istediğini yapamıyor. Ticari gemiler için öyle uluslararası kurallar var ki kimse buna dokunamaz. Kural der ki: Ticari gemilerin serbest geçiş hakkı vardır. Yani isteyen istediği yerden geçer. Sen benim karasularımdan geçemezsin diyemezsin. Bunun da kuralları var elbette. O kurallara göre bir yasak alan ilan edersen ve geçme dersen de kimse geçemez. İşte İsrail bu uluslararası kuralı hiçe sayarak çiğnediği, bir ticari gemiyi bastığı için o kadar bağırdık ve de sonunda tezimizi bastıra bastıra kabul ettirdik. İç deniz bize ait, kendi kurallarımız var ama Boğazlar öyle değil işte. Montrö Sözleşmesi var ve bırakın ticari gemileri normal koşullarda engellemeyi, savaş zamanında dahi savaşa taraf olmayan devletlerin gemilerine dur dahi diyemeyeceğiniz bir sözleşme. “Bakın sevgili kaptanlar ben onca milyar dolarlar sarf ettim yeni bir kanal açtım tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz” lafını asla diyemezsiniz. Kaldı ki üstüne bir de şu kadar para demenize hiç olanak yok. Peki bu gerçekler kimden, neden saklanır?

Ben yine uzmanı olduğum konuya döneyim ve bu bir daha asla geri dönüşü olmayacak olan projeyi lütfen unutun diyeyim. Bakın rafa kaldırın falan demedim, unutun dedim. Olmaz böyle uluslararası felakete dönüşecek bir girişime kimse müsade etmez onun için gelin yol yakınken bu işin uzmanlarının uyarılarını dinleyin ve bu projeden vazgeçin.

Tüm bunlar zaman içerisinde Karadeniz’in ekolojisini de etkileyecektir. Ve emin olun ki benim bildiklerimi Rus ve Ukraynalı bilim adamları da bildiği ve geleceği benim kadar kestirebildikleri için bu projeye kesinlikle karşı çıkacaklardır.

Peki hiç düşündünüz mü neden Boğaz’daki köprülerin yüksekliği 64 metre? Neden 50 metre yapmıyoruz da o kadar yüksek yapıyoruz? Cevabını düşünün bakalım. Yapın da ne oluyor görün. Ertesi gün bir yabancı bayraklı gemi ona çarpar, köprüyü belki de yıkar, gemi de hasar görür ve bırakın tazminat istemeyi bir de o geminin masraflarını size ödetirler. Dünya artık “ben yaptım oldu” dünyası değil, uluslararası kurallar var ve onlara uymak zorundasınız. Bir de doğanın yazısız kuralları var kesinlikle hürmet etmek zorunda olduğunuz, oynarken bin kere de yetmez on bin kere düşünmeniz uzmanına sormanız gereken. Eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri dönüşü de olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin ekolojisini değiştiren ve uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak geçer.

Cemal Saydam – www.arkitera.com

Siyasette Yeni Bir Dil: Gezi – Zülfü Dicleli

 

Modern kesimlerde karamsarlığın giderek derinleştiği, çaresizlik duygusunun yoğunlaştığı, geleneksel muhalefetin hiçbir şekilde varlık gösteremediği koşullarda gezi bir şimşek gibi çaktı ve bir an için ufku aydınlatıverdi. Şimdi, gezinin bu aydınlığı nasıl sürdürülebilir, gezi siyasette nasıl öne çıkabilir, gezi nasıl kalıcılaşabilir ve en önemlisi diğer kesimlere nasıl yayılabilir gibi sorular tartışılıyor.

Gezi nedir? Direniş, protesto, isyan, kitlesel eylem, eleştiri, pasif direniş; bu terimlerin hiçbiri bu olayları kavramada yeterli olmuyor; tanık olduğumuz olgu bir bakıma bunların hepsini içeriyor, ama olay bunların çok daha fazlası; yeni bir kalite: Gezi!

