Ana Sayfa Blog Sayfa 3988

1 Mayıs öncesinde 1 Mayıs saldırısı

1 Mayıs kutlamalarıyla ilgili basın açıklaması yapmak isteyen 1 Mayıs Komitesi’ne polis saldırdı. 10 kişi gözaltına alındı.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’den oluşan 1 Mayıs 2014 Komitesi üyeleri ve destek verenlere polis saldırdı.

taksim 1

Basın açıklamasına hiçbir yerde izin yok

Polis, basın açıklamasını Taxim Hill Oteli’nden yürüyerek Gezi Parkı merdivenlerinde yapmak isteyen kitleye izin vermedi. Açıklamayı Fransız Kültür Merkezi’nde yapmaları istendi.

Polisle kitle arasında arbede çıktı. Polis pankart taşıyan bir grubu kalkanlarla Sıraselviler girişine kadar itekledi.

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu Taxim Hill Oteli’nin önünde basın açıklaması yapmak istedi ancak polis Çerkezoğlu’nun basın açıklaması yapmasına da izin vermedi. Bu sırada polis gaz kullandı.

Çıkan olaylar sırasında sivil toplum örgütü ve sendika temsilcilerine destek verenlerin de aralarında olduğu yaklaşık 10 kişi gözaltına alındı. Halk TV kameramanının kaburgasından yaralandığı bildiriliyor.

Olayların ardından açıklama yapan komite “1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız” dedi.

Taksim Hill Otel önünde bulunan grup slogan atmaya devam ediyor.

(sendika.org/Bianet/Yeşil Gazete)

Kuzguncuk Bostanı’nda belediye bir ağacı kesti

Yıllardır imara açılması için uğraşılan Kuzguncuk’taki İlia’nın bostanına belediye ekipleri girdi.

Mahallelilerin aktardığına göre, ‘Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nden gelen yetkililer ot sökme gerekçesiyle bostana girdi;  ‘yatık’ olduğu gerekçesiyle bir defne ağacını köküne yakın bir yerinden kesitler.

Mahalleli, belediye görevlilerine tepki göstererek faaliyeti durdurdu. Şu anda belediye görevlilerinin Kuzguncuk Bostanı’na gelip açıklama yapması bekleniyor. Bostanda yaklaşık 25 mahalleli nöbet tutuyor, gelebilen herkesi desteğe bekliyorlar.

Bostanı Üsküdar Belediyesi aldı

700 yıldır bostan olarak kullanılan arazi son olarak Mart ayında Vakıflar Genel Müdürlüğü  tarafından ihaleye çıkarılmıştı. Bostanın ihalesini ayda 21 bin liraya Üsküdar Belediyesi aldı. Belediye Başkanı Kara “Çocuklar organik tarım yapacak” derken Kuzguncuklular Derneği şeffaf ve katılımcı bir proje istiyor.

(Yeşil Gazete)

PEC Zwolle’den tarihi zafer

Hollanda Kupası Finali’nde PEC Zwolle, şampiyonluğun güçlü adayı Ajax karşısında tarihi bir başarının altına imza attı. Ajax’ı Hollanda Kupası Finali’nde 5-1 gibi net skorla mağlup eden PEC Zwolle, gelecek sezon Avrupa Kupa’larında mücadele etme hakkını kazandı

Olaylı Hollanda Kupa Finali maçı sonrası PEC Zwolle'li oyuncuların kutlamarı görülmeye değerdi.
Olaylı Hollanda Kupa Finali maçı sonrası PEC Zwolle’li oyuncuların kutlamaları görülmeye değerdi.

Hollanda Kupası Finali’nde PEC Zwolle ile Ajax karşı karşıya geldi. Feyenoord’un sahası olan De Kuip’de oynanan maçta PEC Zwolle, Ajax’ı 5-1 mağlup ederek kupayı müzesine götürdü. Ajax’ın tek golü 3. dakikada Ricardo Van Rhijn’den geldi. PEC Zwolle’e galibiyeti getiren golleri 8 ve 12. dakikada Ryan Thomas, 22 ve 34. dakikada Guyon Fernandez, 50. dakikada Bram van Polen kaydetti.

Roterdam, Ajax taraftarı ve yine olay

PEC Zwolle ve Ajax arasında Feyenoord’un sahası olan De Kuip’de oynanan Hollanda Kupası Finali’nde Ajax taraftarının tepkisi damgasını vurdu. Mücadelenin başlamasıyla sahaya yanıcı maddeler atan Ajax taraftarları maçın yarım saat durmasına neden oldular. Futbolcuların soyunma odasına gitmesine neden olan olay sonrasında, Ajax’ın ve Manchester United’ın efsanevi kalecisi Edwin Vander Sar sahaya inerek,  seyircilerden ” bu saçmalığa bir son verilmesi gerektiğini” dile getirdi.

Kale arkasında bulunan Ajax taraftarları, PEC Zwolle'in ilk atağında ceza sahasına yanıcı maddeler atmaya başladılar.
Kale arkasında bulunan Ajax taraftarları, PEC Zwolle’in ilk atağında ceza sahasına yanıcı maddeler atmaya başladılar.

Beş yıl önce olaylı Feyenord-Ajax maçı sonrası 5 yıl De Kuip Stad’ında maç izlemesi yasaklanan Ajax taraftarları yasağın kalmasından sonraki ilk maçta yine olay çıkardılar. Maç sırasında ve sonrasında yaklaşık 35 kişi çıkan olaylar nedeniyle gözaltına alındı.

