Ana Sayfa Blog Sayfa 4120

UEFA Beşiktaş’ın kupasını iade etti

0

UEFA, daha önce resmi sitesinde yer vermediği Beşiktaş’ın 2011 yılında kazandığı Türkiye Kupası’nı bugün yaptığı güncelleme ile Beşiktaş sayfasına koydu.

Bir kaç hafta önce ortaya çıkan bu skandal sonrasında UEFA yetkilileri olayın kasıtlı olmadığını, sadece sayfa güncellemesinin gecikmiş olabileceğini belirtmişlerdi. Ancak bu açıklamalara rağmen kamuoyunda UEFA’nın bu güncellemeyi yapmamasının Beşiktaş’ın aldığı cezaya bağlı olduğu görüşü hakim olmuştu.

Uruguay Dünya Kupası’nda

0

Uruguay, 5-0’ın rövanşında Ürdün ile 0-0 kalarak 2014 Dünya Kupası’na giden son takım oldu.

2014 Dünya Kupası’na katılacak son takım sabaha karşı belli oldu. İlk maçta Asya temsilcisi Ürdün’ü 5-0 yenen Güney Amerika ülkesi Uruguay, rövanşta ise evinde 0-0 berabere kaldı ve adını Dünya Kupası’na yazdırdı.

1930 ve 1950’nin dünya şampiyonu olan Uruguay, tarihinde 12. kez Dünya Kupası’nda boy gösterecek.

Bu yılki organizasyona Uruguay ile beraber Güney Amerika’dan Brezilya, Arjantin, Kolombiya, Şili ve Ekvador katılacak.

 

Başbakan’ın ‘faiz lobisi’ yalanını devlet kurumu ortaya çıkardı: “Gezi’yi halk finanse etti”

Başbakan’ın “Gezi’nin arkasında faiz lobisi var” açıklamasıyla, borsa, döviz ve bankalarda başlayan incelemede planlı hareket çıkmadı. Desteği halk vermiş.
Başbakan’ın “Gezi’nin arkasında faiz lobisi var” açıklamasıyla, borsa, döviz ve bankalarda başlayan incelemede planlı hareket çıkmadı. Desteği halk Taksim’de başlayan ardından da tüm yurda yayılan Gezi Parkı eylemlerinin finans ayağından “Ayşe Teyze” çıktı.

Güvenlik birimleri ile MASAK uzmanlarının yaptığı incelemede, eylemcilerin hesapları mercek altına alındı. Yapılan incelemede olağanüstü bir hesap hareketine rastlanmadı. Bunun dışında, eylemcilere daha çok halkın, destek sağladığı belirlendi. Örneğin, yemek ve ilaç gibi yardımların esnaf tarafından gönüllü olarak gerçekleştirildiği tespit edildi.

İKİ AYRI İNCELEME
Kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan Gezi Parkı eylemleri ile ilgili olarak iki ayrı konuda inceleme başlatılmıştı. Bu incelemelerin ilkini, eylemler döneminde sermaye piyasalarında yaşanan hareketleri kapsadı. SPK tarafından gerçekleştirilen incelemede, Gezi eylemleri sırasında piyasalarda yaşanan hareketliliğin “eylemlere” destek amacı taşıyıp taşımadığı sorgulandı. Bir anlamda, piyasalarda yaşana dalgalanmanın gezi eylemleri ile bir ilgisinin olup olmadığı araştırıldı. Bu konuda, eylemcilerin borsada vurgun yaptığını kanıtlayacak bir bulguya ulaşılamadı. Bu dönemde, piyasa oyuncuların eylemlerden etkilenerek bazı karar aldıkları belirlendi. Ancak bu tür davranışların, gezicilerle doğrudan bir ilişkisi olduğu yönünde kesin kanıta ulaşılamadı.

GEZİCİLERE DIŞ DESTEK
Taraf gazetesinin haberine göre; Gezi eylemlerinin ardından bazı hükümet üyeleri, eylemlerin yurtdışındaki lobiler tarafından desteklendiğini öne sürmüştü. Bu çerçevede, Gezi Parkı eylemlerine öncülük eden belli başlı grupların hesap hareketleri de mercek altına alındı. Bu kapsamda yapılan incelemeye güvenlik birimlerinin yanı sıra, mali suçlar uzmanları da destek verdi. Eylemcilerin hesap hareketlerinde “rutin dışı”, “şüpheli” işleme rastlanmadı. Yani yurt dışı fonlardan yoğun bir para hareketinin olduğuna ilişkin bilgi ve belgelere ulaşılamadı.

FİNANSI HALK SAĞLAMIŞ
Öte yandan güvenlik birimleri, eylemcilere yapılan “ayni yardımları” da mercek altına aldı. Bu kapsamda eylemcilere, bazı belediyelerin, esnafın ve sıradan vatandaşların, gıda, giyim, ilaç gibi yardımlarda bulunduğu tespit edildi. Eylemcilere destek veren kişiler arasında, ev hanımlarının da bulunması denetim elamanları arasında, “finansör Ayşe Teyze çıktı” esprilerine neden oldu.

(Turnusol)

Gülten Kaya: Ahmet de Gezi’de olurdu

Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya, CNN Türk ekranlarında yayınlanan 5N 1K programına katıldı.
Gülten Kaya, “Gezi itiraz ruhudur. Ahmet Kaya itiraz ruhunun içinde de olurdu Diyarbakır’da da olurdu” dedi. Ahmet Şarkıcı Serdar Ortaç, programa telefonla bağlanarak o günlerde yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğunu açıkladı.