Gezi yatay bir küresel ağ. Zamanda ve mekânda mobil bir ağ. Yatay iletişim, açık kaynak ve eşit haklı katılım üzerinde yükseliyor. Gezi, merkezsiz, emir-komutasız, kendi kendine örgütlenen karmaşık sosyal ağların sayısız düğüm noktasında çok kesimli, çok fikirli, çok renkli eylemler, değişimler, sosyal inovasyonlar olarak boy atıyor. Gezi, küreselleşen dünyada hayatı değiştirmenin yeni tarzı.

O nedenle geziyi dikey, hiyerarşik ve hegemonik iktidar, devlet, parti vb. yapılarına eklemlemek yolundaki her çaba yıkımdan  başka bir şey getirmeyecektir. Partileşmek, iktidara aday olmak, ülke çapında “örgütlenmek”, olmadı seçimlerde bağımsız adaylar çıkarmak… bunlar gezi için olsa olsa donup kalmanın yolları olur.

“Geziden yeni bir siyaset ortaya çıkar mı” sorusu yanlış bir sorudur, çünkü gezi zaten kendi başına yeni bir siyasettir. Ama gezinin politik hedefi iktidar olmak, iktidar değişikliği sağlamak, yeni bir demokratik iktidar kurmak değil, iktidarı sınırlamak, etkilemek, dönüştürmek olabilir.

Gezinin yaptığı da bu olmadı mı zaten. Başta “sıfır katılım” taraftarı olan hükümete sonunda  referandumu kabul ettirmedi mi? “Katılımcı demokrasi” fikrinin tarihimizde ilk defa fiilen yaşam bulmasının yaratıcısı olmadı mı?

Gezi, hükümetlerin değil politikaların destekçisi ya da karşıtıdır. Seçimlerde de partilere değil, politikalara oy verir veya vermez. Seçim platformları gezinin partilerle müzakere yürütme platformudur. Bu süreçte kendisi de öğrenir, ve değişir ve savunduğu değerler doğrultusunda etkileyebildiklerini destekler ya da desteklemez. Çünkü gezi değer odaklıdır. Özgürlükçü, katılımcı, doğa ve insan merkezlidir. Kendi evrimi içinde bu değerleri daha da zenginleştirir.

Gezinin gücü yumuşak güçtür. Etkisini zor ve şiddet, dayatma yoluyla değil, diyalog ve müzakere yoluyla yaygınlaştırır. Tüm mücadelesi kendisinin dinlenmesi, kendisiyle konuşulması, kendisinin ciddiye alınması içindir.

Ulusal bayramları bile kutlatılmayan ulusalcılar, yaşam tarzları saldırılara hedef olan modernler, özel yaşamlarına kabaca müdahale edilmek istenen kadınlar, betonlaşmanın altında boğulan kentliler, özgürlükleri kısıtlanan demokratlar, yiten doğaya yanan çevreciler, haysiyetleri çiğnenen insanlar… Gezi bunlardan oluşan bir mağdurlar hareketi miydi?

İlk başta belki, ama insanlar gezide bir araya geldiklerinde, sosyal etkileşime ve karşılıklı dayanışmaya girdiklerinde, birbirlerini tanıdıklarında ve direndiklerinde mağduriyet duygusu muazzam bir yapıcı enerjiye, çaresizlik duygusu sevinç ve neşeye dönüştü. Gezi insanları neşeli insanlar, çevrelerine neşe saçtılar ve saçıyorlar. Gezinin bir ruhu var.

Gezi insanları kendi bireysel taleplerini dile getirirken, belki farkında bile olmadan, tüm toplumun özlemlerini ifade ediyorlar. Onlar bu yüzden kendilerini kahraman, kurtarıcı olarak görmüyorlar. Sadece kendi işlerini yapıyorlar, ama bunu yaparken hem kendilerini hem tüm toplumu değiştiriyorlar. İşin büyüsü burada.

Gezinin bir ahlakı var. Gezide sadece bir düğüm noktasını gördüğümüz o muazzam küresel ağdaki eşit haklı ilişkilerden türeyen bir ahlak bu. Tüm insanlarla, tüm geçmiş nesillerle, insanlığını tüm kazanımlarıyla, tüm doğayla kendini bağlı hissetmekten kaynaklanan bir ahlak. Ağlardaki diyalogların derinden gelen ulvi melodisinden beslenen bir ahlak.

