Ana Sayfa Blog Sayfa 4190

Snowden’dan edindiği bilgileri dünya ile paylaşan Greenwald’ın partneri gözaltına alındı

ABD’li muhbir Edward Snowden ile röportaj yapan Greenwald’ın partneri David Miranda, Terörizm Yasası kapsamında sorgulandı.

Glen Greenwald (sağda) ve Heathrow havaalanında yetkililer tarafından alıkonulan partneri David Miranda.

ABD Ulusal Güvenlik Bürosu’nun toplu gözetleme programlarını açığa çıkaran bir dizi yazı kaleme alan Guardian yazarının partneri, Pazar günü Rio de Janeiro’daki evine girmek üzere Londra Heathrow Havaalanı’ndan geçerken yetkililer tarafından yaklaşık 9 saat boyunca gözaltına alındı.

Glen Greenwald ile birlikte yaşayan David Miranda, Berlin seyahatinden döndüğü sırada yetkililer tarafından Londra saatiyle 08.05’de durduruldu ve Terörizm Yasası 2000’in 7. Kısmı kapsamında sorguya alınacağı bildirildi. Sadece havaalanları, limanlar ve sınır geçişlerinde geçerli olan tartışmalı yasa, yetkililerin kişileri durdurmasına, aramasına, sorgulamasına ve alıkoymasına izin veriyor.

28 yaşındaki Miranda, yasaların kişiyi serbest bırakmadan ya da resmen tutuklamadan önce izin verdiği maksimum süre olan 9 saat boyunca gözaltında tutuldu. Resmi rakamlara göre, sözkonusu yasa kapsamındaki incelemelerin çoğu – %97’den fazlası – yarım saatten az sürdü ve 2,000 kişiden yalnızca biri 6 saatten fazla gözaltında tutuldu.

Miranda, serbest bırakıldı. Fakat, yetkililer  cep telefonu, dizüstü bilgisayarı, kamerası, taşınabilir bellekleri, DVD’leri ve oyun konsollorundan oluşan elektronik eşyalarına el koydu.

Greenwald, 5 Hazirandan beri ABD’li muhbir Edward Snowden’ın kendisine ilettiği binlerce dosyada ayrıntılarıyla açıklanan NSA’in toplu elektronik  gözetleme programlarını açığa çıkaran yazılar yazıyor. Guardian, yine Snowden’ın belgelerine dayanarak Britanya’nın GCHQ’nun geniş kapsamlı elektronik gözetleme olaylarına dayanan çok sayıda yazıya da yer verdi.

Miran’da Berlin’de bulunduğu sırada Greenwald ve Guardian ile birlikte Snowden dosyaları üzerinde çalışan ABD’li film yapımcısı Laura Poitras’ı ziyaret etmişti. Miranda’nun uçuş masrafları Guardian tarafından ödendi.

Greenwald, “Bu, basın özgürlüğüne ve haber alma sürecine indirilen büyük bir darbedir,” dedi. “Partnerimin avukatla görüşmesine izin verilmeden 9 saat boyunca alıkonulması, açıkça görüldüğü gibi, NSA ve GCHQ hakkında haber yapan bizlere bir gözdağı vermektedir. İngiltere’nin eylemleri, dünyanın her yerindeki gazeteciler için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

“Fakat, bizi korkutmayı ya da gazeteci olarak işimizi yapmaktan alıkoymayı başaramayacaklar. Tam aksine: daha agresif biçimde haber yapmaya devam etmemiz için bizi daha çok cesaretlendiriyorlar.”

Terörizm Yasası’nın 7. Kısmı, polise yetki ya da akla yatkın şüphe olmaksızın polisin diğer yetkilerinden ayrı olarak anti-terör yasası kisvesi altında kişileri durdurma ve arama gibi geniş yetkiler tanıması nedeniyle eleştiriliyor.

Durdurulan kişilerin otomatik olarak avukatla görüşme hakları yok ve sorgulamada işbirliği yapmayı reddetmek suç kabul ediliyor.

Geçen ay İngiliz hükümeti, maksimum gözaltında tutulma süresini altı saate indireceğini söyledi ve haksız olarak azınlık gruplarını hedeflediği ve kişiye polis merkezinde gözaltına alınması halinde geçerli olandan daha az yasal koruma verildiği endişesiyle yasanın gözden geçirileceği sözünü verdi.

Guardiandan çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, Guardian)

Digitürk Bakan’a özel yayın mı yapıyor?

Dün akşam gerçekleşen Beşiktaş-Trabzonspor maçında taraftarların protestoları sırasında yayının sesini kestiği gerekçesiyle Lig TV’ye büyük tepki yağarken, Bakan Kılıç’tan konu hakkında bir açıklama geldi.

Dün akşam Atatürk Olimpiyat Stadı’nda gerçekleşen Beşiktaş -Trabzonspor maçına tribünlerden gelen Gezi Parkı protestosu damgasını vurdu.

Ancak taraftarlar, protestolar sırasında yayının sesini kestiği gerekçesiyle Lig TV’ye büyük tepki gösterdi. Sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla görüşlerini dile getiren çok sayıda taraftar, ayrıca TMSF bünyesinde faaliyet gösteren yayıncı kuruluşun da çağrı merkezini arayarak, tepkilerini dile getirdi. Hatta çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde kampanya başlatan taraftar grupları, LİG TV aboneliklerini iptal etme yönünde girişimler başlatma yoluna gittiler.

