Ana Sayfa Blog Sayfa 4174

Avrupa Birliği, Türkiye’den midye alımını durdurdu

Avrupa Birliği (AB), Türkiye’den aldığı çift kabuklu yumuşakça ürünlerini 4 Ağustos 2014’e kadar almayacağını açıkladı. Ağır metal ve bakteri içeren ürünleri mikrobiyolojik standartlara uygun bulmayan AB, dondurulmuş ve işlenmiş çift kabuklu yumuşakça ithalatına ise ancak birlik noktalarında kontrole tabi tutulmak şartıyla izin verecek.

Haber Türk Gazetesi’nden Ebru Erdoğan’ın haberine göre kum midyesi, kara midye, kıllı midye, tarak, istiridye, akivades ve kidonyadan oluşan çift kabuklu yumuşakça familyasının ihracatına Avrupa’dan yasak geldi. İstanbul Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçıları Birliği Başkanı Ahmet Tuncay Sagun AB’ye ihracatın sıkıntı yaratması durumunda ciddi salyangoz satışının olduğu Güney Kore pazarını geliştirebileceklerini söyledi. Sagun, Rusya, Dubai ve Suudi Arabistan’ın da alternatif pazarlar olabileceğini ifade etti.

AB’nin 4 Ağustos 2013’te aldığı ve bir yıl uygulayacağı tedbir kararının ardından denetimleri hızlandıran Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, bu sıkıntıyı atlatabilmek için özel laboratuvar ekipmanları aldı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre Türkiye geçen yıl 63 bin ton çift kabuklu yumuşakça üretti. Bunun tamamına yakınını beyaz kum midyesi ile Türkiye’de daha çok ‘dolma’ yapımında kullanılan kara midye oluşturuyor.

(Haber Türk)

 

“Saroyan Ülkesi” Altın Portakal’ın belgesel bölümünde yarışacak

4- 11 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek olan 50. Altın Portakal Film Festivali Belgesel Bölümünde yarışacak eserler belli oldu.

Yönetmenliğini Lusin Dink’in yapımcılığını Soner Alper’in üstlendiği “Saroyan Ülkesi” de Altın Portakal Film Festivali’nin belgesel kategorisinde yarışacak filmler arasında bulunuyor. Ermeni asıllı ABD’li yazar William Saroyan’ın memleketi Bitlis’a ziyaretinin aktarıldığı “Sarayon Ülkesi”, 66. Locarno Film Festivali’nin Güney Kafkasya’ya odaklanan Açık Kapılar seçkisinde gösterilmişti. Ayrıca Ermenistan’ın başkenti Erivan’da güzenlenen Altın Kayısı Film Festivalinde Gümüş Kayısı ödülünü kazanmıştı.

Altın Portakal Film Festivali’nde yarışacak diğer belgesel filmler ise;

Nilüfer Uzunoğlu’nun “Antigoni Küçük Adamız Hayatımız” ,
Cem Fakir’in “Esaret Günlüğü”,
Dilek Gökçin’in “Bûka Baranê”,
Piran Baydemir’in “Fecîra”,
Nezahat Gündoğan’ın “Hay Way Zaman”,
Hikmet Yaşar Yenigün’ün “İmbatla Dol Kalbim”,
Haydar Demirtaş’ın “Misafir”,
Doğu Akıncı’nın “Mustafa’nın Yaşam Zinciri”,
Özgür Fındık’ın “Olağan Haller”,
Andrea Luka Zimmerman’ın “Taşkafa – Bir Sokak Hikâyesi”,
Birnur Pilavcı’nın “Tek Başına Dans”,
Caner Canerik’in “Was”,
Deniz Koçak’ın “Yaşam Marangozu” ve
Deniz Şengeç’in “Yürümek”

(Yeşil Gazete)

İstanbul silueti ucuz dolar kıtlığına işaret ediyor

New York Times’da 20 Ağustos tarihinde Landon Thomas Jr imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ferda Ertürk‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Gökdelenlerin mantar gibi türediği İstanbul’da, hiçbir bina Sapphire kadar yüksek değil.

Bugün Sapphire, güçlünün ne kadar düşebileceğinin bir sembolü.

261 metrelik yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek ve Avrupa’nın en gösterişli binalarından biri olan Sapphire, İstanbul tepelerini kaplayan çoğu yeni yapı gibi Türkiye’ye ve hızla gelişmekte olan Brezilya, Hindistan, Güney Kore gibi diğer ülkelere akan dolar cinsinden ucuz krediler sayesinde inşa edildi. Para akışı ABD Merkez bankası ve diğer başlıca merkez bankalarının 2009 yılında faizleri ciddi oranla düşürmeleri ile başladı ve böylece ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde iyileşme sürecinin başlaması için çarklar hareket etmeye başladı.