Gezinin kesin şiddet karşıtlığı (meydana bakan yüzünde “Gaz Sıkma!”, geziye bakan yüzünde “Taş Atma!” yazan o muhteşem poster mesela), benzersiz kucaklayıcılığı (olaylar sırasında ölen komiserle göstericileri aynı anda birlikte onurlandıran yas törenleri), diyalogculuğu (canlı cansız tüm doğayla ve ayrımsız her kesimden insanla diyalog içinde olması)…

Gezinin yeni siyaseti Türkiye’yi çoktan değiştirmeye başladı bile. Taksim sonrasında gezi farklı alanlara yayıldı. Dört bir köşede düzenlenen forumlarda insanlar birlikte arayışlara giriyor, çevrelerini dönüştürmek için etkinlikler planlıyor.

Geçen hafta cumartesi Kadıköy’deki düzenlenen İklimi Savunmak İçin Harekete Geçiyoruz!” eylemi ardından pazar günü LGBT’lerin Taksim’ e çıkan Onur Yürüyüşü gezinin çok renkli ve çoğulcu bir şekilde yaygınlaşacağını gösterdi.

Önümüzdeki dönemde, ülkemizde değişimin ana akımları olarak Kürt hareketi ile muhafazakâr hareket de ister istemez geziyle etkileşime girecek. Gezinin ağları İslamcı ve Kürt demokratlara uzanacak ve giderek onların renkleri de geziye katılacak.

Gezi kendine katılanı dönüştüren, kendisi sürekli dönüşen ve çevresini sürekli dönüştüren bir potansiyelin adıdır artık.

Ve geleceğin yoludur:

ODTÜ’nün ve daha birçok üniversitenin mezuniyet törenlerinde mezunlar, taşıdıkları o benzersiz yaratıcılıktaki pankartlarla kendilerinin de artık gezi dünyasına yazıldıklarını ilan ettiler. On binlerce abla ve ağabeylerine, hepimize, tüm topluma, bu yolda yürüyecekleri sözünü verdiler. Göğüslerimiz gururla kabarıyor kalplerimiz umutla doluyor.

Gezi sadece bir başlangıç. Ama aynı zamanda herkese paradigmaları değiştirmek, her şeye yeniden başlamak gerektiği mesajını veriyor.

Gezinin doğru yolu bulma mekanizması biricik: ilerlerken tüm çevresinden, toplumdan alacağı geribildirimleri kendi düğüm noktalarında işlemek. Onu sıçratacak olan da bu. Geziye geribildirim vermeye devam!

Zülfü Dicleli – www. kuyerel.org

Kayseri’de organik pazar bereketi, tüm ürünler 3 saat içinde tükendi

21 Haziran Pazar günü açılışı yapılan ve Kasım ayına kadar Pazar günlerinde açık olacak Kayseri %100 Ekolojik Pazarda ürünler açılıştan üç saat sonra tükendi.

 

Çoğu Kayseri İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından yürütülen organik tarımın yaygınlaştırılması ve kontrolü projesi kapsamında üretime başlayan üreticilerden oluşan 20 ye yakın organik tarım yapan küçük çiftçinin 3 ton taze sebze ve meyvesi sadece 3 saat içinde tükendi. Pazara daha geç gelenlere ne yazık ki ürün kalmadı. Açılış saati olan 13.00 a kadar ürün satışı yapılmayan %100 Ekolojik Pazarda saat 16.00 ürün kalmadığı açıklandı.

Kocasinan Belediyesi, Kayseri Il Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Buğday Derneği ve Kapadokya Organik Tarım Üreticileri Birliği Derneği ortaklığında açılan Pazar yerelde üretim ve tüketimin sağlanması sayesinde önemli bir başarıya imza atmış oldu.