Karşılaşma öncesi uzun süre “Her yer Taksim her yer direniş” ve “Sık bakalım, biber gazı sık bakalım” tezahüratları yapan Beşiktaş taraftarı, “Biber Gazı oley” tezahüratları ile Çevik Kuvvet’e tepki göstermişti. Yayın sırasında ise birçok kez tribünlerden gelen seslerin tamamen kesildiğini ve sadece spikerin sesinin duyulduğunu ifade eden taraftarlar, bunun özellikle maç öncesi ve maç sonuna doğru yoğunlaşan protestolarda görüldüğünü belirttiler.

Olayın sosyal medyada alevlenmesi üzerine Twitter hesabından bir açıklama yapma yoluna giden Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, söz konusu iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade etti. Kılıç; “Lig TV’nin Hükümet arzusuyla tribünlerin sesini kestiği iddiası yalan. Ne böyle bir istek oldu, ne de yayında ses kesildi!” dedi.”

Roj TV iflas etti!

Danimarka’da hakkında, PKK’ya yardım ve propagandasını yapmak gerekçesiyle kapatma kararı verilen ve para cezasına çarptırılan Roj TV iflas kararı aldı.

Gazete ve Televizyon kanallarına bir basın bildirisi gönderen Roj TV Genel müdürü İmdat Yılmaz Roj TV ve yapımcı firma Mezopotamya TV’nin 10 milyon kron (1,4 milyon euro ) parayı ödeyecek durumda olmadığını belirterek iflas kararı aldıklarını bildirdi. Kopenhag şehir mahkemesi tarafından önce her iki TV kuruluşuna verilen ikişer buçuk milyon kron para cezası, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 5’er milyon krona yükseltilmiş ayrıca iki televizyon kanalının kapatılmasına karar verilmişti. Roj TV yönetimi karara en üst ve son mahkeme olan Yüksek Mahkeme’de itiraz ederek, cezanın dava sonuçlanıncaya kadar ertelenmesini istemişti. Ağır Ceza Mahkemesi ise paranın Yüksek Mahkeme kararını beklemeden hemen ödenmesini istemişti. İmdat Yılmaz, mahkemenin parayı karar tam sonuçlanmadan istemesini haksızlık olarak yorumlayarak, “Aslında dava tam sonuçlanmadı. Bu nedenle cezanın ödenmesi için Yüksek Mahkeme kararının beklenmesini istedik ama mahkeme kabul etmedi. 10 milyon kronu (1,4 Milyon Euro) ödememiz için bankalar da anlayışlı davranmadı. Bu nedenle iflas kararı almaktan başka çaremiz kalmadı” dedi.

Roj TV davası haricinde devlet başsavcısının daha önce gözaltına alınan ve bir süre gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakılan 12 PKK ’lıdan 7 si hakkında “terör örgütüne yardım ve yataklık etmek”, “terör örgütü yararına haraç toplamak” ve 67 milyon kronu (yaklaşık 900 bin Euro) ayrıca 140 milyon kron (9,5 milyon Euro) “terör örgütüne aktarmak suçlarından” açtığı dava ise devam ediyor.

Çocukluk anılarımda Şırnak Katliamı – Ramazan Demir

Yola çıktım. Saldırı sonrası evlerden dökülen molozlarla doluydu her yer. Elektrik ve telefon direkleri ve bunların telleri bütün sokakları sardığı için zar zor yürüyebiliyordum.

Fotoğraf: Faruk Balıkçı

 

18 Ağustos 1992.

Dokuz yaşındaydım o zaman. Dört gün, dört gece ateş altında kalmıştı Şırnak. Sığınağı olmayan evlerde, insanlar evleri hedef alan havan topu saldırılarından korunmak için evlerinin zeminini balyozla kırıp alt katlara inmeye çalışıyorlardı.

Bizim de evin damının bir kısmını koparıp almıştı havan topu. Şansımız var ki evimizde bir arada olmak için toplaştığımız yere gelmemişti. Sesten o kadar korkmuştuk ki, altımıza kaçırmıştık. Hedef olmak istemediğimizden dolayı hiç ışık kullanamıyorduk. Annem yataktaki idrarı kan sanmıştı. Annemin korkudan takırdayan dişlerinin hala sesini hatırlarım. Neyse ki babam el feneri ile durumumuzu görüp, annemi rahatlatmıştı.

O günden sonra bizim dâhil Şırnak merkezde hemen her evin altına bir sığınak yapılmıştır. O günlerde bir sığınağımız ya da bodrum katı benzeri bir şeyimiz olmadığı için 100 metre ötedeki komşumuzun evine koşmuştuk. Onların da sığınağı değil, evlerinin altındaki ahırları vardı.

