Hükümetin yetkilerini elinden aldığı çevre mühendisleri, altı aylık hukuki mücadelenin sonunda yetkilerini geri kazandı. Fakay yeni yönetmelik de eleştirilerin hedefi oldu.
21 Kasım tarihinde yapılan yönetmelik değişiklikleriyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı doğayı kirleten yaklaşık 150 bin tesis ve işletmenin denetim ve danışmanlık görevini çevre mühendislerinin kontrolünden alınmıştı.
ÇED raporlarının hazırlanmasında ve danışmanlık hizmetlerinin yürütülmesinde görev alacak personelin çevre mühendisleri arasından belirlenmesi şartını ortadan kaldıran 21 Kasım tarihli yönetmelik değişikliği, pek çok çevre danışmanlık şirketini de kapanmanın eşiğine getirmişti. Yaklaşık 730 danışmanlık firmasının pek çoğu, en az 5 çevre görevlisi istihdam etme ve diğer koşulları karşılayamamış ve ÇMO aracılığıyla yönetmeliğin değiştirilmesi yönündeki isteklerini Bakanlığa iletmişlerdi.
Çevre ihlallerini yine çevre mühendisleri kontrol edebilecek
Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) ve çevre mühendislerinin tepkileri sonrasında değiştirilen yeni düzenleme dün Resmi Gazete’de yayımlandı.
Birgün’de Doğu Eroğlu‘nun haberine göre, Çevreyi kirleten tesislerde danışmanlık yapan ve kamuoyu adına denetim gerçekleştiren; kent, çevre ve enerji yatırımlarının doğaya olan etkilerini ölçen çevre görevlilerini ilgilendiren yönetmelikte yapılan değişikliklerle, çevre görevlisi olma koşullarında ibre yeniden çevre mühendislerine dönerken, çevre mühendislerine çevre görevlisi olmak için getirilen sınav şartı kaldırıldı.
Yanı sıra çevre danışmanlık firmaları için büro tescil belgesi zorunluluğunun kaldırılması ile birlikte ÇMO denetimi dışındaki firmaların da çevre danışmanlığı yapmasının önü açıldı. Çevre görevlilerinin ÇMO’ya üyelik şartı da kaldırıldı ve mühendislerin mesleki denetimlerinin meslek odası tarafından yapılması önlendi.
Yönetmelik değişikliği öncesinde yayınlanan taslağın eleştiri alması karşısında muhataplarla masaya oturmayan Bakanlık, ÇMO’nun inisiyatif alarak pek çok bürokrat ve Bakanlık yetkilisiyle görüşmesine rağmen taslakta değişiklik yapmadı ve yönetmelik değişikliğini taslağa ek yapmadan gerçekleştirdi.
Yeni yönetmeliğin çıkmasıyla ÇMO mensubu mühendislerden pek çok tepki geldiğini ve yönetmeliğin yeniden düzenlenmesine ilişkin önerilerini Bakanlığa derhal sunduklarını belirten ÇMO Genel Başkanı Baran Bozoğlu, 21 Kasım’dan itibaren işleyen süreci şöyle anlattı:
“ÇMO’nun hem mesleki anlamda mensuplarına hem de çevre mühendislerinin üstlendiği çevre denetimi görevleri sebebiyle kamuoyuna karşı sorumluluğu var. Yeni yönetmeliğin 21 Kasım’da yayınlanmasının ardından gece gündüz örgütlü bir çalışma yürüttük. Yerellerde üyelerimizle, akademisyenlerle, özel firmalarla görüşerek yönetmelikle ilgili bir rapor hazırladık.” 17 Aralık sürecinde Çevre ve Şehircilik Eski Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın istifasının ardından yeni bir kadroyla muhatap olduklarını aktaran Bozoğlu, “Meslek şovenliği yapmadan, çevresel denetimde kamuoyuna olan sorumluluğumuz çerçevesinde hareket ettik. Konunun tüm paydaşlarının yönetmeliğin değişmesini istediğini, Bakanlık hiyerarşisinin tüm birimleriyle defalarca yaptığımız toplantılarda ifade ettik. Bakanlık da sonunda gerçeği gördü” diye konuştu.
Türkiye’de çevre, kent ve enerji yatırımlarında en çok tartışılan yasal mekanizmalardan biri olan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinin yanı sıra, Türkiye’de çevre kirliliğine yol açan yaklaşık 150 bin tesis ve işletmenin denetlenmesi ile çevre danışmanlıklarının yürütülmesi işlerinden çevre mühendisleri sorumlu. Tesislerin kirletme miktarlarını, doğaya verebilecekleri atıkların cinsini, filtre ve baca sistemlerini denetleyen sorumlular, AKP döneminde çıkartılan yasalarla ‘çevre görevlisi’ olarak tanımlanmış, çevre mühendisleri dışında teknik bilgisi olmayan pek çok kişinin çevre görevlisi olmasının yolu açılmıştı.
Çevre Örgütü Greenpeace’in ABD ofisinin başına Annie Leonard geçti. Leonard, yıllardır Greenpeace için çalışmasının yanında Story of Stuff (Şeylerin Hikayesi) isimli faydalı video çalışmalarıyla biliniyor.
1988’de Greenpeace’de uluslararası zehirli atıklar kampanyasında çalışmaya başlayan Leonard, atık ihracının engellenmesi için çalıştı. Bu kampanya döneminde Apartheid rejimi sırasında siyahların bölgesine atılması planlanan zehirli atığı prıteso ettiği için gözlatına alındı.
Annie Leonard ayrıca çok uluslu kaynak merkezi, Zararsız sağlık hizmeti ve çöp yakma kazanı alternatifleri birliği gibi bölümlerde yöneticilik yaptı.
Leonard, özellikle internette yayınlanmış olan şişelenmiş su, elektronik ya da kozmetik endüstrilerinin iç yüzünü deşifre ettiği videolarla tanınıyor.
Kanada’nın kanlı yavru fok avı başladı. Nisan’ın ortasında, bebek foklar henüz üç aylıkken başlayan hükümet destekli avda, her sene yaklaşık 400 bin fok kürkü ve yağı için öldürülüyor.Ava izin veren Kanada’ya hayvan hakkı ünlüler de dahil dünyanın pek çok yerinden tepki mesajları geliyor.