104 yıllık tarihte bir ilk

PEC Zwolle takımının Yeni Zellanda’lı genç  forveti Ryan Thomas, final maçında iki gol atarak takımının galibiyetinde önemli bir rol oynadı. Hollanda Kupa Finali’nde PEC Zwolle forması giyen Türk asıllı oyuncu Mustafa Saymak’ta 90 dakika forma giydi.

1910 yılında kurulan Zwolle, Ajax karşısında aldığı galibiyetle Hollanda Kupası’nı ilk kez müzesine götürmüş oldu. Zwolle, Hollanda Kupası’nda daha önce 1928 yılında RHC Heemstede’e 1977 yılında ise Twente’ye finalde kaybetmişti.

Hollanda kupasını iki kez finalde kaybeden Zwolle, Ajax’ı farklı mağlup ederek kazandığı kupa sonrasında gelecek sezon Avrupa kupalarında mücadele etmeye hak kazandılar.

(EuroSport, Yeşil Gazete )

İlkokulda psikolojik şiddetin etkisi yıllarca sürüyor

İngiltere’de yapılan bir araştırma, çocukken akranları tarafından psikolojik şiddete maruz kalan kişilerin, 40 yıl sonra bile bunun acısını çektiğine işaret ediyor.

images

King’s College‘ta yapılan araştırma, çocukken psikolojik şiddet görenlerin, depresyon ve kaygıya eğilimlerinin arttığı gözlemlendi.Ayrıca bu kişilerin 50’li yaşlarında hayat kaliteleri akranlarına göre daha düşük.

Söz konusu psikolojik şiddetle, akranlar arasındaki zorbaca, alaycı ve aşağılayıcı tavırlar kast ediliyor.

Psikolojileri daha kötü, zihinsel yetenekler daha düşük

Yıllarca süren araştırma kapsamında 1958 yılında doğan 7,771 çocuk, 7 yaşından 50 yaşına kadar incelendi.

Çocuklar 7 ve 11 yaşındayken, aileleriyle görüşüldü. Çocukların akranları tarafından psikolojik şiddete uğrayıp uğramadığı soruldu.
Görüşülen çocukların yüzde 25’inin psikolojik şiddete maruz kaldığı, yüzde 15’inin ise sürekli psikolojik şiddet gördüğü ortaya çıktı.
Çocuklar büyüyüp 23 yaşına ve 50 yaşına geldiklerinde, araştırmacılarla yeniden görüştüler. Kendilerine psikoloji ve sağlık testleri yapıldı.

Yapılan testler, çocukken akranları tarafından zorbaca ve alaycı tavırlara maruz kalanların hem fiziksel hem de psikolojik sağlığının daha kötü, zihinsel yeteneklerinin de daha düşük olduğunu gösterdi. Yine psikolojik şiddete maruz kalan kişilerde depresyona ve intihar düşüncesine daha sıklıkla rastlandı.

Ekonomik sonuçları da var

Araştırmada, bu kişilerin eğitime daha kısa süre devam ettikleri, işsizlik veya düşük maaş gibi sorunlar yaşadığı da belirtildi.

Okullarda psikolojik şiddet üaerine çalışan “BeatBullying” örgütünden Emma-Jane Cross, internet üzerinden psikolojik şiddet yoluyla tehlikenin daha da arttığını söyledi. Bu konuda harekete geçilmesi gerektiğini belirten Cross, “Bu konu gelecek kuşakların başını ağrıtacak gibi görünüyor. Acil bir şekilde bu ülkede hem internette hem gerçek hayatta psikolojik şiddetin nasıl ele alındığını gözden geçirmeliyiz. Ve bu tür tacizlere maruz kalan çocukların psikolojik destek almasını sağlamalıyız” dedi.

(BBC Türkçe/ Yeşil Gazete)

Güney Kore lideri: ‘Gemideki mürettebatın tavrı cinayete eşdeğer’

Güney Kore’de geçtiğimiz hafta batan gemiden 174 kişi kurtarıldı. 64 kişi hayatını kaybederken, çoğu okul gezisine giden öğrencilerden oluşan 238 kişi hala aranıyor.

0849036677323

 

Kaza sonrası geminin yedi mürettebatı gözaltına alındı ve “görevin ve deniz hukukunun ihlalinden soruşturma başlatıldı. Gözaltına alınanlar arasında geminin kaptanı Lee Joon-seok da var.

Güney Kore Devlet Başkanı Park Geun-hye, geçen hafta batan geminin kaptanını ve mürettebatını kınadı. Mürettebat ile Deniz Trafik Hizmetleri arasındaki son görüşmenin deşifresinin yayımlanması açıklama yapan Park, mürettebatın tavrının “cinayete eşdeğer” olduğunu söyledi. Park, kaptan ve mürettebatın “akıl almaz ve kabul edilemez” şekilde davrandıklarını belirtti.

Dümende 3. kaptan vardı

Kaptan Lee Joon-seok, bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada insanların denizde sürüklenmesinden korktuğu için tahliye anonsunu geciktirdiğini söylemişti. Lee, “Okyanus suyu soğuktu. Doğru düzgün bir kararla yolcuları tahliye etmezsek, can yeleği giysinler ya da giymesinler, okyanusta sürüklenebilir ve başka zorluklarla karşılaşabilirler diye düşündüm” demişti.

Savcılar ise gemi batarken kaptanın dümende olmadığını, daha önce kaza sırasında gemi idare tecrübesi olmayan 3. kaptanın dümende olduğunu söylemişti.