Siyasetin gümdeminde Devlet Bahçeli hariç herkesin Ahmet Kaya’yı el üstünde tuttuğu bu günlerde, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya konu hakkındaki görüşlerini 5N 1K’da açıkladı.

Programa telefonla bağlanan Gülten Kaya, “Tabi şaşkınlıkla izliyorum ve üzülerek söylemekteyim ki konuşmalar konunun içini boşaltmaya yönelik. Siyasetin gübndemine gelmesi çok normal. Türkiye bu konuyu daha önce hiç konuşmadı, şimdi konuşulması sağlıklıdır. Konuşulurkken medyadan bir isteğim var içini boşaltmadan konuşursanız daha iyi olur. Telefonla yayına bağlananlar bu konularda ne gibi görüşleri vardır. Bu ülkede hukuk olsaydı ve ciddiyetle işlenseydi bu 14 yıl sonraya kalmazdı. Dava açılsın diye bir meselem yok Ahmet Kaya’nın da böyle isteği olmazdı. Biz çozukların daha demokratik bir ülkede gözlerini açmasını isteriz. Hukukun doğru işlemesi ve tarihin doğru yazılması gerektiğini düşünüyorum. Ahme Kaya’nın aklı merkez dışında duran hayatı doğru şekilde yaşamak isteyen herkesin yanındaydı. Gezi itiraz ruhudur. Ahmet Kaya itiraz ruhunun içinde de olurdu Diyarbakır’da da olurdu. Başbakan Erdoğan, Ahmet Kaya’nın naaşının Türkiye’ye götürülmesi konusunda benimle daha öncede iletişime geçti. Teşekkür ediyorum bu hassasiyetinde dolayı çok teşekkür ediyorum ama tarih bize rağmen yazılır Ahmet Kaya orada olmuş burada olmuş ne olursa olsun bu ülke ayıplarıyla yüzleşsin. Ahmet Kaya Fransa’da kalacaktır.” dedi.

[Seçim 2014] İstanbul’da CHP-HDP ittifak arayışı başladı

HDP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday adayı olan Sırrı Süreyya Önder’in Mustafa Sarıgül’e yönelik salvoları sürerken, arka planda CHP ile HDP yöneticileri arasında ittifak arayışı başladı. CHP, Önder’in kendi adayları lehine seçimden çekilmesi istemini iletirken; HDP yönetimi, Büyükşehir Belediyesi’nde “yetkili bir başkan yardımcılığı” ile Maltepe, Sultangazi, Esenler ve Kartal ilçe başkan adaylıkları karşılığında bunun gerçekleşebileceği görüşünü aktardı. Yerel yönetimlerden sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın, parti olarak başta Gezi direnişinin simgesi olan Beyoğlu olmak üzere İstanbul’da bütün kesimlerle güç birliği yaptıklarını söyledi.

Üyeliğinin kabulünün ardından CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday göstermeyi planladığı Mustafa Sarıgül ismi İstanbul için öne çıktı. Gezi direnişindeki aktif rolüyle dikkat çeken HDP Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder de aday adayı olduğunu açıklarken, Sarıgül’ü hedef tahtasına oturtarak, canlı yayında tartışmaya çağırmıştı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için bu sıcak tartışmalar yaşanırken, kapalı kapılar ardında bir araya gelen CHP ile HDP yöneticilerinin ittifak arayışına giriştikleri öğrenildi. Yürütülen görüşmeler belli bir olgunluğa da ulaştı. Bu görüşmelerden edinilen bilgiye göre HDP, ilk aşamada Önder’in CHP lehine adaylıktan çekilmesine uzak durmadı. HDP, bunun karşılığında ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde etkili bir başkan yardımcılığı ile Esenler, Sultangazi, Maltepe ve Kartal ilçe belediye başkanlıklarını istedi. Bunun yöntemi ayrıntılı olarak görüşülmemekle birlikte, CHP listesinden HDP adayının seçime katılması olabilecek formüllerden birisi olarak dile getirildi. HDP yöneticilerinin ilçe belediye başkanlık seçimlerine katılma biçimine ilişkin pek çok yöntemin söz konusu olabileceğini, asıl önemli olanın ittifak için “ilkesel bir zeminin” oluşturulması olduğunu vurguladıkları bildirildi. Belediye başkan yardımcılığı konusundaki isteme sıcak bakan CHP yöneticilerinin, ilçe belediyeleri istemini ise üçle sınırlama eğiliminde olduğu belirtildi.

Görüşmelerde Büyükşehir belediye başkan adayının ismi konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmadığı, ancak Mustafa Sarıgül ismine HDP kanadının mesafeli olduğu öğrenildi. HDP’nin Sarıgül’ün olması durumunda da “zorlama içinde” olmak gibi bir tavır sergilemeyeceğinin altı çizildi. HDP kanadının prensip olarak “kente karşı suç işlememiş” bir isim üzerinde uzlaşılabileceği değerlendirmesi CHP’lilerle paylaşıldı. Bu çerçevede eski DİSK Başkanı, CHP İstanbul MilletvekiliSüleyman Çelebi isminin de zikredildiği belirtildi.