Kanada’nın Arktik Denizi kıyısına gelen yaklaşık bin kadar küçük bot, gezegenin en ‘geleneksel’ ve en kanlı hayvan avlarından birine başladı. Yaklaşık üç ay önce doğmuş ve anneleri tarafından gelişmeleri için özgür bırakılmış 400 bin kadar savunmasız fok, kürkleri beyazdan geriye döndüğü zaman öldürülecekler. Foklar hem derileri moda endüstrisinde kullanmak üzere yüzülüyor hem de omega 3 zengini yağları besin desteği olarak kullanılıyor.
AB’de yasak olan fok ürünleri serbest mi olacak?
Dünyanın bu en büyük deniz memeli avının son bulması için hayvan hakkı örgütleri yıllardır uğraşıyor. Fakat gelinen noktada, Dünya Ticaret Örgütü (WTO), 2010 yılında Avrupa Birliği’ne girişini yasakladığı fok avı ürünlerinin AB’ye girip giremeyeceğini tartışmaya başladı. Başta Kanada olmak üzere Norveç gibi fok avlayan ülkelerinin lobi faaliyeti sonucu değişmesi gündeme gelen yasakla ilgili kararını WTO bu ay içinde açıklayacak
Jude Law: WTO yasağa sahip çıkmalı
İngiliz oyuncu Jude Law, geçtiğimiz günlerde WTO’ya hitaben yasağın değiştirilmemesi konusunda bir mektup yazmıştı. Hayvan hakları örgütü PETA vasıtasıyla yayımlanan mektupta Law, WTO’nun Avrupa piyasasını fok endsütrisine kapatmasının Kanada için bu avı sorgulamak sebebi olduğu belirtilerek ‘WTO’nun amacı pazarları teşvik etmektir; fok avı gibi ölüm endüstrilerini destekleyen hükümet kararlarını değil’ deniyor.
Morrisey: Bakan kendisine böyle bir ölüm ister mi?
Hayvan hakkı aktivisti olan Morrisey de her sene olduğu gib avın başladığı gün, 21 Nisan’da sitesinden bir yazı yayımladı ve Kanada Balıkçılık Bakanlığı Gail Shea‘ya hitaben ‘Shea kendisi için böylesine bir ölümü diler mi?’ diye sordu; ‘Eğer kendisi bu katliamın ‘insani’ olduğunu düşünüyorsa neden kendisini önümüzdeki birkaç hafta içinde öldürülecek binlerce yavru fokun yerine koymuyor?’
İngiltere’de yayımlanan Financial Times gazetesinde Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi durumunda Putin tarzı yönetime geçiş eleştirileceğinin artacağı yorumu yapıldı.
“Erdoğan seçilirse arka planda kalmayı kabullenemez”
Daniel Dombey‘nin kaleme aldığı makalede yerel seçimlerden başarıyla çıkan Erdoğan’ın daha büyük bir sınava hazırlandığı belirtiliyor ve “Başbakan Erdoğan eğer aday olursa kazanma şansı son derece yüksek. Ancak asıl bilinmezlik yaratan ülkenin ilk doğrudan seçilen Cumhurbaşkanı’nın ne kadar yetkiyle donatılmış olacağı” deniyor.
Makale şöyle devam ediyor: “Ülkenin doğrudan seçilen ilk Cumhurbaşkanı’nın Vladimir Putin modeline mi, yoksa tamamen sembolik görevi olan İngiltere Kraliçesi’ne mi daha yakın olacağı belirsiz. Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ikinci seçeneğin daha olası olduğunu gösteriyor.”
“Son 25 yılda iki kez etkili Başbakanlar Cumhurbaşkanlığı makamına çıktı ve siyasetteki etkilerini kaybetti. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı da büyük ölçüde sembolik bir rol olarak kaldı. Ancak Erdoğan seçilirse siyasetin arka planında kalmayı kabullenecekmiş gibi gözükmüyor”
‘Yetkiler uyandırılabilir’
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması durumunda Çankaya’nın uzun süredir hiç kullanılmayan yetkilerinin uyandırılabileceğinin ifade edildiği yazıda, “Erdoğan’ın daha önce ‘Cumhurbaşkanı elindeki yetkilerin tümünü kullanmalı’ dediğini biliyoruz. Çankaya’nın bakanlar kurulunu toplama ve kurula başkanlık etme yetkisi Erdoğan döneminde sıkça kullanılabilir” deniyor.
Mart ayındaki yerel seçimlerin uzun soluklu bir mücadelenin ilk ayağı olduğu ifade edilen yazıda, Erdoğan’ın önünde riskler olduğu da belirtiliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yerel seçimlerde aldığı oyların 2011 genel seçimine kıyasla 2 milyon daha az olduğu hatırlatılıyor.
Makale şöyle sonlanıyor: “Eğer AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı beklenenden daha az oyla seçilirse yeni Cumhurbaşkanı yetkilerini dilediği kadar rahat kullanamayabilir. Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın elindeki siyasi güç azalabilir. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda kamuoyundan Putin usulü bir yönetim tarzına geçiş eleştirilerinin arttığı da görülecektir.”
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Başkent’in farklı bölgelerinde gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projelerinde yapım çalışmalarının tüm hızıyla devam ettiğini söyledi. Ankara’da devam eden üç dev kentsel dönüşüm projesi kapsamında toplam 10 bin 33 bina yıkılacak.
1 milyon metrekarelik afet bölgesi
Kentsel Dönüşüm projeleri ile Başkent’in çehresinin değiştirildiğini iddia eden Gökçek, bu kapsamda yapımı devam eden dönüşüm projelerinden biri olan “Hıdırlıktepe – Atıfbey – İsmetpaşa Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Projesi”nde de çalışmaların hız kazandığını belirtti.
Ulus’a komşu bölgeleri kapsayan Proje kapsamında bugüne kadar yaklaşık bin 500 vatandaşla yapım sözleşmesi imzalandığını kaydeden Belediye Başkanı, çalışmalar kapsamında bin 275 gecekondunun da yıkımının gerçekleştirildiğini ifade etti.
Büyükşehir Belediyesi tarafından dönüşüm çalışmalarına başlanan bölgenin 1 milyon metrekarelik geniş bir alanı kapsadığını ifade eden Gökçek, “Yapım çalışmalarına başladığımız andan itibaren proje alanında kalan hak sahipleri başta olmak üzere hiçbir vatandaşımızın mağduriyet yaşamayacağı çözümler sunuyoruz” diye iddia etti.