Buğday Derneği ortaklığı ile geçen sene açılan Konya Meram %100 Ekolojik Pazarı ve gene geçen sene mevsimlik olarak açılan bu sene de ağustos başı açılacak olan Burhaniye Organik Pazarına da sadece yerel üreticiler katıldığı, herhangi bir aracı esnaf katılmadığı ve doğru fiyat politikası sebepleri ile metropoller dışında açılan %100 Ekolojik Pazarlar organik ürünler pahalıdır imajını da silmiş oldu.

Kayseri %100 Ekolojik Pazarda satılan organik ürünlerden bazılarını satış bedelleri şu şekilde: Organik Domates: 2.00 tl, Organik iri yerli domates: 3.00 tl, Organik kabak: 2.00 tl, Organik salatalık: 2.00 tl, Organik patates: 1.50 tl, Organik yerli çeşit patlıcan: 2.50 tl.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi tehdit ediliyor

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi yazılı bir açıklama ile girişimden herhangi birinin, başına gelmesi muhtemel her türlü musibetin failinin kendilerince Fatih Belediye Başkanı, İBB Belediye Başkanı ve üstlenici firma olarak addedileceğini açıkladı.

 

Yedikule Bostanları’nda 6 Temmuz’dan bu yana antik bir şehir bölgesi içinde mevcut dünyanın en eski tarım alanı” olma niteliğini elinde bulunduran Yedikule Bostanları’nın Fatih Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen “Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arasında Kara Surları İç Koruma Rekreasyon Projesi” kapsamında, üzerine moloz ve niteliksiz toprak yığılarak ürün veremeyecek hale getirildiği belirtildi.

Proje ile ilgili görüşlerine başvurulması gereken uzmanlar, akademisyenler ve gönüllülerle işbirliği yapmak yerine hasmane tavır takınılmasının eleştirildiği açıklamada, “mahalleli park istiyor” iddiası ile aynı 15 kişilik topluluğun sürekli >Yedikule Bostanı’nı korumak isteyen uzman ve akademisyenlere sözlü ve fiziki saldırılarda bulunduğu dile getirildi.

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in bu kişileri yönlendirdiğinden kuşku duyulduğu da belirtilen açıklamada basında çıkan manupülatif haberlere de atıfta bulunularak, yaklaşık iki hafta boyunca “Mahalle Halkı ‘Park İstiyoruz’ Diyerek Bostan’ın Korunmasına Tepki Gösterdi” ya da  İstanbul Yedikule’de Halk Provokatörleri Kovdu” gibi maksatlı haberler ile kamuoyunun yanlış bilgilendirildiği de vurgulandı.

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi’nden bir kişinin cep telefonuna tehdit mesajlarının gönderildiği, 20 Temmuz’da da Arkeolog Yiğit Ozar ile İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Ayten Alkan’ın öğleden sonra bir televizyon programı için Yedikule Bostanları’nda çekim yapmak isterken sözlü ve fiili saldırıya uğradıklarının belirtildiği yazılı basın açıklamasında söz konusu tüm vakaların savcılığa intikal ettirileceğinin altı çizildi.

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi’nin basın açıklamasının tam metni şu şekilde;

BASINA VE KAMUOYUNA
6 Temmuz’dan bu yana farklı mesleklerden bir grup uzman ve gönüllü; “antik bir şehir bölgesi içinde mevcut dünyanın en eski tarım alanı” olma niteliğini haiz ve bu haliyle de biricik olan Yedikule Bostanları’nın Fatih Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen “Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arasında Kara Surları İç Koruma Rekreasyon Projesi” kapsamında, üzerine moloz ve niteliksiz toprak yığılarak ürün veremeyecek hale getirilmesini gün ve gün izledik.

Ülkemiz merkezi ve yerel yönetimlerinin, bu denli yakınında bulunan uzmanlar, akademisyenler ve gönüllülerle işbirliği yapmak ve onlardan yararlanmak yerine, onları karşısına almayı ve dahası giderek türlü biçimlerde şiddete ve aşağılamaya maruz kalmalarına en hafif tabiriyle seyirci kalmayı yeğlemesini, bunun için bir grup insanı yüreklendirmesini, günlerce bu tarihi mirası kişisel onurlarımızdan daha önemli gördüğümüz için sineye çekmeyi denedik.