Yerel yönetimlerden sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın, parti olarak başta Gezi direnişinin simgesi olan Beyoğlu olmak üzere İstanbul’da bütün kesimlerle güç birliği yaptıklarını söyledi. Bu süreçte, CHP yönetiminin, Sırrı Süreyya Önder’in Sarıgül’le ilgili sert açıklamalarına herhangi bir yanıt verilmemesi de dikkat çekti.

(İlhan Taşçı/Cumhuriyet)

Greenpeace aktivisti Gizem Akhan’ın duruşması bugün

Eylül ayından beri Rusya’da tutuklu bulunan 30 Greenpeace aktivistindan biri olan Gizem Akhan’ın St. Petersburg Bölge Mahkemesindeki davasının ilk duruşması Türkiye saati ile 13:00’te görülecek. Gizem ve arkadaşlarının gözaltına alındığı sırada bulundukları Arctic Sunrise gemisinin twitter hesabından anbean duruşma ile ilgili gelişmeler yayınlanacak. Arctic Sunrise’ın twitter hesabı twitter.com/gp_sunrise

CHP 3 Milletvekili ile Gizem için St. Petersburg’da

Duruşma sırasında Gizem’e destek vermek üzere CHP’li 3 Milletvekili de St. Petersburg’da. TBMM Çevre Komisyonu üyesi Melda Onur, TBMM İnsan Hakları İnceleme komisyonu üyesi Veli Ağbaba ve İlhan Cihaner dün Gizem’in serbest kalmasının beklendiği duruşması için Rusya’nın St. Petersburg kentine gittiler.

Çarşı’dan Gizem’e destek

Gizem’e ve Greenpeace aktivistlerine bir destek de Gezi Parkı Direnişi’ndeki dirayeti ile tüm dünyadaki direnenlere ilham veren Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’dan geldi. Gizem için hazırlanan ve sosyal medya üzerinden paylaşılan görselde, “Düşlerin sınırı yok, Türkiye’nin cesur kızı “Gizem Akhan” yalnız değilsin” mesajı iletildi.

Kuzey Buz Denizi’nde tutuklanan Greenpeace aktivistlerinin duruşmalarında birbiri ardına kefaletle serbest bırakılma kararları verilmeye devam ediliyor. Greenpeace örgütü bu kararların beraat anlamına gelmediğini, aktivistlerin davalarının tutuksuz olarak devam edeceğini belirtirken kefaletle bırakılan aktivistlerin kendi ülkelerine dönüp dönemeyecekleri konusu ise halen belirsizliğini koruyor.

Duruşma günü St. Petersburg’da Putin, Davutoğlu ve Erdoğan’dan nükleer zirvesi

Gizem’in mahkemeye çıkacağı ve serbest bırakılmasının beklendiği gün St. Petersburg zamanlama açısından ilginç bir zirveye de evsahipliği yapıyor. Rusya ve Türkiye arasında ikili ilişkilere dair konuların görüşüleceği belirtilen zirvenin duruşma gününe denk gelmesi, Gizem Akhan’ın da çok yüksek bir olasılıkla kefaletle serbest bırakılmasının beklenmesi akıllara başbakanın duruşma nedeni ile St. Petersburg zirvesini planlamış olabileceği ihtimallerini getiriyor. 2 ayı aşkın zamandır bir hücrede tutulan Gizem Akhan için herhangi bir girişimde bulunmayan hükümetin bu zirve öncesi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’a bu konuda mektup yazdığını açıklaması bu ihtimalleri güçlendiriyor.

Greenpeace hukukçular koordinatörü, ““Gizem Akhan’ın bugün yüzde 99 ihtimalle kefaletle serbest bırakılacağını tahmin ediyoruz”

Greenpeace hukukçular koordinatörü Dmitriy Artamonov ise, Erdoğan’ın gelişiyle Gizem Akhan davasının bağlanmaması gerektiğini belirterek : “Gizem Akhan’ın bugün yüzde 99 ihtimalle kefaletle serbest bırakılacağını tahmin ediyoruz. İki aydır geride kalan 29 arkadaşımız gibi Gizem ile aynı derecede ilgiliyiz. Kefalet parası da hazır. Dolayısıyla Gizem’in cezaevinden çıkarak özgürlüğüne kavuşması için üst düzey siyasi bir desteğe gerek duyulmuyor.” şeklinde konuştu.

Dmitriy Artamonov, 7 yıla kadar hapis öngören holiganlıkla suçlanan Gizem Akhan’ın kefaletle serbest kalması halinde Türkiye’ye dönebileceğini söyledi. Artamonov, “Tek şart Rus savcıların mahkemeye çağırması durumunda buraya gelip ifade vermesi ya da duruşmaya katılması gerekecek” dedi. Hafta başından bu yana tutuklu Greenpeace üyesinden 17’si hakkında kefaletle tahliye kararı çıkarken avukat, her biri için ikişer milyon ruble ödemeye başladıklarını belirterek “Cezaevinden 2 ya da 7 gün içinde çıkmaları mümkün olacak” dedi.

(Yeşil Gazete)

Motoru olmayan son model arabalar – Gökşen Şahin

İklim değişikliği konusunda Birleşmiş Milletler müzakerelerinde ikinci haftaya girdik. Geçtiğimiz hafta boyunca yapılan teknik çalışmalarda belirli bir noktaya gelindi. Bu hafta ise, ülkelerin üst düzey temsilcileri, finansman, 2015’te imzaya açılacak yeni anlaşma gibi çok kritik noktaları tartışacaklar.