Bizim gibi birkaç aile daha, dört gün boyunca koyun ve ineklerle aynı yerde yaşadık. Çocuk aklımızla bu heyecanlı bir şeydi ve bir şekilde oyun devam ediyordu ama büyüklerin çok tedirgin oldukları da ortadaydı. Dört günün sonunda Şırnak merkezde çalışır durumda hiç bir iletişim hattı kalmamıştı. Ninemler bize göre şehrin yukarı mahallesinde kalıyorlardı ve komşularımız dâhil hiç kimseden yaşadıklarına dair haber alamıyorduk. Babam, ninemlerin yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek için beni görevlendirdi. Yetişkinlerin gitmesi tehlikeli olabilirdi. Çocuk olduğumdan bana bir şey yapmayabilirlerdi ya da artık “Görev, görevdi.” Evimiz, Şırnak’ın girişinde olduğu için yapacağım bu yolculuk ile Şırnak’ı baştanbaşa yürümek zorunda olacaktım. Görevimin tehlikesini farkında değildim ama annemin beni ağlayarak yolcu etmesinden dolayı bu işte bir terslik var diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Yola çıktım. Saldırı sonrası evlerden dökülen molozlarla doluydu her yer.  Elektrik ve telefon direkleri ve bunların telleri bütün sokakları sardığı için zar zor yürüyebiliyordum.

Yürümemi esas zorlaştıran engellerden biri de sokak ve caddelerdeki hayvan leşleriydi. Yaydıkları koku da cabası. Yıllar sonra Piyanist filmini izlerken yaşadığım o günleri hatırladım. Wladyslaw Szpilman’ın yok edilmiş şehre girdiği o sahne sanki benim (bizim) hayatımdan alınmış bir kareydi.

Şehrin merkezi Cumhuriyet Meydanı’na kadar geldiğimde -ki yolu yarılamıştım- henüz tek bir canlı ile karşılaşmamıştım. Meydana vardığımda seyir halinde olan bir polis panzeri ile karşılaştım. Panzerin sürücüsü ve yanındaki diğer polis, sadece göz ve ağız bölgesini açık bırakan maskelerden takmıştı.  Doğal olarak göz göze geldik. “Ne yapıyorsun burda?’” diye sordu birisi. Hatırladığım kadarıyla ninemlerin evine gittiğimi söyledim. Polis ise “siktir git” demişti. Ben de polis görmenin her Kürt çocuğunda yarattığı korku halinin yanında bir de küfür yemiş olmanın ekstra korkusu ve utancı ile koşar adımlarla hedefini şuan hatırlamadığım boşluğa doğru koşmuştum. Oysaki ninemlerin evi polis panzerinin geldiği tarafta kalıyordu.

Yıkılan binaların yanı sıra yağmalanan iş yerlerini hatırlıyorum. Kuyumcular ve elektronik eşya satan iş yerleri özellikle çok ilgi görmüştü. Meydandan az yürüdükten sonra şimdinin Milli Eğitim Müdürlüğü binası, o zamanın ise Valilik binasının önüne gelmiştim. Valiliğin çevresinde ve yakınında bulunan hemen bütün evler çatışmadan sonra delik deşik olmuşken, valilik binasına nasıl bir başarı ki tek kurşun değmemişti. (Şehri, PKK’nin bu hale getirdiği söylentisini hatırlatmak isterim) Az sonra ninemlerin evine gelmiştim.

Dedem duvar ustasıydı. İşinin de ehliydi. Evine sığınak yapmıştı. Ninemlerin kapısını uzun süre çaldığımı hatırlıyorum. Herkes sığınakta olduğundan kimse sesimi duymamıştı. Herkes diyorum. Çünkü komşulardan 4-5 aile de sığınaktaydı. Yaklaşık 50 kişi, 10-15 m2’lik mahzendeydiler. Yarım saat kadar kapıya vurdum. Bir taraftan sesleniyordum. Salya sümük ağladığımı hatırlıyorum. Sonra nasıl olduysa sesim onlara gitmiş. Dedemin kim o demesiyle beni içeri çekmesi bir oldu. Birlikte sığınağa indik. Ninem ağlayarak babama sayıp sövüyordu, böyle bir zamanda beni haberci olarak kullandığı için.

Sonuçta herkes yaşıyordu ama bu bilgiyi babamlara aynı gün iletememiştim. Sonrasında iletip iletmediğimi de hatırlamıyorum işin doğrusu.

Fakat hatırladığım bir başka sahne de, saldırı sonrası Şırnak halkının toplu olarak şehri terk etmesiydi. Arabası olan arabasıyla gidiyordu. Çoğunluk çoluk çocuk yürüyerek yol üstündeki köylere, köylerde yer bulamayınca Cizre’ye sığınmıştı. (aralarındaki mesafe 45 km) Biz de Siirt yolu üzerindeki bir köye sığındık. Biz de dediğim, bütün sülale. Şırnak’ta kullanılabilir hiçbir şey kalmamıştı. Bu yüzden de 2 ay boyunca kimseler şehre dönemedi. Döndükten sonra da çok uzun süre insanlar kendisine gelemedi. Hala da geldiğini sanmıyorum. En azından kendim için etkisini, bunca yıl sonra oturup bu yazıyı yazmamdan anlıyorum.

Bu yazı ilk olarak bianet.org/ da yayınlanmıştır.

Fotoğraf: Faruk Balıkçı

* Ramazan Demir, Avukat

 

Yedikule bostanıyla güzel, bostanlar da yerinde güzel! – Beste Bal

Yedikule Bostanları’nın yıkımına direnen Tarihi Yedikule Bostan Okulu, Chantel White ile Arkeobotani Atölyesi düzenledi. Atölyede hem birçoğumuzun yabancısı olduğu “arkeobotani” ile tanıştık hem de Yedikule Bostanları’nın arkeobotani açısından değerlendirilişine tanıklık ettik.