Sorun yalnızca Bizans ve ardından Osmanlı mirası olan, UNESCO’nun “gayri-maddi kültür varlıkları” arasında saydığı bostanların ve taşıdıkları gelenek değerinin ortadan kaldırılması, bostanları işleyen ailelerin çok katmanlı bir hukuksuzlukla ve ekili ürünlerini toplamalarına dahi izin verilmeden yerlerinden edilmeleri değildi. Kara surları koruma bandında kalan ve sit alanı olan tarihi yarımadanın bir parçası olan arazide herhangi bir uzman gözetimi ve denetimi olmaksızın kepçeler surların dibine dalıyor ve Arkeoloji Müzeleri’nden uzmanların gözetimi olmaksızın kazı yapılıyordu.

Bütün bunların yanı sıra, Fatih Belediyesi ve İBB, İstanbul Alan Yönetim ve Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı İmar Planı notlarına aykırı hareket ediyorlardı. Şehircilik, planlama ve koruma ilkelerinin, özel ve kamusal hukukun çok sayıda normunun, demokratik ve saydam kamu yönetimi prensiplerinin 15 gün içinde teker teker ve “yangından mal kaçırırcasına” çiğnenmesine şahit olduk.

İfade özgürlüğümüz, mesleklerimize duyduğumuz saygının gerekleri ve yurttaşlık / kenttaşlık mesuliyetlerimizi yerine getirmemiz bu süre zarfında türlü yöntemlerle engellenmeye çalışıldı. Fakat biz vazgeçmedik. Bununla beraber, 20 Temmuz 2013 itibariyle, aramızdan iki arkadaşımızın söz konusu arazide maruz kaldığı saldırıyla, maddi ve manevi bütünlüğümüzün, mal ve can güvenliğimizin bundan böyle tehlikede olduğunun bilinmesini istiyoruz.

Biz bu kıyımı, bu yıkımı, bu tarih ve şehircilik katliamını; kamuoyu farkındalığı oluşturma, Anıtlar Kurulu ile İstanbul II Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne başvuruda bulunma, basın yayın kuruluşlarıyla uzmanlık bilgilerimizi paylaşma, Fatih Belediyesi ve İBB yetkilileriyle görüşme gibi demokratik yollarla durdurmaya; söz konusu Park ve Rekreasyon Alanı’nın bahsi geçen Belediyelerin bağlı oldukları planlardaki taahhütlerine de uygun biçimde, bizden sonraki kuşaklara koruyarak aktarmamız gereken tarihi mirasa, maddi ve gayri-maddi kültür varlıklarına sahip çıkarak gerçekleştirilebileceğini anlatmaya çalıştık.

Bu mücadelemizde profesyonel ve özel hayatlarımızdan, tatilimizden, gelir getirici işler yapabileceğimiz zamanlardan fedakârlıkta bulunduk. Kimseden takdir beklemedik. Lâkin hakarete, itham ve iftiralara, mafyatik yıldırma girişimlerine ve son olarak çıplak şiddete maruz kalmaya da hazırlıklı değildik. Biz böyle bir dünyada yaşamıyoruz ve bizim yalnızca mütevazı hayatlarımız değil ama aynı zamanda ahlâki pozisyonlarımız, kamu yöneticilerinin de tarafı olduğu, önlemini almadığı, ortamını oluşturduğu bu tür kişilik hakları ihlâllerine karşı bizi savunmasız bırakıyor.