Tartışmaların ilk haftaki gidişatını uzun uzun teknik terimlerle de anlatabilirdim ancak gözünüzün önünde somut haliyle canlansın diye kısaca tarif etmek istiyorum. Düşünün ki; acil bir hastanız için yarım saat içinde sizden 10 kilometre uzaktaki bir yere varmanız gerekiyor. Harika bir son model arabanız kapının önünde. İsteseniz çok daha hızlı bile varabilirsiniz ama siz kısa dönemde para getirsin diye arabanın motorunu satmışsınız. Bu yüzden tüm yolu yürümeye çalışıyorsunuz. Vardığınızda ise, eskilerin deyimiyle; “kim öle, kim kala…”

Müzakereler de tam olarak bu şekilde ilerliyor. Geçtiğimiz yıl Doha’daki müzakerelerde bu yıl ilerlemesi üzerine hemfikir olunan konularda henüz somut bir ilerleme yok. Eylül ayında 200’den fazla bilim insanı tarafından hazırlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli raporu, “iklim değişikliği var; sebebi insan ve acilen harekete geçilmesi gerekiyor” demesine rağmen birçok konuda halen kısa dönemli çıkarlar için harekete geçmemekte diretiliyor.

Gelişmekte olan ülkelere verilecek olan iklim fonlarının içi boşalırken, nasıl yeniden doldurulacağı tartışması halen sonuçlandırılmadı. Filipinler’de yaşanan Haiyan tayfunu gibi felaketlere müdahale edilmesi için oluşturulacak mekanizmada henüz fazla bir gelişme yok. Yeni anlaşmanın oluşturulması sürecindeki yol haritası da tam olarak geliştirildi diyemeyiz. Ama yine de müzakereler olabildiğince hareketli geçiyor. Gelişmekte olan ülkeler, bu önemli adımların atılması için ciddi şekilde baskı yapıyorlar. Sivil toplum kuruluşları müzakere salonlarında ve dışarıda, anlaşmanın asıl tarafı olan halkların sesini duyurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla her gün gerek müzakere salonlarında, gerekse dışarıda birçok gösteri gerçekleşiyor.

“Peki neler oluyor Polonya’da?” sorusunu yanıtlamak için aslında ülkeyi birazcık tanımak gerekiyor. Polonya’nın elektrik üretiminin %92’si ve ısınma ihtiyacının %89’u kömürden karşılanıyor. Polonya halkının %80’i iklim değişikliğini acilen harekete geçilmesi gereken bir konu olarak görürken, Polonya hükümeti halkın taleplerinin tersine kömür sevdasını devam ettiriyor. Hatta iklim müzakerelerinde dağıtılan çantalardan, içilen sulara kadar birçok şeyi kömür firmalarının sponsorluğunda yapıyor. Bunlar iklim müzakerelerinin gerçekleştiği salonlarda hem çeşitli ülkelerin, hem de sivil toplumun tepkileri ile karşılaşıyor. Termik santraller yüzünden nüfusunun bir kısmında sağlık sorunları yaşanırken; çeşitli şehirlerden gelen Belediye Başkanları, Polonya Çevre Bakanı’na herkesin önünde kömür konusunda kendisini eleştiren t-shirt’ü hediye ediyorlar. Polonya’nın her yaptığı basın toplantısı, bilgilendirme toplantısı dönüp dolaşıp kömüre geliyor.

Müzakere salonunun dışında ise, Polonya hükümeti, ilk defa büyük kömür şirketlerinin katıldığı “İklim ve Kömür Zirvesi” düzenliyor. Ama tam da görkemli bir biçimde “Kömür ve İklim Zirvesi” açılışı yapacakları esnada, Greenpeace çatıdan “Polonya’yı kim yönetiyor? Kömür endüstrisi mi, Halk mı?” yazılı pankartla iniveriyor. Toplantıda konuşan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi sekreteri Christiana Figueres, kömür endüstrisini yatırımlarını gözden geçirmeye davet ediyor. Üstelik, şu an mevcut fosil yakıt rezervlerinin toprakta bırakılması gerektiğinin altını çiziyor. Tam da Polonya, temiz kömür argümanı ile kendini aklamaya çalışırken; enerji ve iklim uzmanı 27 bilim insanı, temiz, verimli, düşük karbonlu kömür diye bir şey olmadığını anlatan bildiri yayınlıyorlar.

Dolayısıyla, ülkeler her ne kadar kısa dönemli kârlarını düşünerek, iklim değişikliği konusunda uzun dönemli adımlardan kaçınsalar da; artık bu politikalar inandırıcılığını kaybediyor. Hem müzakerelerde, hem de müzakere salonlarının dışında yaşadıkları baskı onları çeşitli adımlar atmaya itiyor. Aynı zamanda, bilim insanları zamanın daraldığını söyledikçe ve Filipinlerdeki gibi iklim felaketleri yaşanmaya başladıkça çanlar bizim için, hem de çok daha hızla çalmaya başlıyor.