Tahliye anonsundan saniyeler sonra gemiyle iletişim kesildi 

Görüşmeler, mürettebatın kararsız kaldığını ve gemide büyük bir panik yaşandığını gösteriyor.
Gemiden gelen ilk yardım çağrısından 29 dakika sonra geminin kumandasındaki kişi “Dışarı çıkın, yolculara kıyafetlerini ve can yeleği giymelerini söyleyin lütfen” diyor.
Mürettebattan biri de “Gemiyi boşaltırsak, yolcuları kurtarabilecek misiniz?” diye soruyor.
Deniz Trafik Hizmetleri’nden gelen cevap ise “En azından can yeleklerini giydirin ve kaçmalarını söyleyin” oluyor.
Devam eden konuşmalarda, mürettebattaki kişi iki defa daha yolcuların “hemen kurtarılıp kurtarılamayacağını” soruyor.
Yaklaşık 13 dakika sonra, gemide tahliye anonsu yapıldığı anlaşılıyor. Saniyeler sonra ise gemi ile iletişim kesiliyor.

Ani dönüş gemiyi devirmiş olabilir 

Geminin içinde sıkışanların attıkları mesajlar ve telefonda söyledikleri, çok sayıda insanın koridorlarda sıkıştığını ve yolcuların kaçamadığını gösteriyor.
Bazı uzmanlar, keskin bir dönüş sonucu gemideki yükün yer değiştirerek, geminin dengesini bozabileceğini iddia ediyor.
Yetkililer, bu iddiayı soruşturuyor. Ayrıca erken tahliye ikazı ile diğer yolcuların kurtulup kurtulamayacağı da araştırılıyor.

(BBC Türkçe/ Yeşil Gazete)

Aydın Üniversitesi’nin sahibi ‘sokağa çıkmayın’ diyor

Gezi eylemlerinin yıldönümü yaklaşırken geçtiğimiz yıl Başbakan tarafından eylemlere destek vermekle eleştirilen üniversite yönetimlerinin ne yapacağı merak konusu oldu. İTÜ, bu yıl toplu mezuniyet töreni yapılmayacağını açıklarken İstanbul Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Mustafa Aydın, üniversite adına çeşitli gazetelere, “Üniversiteler sokak eylemlerini destekleyemez” başlıklı bir ilan verdi.

fft81_mf2122507

İlanda Aydın’ın Eğitim Zirvesi’ndeki konuşmasına yer verilerek, “Üniversitelerin siyasi görüşü olamaz” ara başlığı altında şu ifadeler kullanıldı:

“Üniversiteler siyasallaştırmadan arındırılmalıdır. Bir üniversite kurumsal yapı ve kimliği ile bir siyasi görüşü benimseyemez ve destekleyemez. Öğrencisini o yönde kanalize edemez. Üniversiteler eylem için akademik takviminde değişiklik yapamaz. Bu ne akademik özgürlük ne de özerklik kavramları ile asla bağdaştırılamaz.”

Gündemde üniversite öğrencilerinin katıldığı büyük bir eylem yokken, üniversitenin yöneticisi olan rektörün değil de Mütevelli Heyeti Başkanı’nın böyle bir ilan vermesi üniversitede şaşkınlık yarattı. Taraf gazetesinden Sümeyra Tansel’in haberine göre açıklama, üniversite kadrosu ve öğrencilerini herhangi bir protesto gösterisine katılması durumda zor durumda kalabileceği endişesi oluşturacağı nedeniyle ‘talihsiz’ olarak değerlendirildi.

‘Üniversite senatoları zırt pırt açıklama yapmamalı’

Bahçeşehir Üniversitesi AB İlişkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Eser Karakaş şöyle dedi:  ‘Üniversiteler sokak eylemlerine karşı çıkamaz. Ama üniversiteler bunun karşıtını da söyleyemez, üniversiteler yalnızca akademik özgürlüklere bir müdahale varsa orada taraf olmak zorundadırlar. Üniversite senatoları zırt pırt açıklama yapmamalıdırlar. Maalesef bütün üniversite tarihimiz böyle zırt pırt yapılan açıklamalarla dolu.’

‘Sokak eylemi ifadesi protesto hakkını olumsuzluyor’

Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fuat Keyman: Buradaki sokak eylemi kavramı yanlış, çünkü sokak eylemi dendiği zaman insanların temel haklarından biri olan protesto hakkı sokağa indirgenerek olumsuzlanıyor. Üniversitenin böyle bir hakkı olmamalıdır. O anlamda da üniversiteden böyle bir demecin gelmesi, kendi öğretim üyeleri ve öğrencilerinin protesto hak ve özgürlüğünün engellenmesine dönüşür ki bu da üniversite olma konumuna uygun değildir. Bu tür açıklamalar üniversitenin üniversite olmasıyla bağdaşmıyor.

(Taraf/Yeşil Gazete)

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Roth: ‘Hükümetin son başarısı haklara saygı göstermemenin bahanesi olabilir diye endişe ediyoruz’

İnsan Hakları İzleme Örgütü Başkanı (Human Rights Watch) Kenneth Roth, Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e yaptığı açıklamalarda Keseb saldırısı, meclisten geçen MİT yasası, Türkiye’nin 2014 ifade özgürlüğü durumu ve Terörle Mücadele Kanunu’yla ilgili görüşlerini açıkladı.