8 Temmuz 2013 tarihli, uzman tarihçilerin katılımıyla gerçekleştirilen Basın açıklamamız ve bu şehrin bostan girişimlerinden yıkımı duyup gelen çok az sayıdaki protestocuların eylemi, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in ekibiyle “olay yeri”ne gelmesi, müdahil olması, takibinde “bir grup mahalleli”yi karşımıza çıkarmasıyla neticelendi. Her nasılsa, izleyen 12 gün boyunca biz hep karşımızda aynı 10-15 kişilik “mahalleli”yi bulduk. Sur-içi Bostan boyunda takribi 1.000 kişi ikamet ediyorsa, onların içinden hep aynı 10-15 kişiyi son derece saldırgan bir üslupla karşımızda bulmamızın rastlantı olmadığını düşünüyoruz. Medya’daki ilgili haber videoları incelendiğinde bu teşhisimiz, tartışmaya mahal vermeyecek biçimde doğrulanacaktır. Yaklaşık iki hafta boyunca “Mahalle Halkı ‘Park İstiyoruz’ Diyerek Bostan’ın Korunmasına Tepki Gösterdi” ya da daha kötüsü “İstanbul Yedikule’de Halk Provokatörleri Kovdu” gibi gazetecilik etiğine sığmayan ve içinden geçtiğimiz baskıcı ve şiddet dolu iklimle son derece uyumlu, bu iklimin yarattığı hukuksuzluk imkânından da pragmatik bir biçimde yararlanan başlıklarla yapılan “haberler” hem bizi “halk” kategorisinden dışladı hem kamuoyunda biz Yedikule’nin en büyük ihtiyaçları arasında bulunan park / sosyal ve rekreatif alan düzenlemelerine karşı çıkıyormuşuz gibi yanlış ve manipülatif bir intiba yarattı hem de hedef haline geldik.

Aramızdan bir arkadaşımızın cep telefonuna tanımadığı bir numaradan gece yarıları tedirgin edici mesajlar geldi ve bu arkadaşımız cep telefonuna gelen mesajdaki cümlenin aynını bir iş makinesi operatöründen işitti. İki kadın arkadaşımızın radyo programı çalışmaları ve o sırada yine “olay yeri”ne intikal eden Belediye Başkanı Mustafa Demir’le kurmaya çalıştıkları diyalog, daha sonra yeniden karşımıza çıkacak olan ve Belediye Başkanı’nın korumasıymışçasına hareket eden bir kişi tarafından son derece kabaca sekteye uğratıldı. Araziye geliş ve buradan ayrılışlarımızda malum 10-15 kişiden oluşan insanların, “Dışarıdan gelip burayı karıştıramazsınız, siz kim oluyorsunuz Yedikule’ye burnunuzu sokuyorsunuz, burası Yedikule, yarın da gelirseniz burada orman kanunları işler, burası Taksim değil, burada da ‘Gezi yapma’ya geliyorsunuz, bostancılardan para alıyorsunuz…” ve benzeri hakaret, itham ve tehditleriyle karşılaştık. Söz konusu kişilerin her birini teşhis edebilecek durumdayız.

Diyalog kurma çalışmalarımız engellenmeye çalışıldı. Aramızdan birinin aynı zamanda Yedikule’de yaşıyor olduğunu defaatle dile getirmesi de… Bu ülkenin ve dünyanın herhangi bir toprağından kimsenin kovulamayacağını anlatmaya çalışmamız da…

Nihayet 20 Temmuz itibariyle bu yıldırma ve şiddet iklimi, artık kişisel psikolojik gücümüzle baş etmeye devam edebileceğimiz ve geçiştirip kendimize saklayabileceğimiz boyutları aşmıştır. Girişim’imizden Arkeolog Yiğit Ozar ile İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Ayten Alkan’ın, 16.00’da bir TV kanalının çağrısıyla röportaj vermek üzere gittikleri yıkım alanında giderek artan dozda yine aynı grup kişiler tarafından uğradıkları sözlü saldırılar, hakaretler ve fiziksel saldırı girişimleri habercilerin haber yapmasına, arkadaşlarımızın da görüş ve bilgilerini paylaşmasına mani olmuştur.