Ancak son zamanlarda Ben S. Bernanke tarafından yönetilen ABD merkez bankasının para politikasında sıkılaştırmaya gideceğine yönelik beklentilerin artması; İstanbul siluetinin aslında ödenemeyen borçlar, değer kaybeden para birimleri ve çöküşü muhtemel bir inşaat ve bankacılık sektörünün alameti olabileceğini gösteriyor.

Bu hafta, Hindistan, Endonezya, Tayland gibi gelişmekte olan Asya piyasalarının para birimleri ve borsaları ağır bir darbe aldı. Amerikan merkez bankasının teşvik paketinde kısıntıya gideceği yönündeki beklentiler faiz oranlarını yükselttikçe küresel yatırımcılar gelişmekte olan ülkelerden fonlarını geri çekmeye başladılar. Endonezya’da pazartesi günü yüzde 5 oranında düşen gösterge endeks, Salı günü yüzde 3.2’lik bir düşüş daha gördü. Hindistan’da, önceki iki seansta yüzde 5.6 değer kaybeden borsa, yüzde 0.3lük bir düşüşe daha uğradı.

Bu piyasa tepkileri bazı analistler tarafından “Bernanke patlaması” olarak değerlendiriliyor. Greenwich, Conn merkezli Pi Economics adlı bağımsız danışmanlık şirketinden Tim Lee  “Tanık olduğumuz durum bir balondur, buna Bernanke balonu da diyebiliriz.” diyor.

Fakat herkes Tim Lee kadar paniğe kapılmış durumda değil. Yine de, gelişmekte olan Asya piyasalarının yerli para birimlerinin çöküşüyle yediği ağır darbeden 16 yıl geçmesine rağmen, iyimser kesimler bile Türkiye, Brezilya, Hindistan ve Güney Kore gibi ülkelerin dolar cinsinden borçlarının hızla artması konusunda endişelenmeye başladılar.

Görünen o ki, Amerikan merkez bankasının cömertliğinden en çok faydalananlar gelişmiş ülkeler değil, Türkiye gibi işe gösterişli gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin ve hatta İstanbul Boğazı’na üçüncü köprü ve üçüncü havaalanı gibi daha büyük projelerin ülkenin yeni ekonomik ve jeopolitik dinamizminin bir sembolü haline geldiği gelişmekte olan ülkelerin siyasi elitleri.

Tim Lee’ye göre bu siyasi elitlerin göz ardı ettiği önemli bir tehlike var: döviz riski.

ABD’de verilen eşik altı kredilerin ya da Euro bölgesinde İrlandalı inşaat firmalarına verilen kredilerin aksine, gelirlerinin çoğu yerel para birimi cinsinden olan ve Türkiye’de gökdelenler diken, Hindistan’da çelik imal eden, Brezilya’da petrol arayan şirketlerin borçlarının büyük bir kısmını dolar cinsinden ödemeleri gerekiyor.

Kısa bir süre önce Türk lirası ve Hint rupisi gibi para birimleri güçlü iken dolar cinsinden görece düşük faiz oranlarıyla borçlanmak yerel şirketler için son derece mantıklıydı.

Ekonomik göstergelerdeki düşüşe paralel olarak yerli para birimi de güçsüzleşince iki yönlü etki görülmeye başlıyor: bir yandan dolar cinsinden alınan kredilerin geri ödemeleri güçleşiyor diğer yandan borç verenler güçsüz bir para birimi yüzünden aldıkları risk yüzünden rahatsızlanmaya ve kredi akışını azaltmaya ve hatta tamamen kesmeye başlıyorlar.

Brezilya 287 milyar dolarlık borçla başı çekerken, tüm ekonomisinin yüzde 22’sine tekabül eden 172 milyar dolarlık borcuyla Türkiye gibi bu para kaynağına güvenerek borçlanan başka bir ülke yok.

Geçtiğimiz aylarda Türk lirası dolar karşısında yüzde 4.5 oranında değer kaybetti.  Bunun yanında İstanbul’un ana meydanlarından biri olan Taksim Meydanı,  başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen bir inşaat firması tarafından inşa edilmesi planlanan bir binaya karşı yapılan protestolara sahne oldu.

Goldman Sachs’in tahminleri dolar-lira kurunun 2.2 olacağına işaret ediyor, bu da şu anki 1.95 seviyesinde yüzde 15 oranında bir değer kaybı yaşanması demek. İstanbul’daki Global Source’un ortaklarından olan ve 1994 ve 2001 finansal krizlerine şahit olmuş Atilla Yeşilada’ya göre “ Türkiye’nin ekonomik mucizesi likidite ve Türk lirasının değer kazanması üzerine kurulu”.

Çoğunluğu kısa vadeli olan bu borçlar aynı zamanda gelişmekte olan piyasalara özgü sıkça rastlanan bir özelliğe daha işaret ediyor: yüksek profilli yatırımları desteklemeye gönüllü hükümetler ve siyasi bağlılıklarıyla bu tür projeleri üstlenmeye hazır holdingler arasındaki güçlü ilişki.