Meclis’ten geçen MİT yasasına ilişkin, “Gizli bir belgeyi sızdıran devlet yetkilisinin yanı sıra onu haberleştiren gazetecinin de yargılanmasına imkân sağlıyor. Bir benzetme yapacak olursak; sadece Snowden’ın değil Guardian ve Washington Post’un da dava edilmesini sağlayacak bir düzenleme bu. Pulitzer Ödülü alanlar Türkiye’deki bu yasa gereği yargılanırdı” dedi.

PKK’nın siyasi görüşleri hakkında sempati ifade etmek suç olmamalı. Şiddete bulaşmakla sempati ya da görüş ifade etmek arasında önemli bir fark var” diyen Roth, “Eğer barışçıl gösterilere katıldılarsa ya da PKK sempatizanı yazılar kaleme aldılarsa bu yargılama için gerekçe olamaz” ifadesini kullandı.

Kenneth-Roth-HRW

Söyleşiden satır başları şöyle:

‘Keseb’e saldıranlar Türkiye topraklarından geldiler’

Türkiye–Suriye sınırındaki Ermenilerin yaşadığı Keseb kasabasına yapılan saldırı konusunda bir ekibinizin detaylı çalışma yaptığını biliyoruz. Bulgular ne yönde?

Henüz çalışmalarımızın sonucunu yayınlamış değiliz. Ancak Türkiye topraklarından başlatılan bir saldırı olduğu çok açık. Ancak henüz operasyonun tam olarak nasıl yapıldığını söyleyecek durumda değiliz.

O halde Türkiye topraklarından geldiğini nasıl bu kadar net söyleyebiliyorsunuz?

Oraya nasıl gelebildiklerinin başka bir izahı olur mu bilmiyorum. Önemli çapta bir askeri operasyondu. Bunu yapanların Türkiye’den başka bir yerden gelmiş olmasını hayal etmek zor. Ama burada asıl mesele nereden geldiklerinden çok bu tür operasyonları yaparken bölgedeki insanların temel haklarını gözetip gözetmedikleri. İnsan haklarını ayaklar altına alanın Esad olduğunu biliyoruz. Ama biz HRW olarak silahlı muhalefet içinde de insan hakları ihlali yapanlar olduğunu raporladık. Rejiminki gibi sistematik ihlaller olduğunu söylemiyoruz ama muhaliflerin de bazı katliamlara imza attığını belgelerle ortaya koyduk. Dolayısıyla muhaliflere yardım edenlerin bu tür ağır insan hakları ihlalleri yapanlara yardım edip etmediklerine dikkat etmesi önemli. Bu tür bir vahşete dış destek sağlamamak için katı önlemler alınmalı.

‘Guta saldırısını Türk istihbararı yapmadı’

Seymour Hersh geçenlerde kaleme aldığı bir makalede Guta’daki kimyasal saldırının Türk istihbaratı tarafından planlandığına, sarinin Türkiye’den geçirildiğine ilişkin bazı iddialar ortaya attı. Sahada ekipleriniz var. Bu tür iddialara prim verir misiniz?

Hiç prim vermem, sıfır ihtimal. HRW olarak Guta saldırısını çok detaylı inceledik. Bütün bulgular saldırının sorumlusu olarak Suriye ordusunu işaret ediyor. Kullanılan oldukça iddialı füzelerin Türkiye sınırından Şam’ın banliyölerine kadar kimse görmeden geçirilmiş olduğu iddiası inandırıcılıktan uzak. Füzelerin askeri olarak Esad tarafından kontrol edilen bölgeden ateşlendiği ortada. Ayrıca muhaliflerin o kadar büyük miktarda sarin üretecek kapasitesinin olmadığını da biliyoruz. Kullanılan sarinde rejimin de inkâr etmediği türden kimyasal bir imza vardı. Hersh kaynaklarının ismini de vermiyor, hiç güvenilir iddialar değil.

Suriye’ye insani yardım götüren bazı Türk TIR’larının içinde silah olduğu yönündeki iddialar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bilemiyorum. Ama bizim için şu anda yardımlar konusundaki en önemli nokta Birleşmiş Milletler’in 22 Şubat kararının uygulanması. BM artık sınır ötesi yardım konusunda adım atmak zorunda. Güvenlik Konseyi bunun için yetki verdi, artık eylem zamanı. Ya Esad Şam’dan bugüne kadar Şam üzerinden ülkeye giren yardımı keserse diye bir kaygı var. Ama Esad’ın blöfünü görmek lazım. Bugüne onun tehditlerine rağmen pek çok STK Türkiye sınırından yardım geçirmeyi başardı. BM’nin de bu yönteme geçmesi gerekiyor. İnsani yardım konvoylarına saldırmak Esad açısından çok büyük bir provokasyon olacaktır. Bunu yapacağına dair bir emare yok. En olumsuz senaryoların milyonlarca insanı mahrumiyetten kurtarabilecek adımlara engel olmasına izin vermemeliyiz.

Türkiye son dönemde yörüngeden çıktı

Türkiye’yi 2014 yılı itibarıyla dünya insan hakları haritasının neresine koyarsınız?

Biliyorsunuz biz endeksler ya da karşılaştırmalı analizler yapmıyoruz. Ben Türkiye’ye kendi içindeki gelişimi açısından bakıyorum. Geçen 10 küsur sene içinde Türkiye olumlu bir yörüngede ilerliyordu ancak son dönemde yörüngeden çıktı. O eski en karanlık günlere döndüğünüzü söylemiyorum ama şu anda yanlış yönde ilerliyor. Seçim zaferi hak ve hukuku kurban etme lisansı vermez

Türkiye ziyaretinizin sebebi nedir?