Gökçek, Altındağ İlçesinde Ulus, Ankara Kalesi, Aydınlıkevler ve Örnek mahallelerine komşu, Orhangazi, Yıldırım Beyazıt, Atıfbey, Fatih, Çandarlı, Öncüler, Yavuz Selim ve Hacıbayram mahallelerini içine alan bölgede çalışmaların gerçekleştirildiğini ifade etti.
Ankara’da yıkımı devam eden Hıdırlıktepe – Atıfbey – İsmetpaşa bölgesinde yaşayan mahalle sakinleri proje açıklandığından beri hak mağduriyetleri olacağı düşüncesiyle mücadele ediyor.
Barınma hakkı ne olacak?
Melih Gökçek, yerel seçim çalışmaları sırasında Ankara’ya Boğaz, Anka Park, ‘333 Ankara’ isimli gökdelen gibi 18 ‘çılgın proje’nin yanı sıra, pek çok kentsel dönüşüm projesinin de devam edeceğini muştulaşmıştı.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu‘nun 6 Mayıs 2013’te meclise verdiği soru önergesine cevaben Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Ankara’daki kentsel dönüşüm alanlarını açıklamıştı. Buna göre; ‘Riskli Alan’ ilan edilen Hıdırlıktepe – Atıfbey – İsmetpaşa bölgesinin yanı sıra ‘Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm‘ ve ‘Dikmen Vadisi son etap kentsel dönüşüm’ bölgelerindeki binalar yıkılacak. Bu üç kentsel dönüşüm alanında yıkılacak toplam bina sayısı 10 bin 33 olarak belirtiliyor.
Tanrıkulu’nun ‘binalardan çıkartılacak vatandaşlar için yardım planı var mı?’ sorusuna cevaben belediyeyle anlaşma sağlayanlara kira yardımı olacağı, belgesiz hak sahiplerinin kendilerine verilecek konutlara geçene kadar gecekonduda oturacağı; anlaşma yapmayanlara ise ödeme yapılmayacağı belirtiliyor.
Damian Carrington imzasıyla theguardian.com’da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden BilgiGülgeç‘in çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
Nobel Barış ödülü sahibi Tutu, fosil yakıt stoklarını boşaltmaları için sanayi ile bağların koparılması ve yatırımcılara örgütlenme çağrısında bulundu. Başpiskopos Desmond Tutu BM karbon emisyonunun nasıl azaltılacağına dair dönüm noktası sayılan raporunun yayınlanmasından birkaç gün önce küresel ısınmayı tetiklediği için fosil yakıt sanayiine karşı anti-apatheid tarzı boykot ve yatırım yapmama çağrısı yaptı.
İngiliz Guardian gazetesine yazdığı makalede Tutu: “Açgözlülüğün hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sermayenin çıkarlarının, insanların ve dünyamızın çıkarlarına baskın gelmesine izin veriyoruz. Şu açık ki, şirketler kolay vazgeçmeyecek; çok daha fazla para kazanmak için direnecekler” ifadesini kullandı.
Güney Afrika’nın anti-apartheid mücadelesinin en saygıdeğer isimlerinden biri olan ve rejimi sonlandıran ekonomik ve ahlaki kampanyanın da kilit destekleyicisi Tutu: “Vicdan sahibi insanların iklim değişikliğinin adaletsizliğini finanse eden şirketlerle bağlarını koparmaları lazım. Örneğin, biz fosil yakıt enerji şirketlerinin sponsor olduğu etkinlikleri, spor takımlarını ve medya programlarını boykot edebiliriz,” dedi.
Nobel Barış Ödülü sahibi Tutu, yatırımcıların fosil yakıt stoklarını boşaltmalarını da istedi: “Geleceğimizi baltalayan şirketlere yatırım yapmanın bir anlamı yok. Zaten bazı üniversiteler ve emeklilik fonları inançları ile uyumlu yatırımlar istediklerini açıkladı,” şeklinde ifade etti.
Başpiskoposun müdahelesi tam da Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) pazar günü açıklayacağı raporun öncesinde; fosil yakıt stoklarında meydana gelecek kaza sebebiyle oluşacak trilyon dolarlık zarardan kaçınmak isteyen finans kurumları ile petrol, gaz ve kömür şirketlerine karşı mücadele veren küresel ısınma karşıtlarını hızla büyüyen küresel bir kampanya etrafında bir araya getiren şu ana kadarki en güçlü ses oldu.
Taslak hali kamuoyuna sızan IPCC’nin raporunda ısınmanın tehlikeli boyuta gelmesini engellemek için fosil yakıtlara yapılan yatırımların yılda on milyarlarca dolar azaltılması zorunluluğu belirtiliyor.
Taslak, karbondioksit emisyonunun ve diğer sera gazlarının geçmiş otuz yılla karşılaştırıldığında son on yılda yaklaşık iki kat daha hızlı arttığını söylüyor. Emisyon, 1970-2010 arasında %1,3 artarken 2000-2010 arası bu rakam yıllık ortalama %2,2 olmuş. 2010-2011’de fosil yakıtların yanması sonucu gerçekleşen küresel çapta salım %3 artmış.
Tutu, yatırım yapmama kampanyasının on sekiz ay önce Amerika’da başlamasının iyi haber olduğunu söyledi. Ve Oxford Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre; tütün ve silah üreticilerine karşı yürütülen kampanyalardan daha hızlı büyüdü.
Araştırmaya göre: Geçmişteki yatırım yapmama kampanyaları hedefindekileri damgalayarak – Tutu’ya göre “Ahlaki baskı” oluşturarak ve finansal baskı uygulayarak – başarıya ulaştı.
İngiltere’de kampanyaya katılan kişiler İngiliz üniversitelerinin sahip olduğu 5 milyar poundluk fosil yakıt stoklarını gözüne kestirdi ve geçen ay ülkedeki en üst düzey doktorlar yatırımların geri çekilmesi çağrısında bulundu.
İngiliz tıp dergisinin baş editörü Fiona Godlee ve İngiliz tıp derneğinin başkanı Sabaratnam Arulkumuran’ın yazdığına göre; “Belki de harekete geçmek için en büyük sorumluluk, kendini halk sağlığına adayanlara düşüyor. İlk olarak bizim tamamıyla kendi kurumlarımızı – ilaç ve sağlık gereçleri üreten şirketle, temel sağlık hizmeti sunanlar, hastaneler, üniversiteler – fosil yakıt sanayisine yatırım yapmaktan vazgeçmeye ve mümkün olan en kısa zamanda yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmaya zorlamalıyız.”