Türkiye’deki Sapphire bunun çok iyi bir örneği.

2011’in başında başbakan Erdoğan’ın katılımıyla açılan 54 katlı kule, 2003 yılında Erdoğan başa geldiğinden beri olağan üstü başarılara imza atan inşaat sektörü merkezli holdinglerden biri olan Kiler Grup’a ait. Bu iş adamları da Erdoğan gibi kuzeydeki Karadeniz bölgesinin muhafazakâr Müslüman kesiminden geliyor.

Belgelere göre Kiler Grup’un toplam 164 milyon liralık borcunun 154 milyon liralık kısmını dolar cinsinden borçları oluşturuyor- şu anki döviz kuruyla bu miktar 79 milyon dolar ediyor. Şirket görevlileri bu miktarın 25 milyon dolarının Sapphire’e ait borçlardan oluştuğunu söylüyor. Şirketin borçlarının çoğu kısa vadeli ve Sapphire’in sağladığı nakit kazanç doğrudan Türkiye’nin 4. büyük bankası ve projenin baş finansörü olan Akbank’a gidiyor.

Dolar cinsinden borçlanmanın 6.5’lik faiz oranıyla lira cinsinden borçlanmanın 11.5’lik faiz oranı karşılaştırıldığında Kiler Grup’un neden dolar cinsinden borçlanmayı seçtiğini rahatça görüyoruz. Şirket, yakın zamandaki belgelerinde riski kabul etti: Eğer Amerikan doları Türk lirası karşısında yüzde 10 değer kazanırsa şirket 11.8 milyon Türk lirası zarar edecek.

Kiler Grup’un baş finans sorumlusu Rasim Kaan Aytoğu’ya göre Sapphire toplam borçta 25 milyonluk bir kısımdan sorumlu. Bu miktarda ısrarcı çünkü projenin gelirleri dolar cinsinden kaydediliyor ve bunu kur dalgalanmalarına karşı bir önlem olarak görüyor. Ayrıca apartman dairelerine talebin yüksek olduğunu ve yüzde 66’sının satışının gerçekleştirildiğini söylüyor.

“Sapphire Avrupa’da eşsiz bir yapı ve  önemli bir uğrak yeri haline geldi .” diyor.

Ancak, Türkiye gayrimenkul piyasası uzmanları, 1-10 milyon dolara satılan dairelerin satışlarda geri kaldığını ve dairelerin Trump veya Zorlu gibi aynı sektörde iş yapan rakiplerin mülkleriyle aynı prestijde olmadığını söylüyor. Ayrıca belgelere göre, binanın gözlem alanından manzarayı seyretmeye gelenlerin sayısı da hedeflerin altında kalıyor.

Kilerler dolar kredileri ve siyasi bağlantılarıyla İstanbul’da büyük bir sıçrama yapma yetisine sahip tek grup değiller.

Erdoğan’la yakın ilişki içerisinde ve daha etkili bir başka inşaat firması da Kalyon Grup. Kalyon Grup, Erdoğan’ın tartışmalı projesi olan Topçu Kışlası’nın projesinin sahibi.

Türkiye’de protestolar giderek büyürken Kalyon Grup’un sahibi Cemal Kalyoncu, durumda bir değişiklik olmayacağından emin gözüküyordu. Yerel bir gazeteye verdiği röportajda havaalanı ihalesini kazanan konsorsiyumun parayı nereden bulacağı sorusuna Türkiye dışında borç aradıkları cevabını verdi.

“Finansman bulmak hiç sorun olmayacaktır.” diye ekliyor.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Ferda Ertürk

Yazının özgün hali

(Yeşil Gazete, New York Times)

 

Brezilya ve Meksika’dan ABD’ye NSA başkanlarımızı dinledi mi sorusu

0

Brezilya’da bir haber programına göre, ABD Ulusal Güvenlik Bürosu’nun (NSA) Brezilya ve Meksika liderlerinin mesajlarını gözetlediği bildirmesi Latin Amerika’nın en büyük iki ülkesiyle ABD’nin arasını açabilir.

Pazar günü yayınlanan haber programı “Fantastico”, gazeteci Glenn Greenwald’ın ABD’li muhbir Edward Snowden’dan edindiği belgeler üzerineydi. Rio de Janeiro’da yaşayan Greenwald’ın ismi, habere katkıda bulunanlar arasındaydı.

“Fantastico” gösterdiği belgenin, o zaman hala aday olan Meksika lideri Enrique Pena Nieto’nun gönderdiği mesajları gösteren Haziran 2012 tarihli bir NSA belgesi olduğunu söyledi. Mesajda Pena Nieto, bakanlar seçildiğinde kimlerin ismini vermeyi düşündüğünü yazıyordu.

“Fantastico”‘ya göre bir başka belge ise, belgede açıkça yazılı hiçbir bölüm yer almasa da, Brezilya lideri Dilma Roussef ile başdanışmaları arasındaki haberleşme biçimlerini sergiliyordu.