Bakanların burada oldukları ve üst düzey toplantıların yapıldığı son birkaç günde tartışılan önemli konuların nasıl sonuçlanacağını göreceğiz. Ancak bu arada, Polonya’dan çıkan en önemli sonuçlardan birisi; “sorun ve çözümün yan yana yürüyemeyeceği” gerçeği birçok başka ülke için de anlam içeriyor. Aynı anda hem sigara içip, hem sigara bırakılamayacağına göre; iklim değişikliği konusunda da hem sorumluluğunu kabul eden anlaşmalara imza atıp; hem de kömür yatırımları devam edemeyecek gibi görünüyor. Bir de unutmamak lazım, bir haftalık harçlık için arabanın motorunu satmak; o arabayı bir daha kullanamamak anlamına geliyor.

Bu yazı ilk olarak radikal.com.tr/ de yayınlanmıştır

 

 

Gökşen Şahin

O Ses neden Corç Şeker olmasın? – Nayat Karaköse

O Ses Türkiye bugüne kadar ekranlarda en çok tutan ve her kesimden ve yaş grubundan izleyiciyi ekrana kilitleyen yarışmalardan biri. Murat Boz ve çok kısa sürede fenomen haline gelen Athena’dan tanıdığımız Gökhan Özoğuz gibi juri üyeleri sayesinde ratingler hep tavan yapıyor.

O Ses Türkiye yarışmasına bugüne kadar ilk defa bir Ermeni katıldı. (Daha önceden katılıp Ermeni olduğunu açık açık söylememiş Ermeniler de olabilir tabii)  Corç Şeker ismini ekranda görünce “Acaba mı?” dedi birçok Ermeni izleyici. O ‘acaba’ şarkıdan sonra ‘kesinliğe’ kavuştu. İsim jurinin ilgisini çekti, her Ermeni’nin defalarca başına gelen hadise, Corç Şeker’in de başına bu sefer milyonların önünde geldi. Diyalog şöyle gelişti:

Murat Boz: İsmin neydi?

Corç: Corç Şeker

Hadise: (Yüzünde şaşkın bir ifadeyle)  Aaaaa….Aaa aaa ne güzel isim

Acun Ilıcalı: Çok mu şeker?

Hadise: Corç Şeker!

Murat Boz: Ben şeyi anlamadım, neden Corç ve neden Şeker? (Burada Murat Boz sanki biliyor ama özellikle soruyor gibiydi)

Gökhan Özoğuz: Baba Türk, anne yabancı galiba.

Corç: İkisi de Türkiyeli de ben Ermeni’yim ama Ermenilerde de Corç yok….

http://www.youtube.com/watch?v=gODWs2hTfhg

Belki iddialı olacak ama bu diyalogu ekran başında izleyen hiçbir Ermeni yoktur ki heyecanlanmasın. Özellikle de 50,60 yaşlarındaki Ermeniler,  hani çocuklarını “Aman her yerde Ermeni olduğunu belli etme”, “Kamusal alanda Ermenice konuşma” diye tembihleyen o nesil için ayrı bir heyecan kaynağıdır. Corç Şeker, “Ermeni asıllıyım” veya “Ermeni kökenliyim” diyerek kaçak dövüşmedi,  “Ermeni’yim” dedi ve ortaya atıldığından bu yana hararetli tartışmalara sebebiyet veren, Anayasa’da da olması talep edilen tanımlama olan Türkiyelilik kavramını açık açık kullandı.  Yani kendisi için riskli olabilecek iki tanımlamayı kem küm etmeden, sakince ve içtenlikle söyleyiverdi.

Sıkı bir sese sahip olan Corç Şeker, juri üyelerini de etkiledi ve Hadise hariç tüm üyeler dönerek takımlarına almak için oldukça çabaladılar. Şeker’in seçimi ise, Ebru Gündeş oldu.

BBG evi fenomenleri Edi ve Viken

Bu ekranlarda ilk olmuyor, bundan 12 yıl önce ‘Biri Bizi Gözetliyor’ yarışmasının ikinci sezonunda, Edi isimli bir Ermeni katılmıştı. Edi, birçok Ermeni için çok heyecan vericiydi. Ermeniliğini gizlemeyen ve devamlı haç çıkaran bir Edi vardı karşımızda. Haç takamaya korkan, Hristiyanlığını gizleyen, haç taktığı zaman da haçını gizleyen ve başına bir şey gelir korkusuyla ailelerin haç takmalarına izin vermediği çocukların olduğu bir dönemde Edi sayesinde Ermeniler belki de bir eşik atlamıştı. Edi’nin birinci olması büyük bir coşkuyla karşılandı, bu durum birçok Ermeni için acaba Türkiye’de bir şeyler değişebilir mi sorusunun barındırdığı umudu bahşetti.

2003 yılında BBG yarışmasına bir başka Ermeni, Viken Jamgoçyan katıldı ve  Viken de birinci oldu. Toplam beş sezon gerçekleştirilen bir yarışmanın 2 sezonunu Ermeni’nin kazanması Ermeniler için büyük olaydı. Tabii ki Ermeniler oylar attılar, oy atılması için çabaladılar ama bu birincilikler salt 50 bin Ermeni’nin oylarıyla olacak iş değildi. Türkiye’nin dört bir yanından hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazandı iki yarışmacı da.

10 -12 yıl sonra yine fenomen bir yarışmada juriyi etkilemeyi başaran Corç Şeker’i görmek heyecan verici.