350.org kampanya grubu Avrupa yatırım yapmama koordinatörü Tim Ratcliffe: “Tütün endüstrisine yapılan yatırımlara doktorların seslerini yükseltmeleri bir dönüm noktası olmuştu. Bu, yatırımcıların yüksek karbon oranlarına sebebiyet veren aktiflerden paralarını çekmeleri için bir uyarı alarmı yerine geçmeli,” dedi.
Fosil yakıt şirketleri yatırımcılardan yükselen baskıyla da karşılaşıyorlar ki; büyük emeklilik fonları çoktan yatırım yapmayı da bıraktı. Dünyanın en büyük petrol ve gaz gelirleri üzerine inşa edilen varlık fonu resmi olarak fosil yakıt stoklarını boşaltmayı düşünüyor.
850 milyar dolarlık fona hükmeden Norveç Maliye Bakanlığı, “Bir uzman grubu iklim sorunlarının üzerine gitmek ve gelecekteki değişimin teşviği için kömür ve petrol şirketlerini dışarıda bırakmanın mülkiyet hakkından doğan nüfuzu kullanmaktan daha etkili bir strateji olup olmadığını değerlendirecek,” açıklamasında bulundu.
Müşterek olarak 3 trilyon dolara hükmeden Ceres İttifakı’nın da dahil olduğu diğer yatırımcılar, fosil yakıt şirketlerinin yatırımlarını temiz enerjiye yönelterek ya da hissedarlarına paralarını geri vererek “Karbon Köpüğü” riskiyle yüzleşmelerini talep etti.
Köpük riski varolmaya devam ediyor çünkü dünyanın iklim değişikliğini dünya devletlerinin hedeflediği 2c seviyesine sınırlama şansına sahip olması için, fosil yakıt şirketlerinin kağıt üstünde rezervlerinin sadece üçte biri yakılabiliyor. Karbon emisyonunu azaltmak için küresel eylem devreye girerse rezervlerin bir değeri kalmaz; ya da işlevini yitirmiş varlıklar haline dönerler.
Fosil yakıt şirketleri kar oranlarındaki düşüşlere rağmen stoklarına yeni petrol, gaz ve kömür eklemek için araştırmalara hala büyük miktarlarda para – 2013’te yaklaşık 650 milyar dolar – harcamaya devam ediyor.
Büyük finansal oyuncular arasında yer alan Citibank, HSBC, Deutsche Bank, Goldman Sachs ve hatta Standard and Poor’s ve Moodys gibi kredi derecelendirme kurumları da karbon köpüğü riskine karşı yatırımcıları çoktandır uyarıyor.
Guardian gazetesinin ulaştığı IPCC taslağı şöyle diyor: İklim değişimini 2c seviyesinde sınırlandırma şansına sahip olmak için karbon emisyonu yeterli miktarda kesilecekse eğer; fosil yakıt çıkartmak ve elektrik santralleri için artan yatırım trendinin 2030’a kadar her yıl 30 milyar dolar azalması gerekiyor.
Ulaşımda, binalarda ve sanayideenerji verimliliği yılda yüz milyarlarca dolar artmak zorunda kalırken; aynı zamanda yenilenebilir enerji ve nükleer gibi düşük karbon salımı olan elektrik kaynaklarına yatırım yılda 147 milyar dolar artmak zorunda kalacak.
IPCC raporu karbon emisyonunun kesilmesi fosil atık varlıklarının; özellikle de kömürün değerini düşürebileceği konusunda uyarıyor. Hepsinin içinde en kirlisi olan kömürü çıkartan şirketlerin stokları 2012’den beri inanılmaz biçimde zaten düşmekte.
En büyük kömür ithalatçısı Çin, dehşete düşüren hava kirliliği karşısında kömür kullanımını dizginlemek için harekete geçiyor. Yeni araştırmalar kömürle çalışan her beş elektrik santralinden iki tanesinin önümüzdeki kırk yılda işlevsiz varlıklar olabileceğine hükmediyor.
2011’den 2013’e Amerika’daki kömür stokları %60 düşerken; 2007’den bu yana değeri dört milyar doları bulan beş kömür çıkartma şirketi iflas başvurusunda bulundu. Amerika’da doğalgaza olan talep kömürün ekonomik olmayan duruma gelemsinde önemli bir faktör.
Geçen ay dünyanın en büyük petrol şirketi ExxonMobil, emisyonların sınırlandığı bir dünyaya kendini nasıl adapte edeceğine dair bir rapor yayınlamaya mecbur bırakıldı. Ama bu raporu talep eden hissedarlar yeni şeffaflık hareketini hoş karşılamalarına rağmen, ExxonMobil uluslararası limit olarak belirlenen 2c seviyesini dünya devletlerinin yakalamasının çok zor olduğu görüşüyle raporu tamamladı.
Bu açıklamayı yapmak zorunda kalmalarına sebep olan Arjuna Capital’deki Müdür Natasha Lamb: “Yatırımcılar şimdi ExxonMobil’in düşük karbon salımı konusunda bir planının olmadığını biliyor ve bu da hissedarların sermayesinin risk altında olduğunu gösteriyor. Biz, şirketlerin doğrudan bu işin içine girmelerini istiyoruz ki büyük bir bela başımıza gelmesin. Aynı teknolojik köpük, finansal hizmetler köpüğü ve gayrimenkul köpüğü gibi örneklerde olduğu gibi. Fakat büyük petrol şirketleri sermayeyi düşük karbon salımı sağlayan enerji alternatiflerine yöneltmezse yatırımcılar (şirketlerini ellerinden çıkartarak) bu işi yapar.
BP, Shell ve Total karbon köpüğü riskini açık açık tartışmakta ama Chevron bunu yapmayı reddetti.
Karbon köpüğünün finansal analizine öncülük eden Carbon Tracker’ın müdürü James Leaton, “Petrol şirketlerinin hangi karbon yol haritasına bahse girdiklerini göstermeleri için hodri meydan diyoruz. Top şimdi harekete geçmek için yatırımcılarda,” şeklinde konuştu.
Carbon Tracker araştırması emisyonlarını yakarak fosil yakıtların neden olduğu salımı temizleyecek olan karbon yakalama ve depolamanın, toplam dünya rezervlerinin sadece %4’üyle uğraşabileceğini söylüyor.