Fantastico, her iki dokümanında da verilerin nasıl “zekice” filtrelenebileceğini gösteren bir vaka çalışmasının bir parçası olduğunu söyledi.

Adalet Bakanı Jose Eduardo Cardozo, O Globo gazetesine belgelerin içeriğinin, doğrulandığı takdirde, “çok ciddi olduğunun ve Brezilya’nın egemenliğini açıkça ihlal ettiğinin hesaba katılması gerektiğini” söyledi.

Cardozo, “Bu casusluğun yalnızca Brezilya’yı değil, uluslararası hukukun tanıdığının tam aksine saldırıya uğrama olasılığı bulunan çok sayıda ülkenin egemenliğini de ihlal ettiğini” söyledi.

Cardozo geçen hafta Washington’ı ziyaret etti ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ve diğer yetkililerle görüşerek Brezilya’daki ABD casusluğuna dair Snowden’ın daha evvel açıkladığı belgelere dair ayrıntılı bir açıklama istedi.

Ekim ayında Roussef’in ABD Başkanı Barack Obama ile görüşmek üzere Washington’a resmi bir devlet ziyareti yapması bekleniyor. Ziyaretin Roussef’in 2011’de göreve başlamasından bu yana Brezilya ile ABD ilişikilerinin yumuşadığını göstermesi amaçlanıyordu.

Belgeleri sızdırmadan önce NSA’de çalışan ABD vatandaşı Edward Snowden, şu an sığınma hakkı kazandığı Rusya’da yaşıyor. “Fantastico”, Snowden ile internet üzerinden bağlantı kurduklarını ve Snowden’ın Rusya ile yaptığı sığınma anlaşması gereği belgelerin içeriği hakkında yorum yapamayacağını belirttiğini söyledi.

Haber: Anthony Boadle – Reuters

Çeviren: Özde Çakmak – Yeşil Gazete

(Yeşil Gazete, Reuters)

Altın Koza’da juri belirlendi

Festival mevsiminin açıldığı dönem olarak bilinen Eylül ayında, sinemaseverlerin gözü kulağı 16 Eylül’de başlayacak olan 20.Altın Koza Film Festivalinde.

Yarışma filmleri kategorisinde 12 başarılı yapımın yarışacağı festivalde,  dünya sineması bölümünde birçok festivalde ödül kazanmış başarılı yapımlarda sinemaseverin beğenisine sunuluyor.

Festival Jüri Üyeleri  Belli Oldu.

20. Altın Koza Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda Jüri Başkanlığını Beki Probst üstlenecek. Diğer  jüri üyeleri yönetmen Pelin Esmer, yapımcı Türker Korkmaz, görüntü yönetmeni Özgür Eken, oyuncular Melisa Sözen ve Yiğit Özşener ile müzisyen Cengiz Onural.

FİLM – YÖN’DEN ‘EN İYİ YÖNETMEN’ ÖDÜLÜ

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında Film – Yön (Film Yönetmenleri Derneği)’nin de bir ödül vereceğini Altın Koza Film Festivalinde, Film-Yön jürisinin, yönetmenler İsmail GüneşEzel Akay ve Handan Öztürk’ten oluşacağını belirtti.

“SİYAD En İyi Film” Ödülü Jürisi Belli Oldu

SİYAD En İyi Film Ödülünün sahibini bulacağı Altın Koza Film Festivalinde , bu yıl SİYAD Jürisi’nde sinema yazarları Serdar AkbıyıkYeşim Burul Seven ve Olkan Özyurt’un görev yapacağını sözlerine ekledi.

Ödül töreni 21 Eylül’de

20. Altın Koza Film Festivali kapsamında yapılacak Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ödüller, 21 Eylül tarihinde yapılacak Ödül Töreni’nde sahiplerini bulacak.

Altın Koza Festivalinin son günü olan 22 Eylül Pazar günü ise ödül kazanan filmler farklı sinema salonlarında sinemasevelerin izlemesi için gün boyu gösterilecek.

 

Haber: Muhittin Kurban

(Yeşil Gazete)

Kuzey Ormanlarını kurtarmak için Gezi ruhu ile bu haftasonu Riva Kampı’na

Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul’un akciğerleri konumundaki son yeşil alanları durumunda bulunan kuzey ormanlarının “Yeşil’e hasta” olan başbakan tarafından idare edilen bir hükümetin 3. Köprü, 3. Havalimanı, Kanal İstanbul gibi “çılgın projeler”ine kurban edilmemesi için herkesi bu haftasonu 7 – 8 Eylül tarihinde Riva’da kampa çağırıyor.

paylaşmak için tklynz / click for to share

“Ormanları savunmak, mücadelemizin şimdisini ve geleceğini tartışmak ve kesim alanlarında doğrudan gözlemde bulunmak amacıyla, 7-8 Eylül tarihlerinde Riva’da geniş katılımlı bir kamp düzenliyoruz” açıklaması ile Gezi Parkı’ndaki ağaçların yok edilmesinin önüne geçerek tüm dünyayı kendine hayran bırakan Gezi Ruhu’nu Riva’da bir kez daha işbirliğine davet eden Kuzey Ormanları Savunması, kampta konuyla ilgili atölyeler, panel ve Kuzey Ormanları Savunması forumunun düzenleneceğini; tiyatro ve film gösterimleri ile bir konser yapılacağını ayrıca kamp yakınlarındaki kesim alanında bir basın açıklamasının gerçekleştirileceğini belirtiyor.