‘Vay be’ci yaklaşım vs. ‘İşini biliyorcu’ yaklaşım

Corç Şeker yarıştıktan sonra sosyal medyada da birden trend topic oldu. Ekşisözlük’te 2 türlü yorum ve bu yorum ekseninde Twitter’da  yer alan bazı yaklaşımlar dikkatimi çekti.

1- Helal olsun veya  ‘vay be’ci yaklaşım

“Ermeni olduğunu söyleyerek yarışmayı kazanma şansını sıfırladı, ama helal olsun, tereddüt bile etmedi…”

2- ‘İşini biliyor’cu ve ‘lobici millet bunlar’ yaklaşımı

“Ermeni olduğunu söyleyerek, jüri elemesi haricinde yarışma kazanmayı garantilemiş eleman. BBG evlerini hatırlayın. O zaman Ermeni yarışmacı varsa birinci olurdu. Ermeniler böyle konularda çok destekçi oluyor.”

Bu yaklaşımlardan ilkinin doğru olup olmadığını zamanla göreceğiz, umarım gerçekleşmez. Kazanması şart değil ama devam etmeyi hak eden sıkı bir sesi var.  Bu yarışmada hiç şüphesiz ki Corç Şeker birileri için önce Ermeni sonra iyi sesli çocuk olacak. Onun Ermeni olması iyi sesli olmasını kamufle edecek.  Şimdiden internete yüklenen video başlıklarına Ermeni Corç Şeker yazılmış bile.

Birileri için ise önce ‘iyi sesli çocuk’ sonra Ermeni olacak. İyi sesli olması Ermenileri sevmeyen kesimin duygularını kamufle edecek. Ermeniler için de hem iyi sesli hem de Ermeni çocuk olacak. Belki Ermeniler oy verirken daha sübjektif olacaklar. Nasıl olmasınlar ki?  Ünlü bir Amerikan filmi izlendiğinde filmin sonunda isim listesinde oyunculardan birisinin veya ışıkçının Ermeni olduğunu görüp heyecanlanan ve gururlanan Ermenilerin yaşadığı veya Kardashian Show’da “Evde Ermeni konyağı” var denmesinin bile bir Ermeni’nin yüzüne gülücük kondurduğu Türkiye’de bu çok doğal. Az kalmak böyle bir şey.

O şarkı neden Ermenice olmasın?

Twitter’da göze çarpan yorumların bir kısmı ise şöyle:

-Corç Şeker diye isim koyacak kadar ne yaşadı annen baban? Diye sormuş biri

Aşk yaşamış olmasınlar?

-En çok sorulan sorulardan biri: ‘Babanla annen Türk ise sen nasıl Ermeni ve Corç oldun?’

Buyrun bir yorum:  ‘Arkadaşm Corç Şeker nasıl bir isimdir yauuuu:) Hayır George da değil bildiğin Corç la. Anası babası Türk’müş, kendi Ermeni’ymiş, hayırlısı.’

Corç annem, babam Türkiyeli dedi, Türk demedi, buna benzer yüzlerce tweetten anladığımız üzere Türkiye halkı ‘Türkiyelilik’ kavramına aşina değil. Bu kadar yanlış anlaşılma tesadüf olamaz. Türkiyelilik kavramının sanırım tane tane açıklanması gerekiyor.

Bir de o nasıl isim diyerek dalga geçenlerle ve Corç’un ismiyle barışık olmadığını varsayarak faturayı nüfus müdürüne çıkaranlar var…

‘Corç Şeker; Senin nüfus kaydını yapan memur anaokulu terkti herhalde.’

‘Nüfus müdürü nasıl bir şerefsizdiyse artık. Corç Şeker ne la?

İlerleyen haftalarda Corç Şeker ekseninde gelişen birçok tartışmaya veya yoruma tanık olacağımız aşikâr.  Corç Şeker Ebru Gündeş’le çalışmayı tercih etti.  Yarışmada, milyonların önünde Ermenice bir şarkı ve mümkünse Sarı Gelin harici bir şarkı söylese; mesela bir duduk eşliğinde Dle Yaman patlatsa veya Sareri Hovin Mernem söylese?  İşte o zaman belki de Edi’de yaşanılan hissiyat artarak yeniden yaşanır, illa birinci olmasına da gerek yok.  O ses eğer bir de Corç Şeker olursa ne âlâ…

Bu yazı ilk olarak agos.com.tr/ de yayınlanmıştır

 

 

 

Nayat Karaköse

 

Bizans’ın en büyük manastırı camiye çevriliyor

İstanbul’daki Ayasofya Müzesi’nin cami olarak açılması için MHP’nin teklifi ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ‘ima’sı tartışma yaratırken, sessiz sedasız bir başka değişiklik hayata geçirildi. Agos’tan Serdar Korucu’nun haberine göre Ayasofya Müzesi’ne bağlı bulunan ‘İmrahor Anıtı’, restore edilerek ‘İmrahor İlyas Bey Camii’ olarak açılacak.

Agios Ioannes Prodromos (Vaftizci Yahya) Kilisesi ya da bugünkü adıyla ‘İmrahor Anıtı’, Bizans İmparatorluğu’nun en büyük manastırlarından Studios’un ayakta kalan en önemli bölümünü oluşturuyor.