Leaton, “Hızlı bir şekilde bir araya gelme sözkonusu. İster Avustralya’daki ister Norveç’teki yatırımcılar olsun; insanlar kömüre ve kömüre harcanan masrafın miktarına daha az olumlu bakıyor. Hiçbir şey yapmamanın ve her şeyin hallolacağına dair umut beslemenin bir seçenek olmadığı bilincinin olduğunu görmek bizi mutlu ediyor,” dedi.
Bir önceki yazım Dünyadaki GDO Üretimi Hakkında Birinci Bölümde, 9-10 mayıs 2014 Bursa, Nilüfer’de GDO’ya Hayır Platformu toplantısı öncesinde kısaca Türkiye’deki GDO durumunu hatırlatmış, ve Friends of the Earth (FoE) Nisan 2014 raporunda yer alan bazı kısa noktalara değinmiştim. Bu ikinci bölümde, raporun dünyada GDO üretimi hakkında verdiği güncel bilgilere Avrupa, Kuzey Amerika (ABD ve Kanada), Latin Amerika, Afrika, Asya ve Avustralya başlıkları altında toplayarak değineceğim.
Kısaca hatırlarsak, 2013 yılında 18 milyon çiftçi tarafından 27 ülkede GDO ekimi yapılmış. GDO’lu üretimin%92’si ise altı ülke (ABD, Brezilya, Arjantin, Hindistan, Kanada ve Çin)tarafından gerçekleştirilmiş. Altı çokuluslu biyoteknoloji şirketi –Monsanto, DuPont, Syngenta, Bayer, Dow ve BASF- t günümüzde global tohum pazarının üçte ikisini, zirai kimyasal madde satışının dörtte üçünü ve Genetiği Değiştirilmiş (GD) tohum pazarının tamamını elinde bulunduruyor.
AVRUPA
GDO, Avrupa tarım alanının sadece %0.14’ünde üretilmekte. 2013 yılında, üretimine daha önce izin verilmiş iki GDO’lu üründen biri, Monsanto’nun Mon810 GD mısırın ekim izni Avrupa Mahkemesi tarafından iptal edildi ve birçok Avrupa ülkesi GDO’lu ürün ekimi yasakladı. Avrupalıların GDO konusunda artan endişeleri ve direnişleri biyoteknoloji devlerinden BASF’ın 2012’de Avrupa’da GDO ekimini yaygınlaştırma çalışmalarını durdurmasına ve Temmuz 2013’te Monsanto’nun onaya sunduğu bazı başvurularını geri çekmesine yol açtı. Ancak Kasım 2013’te Avrupa Komisyonu, yeni bir GD mısıra (Pioneer 1507) yeşil ışık yaktı. 16 Ocak 2014’te ise Avrupa Parlamentosu ezici bir çoğunlukla Pioneer’in GD mısırına izin verilmemesini talep etti. 11 Şubat 2104’te ise 19 devlet bakanı onaylanmasına karşı oy kullandı (onaylanması için oy kullananların sayısı beşti.) Ancak AB yasalarına göre karar tekrar Avrupa Komisyonu’na yollandı. Avrupa’da Komisyonu’nun onaylanmasını önerdiği bu GD mısır türü de dahil olmak üzere birçok GDO’lu ürün resmi başvurusu bulunmakta.
FoE’nin raporunda AB’deki GDO’lu ürün alanının %92’sine İspanya’nın sahip olduğu belirtiliyor. 2013’de Monsanto’nun GD mısırı Mon810 üretiminde 136,962 ha ile İspanya başı çekerken ardından Portekiz (8,171 ha), Çek Cumhuriyeti (2,561 ha), Romanya (875 ha) ve Slovakya (100 ha) gelmekte. İspanya ve Romanya hariç, diğer ülkelerde Mon810 üretiminde düşüş yaşanıyor. 2013 yılında Polonya ve İtalya GDO ekimin yasaklayan diğer yedi ülkeye AB ülkesine katıldılar.
2013 Aralık itibarıyla, EFSA’da (Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) 55 GD gıda ve hayvan yemi değerlendirme süreci bulunmakta, bunlardan dokuzu ise risk değerlendirmesinin ileri aşamalarındaydı. Değerlendirilmekte olan GDO’ların 48’i herbisite dayanıklı bitki, ve 24’ü pestisit proteini üretmek üzere genetiğiyle oynamış bitkiler. Sekiz bitkinin diğer genetiği oynamış özellikleri bulunmakta (kuraklığa dayanıklılık gibi). Başvuruların 24’ü GD mısır, 16’sı GD soya ve 12’si GD pamuk tohumu içim. AB kayıtlarına ve Testbiotech’in hesaplarına göre en yüksek başvuru sayısı sırasıyla Monsanto (18), Syngenta (11), Dow(9), DuPont/Pioneer (8) ve Bayer (8).
KUZEY AMERİKA (ABD VE KANADA)
Dünyada en fazla GDO ekimi ABD’de yapılmakta (70,1 milyon ha). GD soya, GD mısır ve GD pamuk toplam GDO üretiminin %90’ını oluşturuyor. ABD, dünyadaki GDO’lu ekim alanlarının %40’ına sahip. ABD ve Kanada’nın GDO üretimi, Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Çin’in toplamından fazla.
ABD Ulusal Tarım İstatistik Hizmetleri (NASS) verilerine göre 2013’de ABD’de toplam soya üretimin %93’ü GD soya, toplam mısır üretiminde GD mısır payı %90, toplam pamuk üretiminin %90, toplam kanola üretiminin %90’ı GD kanola, toplam şeker pancarı üretiminin %95’i GD şeker pancarı, ve toplam Hawaii Papayasının %75’i GD papaya. Alfalfa ve kabak piyasada olmasına rağmen, bunlar hakkında bir veriye rastlanamamış.
Aralarında meyve, sebze ve yemiş de bulunan birçok GD ürünün ABD’de tarla denemeleri yapılıyor ve üretim için onay bekleyen GD ürünler arasında erik, pirinç, buğday, elma ve somon balığı bulunuyor. Kuzey Amerika’da, gıdaların GDO içerdiği etikette belirtilmiyor, ancak uzun zamandır ABD’de yoğun bir etiketleme kampanyası sürdürülüyor ve yavaş yavaş sonuç vermeye başlıyor.