Kuzey Ormanları Savunması Riva Kampı facebook etkinlik sayfası

Kuzey Ormanları Savunması facebook sayfası

Kuzey Ormanları Savunması twitter adresi

Kamp programı;

7 EYLÜL CUMARTESİ:

15:00 – 16:30    ATÖLYE ÇALIŞMALARI

17:00 – 19:00    PANEL:

MEGA ULAŞIM PROJELERİ ve KUZEY ORMANLARINA ETKİSİ
Moderatör:  Çiğdem Çidamlı

ULAŞIMDA POLİTİKASIZLIK
Prof. Dr. Zerrin Bayraktar

İSTANBUL’U ANLAMAK
Çare Olgun Çalışkan(Şehir Plancısı)

TARIM ARAZİLERİ
Beyhan Uzunçarşılı (Gümüşdere Köyü)

KUZEY ORMANLARI ve KUŞ GÖÇ YOLLARI
İSTANBUL KUŞ GÖZLEM TOPLULUĞU

ORMAN SAVUNMASI
Besim Sertok (Orman Mühendisi)

SU HAVZALARI
Ayşegül Mıhoğlu (Çevre Mühendisi)

20:00 – 24:00   KONSERLER ve TİYATRO OYUNLARI

GRUPLAR

KARMATE

MELUSES

CENK TANER

TİYATRO OYUNLARI

VAVA Vava

VAVADiren Ağaç

8 EYLÜL PAZAR:

09:30 – 12:00   KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI FORUMU

13:00 – 14:30   ATÖLYELER

16:00  BASIN AÇIKLAMASI
(Kesim Alanı)

 

(Yeşil Gazete)

Mısır’a dönüş

Mısır’da Mursi yönetimine karşı gerçekleşen darbe üzerine istişareler için Ankara’ya çağrılan Kahire büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı bugün Kahire’ye geri dönüyor.

Diplomatik kaynaklardan yapılan açıklamalara göre bu gelişme üzerine Mısır’ın Türkiye Büyükleçisi Abdurrahman Salahaddin de çağrıldığı Kahire’den Ankara’ya geri dönecek.

16 Ağustos’ta Ankara’ya gelen Botsalı, 19 Ağustos’ta da Bakanlar Kurulu toplantısına katılarak, Mısır’da yaşanan son gelişmelere ilişkin hükümete bilgi vermişti.

20 gündür karşılıklı olarak Büyükelçilerin merkeze çağrılması üzerine kopma noktasına gelen Türkiye – Mısır diplomatik ilişkileri böylece yeni bir seyir izleyecek. Uzmanlar diplomatik ilişkilerin normalleşmesinin iki ülke arasında Mısır’da demokratik bir çözüme doğru ümit verici olabileceğini ifade ediyorlar.

 

Yeşil Gazete

Orman iktidarın kâbusudur – Rahmi Öğdül

ODTÜ’nün, devrimci geçmişini derin gölgelerinde barındıran, Yusuf Aslan’ların, Hüseyin İnan’ların ruhlarının sindiği ormanlık arazisinden otoyol geçirmeye kalkışan iktidarın kafasında her türlü ilişkiden, bellekten arınmış bir insan yaratma kaygısı var, sadece kendi hakikatine biat edecek insanlar istiyor.
Issız, karanlık bir ormanda, “değerli yalnızlığı”nı kemiklerine dek hisseder. Tedirgin edici, tekinsiz bir korku kaplar içini. Ve alçak sesle şarkı söyleyerek ya da bildik bir ezginin nağmelerini ıslıkla seslendirerek kendini rahatlatır, en çok sevdiği şarkıyı mesela: “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda.” Issızlığın ortasında sadece ağaçlar ve ağaçların ay ışığında uzayan gölgeleri vardır; bu tekinsizlik, kaos bölgesinde, sesten bir hakikat çemberi yaratacak, daha doğrusu içinde taşıdığı despot düzeni yeniden tesis edecek düzen-kurucu çırpınışlardır bunlar. Ölülerden zarar gelmeyeceğini bilir bilmesine ama ruhlara dair aynı şeyi düşünmez. Ruhların kol gezdiği tekinsizliğin bölgesinde bildik bir nağmenin evcil ortamına sığınmaktan başka bir şey gelmez elinden. Ruhlar koyu gölgelerin, ağaçların arkasında sessizce izlemektedir onu. Geçmişin ölü olduğunu ama ruhunun her şeye sindiğini bilmek tedirgin edicidir. Ay ışığında uzayan ağaçların koyu gölgeleri Ethem’in, Ali İsmail’in, Mustafa’nın, Mehmet’in, Abdullah’ın suretlerine dönüşür; karanlığın içinde, ağaçların arasında Gezi Direnişi’nde gözünü kaybetmiş olanların gözleri parıldamaktadır. Adımlarını hızlandırır, tutturduğu şarkıyı daha yüksek sesle söylüyordur şimdi. Nefes nefese ormanı geçer ve çok sevdiği otoyola ulaşır. Gecenin karanlığında çelik kaportalarının içinde hızla otoyolda akıp gidenler, yolun kenarında el kol hareketi yapan birini görürler sadece, bir meczup olduğunu düşünüp hızla gözden kaybolurlar.