Foto: Eda Çakmakçı

 

İstanbul’da bulunduğu kısıtlı süre içerisinde Yedikule Bostanları’ndaki tohumları inceleme imkanı bulan White, arkeobotaninin hangi tohumların bu topraklarda yeşerdiğini takip etmeyi kolaylaştırmakla kalmayıp insanların nasıl beslendiğini karşılaştırma imkanı sağladığını vurguladı. Kendisi yalnızca tohumlarla değil insanların bu tohumlardan nasıl faydalandığı ile de ilgileniyor.  White, ‘Ekinlerin hangi zamanda ve mevsimde oluştuğunu takip etme imkanım oluyor. Antik çağlarda insanların doğal yaşamının nasıl olduğunu görerek tarihe katkı sağlayabiliyorum’ diyor.

Arkeobotani, tarih öncesi ve tarihi dönemlere ait yerleşim yerlerinde korunan toprağı ve tohumlarını incelerken burada yaşayan bir toprakta tarihin izini sürmenin White’ta yarattığı heyecan, bizi de heyecanlandırdı.

Gelelim Bostanların bilgisine

İstanbul’da yetişen bitkiler 10. yüzyılda hazırlanan, Bizans İstanbul’undaki tarımsal ürünlere yer veren  Geoponica isimli dokümanda yer alıyor. 10. yüzyılda hazırlanan bu dokümana bakıldığında Yedikule bostanlarında üretilmekte olan ürün çeşitliliğinin benzerine rastlanıyor: roka, pırasa,  soğan, pancar, dereotu, kırmızı turp. Dokümanda 400 yıllık bir bahçeden bahsediliyor. Bizans’tan kalma bu bahçe, bugünkü Bayrampaşa Bostanı. Bostanlarda yer alan büyük su kuyuları da mevcut zirai kaynaklarca doğrulanıyor.  Bu bostanlarda bilinçli bir şekilde ekilmemiş olan ama varlığını sürdüren farklı bitki türlerine de rastlanıyor. Bunların varlığı ‘yer altı filizlenmesi’ ile sağlanıyor. Bostancılarla artık üretmedikleri bitkiler üzerine konuşuyor olmanın ilginç olduğunu vurgulayan White, bu bitkilerin genellikle son 50 yılda kaybedilen ürünler olduğunu söylüyor.

Bu ürünlerin artık var olmamasını beş temel nedenle açıklıyor:

1-      Artık büyük oranda maddi gelir sağlamayan ürünler olmaları. Karnabahar misal, geniş alan istiyor üretim için ama ona uygun alanı ayırdığınızda diğer ürünler için yer kalmıyor.

2-      Ekim ve sulama teknikleri değişiyor. Bu değişiklikler daha özenli üretim süreci gerektiren ürünlerin belirli bir standardizasyona uyum sağlayamamasına yol açıyor ve onların üretiminden vazgeçilmek zorunda kalınıyor.

3-       Hava kirliliği bir diğer unsur. Önceden bostanların etrafında yer alan dere yatağı, yerel yönetim tarafından dere kapatılıp yol yapılıyor ve haliyle işlekliği tartışılabilecek olan bu yol ürünlerin yetişmesi için elverişli ortamı olumsuz etkiliyor.

4-      Hava kirliliği, tohumları da deforme ediyor, hatta yok ediyor. Önceden yetişen pek çok ürünün tohumu zaman içerisinde yok olmaya yüz tutuyor.

5-       Pazar da başka bir etken. Eğer talep yoksa eskiden yetiştirilen bir ürün artık yetiştirilmiyor. Örneğin zamanında yetişen Hindiba,  Rumlar tarafından tüketilirken Rumlar’ın göçünün ardından talebin ortadan kalkmasıyla Hindiba da üretilmez hale geliyor.

Bostanların yalnızca bir ‘ekim alanı’ olarak görülmesi oldukça eksikli. Bahçeler/Bostanlar yok olunca yalnızca toprak kaybedilmiyor, bir bostan kültürünü/geleneği de kaybediliyor.  Bu kültür, bilgiyi de içeren bir kültür. Tarihsel açıdan ciddi bir kayba tekabül ediyor. Yalnızca burada yetişen/üretilen ürünler var. Onları ve bilgisini de kaybediyoruz. Örneğin Geoponica’da yer alan ebegümeci artık üretilmiyor. Zamanında özel olarak üretilirken şimdilerde bostanların kenarlarında yabani ot olarak varlığını koruyor. Hangi dönemde neden ekiminin durdurulduğu bilinmiyor. Langa hıyarı ve Yedikule marulunu da ne yazık ki kaybettik..

Zamanında “bayramı” kutlanan Yedikule marulunun hikayesini üç kuşak boyunca aynı bostanda ekim yapan Bostancı Ahmet Bey’den dinledik: “ Tohumumuzu kendimiz saklıyorduk. Ben marullara yetişemedim. O zamanlar bostanların altındaki bu yol yokmuş, 10bin metrekare alandan bahsediyoruz. Hava kirliliği de tohumların yapısını çok etkiledi. O dönemde bostanlarda yapılan sulama da çok farklıymış. “Dönme dolap” dediğimiz usulle sulama yapılıyor, ürün ihtiyacı olan bol suyu alabiliyormuş. Üretimde pazar kaygısı arttıkça ürün çeşitliliğine gitmek ve sulamayı değiştirmek zorunda kalınmış. Şu anda bu bostanlarda üretilen ürünlerin yazık ki yarısından fazlası organik değil. Alıcılarımız çok çeşitli; hal, esnaf, marketler… Ama pazar ihtiyacını karşılayabilmek için kullandığımız tohumlar da değişiyor yazık ki.” Bu arada ekimde kullanılan tohum ve gübre sorulduğunda öğreniyoruz ki  önceleri gübre için inek yetiştirilirken çevreden kokudan dolayı şikayet ediliyor belediyeye. Belediyenin itirazı üzerine hayvan yetiştiriciliği ortadan kaldırılıyor, dışarıdan gübre getirilmeye başlanıyor ve tarımsal ilaçlar kullanılıyor.