Gerilim devam ederken, sonradan intikal eden ve daha önce Fatih Belediye Başkanı’nın yanında iki kez gördüğümüz, siyah gözlüklerini asla çıkarmayan şahıs iki arkadaşımıza sözlü olarak saldırmış, küfretmiş, Ayten Alkan’a yakışıksız şekillerde hitap etmiş ve fotoğrafını çekmeye çalışmış, sürekli olarak fiziksel temas girişiminde bulunmuş, Yiğit Ozar’ı tartaklamış, arkadaşlarımızı tehdit etmiş ve yaklaşık bir saat boyunca onları, defalarca ikaz edilmesine rağmen yaya olarak takip etmiş ve nihayetinde, takipten vazgeçtiğini düşündükleri bir sırada plakasını neyse ki alabildikleri otomobilinde teşhis edilmiştir.

Olay şikayet konusudur ve bundan sonra yargıya intikal etmesi beklenmektedir. İlgili fotoğraf, video ve ses kayıtları, kişinin ismi ve konumu, tanıklarımızın isimleri, yargı süreci başlayana değin bizde mahfuzdur. Fatih Belediye Başkanı, İBB ve / ya da müteahhit firmanın, şu andan itibaren söz konusu kişinin kendileriyle bir münasebeti olmadığı doğrultusunda yapması muhtemel her açıklama bizler nezdinde yok hükmünde olacaktır; defaatle yakın mesai içinde olduklarını gördük. Ve dahası, bundan böyle, bu iki arkadaşımızın ya da Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi’nden herhangi birinin, başına gelmesi muhtemel her türlü musibetin de nihai mesullerini, bu ortamı yaratan ve mesai içinde oldukları bir kişinin hukuk-dışı ve taciz, tehdit, saldırı ve takibe varan davranışlarını yönlendirmese dahi bu konuda herhangi bir önlem almayan Fatih Belediye Başkanı, İBB Belediye Başkanı ve her nasılsa ihale sürecine dair hiçbir bilgi edinmeyi başaramadığımız üstlenici firma olarak addedeceğiz.

Şunu da eklemek isteriz ki, biz tam bu kamuoyu ve basın bilgilendirme notunu tamamlıyorduk ki, aramızdan -yıllarını ve akademik hayatını bu alana vakfetmiş- bir Tarihçi arkadaşımızın daha arazide, bildiğimiz kişilerden biri tarafından tehdit, darp ve kaçırma girişimine maruz kaldığı, orada kalmış bir-iki bostancı tarafından “kurtarıldığı” bilgisini aldık. Söz konusu vak’a da savcılığa intikal edecektir.

Bütün bu terörün; bizi doğa, tarih, şehir, toplum yararı için mesleki / sivil mesuliyetlerimiz için verdiğimiz mücadeleden uzaklaştırmayacağının da bilinmesini istiyoruz. Kamuoyunun ilgi ve bilgisine. Saygılarımızla…

Basının ve Kamuoyu’nun Bilgisine
Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi”

(Yeşil Gazete)

Independent: Türkiye’de gazetecilerin işsiz kalması kötünün iyisi

Independent: Sokakları biber gazı doldururken önde gelen bir haber kanalının doğa belgeseli yayımladığı bir ülkede, işlerinden olan gazetecilerin sayısı o kadar da şaşırtıcı olmamalı.

Independent, dünya haberleri sayfalarında Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın Gezi Parkı eylemlerinden sonra işinden olan gazetecilerle ilgili açıklamasına yer verdi.

Gazete, sendikanın Gezi Parkı eylemleri sırasındaki haberleri nedeniyle 22 gazetecinin işten atıldığını, 37 gazetecinin de istifaya zorlandığı yönündeki açıklamasını aktardı.

Gazete kısa bir başyazısında bu konuya yer veriyor. ‘Türkiye’nin çok da özgür olmayan basınına bir darbe daha’ başlıklı yazı şöyle:

‘İşsiz kalmak kötünün iyisi’