Bu önemli dönemde Türkiye’ye geldim, çünkü ülkenizin son 10 yılda insan hakları alanında kat ettiği gelişmeleri geri götürme riski taşıyan eğilimleri konuşup tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Cumhurbaşkanı Gül ve Sayın Numan Kurtulmuş ile yaptığım görüşmelerin ana teması buydu. Bugün Türkiye pek çok alanda 10 sene öncesinden çok daha iyi bir noktada. Gerçek anlamda bir değişim süreci yaşadınız. Ancak Gezi protestoları ve son sızan tapeler karşısında izlenen tutum nedeniyle son dönem daha ziyade otokratik bir dönem olarak geçti Türkiye’de. Bu durumu konuşma gereği hissettim.

‘Hükümetin son başarısı haklara saygı göstermemenin bahanesi olabilir diye endişe ediyoruz’

Türk hükümeti sizin önerilerinizi ve uyarılarınızı dikkate alıyor mu genelde?

Genele dair konuşmak yerine bu ziyaret sırasında ne olduğunu anlatayım. Cumhurbaşkanı Gül çok yapıcı yaklaştı. Biz elbette onun icranın başı olmadığının farkındalığı içinde gittik görüşmeye. Ancak ülkenin uzun vadeli perspektifini kendisiyle konuşmak önemli. Seçimlerde elde edilen oy üstünlüğünü demokrasiyle eşit görmemenin önemini vurguladık. Seçimler elbette demokrasinin gereğidir ama hukukun üstünlüğü ve haklara saygı da demokrasinin gereğidir. Hükümetin son aylarda seçim başarısı sanki haklara tam saygı göstermemenin bahanesi olabilirmiş gibi bir retorik kullanmasından endişe duyuyoruz. Bazen siyasi zaferin sıcağında bu hassasiyetler kaybolabiliyor. Siyasi zafer hükümetlere icra yetkisi verir, hukukun üstünlüğünü ya da temel hakları kurban etme lisansı değil. Cumhurbaşkanı Gül’le ele aldığımız bir diğer konu da yargının siyasallaşmasıydı. HSYK Yasası’nda yapılmak istenen düzenlemeyle kurulu adalet bakanına bağlama çabası olduğunu izliyoruz. Yargı bağımsızlığı ‘şu adamların karşısına bu adamları koymalıyız’ gibi bir yaklaşımla sağlanamaz.

‘Gülencilerin yerine sadık AKP’liler yerleştirilince Yargı bağımsız olmuyor’

Bu sorunu Numan Kurtulmuş görüşmesinde de gündeme getirdiğinizi tahmin ediyorum. Kendisinin yanıtı ‘Ama biz yargıyı paralel devletten temizlemeye çalışıyoruz’ şeklinde mi oldu?

Biz Gülen meselesinin farkındayız. Ama ben meselenin Gülencilerin yerine sadık AKP’liler yerleştirmek olmaması gerektiğini söylediğimde Sayın Kurtulmuş itiraz etmedi. Söylediklerime karşı çıkmamış olmasını önemsiyorum. Ama kendisine de söyledim; bu meseleleri AKP sonsuza kadar iktidarda kalacakmış gibi ele alamazsınız. ‘Şimdi bize daha çok yetki verin sonra biz bu sorunları halledeceğiz’ diyerek anayasal bir sistem yeniden yapılandırılmaz. Hiçbir hükümet sonsuza kadar hükümet kalmayacak. Hepsi bir noktada muhalefete düşecek. O yüzden bugün bazı olağandışı adımları atarken kendilerine şunu sormaları lazım; şu anda muhalefette olanlar iktidarda olsa bunları yapmasını ister miydik?

‘Gülencilerin yerine AKP’lileri yerleştirerek bu iş olmaz’ dediğinize göre yargıdaki Cemaat etkisini kabul ettiğiniz anlamı da çıkmıyor mu buradan?

Bunu ben bilemem. Gülenciler cüzdanlarında üyelik kartıyla mı dolaşıyor ki? Ama hükümetinizin bu tür bir suçlaması var. HSYK’da yapılmak istenen değişikliğin motivasyonu gerçekten de hükümetin savunduğu gibi belki bu. Ancak öyleyse bile o pozisyonlara birilerinin sadece sadık AKP’li oldukları için yerleştirilmemesi çok önemli.

‘ABD’de Pulitzer alan gazeteler Türkiye’de olsa yargılanırdı’

Meclis’ten siz buradayken geçen MİT Yasası’nın en sorunlu tarafı nedir sizce?

Yasanın temel motivasyonunun istihbarat teşkilatı mensuplarının yargılanma riski olmadan bazı görüşmeler için görevlendirilmesi olduğunu anlıyorum. Bu makul bir arayış ve kimse de sorgulamaz zaten. Fakat MİT Yasası endişe verici bir biçimde bunun çok ötesine geçmiş durumda. Özelikle de basın özgürlüğü açısından çok kısıtlayıcı bir yaklaşımla hazırlanmış. Gizli bir belgeyi sızdıran devlet yetkilisinin yanı sıra onu haberleştiren gazetecinin de yargılanmasına imkân sağlıyor. Bir benzetme yapacak olursak; sadece Snowden’ın değil Guardian ve Washington Post’un da dava edilmesini sağlayacak bir düzenleme bu.

Oysa bahsettiğiniz gazeteler o sızdırılan belgeler üzerinden yaptıkları haberlerle Pulitzer aldı.