Yedikule Bostanları’ndaki üretim geleneğinin izini nasıl sürebileceğimizi tartışıyoruz. Bir katılımcı büyük dedesinin Osmanlı döneminde kurulan Halkalı Ziraat Okulu[i]’na gittiğinden, okul varlığını koruyorsa arşivinden faydalanabileceğimizden bahsediyor. Osmanlı’da tarımın izini süren tarihçi Aleksandar Sopov ise cumhuriyet döneminden önce bostanlarda Makedonya ve Arnavutluk’tan gelen bostancıların ekim yaptığı bilgisini paylaşıyor ve ekliyor: “Tarih, tarımdaki teknolojinin nasıl değiştiğini ve bunun yaşama nasıl yansıdığını anaakım bir konu haline getirmemiştir. Osmanlı’nın zirai teknolojisi ile ilgilenen yok. Bu toprağı işleyenler, geldikleri yerden getirdikleri tohumları ekiyorlar. O nedenle bu bostanlar biraz da deneysel alanlar. Bundan 5 sene önce Silivrikapı tarafındaki bostanlardan birinde hala çalışan Arnavut Bostancı 18 armut çeşidi sayıyordu”.

Belgrad Kilisesi Bostanı da yok olmak üzere

Foto: Sevgi Ortaç

Atölye, bostanları gezdiğimiz ve yerinde bilgilendirildiğimiz bir tur ile devam etti. Bostanlar arasında mesafe kat ettikçe fark ediyoruz ki her Bostan aynı zamanda kendi mikroklimasını yaratıyor. Bostanların yok olması demek bu etkilerin de ortadan kalkması demek.

Yok olma tehlikesi altındaki bostanlardan biri de Belgrad Kilisesi bostanı. 30 senedir Mehmet Bey tarafından ekilip biçiliyor. Günümüzde 100 yaşında olan Foti Bey’den devralıyor bostanları ekim işini. Bu bostandaki en derin kuyu 20 metre, 8 metre de sondaj var. En yüksek teras burada. 4 teras var ve kuyudan çıkan su hepsini sulamaya yetiyor.

White; araştırma yaptığı birkaç gün içerisinde Kilise bostanında farklı bir nane türüne rastlıyor. Bizim alışık olduğumuz sivri yapraklı nanelerin dışında yuvarlak yapraklı bir türün yine yer altı filizlenmesi ile yer yer varlığını sürdürdüğünü keşfediyor. Bostanlarda ekinleri toplayan kadınlar da bu nanelerin varlığını fark ettiklerini, ama diğer nanelerle birlikte durdukça onların da sivri yapraklı olmaya başladıklarını doğruluyor. Yalnızca Kilise Bostanında olan bu nanenin nereden bakılsa 50 senedir var olduğu sanılıyor.

Belgrad Kilisesi’nin bostanlara özgü bir ritüeli de var! Her sene 8 Eylül’de bostancıları ve ekinleri kutsama töreni gerçekleşiyor ve töreni Patrik yönetiyor. Bostanlardan eser kalmayınca bu ritüel de yok olacak elbette…

Bostanların anlamına bakarken de ‘dönemlendirme’ işlevsel bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.Her bostanın her dönemde farklı niteliğe ve halkta farklı öneme sahip olduğunu böylece görmek mümkün oluyor. 1950’lerde bostanların etrafındaki dere yatağı kapatılıp yol yapılmasına rağmen yer altı suyu varlığını koruyor. Bu yer altı suyu da tarihi kuyular vasıtası ile 1980’lerde ve 1990’larda su kıtlığı yaşandığında Yedikule ahalisi tarafından içme suyu olarak kullanıyor.

Bostanları da ziyaret ettiğimiz, ürünlerin arasından geçtiğimiz, nanenin kokusunu da içimize çektiğimiz ve üstüne moloz dökülen bostanların tarihini içimiz acıyarak dinlediğimiz atölyenin ardından, içinde ‘hobi bahçesi’ olacak bir park projesine daha karşı daha yüksek sesle HAYIR demeye çağıyorum herkesi. Yalnızca tarihimize değil geleceğimize de sahip çıkmak için…

Yedikule bostanıyla güzel, bostanlar da yerinde güzel!

 


[i] Bahsedilen okul 1892 yılında Halkalı Ziraat ve Baytar Mekteb-i Âlisi olarak eğitime başlayan okuldur. Günümüzde binası Sabahattin Zaim Üniversitesi’nin kullanımında olup herhangi bir arşivi – var ise – devredip devretmediği bilinmemektedir.