“Türkiye’de polisin geçen ayki protestolar sırasında haber yapmaya çalışan gazetecileri hedef aldığını gösteren kanıtlar yeterince kaygı vericiydi. Daha sonra da, 22 gazetecinin olaylarla ilgili olarak işlerini kaybetmesi, 37’sinin de istifaya zorlanması çok da umut vaat etmiyor. Belki de, sokakları biber gazı doldururken önde gelen bir haber kanalının doğa belgeseli yayımladığı bir ülkede, işlerinden olan gazetecilerin sayısı o kadar da şaşırtıcı olmamalı. Aslında dünyanın her yerinden daha çok gazetecinin hapiste olduğu Türkiye’de işsiz kalmak, bir gazeteci için kötünün iyisi bir sonuç olabilir. Her şeye rağmen, bu tür bir zulüm de daha az şoke edici değil. Gazetemizin Tehlikedeki Sesler kampanyası, dünya çapında çok sayıda gazetecinin yüzleştiği şiddet ve yıldırmaya ışık tutmak için başlatılmıştı. Türkiye’deki son olaylar da buna tipik bir örnek.”

 

‘Ali İsmail’i polis öldürmüş olabilir’

Eskişehir’de kimliği belirsiz kişilerce dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın davasına bakan hakim, polislerin de darp olayına karışmış olabileceğini ifade etti.

Gezi Parkı eylemleri sırasında Eskişehir’de kimliği belirsiz kişilerce dövülen ve girdiği komadan çıkamayarak hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz’ın davasında ilginç bir gelişme yaşandı. Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre, Ali İsmail’in darp edilmesi olayına karıştığı belirtilen Serkan Kavak’ı tutuklayan Hâkim Hakkı Aydoğan, kararının gerekçesinde, zanlının yalnız olmadığına, kimliği tespit edilemeyen polislerin de suça karışmış olabileceğine vurgu yaptı. Kamera görüntülerine müdahale edildiğini vurgulayan Hâkim Aydoğan, “Kavak’ın serbest kaldığı takdirde diğer şüphelilerle birlikte delillere müdahale edebileceğini” ve dolayısıyla tutuklanması gerektiğini kaydetti.

Korkmaz’ın dövüldüğü sokakta polislerin arasında elinde meşe odunuyla görüntülenen şoför Serkan Kavak, 15 Temmuz’da sevk edildiği mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Savcının itirazı üzerine Eskişehir 6. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Hakkı Aydoğan, kararı kaldırıp, Serkan Kavak’ın tutuklanmasına hükmetti.

Radikal, Hâkim Aydoğan’ın o tutuklama kararının gerekçesine ulaştı. Kararda, Kavak’ın, iddia ettiği gibi Ali’nin dövüldüğü sokağa tesadüfen değil, özellikle gidip suça karıştığı vurgulanarak, “Şüphelinin tesadüfen olay yerinde bulunduğu, maktule bir eyleminin olmadığı yönünde beyanda bulunduğu, ancak bu savunmasını yalanlayan, özellikle olay yerine belirli bir amaçla geldiğini ortaya koyan tanık beyanları ile şüphelinin atılı suçu işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesi oluşmuştur” görüşüne yer verildi.
Bilirkişi raporuna göre, dayağın meydana geldiği Sanayi Sokak’taki Beşik Otel’in kamera görüntülerine müdahale edildiği anımsatılan kararda, şöyle devam edildi:

“Disk üzerinde, elektrik kartını kasaya bağlayan vidaların yuvalarında aşınma görülmesi, elektronik kartın tamir veya başka sebeple sökülmüş olma ihtimalini göstermektedir. Görüntülerin bir kısmının silindiğinin bildirilmesi ve 40 adet kamera görüntüsüyle, üç hardisk üzerindeki incelemelerin tamamlanmamış olması dikkate alındığında delillere müdahale olasılığı açıkça görülmektedir.”

Kararda, dayak olayında zanlı Serkan Kavak’ın yalnız olmadığı, bu suça polislerin de karışmış olabileceği ve Kavak’ın serbest bırakılması halinde suç ortaklarıyla delillere müdahale etme imkânı bulunduğu belirtildi. Ayrıca, “Henüz delillerin toplanmadığı, görgü şahitlerinin tamamının dinlenmediği, olaya karıştığı iddia edilen polis memurlarının kimliklerinin tespit edilmediği, şüphelinin suça iştirak ettiği, iddia edilen diğer kişilerle ortak hareket ederek var olan ancak henüz elde edilemeyen delillere müdahale imkânı bulunmaktadır” denildi.