Evet aynen öyle. Pulitzer Ödülü alanlar Türkiye’deki bu yasa gereği yargılanırdı. Bu çok anlamsız. Bu yasa medyanın hükümetin üzerindeki kontrol fonksiyonunu tamamen zayıflatıyor. Hükümetler hoşlansın ya da hoşlanmasın gazetecilere her zaman bilgi sızdırılır. Bu bilgiler üzerine kurulan haberler hükümetlerin hesap verme yükümlülüğünün işlemesi için büyük öneme sahiptir. Eğer siz haber sürecine cezai yaptırım getirirseniz hükümetin hesap verme sorumluluğunu önlemiş olursunuz ki bu çok tehlikeli bir durumdur. Numan Kurtulmuş bana böyle bir niyetleri olmadığını, bu yasaya Oslo görüşmeleri üzerinden yaşanan tartışmanın neden olduğunu söyledi. Ama yasanın kendisinin bahsettiği koşulların çok ötesinde saiklerle hazırlandığı ortada.

‘PKK’ya sempati ifade etmek suç olamaz’

Türkiye’de pek çok gazetecinin yargılanmasına neden olan bir diğer yasa da Terörle Mücadele Yasası. Onu da gündeme getirdiniz mi görüşmelerde?

Evet. Eğer barışçıl gösterilere katıldılarsa ya da PKK sempatizanı yazılar kaleme aldılarsa bu yargılama için gerekçe olamaz. PKK’nın siyasi görüşleri hakkında sempati ifade etmek suç olmamalı. Şiddete bulaşmakla sempati ya da görüş ifade etmek arasında önemli bir fark var. Türkiye’de Terörle Mücadele Yasası üzerinden bu ayrımın flulaştırıldığını görüyoruz. Yasanın terör tanımını bu kadar geniş tutması çok sorunlu.

Hükümet bir yandan Öcalan ile görüşme sürecini yönetirken öte yandan PKK sempatizanı olduğu gerekçesiyle gazeteci ya da siyasetçileri yargılayarak dünyaya ne tür bir mesaj vermiş oluyor?

Numan Kurtulmuş bu konuda şunu söyledi; ‘Bir barış sürecinin ortasındayız, tamamladığımızda bütün bu sorunlar da çözülmüş olacak’. Bu yeterince iyi bir yanıt değil. Barış görüşmeleri belki başarılı olur belki de olmaz. Ama Terörle Mücadele Yasası’nı bu kadar bir tanım üzerinden uygulamak barış sürecini zorlaştıran bir atmosfer yaratıyor. Eğer hükümet gerçekten sürecin başarısını istiyorsa, meşru siyasi görüşlerini ifade eden insanları serbest bırakmalı.

‘Hükümetin kendi hesap verme yükümlülüğünü zayıflatma çabası var’

Türkiye’de yönetimin otoriterleştiği konusunda Batı’da çok yazılıp çiziliyor. Size göre de bunun işaretleri var mı?

O çok büyük bir kelime. Ben şöyle ifade edeyim; hükümetin son dönemde kendisinin hesap vermesini zorlaştıracak bir dizi adım atıyor olmasını endişeyle izliyorum. Daha yeni bir seçimden çıktınız, önünüzde yine seçimler var. Seçimler demokrasilerde hesap verme yükümlülüğünün önemli bir ayağıdır ama hesap verme yükümlülüğünün tamamını karşılamaz. Twitter ve YouTube yasakları, İnternet Yasası, MİT Yasası, HSYK’yı kontrol altına alma çabası… Bunların hepsi hükümetin kendi hesap verme yükümlülüğünü zayıflatmaya çalışan adımlar. Sadece seçim gününde hesap veren, iki seçim arasında istediğini yapan hükümetleri kimse istemez. O iki seçim arasında hükümetlerin hesap verme yükümlülüğünün sağlıklı işlemesi için de özgür basın ve hukukun üstünlüğü olmazsa olmazdır. Çoğunlukçuluk demokrasiyle aynı şey değildir.

Bu vurguyu neden yapıyorsunuz? Türkiye’nin bugün çoğunlukçuluğun demokrasinin önüne geçtiği bir biçimde yönetildiğini mi düşünüyorsunuz?

Türkiye demokrasinin bazı unsurlarına sahip. Ancak demokrasinin bazı unsurları hükümetin seçim dışı hesap verme yükümlülüğünü zayıflatma çabaları nedeniyle tehdit altında. Hükümet, hesap verme yükümlülüğünü zayıflatmayı meşrulaştırmak için çoğunlukçuluk söylemini kullanıyor.

(Hürriyet/T24)

Fosil yakıtçıların ‘inine’ girmek – Pelin Cengiz

pelin cengizİklim değişikliğinin sebepleri, gezegen üzerinde yarattığı olumsuzluklar, radikal önlemler alınmaması hâlinde olacaklar ve küresel ısınmanın etkilerini en aza indirmek için atılması gereken adımlar IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) raporunda ortaya kondu. 194 ülkenin taraf olduğu 2600 sayfadan oluşan rapor özetle şunu söylüyor: İklim değişikliğinin sebebi fosil yakıt kullanımı neticesinde atmosfere salınan sera gazlarıdır, dolayısıyla küresel ısınmanın sebebi insan kaynaklı faaliyetlerdir, gezegeni 0,08 derece ısıttık, yaşanan pek çok felaket bunun sonucudur, iklim değişikliğinin önüne geçmek için fosil yakıtlara dayalı enerjilerden vazgeçmek, acilen yenilenebilir enerji yatırımlarını arttırmak gerekli.