Kanada, GD kanola, mısır ve şeker pancarını onayladı ancak ne kadar üretildiğine dair resmi veri yayımlanmıyor ancak FoE Kanada kanolasının %100’ün GD kanola olduğunu varsayıldığını belirtiyor. Kanada, 2013’te GD balık yumurtası üretimini de onayladı. Gıda amaçlı bir hayvanın genetik modifikasyonu ilk defa onaylandı. Araştırmacılar, mercan, fare, bakteri ve hatta insan geni kullanarak 35 civarında GD balık türü geliştirmekte. ABD’de Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) GD somon balığının (bkz. Genetiği Değiştirilmiş Somon Geliyor! ve Genetiği Değiştirilmiş Somon Onayı İşleme Alındı) insan tüketimi amaçlı başvurusunu onaylamayı düşündüğünü açıkladı ancak ABD ve Avrupa’da birçok gıda devi GD deniz mahsulü satmayacaklarını ilan etti.
LATİN AMERİKA
Kuzey Amerika’dan sonra Latin Amerika ülkeleri en büyük GDO üreticisi konumundalar. ISAAA 2013 verilerine göre, sırasıyla Brezilya (40,3 milyon ha),Arjantin (24,4 milyon ha), Paraguay (3,1 milyon ha),Uruguay (1,5 milyon ha) ve Bolivya (1 milyon ha) başı çektikleri Güney Amerika ülkeleri dünya GDO üretimin yaklaşık %40’ını gerçekleştiriyor.
Güney Amerika’da soya, mısır ve pamuk en fazla Brezilya, Arjantin ve Paraguay’da yetiştiriliyor. Brezilya’da üretilen soyanın %89’u GD soya. Arjantin’de üretilen soyanın 100%’ü GD soya, mısırın %95’i GD mısır, pamuğun ise %99’u GD pamuk. Arjantin’de toplam 24 tür GDO’nun üretim izni bulunmakta. Paraguay’da toplam soya üretiminin %95’i, Uruguay’ın 100%, Bolivya’nın %91 Monsanto’nun GD soyası.
Öte yandan, GDO Güney Amerika’ya girerken önemli engellere takıldı. Peru, GDO üretimine 10 yıllık yasak ilan etti. Venezuela hiçbir GDO’lu ürünün ekimine onay vermedi (bkz. Hugo Chavez: Monsanto ve GDO’ya Karşı Duran İlk Lider) .Guatemala’nın bir de facto moratoryum bulunuyor. Kosta Rika, hemen hemen GDO’suz (81 kantonundan 62’si GDO’suz bölge ilan edildi ve tek üretilen GDO’lar ithalat amaçlı pamuk ve soya tohumu). Mısırın anavatanı ve biyoçeşitlilik merkezi Meksika’da 1988 yılından beri devam eden bir moratoryumu kaldırma girişimlerine karşı tarihi bir kararla, Meksika’da ticari kullanım ya da test amaçlı GD mısır tohumlarının üretimi yasaklandı. Ekuador’da, her ne kadar 2012’den beri Devlet Başkanı Correa karşı çıkıyor olsa bile, GDO’lu ürün yetiştirilmesine karşı bir anayasal moratoryum bulunmakta.
AFRİKA
Endüstri verilerine göre Afrika’da GDO sadece üç ülkede üretilmekte (Güney Afrika, Burkina Faso ve Sudan). 2014’te Etiyopya da GD pamuk üretmeye dair planları olduğunu açıkladı. Afrika’da GDO’lu tarım yapılan alan toplam tarım alanının %0.54’ü. Her ne kadar Güney Afrika haricinde, Afrika’da GDO’ya pek sıcak bakılmasa bile ISAAA’nın raporunun gösterdiği üzere biyoteknoloji endüstrisi besi takviyeli GD ürünler geliştirerek Afrika pazarını genişletmeyi hedefliyor. Tapyoka, tatlı patates ve sorgum gibi Afrika’nın temel yiyeceklerine A vitamini ve diğer mikrobesin maddeleri ekleme araştırmaları sürüyor. Birçok Afrika ülkesinde kontrollü tarla denemeleri yapılmakta ve Kamerun, Gana, Nijerya, Uganda gibi bazı ülkelerin GD ürünlere ticari onay vermeye sıcak baktıkları belirtiliyor.
Kenya ve Tanzanya’nın GD gıda ithalatını yasaklaması ve diğer bazı ülkelerin ithalata sıkı kısıtlamalar getirmesi, Afrika ülkelerinin GDO’yu kabul etmeleri için biyoteknoloji endüstrisinin yoğun baskılarına maruz kalmasına yol açtı.
ASYA
Asya’da GDO üretimi Kuzey ve Güney Amerika’dan çok daha az. ISAAA’nın son raporuna göre, beş ülkede (Hindistan, Çin, Pakistan, Filipinler ve Myanmar) toplam 19,1 hektar GD ürün ekildi, yanidünya GDO üretiminin %10.9’u. GDO üretimi Asya’nın tarım arazisinin küçük bir kısmını kapsamakta ve bu bölgede kullanılan başlıca GDO özelliği haşereye dayanıklılık (Bt). En çok üretilen Bt pamuk Hindistan, Pakistan ve Myanmar’daki tek üretilen GDO ürün ve Çin’de en çok üretilen ürün. Sadece Filipinler’de GD mısır üretilmekte. GD pirinç, GD papaya ve GD mısırı Tayland’a sokmak yönündeki birçok çaba başarısız oldu.
GD pamukta, 10,8 milyon hektarla Hindistan lider konumda. Bu sayı Hindistan’daki pamuğa yarılmış toplam alanın %93’ü oluşturuyor ancak Hindistan’ın toplam tarım arazisinin sadece %6’sına denk geliyor. İkinci en büyük GD pamuk üretici toplam pamuğa ayrılmış alanının %75’i GD pamuğa ayıran Çin (3,9 milyon ha). Bu alan da Çin’in toplam tarım arazisinin %2’si. Pakistan 2012’den beri üretilen GD pamuk, toplam pamuk üretim alanının %32’si ve toplam tarım arazisinin %12.4’e denk. Myanmar da ise yıllardır pamuk üretimi sadece GD pamuktan oluşuyor ve toplam tarım arazisinin sadece %2.8’sini oluşturuyor.