 

Fotoğraflar: Eda Çakmakçı, Sevgi Ortaç

 

Beste Bal

twitter.com/beste_bal

 

Süper Lig siyasi mesajlarla başladı

Gençlik ve Spor Bakanlığı  ‘Sporda Şiddet ve Düzensizliği Önleme’ yasasıyla Tribünde meydana gelecek her siyasi eyleme ceza uygulamayı amaçlıyor.

2013/2014 yılı Süper Toto Ligi hafta sonu oynanan maçlarla ve maç içinde azımsanmayacak derecede siyasi mesajlarla başladı. Gezi olaylarına birçok spor kulübü taraftarlarının destek vermesi sonrasında çıkarılan  ‘Sporda Şiddet ve Düzensizliği Önleme’ yasasıyla tribünlerde yer alan siyasi pankartlara ve siyasi slogan atan kulüp taraftarları hakkında yasal işlem yapılması hedefleniyor.

Rabia’yla Başladı Gezi’yle Bitti!

Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Futbol Federasyonuyla birlikte siyasetten arınmış bir futbol ütopyaları ilk hafta maçları sonrasında sahada ve tribünlerde oluşan manzara sonrasında başarılı olamadıkları söylenebilir.

http://www.youtube.com/watch?v=ouf0YYP235A

Spor Toto Süper Lig’de bu sezonun açılış golünü kaydeden Çaykur Rizesporlu Sercan Kaya’nın yanı sıra, Fenerbahçe Kaptanı Emre Belözoğlu da önceki gece Torku Konyaspor’a attığı penaltı sonrası ‘Rabia’ hareketini yaparak siyasi bir mesaj verdiler. Mısır’a destek sadece bununla kalmadı. Torku Konyaspor yöneticileri taktıkları atkılarda Mısır Devrik Lideri Mursi’nin resmi bulunmaktaydı. Son olarak Mısır’a destek ise Akhisar karşılaşmasında ilk gol sonrası Elazığ sporlu futbolcuların takım halinde Rabia işareti yapmasıydı.

Olimpiyat Stad’ında Gezi Eylemi !


İlk haftanın son maçı olan Beşiktaş, Trabzonspor karşılaşmasında ise beklenildiği üzere Çarşı grubu başta olmak üzere stadı dolduran 50 bin kişi Gezi Parkı eylemine selam göndermeyi unutmadılar.Maçı izlemeye gelenlerin sırtlarında ise Gezi olaylarında hayatını kaybedenlerin isimleri yazılı formalarda vardı. Maçın 34. Dakikasında itibaren “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş” sonrasında ise “ sık bakalım” gibi “yasaklı” ve siyasi sloganlar atıldı.

http://www.youtube.com/watch?v=Xl5Ic9Y02Yc

Gözler Gençlik ve Spor Bakanlığında

Lig başlamadan statları siyasetten arındırmak için 6222 nolu yasayı çıkaran Gençlik ve Spor Bakanlığının siyasi slogan atan ve saha da siyasi göndermelerde bulunan sporcular hakkında bir yaptırım uygulayıp, uygulamayacağı merak konusu.

 

Haber: Muhittin Kurban

(Yeşil Gazete)

 

Woody Allen’a Rio’dan teklif

Filmlerini dünyanın farklı şehirlerinden çekmeyi alışkanlık haline getiren Woody Allen’a Rio de Janeiro belediye başkanından teklif var. Başkan, ünlü yönetmenin Rio’da film çekmesi için tüm maddi imkanları zorlayacağını açıkladı.

Farklı şehirleri film setine dönüştüren yönetmen Woody Allen’a Brezilya’dan ilginç bir teklif geldi.

Rio de Janeiro şehrinin Belediye Başkanı Eduardo Paes, ünlü yönetmenin Rio’da film çekmesi için her şeyi göze aldığını belirtti. Paes, “ Tüm yapım masraflarını karşılayacağım. Buraya gelip film çekmesi için ne kadar para gerekiyorsa ödemeye hazırım” dedi.

Telegraph gazetesinin haberine göre, belediye başkanı şimdiden Woody Allen’ın kız kardeşi ve New York’taki mimar komşusu Calatrava’yla iletişime geçti. Paes, halktan gelecek eleştirilere de hazır olduğunu ifade etti.

Woody Allen, daha önce Barcelona, Paris, Londra ve Roma’da film çekmişti. Rio de Janeiro ise 2016 olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak.

 

MÜ-YAP’tan, Youtube’taki kliplerde sahtecilik

Youtube’un yaptığı denetimler sonucu MÜ-YAP’ın sahte görüntüleme yaparak, reklam gelirlerinden haksız yere faydalandığı ortaya çıktı.

Youtube, 2013’ün altı ayında Müzik Yapımcıları Derneği’nin (MÜ-YAP), sitesi üzerinden 261 milyon sahte görüntüleme yapıldığını saptadı.

Milliyet gazetesi yazarı Ali Eyüboğlu, “Müzik dünyasında büyük sahtekarlık” başlıklı (19 Ağustos 2013) yazısında, Youtube’un yaptığı denetimler sonucu MÜ-YAP’ın sahte görüntüleme yaparak, reklam gelirlerinden haksız yere faydalandığını yazdı.

Ali Eyüboğlu’nun yazısı şöyle:

Müzik dünyasında büyük sahtekârlık

Şarkıların görüntülenme sayılarının manipüle edildiğine dair söylentiler vardı. Sonunda Youtube, 261 milyon sahte görüntülenme yapıldığını saptadı. Büyük sahtecilik…

Türkiye, uluslararası yarışlarda bir yığın milli halterci veya atletin “dopingli” çıkmasının şokunu üzerinden atamadan “er meydanı”na düşen bombayla iyice sarsıldı.