Petrol lobisinden karşı atak gecikmedi. Utanç verici bir pişkinlikle sera gazı emisyonlarına en fazla sebep olanlardan Exxon Mobile, “iklim değişikliği politikalarının kendisi gibi petrol şirketlerinin kazançlarını ve değerini tehlikeye attığını” belirtti. Şirket, iklim değişikliğini önlemek için politika üretmek ve uygulamak gerektiğini kabul etti ancak, küresel ekonomik büyüme bahanesini öne sürerek, petrol şirketlerinin büyümedeki kritik önemine atıf yaptı. Üstelik, petrol tüketimine sınır getirmek yerine fiyatların artırılmasını önerdi.

Dünyayı arsızca kirletmeyi sürdüreceğini söyleyen Exxon Mobile’in bu yaklaşımına IPCC’nin cevabı gecikmedi: Küresel ısınmanın etkilerini azaltmak için en etkili yol, giderek daha ucuz ve yaygın hâle gelen yenilenebilir enerjiye geçiş, sanıldığı gibi büyümeyi olumsuz etkilemeyecek. Gelişmekte olan ekonomiler yüzde 5 yerine yüzde 4,9, gelişmiş ekonomiler yüzde 2 yerine yüzde 1,9 büyüyecek.

Bu noktada, bilinç yaratacak kampanyalar çok önemli. Fosil yakıt endüstrisiyle mücadelede gayet etkili bazı yöntemler mevcut. İlhamını, Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine karşı direnenlerin benimsediği boykottan alan iklim değişikliğiyle mücadele hareketi 350.org, 2010’da ABD’de Divestment kampanyası başlattı. Üniversite, kilise, vakıflar ve emeklilik fonlarının, fosil yakıt şirketlerinin hisselerine yaptığı yatırımların geri çekilmesi şeklinde izah edilebilecek bu girişimin hedefinde 200 halka açık fosil yakıt şirketi var.

Amaç, investment (yatırım) yerine divestment (yatırımı geri çekme) ile hedefteki şirketlerin finansal kaynaklarını kurutmak. ABD dışında Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiltere’de süren kampanya Avrupa’da da yayılıyor. Bu şirketlerden yeni rezerv arayışlarını durdurmaları, karar alma süreçlerini etkilemek için yaptıkları lobicilik işlerine son vermeleri ve sahip oldukları rezervlerin de yüzde 80’ini toprak altında bırakmaları isteniyor. Exxon Mobile’in vurgu yaptığı “şirket değerleri etkilenir” serzenişi de bundan kaynaklı. Bu şirketlerin değerleri yerin altındaki rezervlere göre yapılıyor, rezervi çıkarıp işlemediğiniz sürece bu değer kâğıt üzerinde bir rakam.

Bu konuda önemli bir çağrı Harvard Üniversitesi cephesinden geldi. 100 profesör, “Harvard gibi üniversitelerin varlık sebebi öğrencileri için geleceğe yatırım yapmaktır, geleceğimizi ve gezegeni tehdit eden fosil yakıt şirketlerine yapılan 32,7 milyar dolarlık yatırımın temizlenmesini talep ediyoruz. Bu şirketler, iklimle uyum yasalarının önündeki en büyük bariyerlerdir, bunların haydut şirketler olduğunun altı çizilmelidir. Küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutmak için yeni fosil yakıt çıkarılmamalıdır. Şirketlerin değerlemesi bu rezervlerin hepsi çıkarılacak üzerinden yapılıyor. Bu illüzyona yatırım yaparak geleceği tehlikeye atamayız” diyen metni imzalayarak, ateşten topu Harvard yönetimine attı bile.

Sadece ABD’deki 500 üniversitenin birikiminin 400 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde fosil yakıtçıların neden bu kadar yaygara yaptığını anlamak mümkün.

Pelin Cengiz – Taraf

 

Korku filmi böyle korkunç değildir – Ümit Kıvanç

umit_kivancNe demeli? Gazeteci sıfatıyla A Haber televizyonunda “Yaz Boz” adlı programı yürüten iki kişi, Ergün Diler ile Bekir Hazar, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun bir numaralı ismi Rıza Zarrab’ı karşılarına alıp bize bir dehşet gecesi yaşattılar. Şu anda gazetecilik yapan veya hayatının bir döneminde bu mesleği yapmaya çalışmış herkesi ya oturduğu yere çakan, yerinden kalkamaz hale getiren ya da ayağa fırlatıp sinir krizleri geçirmesine yolaçan program, her şeyden önce derin ve yaygın bir utanç duygusu yarattı. Meslek adına değil sadece. Toplumumuz adına, genel ahlâkî standartlarımız adına. Belki de kısaca “insanlık adına” deyip geçmek lazım.

Başbakanın, sözünden çıkmayacak gazetecileri karşısına alıp gerçekleştirdiği, başlıbaşına bir tür haline getirdiği “çanak röportaj”ın varabileceği sınırı görmek hakikaten yıkıcı oldu. Daha doğrusu, bu işin herhangi bir sınırının varolmadığını gördük. Programı ele alıp didiklemenin bir manası yok, çünkü karşımızdaki, şu ya da bu sebeple hataya düşülmüş, eksikli kalmış vs. bir gazetecilik hadisesi değil. Belli ki, daha büyük bir operasyonun ilk büyük adımı bu. Yolsuzluk meselesi sıfırlanmak isteniyor. Yani tek tek problemleri çözmek değil, dersi bütünüyle kaldırmak gibi bir şey; izah edeceğim.