Çin, başka bir yazıda ele alınması gereken bir vaka, ancak kısaca 1997’den beri Çin ticari amaçlı 6 GDO bitki türüne onay verdi (pamuk, domates, tatlı biber, petunya, kavak ve papaya ancak papaya ve pamuk haricindekiler ticari dolaşıma sokma zorluklarından dolayı üretilmemekte. Çin hükümetinin resmi veri yayınlamaması da ne olup bittiğinin anlaşılmasını çok zorlaştırıyor. 2009’da Çin üç yerel olarak geliştirilmiş GD ürüne onay verdi (bir GD mısır ve iki GD pirinç türü). 2011’de Çin GD pirincin ticari kullanımını askıya aldığını açıkladı. 2008’deki Amerikalı araştırmacıların GD “Altın Pirinç”le Çin’deki çocuklar üzerinde uyguladıkları besleme deneyleri skandalının açığa çıkmasıyla Çin kamuoyunda infial yarattı. Ancak uluslararası piyasalarda ardı ardına yakalanan Çin menşeili GD pirinçler (bkz. GDO’lu Pirinçle Yapılan Tarla Denemeleri) hala birçok soru işaretine yol açmakta. 2013-2014’de Çin’in ABD menşeili 887,000 ton, onaylamadığı bir tür MIR162, GD mısırı geri çevirdiğini de ekleyelim.
2009’da Hindistan’da devlet tarafından onaylanan ancak halkın yoğun itirazlarıyla karşılaşan GD patlıcanın (Bt Brinjal) ticari kullanımına yasaklayan bir moratoryum ilan edildi. Filipinler’de de Bt Brinjal’e yoğun tepki onaylanmasını engellerdi. Ancak Bt Brinjal, Ekim 2013’de Bangladeş’te onaylandı. Her ne kadar Bangladeş’te piyasaya sürülmemiş olsa bile, FoE raporuna göre Bangladeş Tarım Araştırma Enstitüsü 20 kadar çiftçiye bitkileri dağıtmış bulunuyor.
Tayland’da GD pirinç, GD papaya ve GD mısırın piyasaya sürülmesi başarısızlığa uğrarken, Filipinler’de yeni GD papaya, GD patates, GD pamuk, GD abaka (Manila keneviri) türleri geliştirilmekte. Filipinler aynı zamanda, Bill ve Melinda Gates Vakfı’nın finansmanı ile, ilk “besin takviyeli GDO ürün” Altın Pirinç deneme alanı.
AVUSTRALYA
Avustralya’da 3 tür GDO üretilmekte: pamuk, kanola ve karanfil çiçekleri. Endüstri verilerine göre Avustralya’da üretilen pamuğun %90’ı GD pamuk. Üretimi 2008’de başlayan GD kanolanın şu anda toplam kanola üretimindeki payı ise %10.Güney Avustralya (2019’a kadar) veTazmanya’da (süresiz) GDO ekimini tamamıyla yasak. Batı Avustralya’daki organik çiftçi Steve Marsh’ın GD kanola üretimi yapan komşusuna açtığı kontaminasyon/bulaşıklık davasının sonucu kuşkusuz çok büyük önem taşıyacak.
Şu sıralarda Shakespeare’in 450. yaşını kutlamakla pek meşgul olduğumuzdan mıdır, nedir, hangi olguya baksak, etiketlemeyi aynı bileşik isim sıfatı ile yapıyoruz: #Traji-komedi. Örnek olarak 1 Mayıs’ı ele alalım ve modern Türkiye’de (özellikle İstanbul’da ve Taksim Meydanında yaşanan) 1 Mayıs “fenomeni”ni kronolojik olarak özetleyelim:
1 Mayıs 2014, İstanbul. Fotoğraf: Yasin Akgül, Nar Photos
1923’te Cumhuriyet kurulur, ve 1 Mayıs yasal olarak “İşçi Bayramı” ilan edilir.
Ertesi yıl, 1924’te kitlesel 1 Mayıs kutlamaları yasaklanır.
Sonraki yıl (1925) kitlesel-bireysel ayrımı da kalkar ve kutlamalar hepten yasaklanır.
Bu mutlak yasak tam 10 yıl sürer.
1935’te yasak biter, bayram gelir ama bu başka bayramdır: “Bahar ve Çiçek Bayramı”.
İşçi bayramı ise artık başka bahara kalmıştır.
Ayrıca resmî tatil ilan edilir, ama bu da yeni model tatildir: ücretsiz tatil!
40 yıl aşağı yukarı hep çiçek-böcek bayramı olarak gider, çocuklar böyle büyür.
40 yıl sonra, işçiler nihayet sahneye çıkar:1976’da coşkulu kitlesel kutlamalar yapılır.
Ertesi yıl (1977) Taksim’de Kanlı 1 Mayıs olur: 34 ölü, failler meçhul kalır.
Trajedinin ertesi yılı, 1 Mayıs yüzbinlerce kişi tarafından Taksim’de buruk kutlanır.
1979’da sokağa çıkma yasağı gelir, ama kitleler sokağa çıkar, korsan kutlama yapar.
1980’de darbeye giden günlerde kutlama olmaz.
Darbeden sonraki yıl MGK bayramı iptal eder, 1 Mayıs’ı tatil olmaktan çıkarır – gene.
Darbe sonrasındaki yıllarda bir süre bayram, kutlama vesaire olmaz.
1989’daki 1 Mayıs’ta bir trafik polisinin silahından çıkan mermilerle bir işçi ölür.
Sonraki yedi yıl boyunca kayda değer bir 1 Mayıs vukuatı olmaz. Taksim yasaklı kalır.
1996`da Kadıköy’deki kutlamada kitlelere polis ateş açar: 3 kişi ölür, büyük isyan çıkar.
Bu yeni trajediden sonra 10 yıl Kadıköy de kutlamalara yasaklı kalır.
2006’da yasak kalkınca Kadıköy’de miting olur; olay çıkmaz.
2007’de Kanlı 1 Mayıs’ın 20. yıl anmasında Taksim’de kan çıkar: 1 ölü, 100 yaralı.
Ertesi yıl, sil baştan yapılır: 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanacaktır.
Aynı yıl (2008) uzlaşmazlık çıkar: gaz, plastik mermi, tazyikli su atılır, yaralanmalar olur.
2009’da gene sil baştan olur: 27 yıl sonra 1 Mayıs tekrar resmî bayram kabul edilir.
Aynı yıl, resmî bayram kutlamaları için Taksim’e çıkılmasına izin verilmez – gene.
2010: Kanlı 1 Mayıs’tan 32 yıl sonra, 140 bin kişi coşkuyla Taksim’de bayramı kutlar.