Çünkü “doping” sahtekârlığı sonunda “er meydanı”na da sıçradı.

“Altın Kemer” tarihinde ilk kez “doping” yüzünden el değiştirdi…

Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun birincisi bile dopingli çıkan Türkiye’ye bir darbe de Youtube’dan geldi…

Youtube da “doping” yapan şarkıcıları saptadı.

Nasıl mı?

Şöyle:

Türk müzik sektörünün ürettiği şarkıları yasal olarak görüntüleme mecralarından biri Youtube…

O yüzden müzik yapımcılarının temsilcisi MÜ-YAP da bir kanal açtı bu sitede.

O tarihten bu yana müzik yapımcıları, repertuvarlarındaki eserleri üyesi oldukları MÜ-YAP’a gönderdi, onlar da bunları Youtube’da açtıkları kanal üzerinden müzikseverlerin hizmetine sundu.

Denetimde ortaya çıktı

Youtube’un şarkı görüntüleme trafiğini aylık düzenli olarak yayınlayan tubefilter.com adlı bir site var. Temmuz 2013’e kadar MÜ-YAP bu listede hep zirvedeydi.

“Top 100”de 2’ncilikle 20’ncilik arasında gidip gelen MÜ-YAP, Temmuz 2013’te ilk 100’e bile giremedi.

Müzik sektörünü şoke eden bu duruma tubefilter.com, listesinin başına düştüğü şu notla açıklık getirdi:

“MÜYAP, bu ayki listede yok. Çünkü Youtube, yaptığı denetim sonunda MÜYAP’ın
261 milyon görüntülemesini gerçek indirme ya da görüntüleme olmadığı gerekçesiyle sildi. O yüzden MÜYAP sıralamaya giremedi.”

Az-boz bir sahtekârlık değil bu…

Sporcuların doping kullanarak şampiyon olup, madalya kazanması neyse, bir şarkıcının gerçek olmayan rakamlarla internette rakipsiz gösterilmesi aynı şey…

Haksız rekabetten öte, haksız kazanç da söz konusu…

Bu sahtekârlığı, hileyi yapanların kimler olduğunu bilmiyorum.

Şarkıcıların bizzat kendileri de organize etmiş olabilir bu sahtekârlığı, menajerleri, yapımcıları ya da şarkıcıların hayranları…

Ne kadar tık, o kadar para

Sonuçta bu hilenin marjinal faydasının kime ya da kimlere yaradığı belli.

Şarkıcıya ve yapımcısına…

Çünkü bu sitenin reklam gelirini MÜ-YAP, tıklanma sayılarına göre dağıtıyor yapımcılara…

261 milyon görüntülemenin silinmesi ne demek?

Twitter, aktif olmayan hesapları temizlemesine benzemez Youtube’un MÜ-YAP’ın hanesine yazılan 261 milyon şarkı-klip tıklanmasının silinmesi…

Reklam pastasından kocaman bir dilimin hak edenlere değil de hilekârlara verilmesi, bazı şarkıcıların da, “Şu şarkım internette şu kadar tıklandı” diyerek haksız rekabete yol açması demektir bu…

Türkiye’de bazı yapımcılar ve şarkıcıların, şarkıların görüntülenme sayılarını manipüle ettiğine dair söylentiler vardı.

Hatta bazı yapımcılar MÜ-YAP’tan Youtube’a başvurup, denetim yaptırmasını dahi talep etti, ama nedense bu mümkün olmadı.

Nasıl olduysa oldu, sonunda Youtube, denetim mekanizmasını devreye soktu ve 2013’ün altı ayında MÜ-YAP’ın sitesi üzerinden 261 milyon sahte görüntüleme yapıldığını saptadı.

Şimdi MÜ-YAP yönetimine düşen görev, Youtube’un ortaya çıkardığı bu sahtekârlığı kimin ya da kimlerin yaptığını ortaya çıkarmak.

(t24)

OECD raporuna göre, en çok Türk işçiler çalışıyor

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2012 yılı için hazırladığı rapor, teşkilat üyesi ülkeler arasında en çok Türk işçilerin çalıştığını ortaya koydu.

Hollandalı işçilerin haftalık çalışma süresi 30 saate, Almanlarınki 35 saate gerilerken, Türk işçiler geçen yıl haftada ortalama 48 saat çalıştı.

Türkiye’ye en çok yaklaşan ülke 44,5 saatle Güney Kore ve 43 saatle Meksika. Bu ülkeleri küresel finansal kriz sonrası borç batağına düşen Yunanistan (42 saat) izliyor. Avrupa’nın doğusunda yer alan Macaristan, Slovakya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde haftalık çalışma saati  ortalama 40. Yine küresel finansal krizden etkilenen Portekiz’de rakam 39, İspanya’da 38,5, İtalya’da ise 37,5.

Arif Bayraktar’ın Zaman’daki haberine göre, uzmanlar Türkiye’deki çalışma saatlerinin yüksekliğini, ‘gelişmekte olan ülke belirtisi’ olarak değerlendiriyor. Türkiye’de çalışma saatleri ve şartlarında iyileşmenin giderek arttığına işaret eden uzmanlar, iş güvenliğine verilen önemi buna örnek gösteriyor. Ayrıca haftalık çalışma süresinde son 5 yılda 3 saat azalma görüldü. Rakam 5 yıl öncesinde 50 saatin üzerindeydi.