Koyu gölgeler, uykularında ve gündüz düşlerinde rahat bırakmıyor iktidarı. Tekinsizliğin gölgeleri. Kuytu köşelerde, ağaçların koyuluklarında iktidarı bekleyen, kurduğu düzeni alt üst edecek tekinsiz gölgeler. Giorgio de Chirico’nun resimlerinde rastladığımız türden gölgeler. “Bir Sokağın Melankolisi ve Gizemi” başlığını taşıyan tuvalinde, gölgelerin irkiltici gücünü kullanır ressam; gerçekleşecek dramatik bir olayı, beklenmedik ve ortaya çıkmasıyla tüm yerleşik düzeni allak bullak edecek tekinsiz olanı duyumsatır bize. Biçimsizliğiyle iktidarın akli melekelerini dumura uğratacak gölgeler uzanır mekânda. Eril aklın, hiyerarşik düzenin ampul ışığından kaçan, olanaklar alanının dişil karanlığına kapı aralayan gölgeler.

Derin ve koyu gölgeleriyle orman iktidarın kâbusudur. Tüm projeleri ormanı yok etmek ve ilişkisizliğin ortamı olan otoyol inşasına dayanır. Ormanı andıran kent mekânları, avm’lerle, kapalı sitelerle, ayrıştırmalarla otoyollaştırılır. “Kent ve kasabaların daha eski ve daha plansız mahalleleri tamamen bir ormanı andırır; özellikle de içimizden geçiş biçimleriyle, kendilerini ortaya koyuş tarzlarıyla, yolumuzu kaybettirmeleriyle, açılmaları ve kapanmalarıyla, şaşırtmaları ve memnun edişleriyle” diye yazıyor John Fowles Ağaç ve Doğası kitabında. Ve ekliyor: “Yirminci yüzyıl mimarisinin birçok aptalca hatası içinde en aptalca olanı, gösterişli kent planlamasında bu eski modeli unutmak olmuştur. Geometrik ve doğrusal kentlerin insanları, geometrik ve doğrusal olur; ahşap kentlerin insanlarıysa daha insan gibi insan olur.” Kent içindeki, kaldırımlardaki ağaçların nasıl budandığına dikkat ettiniz mi hiç? Dallanarak her yöne uç veren ağaçların tüm dalları budanıp güdükleştiriliyor. Doğrusal bir varlık yaratılıyor; ağaç sever bir dostum yerel yönetimin ağaçları küstürdüğünü söylemişti; aşırı budanmış, doğrusal insanlar da birbirlerine ve hayata küsmüşlerdir.

Doğal ve fiziksel çevrenin, Fowles’in deyişiyle insanı insan yapan ormanların yıkılması, aynı zamanda toplumsal belleğin yıkılmasıdır. Geçmiş, ormanın derin gölgelerinde saklıdır çünkü. Tarihselliği, doğayı, toplum ilişkileri barındıran kıvrımlı, gölgeli yerleri düzleştirmeye çalışıyor iktidar. ODTÜ’nün, devrimci geçmişini derin gölgelerinde barındıran, Yusuf Aslan’ların, Hüseyin İnan’ların ruhlarının sindiği ormanlık arazisinden otoyol geçirmeye kalkışan iktidarın kafasında her türlü ilişkiden, bellekten arınmış bir insan yaratma kaygısı var, sadece kendi hakikatine biat edecek insanlar istiyor.
Düzenin katlettiği tüm devrimcilerin ruhları artık ağaçların gölgelerinde yaşamaktadır. Ve bu ruhlar tuhaf şekilde yaşayanlara sirayet ediyor, ağaçların gölgeleri çoğalıyor. Kendi hakikat çemberinden dışladığı çokluk, ay ışığında uzayan gölgeler gibi iktidarın kâbuslarını süslemeye devam edecek anlaşılan.
Rahmi Öğdül -http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=14737

Yerel seçimde İstanbul – Bekir Ağırdır

 

Seçimler yaklaşırken türlü hesaplar yapılıyor. Varsayımlardan birisi, İstanbul’da Ak Parti kaybederse eğer genel seçimlerde de geriletilmesinin önünün açılacağı. Peki, bu mümkün mü? Ya da nasıl mümkün olur?