Hükümet ve iktidar partisi, sanırım hiçbir normal parlamenter düzende hiçbir partinin altından kalkamayacağı çap ve çeşitlilikteki yolsuzluk soruşturmalarıyla baş etmenin yolunu, meseleyi tamamen sıfırlamakta bulmuş. Günün birinde mahkeme önüne de, Meclis’e de, kamuoyunun önüne de gelmesi kaçınılmaz olan zehir zemberek fezlekelere komplo, uydurma vs. muamelesi yapılmasını sağlamanın en güvenilir ve kesin yolu olarak, sanırım, bizzat Rıza Zarrab’ı aklamayı kararlaştırmışlar. Yolsuzluk çarkının merkezinde bulunduğu, bakanlara rüşvet dağıttığı iddia edilen şahıs temizse, suçlamalar da haliyle akim kalacaktır – düşünce bu olmalı.

İşte, bize seyrettirilen de, bir ilk adım olarak, Zarrab’ın gazeteci suretindeki ikili tarafından kaldırılan toplarla güm güm indiği, zaman zaman bu ikiliye de, hattâ olayları izleyen bizlere de ayar verdiği, bir çeşit müsamereydi. Müsamerenin en çarpıcı yanı, bu kadar büyük bir yolsuzluk soruşturmasının baş şüphelisinin böylesine kendinden emin, atak, hattâ suçlayıcı davranabilmesi değildi. Hayır, gazetecilik yaptıklarına inanmamızı bekleyen ve aralarda kendilerine yöneltilen eleştirileri cevaplarken izleyicileri azarlayan iki karakterin kötü oyunculuğu da değildi. Yakın planlarında Rıza Zarrab’a fon oluşturan Türk bayrağıydı elbette!

Bu hamasî unsur, tabiî ki, henüz birkaç defa görünüp kaybolduğunda, herkesin aklına Hrant’ın katiline fon yapılan bayrağı getirdi. Ogün Samast’ın arkasına devletin polis ve jandarmalarınca yerleştirilmiş bayrak, devletin katile sahip çıkacağını bildirmişti bize; Zarrab’ın arkasındakiyle nasıl bir mesaj veriliyor? Şüphesiz aynı mesaj. Ve bu, çanak röportaj operasyonuna fazladan bir nüans katıyor. Zarrab’ın temiz olduğuna inandırılmamız, onun çevresinde örülmüş rüşvet ve yolsuzluk ağının böylece bir anda buhar oluvermesi amaçlanıyor, evet, fakat bayrağı oraya koyunca, anlam derinleşiyor: İnanmasanız da bu böyle kabul edilecek, demek istiyorlar.

Dindarlar adına politika yapanların bir türlü anlayamadığı şey şu: Gece bu program sürerken, aklı başından giden birçok muhalif insan, öncelikle utanç duydu. İnsanlar utançlarını birbirleriyle paylaştı. Bu bir sağlık belirtisidir. Öyle bir tezgahı hazırlamak, icra etmek, savunmak ve bundan herhangi bir utanç duymamaksa, epeyce ağır bir hastalık belirtisi. İslâmcı politika ve siyasetçiler, bu utanç duygusundan giderek uzaklaşıyor. Fakat yeryüzünde kimseye böyle bir ayrıcalık tanınmamıştır. Utancını yitirenin, hele iktidar uğruna, ikbal uğruna, para pul, başkalarına tahakküm uğruna terk edenin ne olacağını din de aynı şekilde tarif eder, aklı ve vicdanı yerinde herhangi bir ateist de. İslâmcılar, anlamıyorsunuz: Utanç öyle bir şey ki, kaybettiğinizde bir daha bulup yerine takmanız imkânı yok. Ve siz bu yöntemlerle kazanırsanız, toplum külliyen kaybedecek. Ahlâkını, geleceğini kaybedecek.

Ümit Kıvanç – riyatabirleri.blogspot.com

21 Nisan 2014

Taksim’e ekmek bırakarak Berkin’i anmak isteyen 4 kişi gözaltına alındı

Gezi isyanı sırasında polisin gaz bombasıyla öldürdüğü 15 yaşındaki Berkin Elvan’ın ölümünün 40. gününde anmak isteyen ve Taksim Anıtı’na ekmek bırakmak isteyen dört kişi gözaltına alındı.

Derbi sırasında e-bilet protestosuna çevik kuvvet saldırısı

Pazar günü Beşiktaş ile Fenerbahçe arasında oynanan derbi maç sırasında Olimpiyat stadı dışında e-bilet uygulamasını protesto eden taraftarların içeri girmeye çalışması üzerine stat dışında bekleyen çevik kuvvet ekipleri TOMA ve biber gazı ile guruba saldırdı.

Gezi Parkı’nda takas şenliği yapılmasına polis izin vermedi

Gezi Parkı’nda yapılması planlanan “eşya ve kitap takası” etkinliği polis engeline takıldı. Sosyal medyadan yapılan çağrılarla bugün Gezi Parkı’nda bir araya gelen yaklaşık 50 kişi, güvenlik gerekçesiyle polis tarafından parktan çıkarıldı.

İstanbul Kart passolig yerine çalıştı

Türkiye Futbol Federasyonu’nun bu hafta uygulamaya koyduğu E-Bilet sistemi Spor Toto Süper Lig’in 30. haftasında kullanılmaya başlandı ancak derbi girişleri sırsında İstanbul Kart ile turnikelerden geçilip maça girilebildi.