Bizans döneminde şehrin yedinci tepesi olan Samatya’da inşa edilen kilise, tarihçi Theophanes’e göre 463 yılına dayanıyor. Doğu konsülü, Patriokosunvanlı Studios tarafından kendi mülkü olan arazi üzerine yaptırılan kilise Bizans Sarayı’nın dini törenlerinde önemli bir yere sahipti. Bu merasimlerden önde geleni ise adını taşıdığı Ioannes Prodromos Yortusu günündeydi. İmparator, yortu günü Büyük Saray’dan bir mavna ile gelir, Narlıkapı’da kıyıya çıkar, Studion’un başkeşişi tarafından karşılanırdı.

Studion’daki ilk keşişler, bütün gün ve gece boyunca nöbetleşe dua ettiklerinden ‘uykusuzlar’  yani ‘Akoimetoi’ diye bilinen bir tarikata bağlıydı. En şaşaalı döneminde bin kadar keşişi barındıran manastır, bin yıl kadar şehrin yaşamında entelektüel hayatın ve sanatın merkezi oldu. 799’da ikonaklast imparatorlara karşı mücadele veren liderlerden biri olan Aziz Theodoros Studite’in başkeşiş olmasıyla Studios, imparatorluğun en güçlü ve etkili manastırı oldu. Bu dönemde Studios’un keşişleri, şair, ilahi bestekarı, âlim, sanatçı olarak tanındı.

Keşişler gitti, dervişler geldi

Konstantinopolis’in el değiştirmesine rağmen 15. yüzyılın sonunda bininci yılını kutlayan manastır, Sultan II. Bayezid’in imrahoru (padişahın ahırlarına bakan) İlyas Bey tarafından 1486’da önce camiye çevrildi. Bir süre sonra ise cami zaviyeye dönüştü. Böylece Bizans’ın keşişlerinin yerini Osmanlı’nın dervişleri aldı. Kültür alanındaki gelenekse bu kez İslam üzerinden devam etti. Seyyit Abdullah Efendi, Süleyman, Seyyit Hüseyin ve Seyyit Hasan gibi ünlü hattatlar yetişti.

1792’de çıkan bir yangında tahrip olan yapı, 1894’teki İstanbul yangını sonrası terk edildi. Rus Arkeoloji Enstitüsü 1907-13 yılları arasında çalışma yaparken, 1946 yılında eser, bir Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilerek Ayasofya Müzesi’ne bağlandı. Ancak aynı zamanda da kaderine terk edildi. 80’li yıllarda turistlerin anıtı gezmeleri için önce idareden özel izin almaları gerekiyor ardından anıtın avlusunda yaşayanlara ücret ödemek zorunda kalıyorlardı. Yani resmiyette müze olsa da girişi yoktu. 2012 yılında ise anıtın ‘müze’ statüsü sessizce elinden alındı. Şimdi ise yeniden Osmanlı dönemindeki statüsüne dönmesine karar verildi, yani camiye çevrilmesine…

Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, 2014’te başlanacak restorasyonun ardından anıtın cami olacağını açıkladı. Böylece İznik ve Trabzon’daki Ayasofya’ların ardından cumhuriyet tarihinde müze olmasına karar verilen bir başka Hıristiyan mabedi daha camiye dönüşecek. Gözler ise sıranın İstanbul’daki Ayasofya’ya gelip gelmeyeceğinde…

Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem bu konuyla ilgili de konuştu, “İmrahor İlyas Bey Camii’nde olduğu gibi Ayasofya’ya ilişkin de Bakanlar Kurulu kararı gerekiyor. Vazife verilirse bunu yapmak için elimizden geleni yaparız” dedi.

(Agos)

İklim politikalarında en önemli sorun demokrasi eksikliği – Varşova izlenimleri [7. gün]

Varşova – BM İklim Zirvesi’nin (COP 19) ikinci haftasında müzakerelerdeki kritik noktalar iyice netleşti. Tarafların rolleri de öyle… Dün öğleden sonra yüksek düzey oturumunun açılışında BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon‘un yaptığı konuşma, beklendiği gibi, son derece heyecansızdı. Aslında en baştan beri beklentilerin düşük tutulması üzerine kurgulanmış bir iklim zirvesi yaşıyoruz. Ama Filipinler’deki süper tayfun ilk günden zirveyi sıradan, bürokratik bir BM zirvesi olmaktan çıkardığı ve hayatın tam ortasına yerleştirdiği için işler karışık.

Resmi açılışın ardından Ban Ki-Moon ve UNFCCC sekreteri Christiana Figueres (dünkü yazımda kendisini epeyce anmıştım) gazetecilerin sorularını yanıtlamak için bir basın toplantısı düzenlediler. Sorulardan özellikle biri, Democracy Now!‘dan Amy Goodman‘ın sorusu Figueres’i kıpkırmızı yapmaya yetti. Açılış günü Filipinlerle dayanışma amaçlı bir pankart taşıdıkları için zirveden atılan 3 genç aktivistle ilgili bir soru soran Goodman, Ban ve Figueres’e Dünya Sağlık Örgütü’nün tütün kontroluyla ilgili konferansa tütün şirketlerini sokmadığını hatırlatarak, her yerde fosil yakıt şirketlerinin logolarını gördüklerini, sivil topluma ise alan açılmadığını söyledi. Figueres’in yanıtı, “önceden izin almalıydılar” şeklinde oldu. Ama verdiği klişe yanıttan çok, yanıtı verirken yüzündeki ifade çok şey anlatıyordu.