Önce İstanbul’un son iki seçimdeki oy dağılımına bakalım. Aşağıdaki tabloda görüyorsunuz, 2009 yerel seçimlerinde Büyükşehir Belediye Başkanlığı (BBB) ile İl Genel Meclisi (İGM) oy oranları farklı. Yani yüzde 4 seçmen İGM için diğer partilere oy vermişken, BBB için Ak Parti’ye, yüzde 3,6 seçmen de CHP’ye vermiş. Seçmenin dörtte üçü BBB için iki partiye toplanmış.

2011 Genel Seçimlerinde ise Ak Parti yarıya yakın seçmenin oyunu alırken diğer tüm partiler diğer yarıyı paylaşmış.

 

2009 

Büy. Bel. Bşk.

2009 

İl Genel Mec.

2011 

Genel Seçim

AKP 44,2 40,2 49,4
CHP 37,2 33,6 31,2
MHP 5,1 7,2 9,4
DTP / BDP 4,6 4,7 5,3
SP 4,9 7,2 1,6
DİĞER 4,0 7,1 3,1
Toplam 100,0 0,0 0,0

 

Bu tablo veri olduğuna göre İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için nasıl yapacaksınız da en az yüzde 45 oy alacak ve Ak Parti’den İstanbul’u alacaksınız?

Bu sayılara bakarken verili duruma dair iki tespiti daha yapalım. Birincisi “Ak Parti yandaşlığı ve karşıtlığı” eksenindeki kutuplaşma giderek yayılıyor ve derinleşiyor. Ülke seçmeninin yüzde 35’i Ak Parti yandaşlığı,  yüzde 25’i karşıtlığı kutuplarına yerleşmiş durumda. Bu seçmenler ne herhangi bir ülke meselesine dair kanaati için ne de siyasi tercih için serinkanlı bir muhakeme ile değil durduğu kutbun zihni ve duygusal ambargosuyla pozisyon alıyor.

İkinci tespit ise şu: Tüm araştırmalar gösteriyor ki olası oy oranlarını belirleyen şey partiler arası siyasi rekabet değil seçmen ile Ak Parti arasındaki oynaşma. Uzun süredir seçmenin tercihlerini etkileyen şey muhalefet partilerinin yaptıkları, söyledikleri, politikaları değil. Seçmenin büyük bölümü Ak Parti’nin yaptıklarından, söylediklerinden hoşnutsuzsa “kararsızım”, “oy vermeyeceğim” diyor ya da memnunsa Ak Parti diyor. Yani salınım Ak Parti ile “kararsız / oy kullanmayacak” seçmenler arasında seyrediyor.

Bu tabloyu bozabilmek için yeniden muhalefet partilerinin siyasi rekabete dahil olmaları gerek. Bunun yolu ise lider, aday isimleriyle değil seçmenin bugünkü ihtiyaç ve talepleriyle meşgul olabilirseniz açılır.

Seçmenin önüne bir ütopya, bir iddia koyacaksınız önce, sonra bu iddiayı taşıyacak yetenek ve güvenilirlik de kadrolar, adaylar oluşturacaksınız.

Yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına döner ve yukarıdaki noktadan bakınca muhalefet kanadında tartışılan, düşünülmüş, çalışılmış bir İstanbul iddiası var mı? Ancak böyle bir noktadan çıkış yapılırsa kutuplaşmanın etkisi en aza indirilebilir. Ancak İstanbul seçmeninin dikkati partilere değil iddialara kayar, oy tercihleri serinkanlı zemine çekilir.

Görüyoruz ki böyle bir iddia yok ortada. O zaman kazanma umudunuz sizin de kutuplaşmayı körüklemenize ve kendi kutbunuzdaki kütleyi büyütebilmenize bağlı. Kaçınılmaz durum Ak Parti karşıtı bir söylemde ortaklık aramak.

Peki o zaman başka bir soru soralım: Nasıl bir adayınız olacak ki ya kutuplaşmanın dezavantajları yok edilsin ya da kutuplaşma lehinize çalışsın? Yani nasıl bir isim Ak Parti dışındaki tüm seçmenin oyuna talip olabilsin? Ak Parti karşıtı söylemde seçmenin yarıya yakını nasıl bir araya getirilecek?

Ülkücülerin, milliyetçilerin, geleneksel merkez ve sağ parti seçmenlerinin, ulusalcıların, sosyal demokratların, sosyalistlerin, liberallerin ve Kürtlerin yani tüm bu farklı ihtiyaç ve talepleri olan kesimlerin beraberce onaylayıp, oy vereceği bir aday mümkün mü?