Aslında raporda Türkiye’de 50 saatin üzerinde çalışan olduğuna işaret ediliyor ancak rakam verilmiyor. Türkiye’deki işçilerin yüzde 82,2’si 40 saat ve üzerinde çalışıyor. Bu yüzdeyi aşabilen 5 ülke var: Macaristan, Slovenya, Estonya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti. Asıl dikkat çeken nokta ise gelişmiş ülkelerde 40 saat ve üzeri çalışan işçilerin oranının yüzde 50’nin altında olması. Mesela Fransa’da 40 saat ve üzerinde çalışanların oranı yüzde 34,1. Danimarka’da yüzde 12,6.

Rakamlar yıllık bazda dikkate alındığında ortadaki fark daha da belirgin hale geliyor. Nitekim Hollandalı ve Alman işçiler yılda yaklaşık 1.385 saat çalışırken, aynı sürede Türk işçilerin çalışma saati 1.855. Aradaki fark 500 saate yakın. Bu kadar çok çalışmaya rağmen ortaya ekonomik değeri yüksek ürünler konulmamasını, Makine ve Aksamları İhracatçıları Birliği Başkanı Adnan Dalgakıran şöyle açıklıyor: “Çünkü üretilen ürün katma değeri yüksek bir ürün değil.” İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan da İSO 500 rakamlarını açıklarken bu duruma dikkat çekmiş ve “Eğer yabancı sermaye de Türkiye’de bu eksiği giderici yatırımlara yönelirse ülkedeki ekonomik verilerin çok zaman almadan iyileşmesi hayal değil.” değerlendirmesi yapmıştı. Sektör öncüleri Türk işçilerin bu denli çalışmayı motor gibi katma değeri ve getirisi yüksek ürünlerde harcaması halinde cari açık probleminin ortadan kalkacağını belirtiyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün de bu bilinçle özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Türk mühendisleri ile görüşmüş ve Türkiye’de faydalı üretime katkıda bulunmalarını istemişti. Tüm bu değerlendirmelerin önemi, Türkiye’deki işçilere göre neredeyse 500 saat daha az çalışarak Avrupa’daki büyümenin motoru olmayı başaran Almanya’ya bakıldığında daha da iyi anlaşılıyor.  Rapora bakıldığında yine dev markaların sahibi Japonya’daki yıllık çalışma saatlerinin de Türkiye’ye kıyasla epey düşük olduğu anlaşılıyor. Türkiye’de 1.855 olan yıllık çalışma saati, Japonya’da 1.745, OECD ülkeleri ortalamasında 1.765, krizdeki İtalya’da 1.752, İspanya’da 1.686, İngiltere’de 1.654.

 

Öğrenciye ‘gizli tanık ol’ baskısı

Milli Eğitim Bakanlığı, Gezi eylemcisi öğretmenleri belirlemek için yeni yöntem buldu. Öğretmen ve öğrenciler üzerinde yürütülen Gezi Parkı soruşturmalarının boyutu her geçen gün akıl almaz bir hal alıyor.

Cumhuriyet‘ten Sinan Tartanoğlu’nun haberine göre Ankara’da bazı okullarda müdürler, yaz tatilinde öğrencileri okula çağırdı. Önlerine koydukları kâğıtlara, “kendilerini eyleme yollayan” öğretmenlerinin isimleri ile “eyleme giden arkadaşlarının” isimlerini yazmalarını istedi.

Müdürler, öğrencilere kimliklerini deşifre etmeyeceklerini de “Rahat olun” sözleri ile anlattı.

MEB’in öğrenciler ve öğretmenler üzerinde akla hayale gelmeyen yöntemlerle kimi zaman Emniyet’in olanaklarını da kullanarak yürüttüğü Gezi Parkı soruşturmasında her gün bir skandal patlak veriyor. Emniyet’in görüntüleri ve yazılı belgeleriyle desteklenen soruşturmada tek bir isme bile ulaşılamamış olması dikkat çekiyor.

Ortaokul öğrencilerini tek tek çağırdılar
Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün okul yönetimlerine “Soruşturmaları bir an önce tamamlayın” talimatı müdürlerin bir skandala da imza atmalarına yol açtı. Ankara’da bazı okul müdürleri 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerini yaz tatilinde olmalarına karşın tek tek arayarak okula çağırdı. Öğrenciler bir sınıfta toplandı.

Korktular ve yazdılar
Öğrencilerin önüne boş bir kâğıt konuldu ve “6-7 Haziran tarihlerinde okula gitmemenizi hangi öğretmenleriniz istedi?”, “Eyleme gitmenizi isteyen öğretmenlerin isimlerini yazın”, “Eyleme katılan arkadaşlarınız ya da öğretmenleriniz oldu mu, bu isimleri de yazın” denildi.

‘Kimse bilmez rahat olun…’
Öğrencilere, yöneticiler tarafından “Kâğıtlara kendi isimlerinizi yazmayın” uyarısı yapılırken “Biz kimin hangi kâğıdı verdiğini bilmeyeceğiz, sadece biz bileceğiz öğretmen ya da arkadaşlarınız kim isim yazmış bilmeyecek, rahat olun” da denildi.