Kostarika’lı Figueres, 2010’da UNFCCC’nin başına geldi. Yani 2009 Kopenhag zirvesinden hemen sonra. Kopenhag zirvesini izleyenler hatırlayacaklardır, o zaman zirvenin yapıldığı kongre merkezinin her yeri, yerlere yayılıp pankart yazan aktivistlerle doluydu. Ne zaman ki Kopenhag’dan bir şey çıkmaması gerektiği, çok yukarıdan “bildirildi”, o zaman (son iki gün) sivil toplum dışarı atıldı ve BM’nin sıkı kuralları o günden beri çarkları sivil toplumsuz (daha doğrusu insansız) bir uluslararası mekanizma için döndürmeye başladı. Artık az sayıda, önceden belli olan, zirveyi demokratikmiş gibi gösterecek bir sivil toplum katılımı kurgulanmaya çalışılıyor. Sivil toplumun yerini sektör birlikleri alıyor. Aslında burada yaşanan her şey, bugün Greenpeace’in direktörü Kumi Naidoo‘nun söylediği gibi demokrasinin elimizden alınmış, daha doğrusu çalınmış olmasıyla ilgili. Demokrasi eksiği giderilmediği, gerçek anlamda şeffaflık sağlanmadığı, BM’nin antidemokratik ve aşırı bürokratik yapısı değiştirilmediği sürece durumda bir değişiklik olması zor.

Ban Ki-Moon’un şirketlerle ilgili cevabı ise “herkesin çözümğün parçası olmasını” istedikleriydi. Yani kömür şirketleri saldıkları karbondioksitlerini yanlarına alıp “çözümün parçası” olacak, Filipinlilerle dayanışmak için küçük bir döviz taşıyan 23 yaşında gençler ise yaka paça dışarı atılıp 5 yıl boyunca bir daha bu toplantılara katılmaları yasaklanacak!

Bu arada Ban Ki-Moon seneye Peru’da yapılacak olan COP 20’a birkaç ay kala, BM Genel Kurulu’nun açılışından bir gün önce dünya liderlerini toplayarak özel bir zirve yapmayı planlıyor. Basın toplantısında da özellikle G20 ülkelerinden taahhütlerini açıklamalarını isteyeceğini söyledi. Yani 2015’in G20 başkanı olacak olan Türkiye de, o zamana kadar kendini daha ciddi bir şekilde hazırlamalı.

Finans konusu çıkmaz sokakta

Daha önce de açıklamaya çalıştığım gibi finanas konusu Varşova zirvesinin yumuşak karnı olmayı sürdürüyor. Detaylarda önemli bir değişiklik yok, ama konu G77+Çin’in, yani gelişmekte olan ülkelerin sabaha karşı kayıp ve zararlar mekanizması toplantısını terk etmesine kadar vardı. Konuyla ilgili haberi gün içinde aktarmıştım.

Finansla ilgili konuları tıkayan başlıca ülke daha önce de anlattığım gibi Avustralya. Ama yalnız değil. Kanada ve Japonya da beraber. Ancak bir önemli noktayı not etmek gerek. Finansla ilgili asıl konu para miktarından çok, paranın nereden geleceğiyle ilgili. Gelişmiş ülkeler piyasa mekanizmalarına dayalı bir finans sistemini kabul ettirebilseler, belki de o kadar çok direnmeyecekler. Avrupa Birliği, İsviçre, Meksika ve Güney Kore, yani neoliberal ekonominin önde gelen aktörleri, bugünkü bir toplantıda piyasa mekanizmalarını ana hat olarak dayatmak için ağız birliği ettiler. Ama gelişmekte olan ülkeler haklı olarak tahmin edilebilir, yeterli ve akışı garanti altında laınmış bir finans mekanizması istiyorlar. Bunun ana gövdesinin de kamu parası olması gerekiyor. Piyasa mekanizmalarıyla yeterli ve ne zaman nereye gideceği tahmin edilebilir bir bütçe akışı sağlamak tabii mümkün olmayacaktır.

Zaten en yüksek düzeyde devlet temsilcisi olduğu için açılış töreninde konuşan Tanzanya Cumhurbaşkanı da tam bunu söyledi. Jakaya Kikwete “Adaptasyon fonları daha gelişmiş olan gelişmekte olan ülkelere gidiyor, Afrika’ya gelmiyor” dedi. Haklı olabilir, çünkü Afrika ülkelerinin sivil toplum temsilcileri de aslan payını yine hızlı gelişen büyük ülkelerin aldığını ve adaptasyon fonlarının iklim değişikliğiyle ilgisiz alanlardaki yatırımlara gittiğini söylüyorlar. İşte tam da bunun için net, kuralları belli bir finans mekanizması kurmak gerekiyor.

7 örgütten ortak deklerasyon

Bugünün önemli bir gelişmesi de 3 büyük çevre örgütü (Greenpeace, WWF, Friends of the Earth), 3 büyük kalkınma ve insani yardım örgütü (Oxfam, Action Aid, Christian Aid) ve Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (IUTC) ortak bir bildiri yayınlamalarıydı. Bildiri gelişmekte olan ülkeleri sorumluluklarını almaya ve anlaşmanın önünü tıkamamaya çağırıyordu.

 

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

Varşova’dan 6. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 5. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 4. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 3. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.