Üstelik böyle bir stratejiyle yürüdüğünüz de bu kesimlerin bir kısmı da size değil en azından Büyükşehir Belediye Başkanlığı oyu için Ak Parti’ye yönelecek.

Kısaca İstanbul seçimleri medyanın da gazladığı gibi aday isimlerinden ibaret değil. Medyatik olmak, hatta medyanın desteğini de almış olmak yetmeyecektir. Çünkü bilinir, tanınır olmak başka oy almak başka bir şey. Bir şeylerden hoşnutsuzluk duygusundan oy istemek başka, yeni bir iddia üzerinden destek aramak başka şeyler.

O nedenle muhalefet İstanbul’u kazanmak istiyorsa, önce yeniden siyasi rekabete dahil olabilmenin gereklerini yerine getirmeli.

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

Yerel seçimler için manifesto

Yaklaşan yerel seçimler öncesinde siyasi partilerin adayları belirlenmeden önce adaylar hakkındaki beklentiler bir manifesto olarak yayınlandı. Taksim platformunun web sitesinde “ Evet demeyene evet demeyelim” başlığıyla yayınlanan bildiride demokratik kent yönetimine ilişkin talepler ve beklentiler sıralanmış.

İstanbulla ilgili kararların merkezi yönetimin müdahalesi olmadan yerel yönetim tarafından alınması gerektiğini vurgulayan metinde partilerin göstereceği adaylar için için ortak zemin çağrısı da var.

Yerel seçimlerin, demokratik yöntemleri ilke edinen, çevreci, korumacı ve katılımcı bir İstanbul yönetimi beklentilerinin karşılanması için dönüm noktası olabileceği noktasında hareket edilerek İstanbul’u yönetmeye talip adaylara sorulan sorular şöyle:

1. Adayı olduğunuz kentin yönetiminde gerçek anlamda söz ve sorumluluk sahibi olabilecek misiniz? Bunun için gereken anayasal ve yasal düzenlemeleri hayata geçirmek için çalışacak mısınız?

2. Yerel yönetim sorumlusu olarak, sizin yerinize siyasi otoritenin ve merkezi yönetim organlarının karar vermesini önlemek üzere gereken yönetsel ve hukuki mücadeleyi vermeye hazır mısınız?

3. Ulusal ölçekteki projelerde merkezi yönetimi yerel yönetiminizle işbirliği yapmaya ve birlikte çalışmaya ikna edebilecek misiniz ve bu temel prensibin anayasal teminata kavuşturulmasına katkı sağlayabilecek misiniz?

4. Yaşayanların şehirle ilgili her türlü karara katılımını sağlayacak mısınız ve iletişim, paylaşma, bilgiye erişim, müzakere etme, şeffaflık ve denetim mekanizmalarını çalıştıracak mısınız?

5. İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda yer almadığı halde uygulanmakta olan tüm projelerin, yeniden ele alınmasını sağlayacak mısınız?

6. İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın beş yılda bir, STK’ların, uzmanların ve üniversitelerin de yer aldığı katılımcı bir süreçle güncellenmesine ve alınacak kararlara uyulmasına özen gösterecek misiniz?

7. Kentsel dönüşüm ve yenileme projelerinin, halkın kararlara katılımıyla gerçekleştirilmesini, tarihi, sosyal, kültürel ve peyzaj dokusu korunarak kimsenin yerinden edilmeden uygulanmasını sağlayacak mısınız? Barınma hakkının gereği olan sosyal politikaları geliştirecek misiniz?

8. İstanbul’un bugününü ve geleceğini yakından ilgilendiren Kuzey Ormanları gibi yaşamsal varlıkların, su havzalarının ve tarım alanlarının tahrip edilmesine engel olacak mısınız?

9. Orman, kıyı, park, meydan gibi kamusal alanların piyasa mantığı ile dönüştürülmesine, özelleştirmesine ve yapılaşmaya açılmasına karşı  çözümler üretecek misiniz?

10. Denizlerin doldurularak kıyıların ekolojik yapısının bozulmasını önleyecek misiniz?

11. İşlevini yitirmiş ya da askeri alanlar gibi işlev değişikliğine uğrayacak kamusal alanlara sosyal ve kültürel işlevler kazandırmaya ve bu alanları kentlilerin ortak kullanımına açmaya çalışacak mısınız?

12. Uluslararası anlaşmalarla koruma altına alınan tarihi yarımada ile, tersaneler, garlar, okullar, hastaneler, depolar, kutsal ve endüstriyel yapılar gibi şehre mal olmuş tüm tarihi değerlerin ve ortak alanların korunarak halkın kullanımına sunulmasına öncelik tanıyacak mısınız?

13. Çalışmalarınızın şeffaflık içinde sivil toplum tarafından izlenmesine imkan tanıyacak mısınız?

“EVET” DEMEYENE BİZ DE “EVET” DEMİYORUZ!

İSTANBUL HEPİMİZİN!