Ertesi yıl (2011) 1 Mayıs “hafif olaylarla” karışık kutlanır.
2012: 1 Mayıs “polis gözetiminde” kutlanır.
2013: Taksim’de kutlama yasaklanır. Çatışma çıkar. Olaylı 1 Mayıs olarak tarihe geçer.
(Kaynak: (Vikipedi, “Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı”, son erişim 5 Mayıs 2014)
***
Ve 2014: 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamaları için Taksim’e (ve Ankara’da da Kızılay’a) geçit verilmez. Taksim alanı hükümet tarafından yasaklanır – Başbakan bayramı Taksim’de kutlamak isteyenleri “Taksim’den umudunuzu kesin!” diye “uyarır”. Emek ve Dayanışma gününü kutlama adresi olarak da emekçilerle işçilere Yenikapı’da iktidar tarafından yeni yaptırılan denizden doldurma devasa alanı gösterir.
Ankara Valiliğinden konuyla ilgili olarak, yarım yüzyıl önce Sovyetik ülke Komünist Partileri politbürolarına taş çıkartacak edada işçi ve emekçi güzellemeleri gelir. Vali “… örgütlü demokratik toplum anlayışının temsilcisi Sendikalarımız ile alın terinin gerçek sahipleri tüm Ankaralı emekçilerimizin … duyarlılık, anlayış ve … aklıselim”lerine tam güvendiklerini belirtir. Hemen ardından da Ankara’nın kalbi olan Kızılay Meydanı’nı “alın terinin gerçek sahibi emekçilerin” emek bayramı kutlamalarına yasakladıklarını açıklar. (Bkz.)
İstanbul Valisi de emekçiye yönelik lirik, idilik, poetik söyleminde Başkent’teki muadilinden geri kalmaz. Kendisinin de emekçi bir aileden geldiğini, emeğin kutsallığını kabul ettiğini, emekçilerle aynı safta olduğunu belirten Vali, “böylesine bir bayramı bayram neşesi içerisinde kutlamamız ve ortaklaşmamız gerekir” der. Sonra da kentin en belirgin ortak varlıklarından biri olan, onun belleğini yaratan en önemli kamusal alanı, yani Taksim Meydanı’nı “emeğin kutsallığını” kutlamak isteyen emekçilere yasakladığını ilan eder. (Bkz.)
Derken, şehir 39.000 polisle kuşatılır ve neredeyse tüm toplu ulaşım araçları iptal edilir. Tahmin edileceği gibi, çatışma çıkar. Bir internet gazetesinin video-haberinin lejandında anlatıldığı gibi “1 Mayıs, çok polis, çok gaz, çok savaş!” durumları olur. (Bkz:T24)
Küçük çocukların dahi kendi evlerinin önünde gaz bulutlarından etkilenip evlerinden çıkmak zorunda kaldıkları, düpedüz perişan oldukları “mübalağa cenkler” olur. “Bir örnek giyinmiş, şapkalı ve copları sırt çantalarından taşan” sivil polislerin eylemciler arasına karıştığı ifade edilir. Göstericilerden bazıları de karşılık olarak sapan, havai fişek ve molotof kokteyli kullanırlar. (Gazeteler) Açık Radyo’ya demeç veren bir milletvekilinin, “ilan edilmemiş bir sıkıyönetim hali”, bir gazetecinin “darbe günleri gibi”, yine bir diğerininse “sokağa çıkma yasağı gibi” diye tasvir ettiği tuhaf tuhaf haller yaşanır velhasıl. Hükûmet yanlısı (“kanki”) gazetelerden biri, bu durumu “Kadıköy’de Bayram, Taksim’de Terör” diye tarif ederken, Dışişleri Bakanı’nın “Gazetecilerimiz ‘kısmen özgür’ denilen ülkelerden de ‘özgür’ denilen ülkelerden de daha özgür” şeklindeki çarpıcı açıklamasını doğrulamak istermiş gibidir. (Bkz: Sabah,Radikal);
Gene bir başka gazeteci Açık Radyo’ya verdiği mülakatta, polisin kitleyi kuşatıp “kapana kıstırdığı”nı, ve “3 Belediye otobüsü dolusu polisin ülkenin en büyük gazetelerinden birinin binasını koruduğunu”, böylece tarihte belki pek ender rastlanan bir örnekle medya – iktidar ilişkisinin tepetaklak olduğunu anlatır. Aynı zamanda sendikacı da olan bir diğeri, kimi gazetecilerden “valilikten izin belgesi” göstermelerinin istendiğini, dünyada duyulmamış böyle bir belgesi olmayan ve fakat üzerlerinde kocaman PRESS yazılı o çok bilinen önlüklerden taşıyan gazetecilere ise hedef gözeterek gaz fişeği atıldığını, bazılarının yaralandığını dile getirir. (Yukarıdaki beyan, söyleşi ve demeçler için bkz. “1 Mayıs’ta İstanbul”, özel programı)
Valiliğin resmi açıklamasında 142 gözaltı, 90 yaralı bilançosu verilirken, ÇHD’nin verdiği rakam yaklaşık 160 gözaltı, 180 yaralanma ve travma vakasıdır. Aralarında gazetecilerin de bulunduğu 17’den fazla insan, gözaltı süreleri tekrar tekrar uzatılarak günlerce gözaltında tutulduktan sonra, çok sayıda avukatın adliyedeki protesto eylemi sonunda 4. günün gecesinde serbest bırakılır. (Gazeteler)
Netice – i Kelam: Başbakan’ın yasakladığı Taksim Meydanı emekçilere yar olmaz, güvercinlere ve polislere kalır (Radikal), Başbakan’ın gidilmesini istediği Yenikapı’daki meydan da ıssız kalır. Tabii, o uçsuz bucaksız beton zeminde vakur bir edayla tek başına dolaşan görkemli bir karga ile, ellerindeki büyük Türk bayrağı ve “Değişim Katılımla Başlar” yazılı bez pankartla poz veren Katılımcı Büro Sendikası Genel Merkez üyesi 6 kişiyi saymazsak… (Bkz. Cihan haber ajansı – Fotoğraf AA)
***
Evet, komedi tamam. Peki trajedi nerede? Burada gözden kaçırmamamız gereken en canalıcı noktalardan biri de şu oluyor galiba: 2014 1 Mayıs olayları, neredeyse 1 yıl önce başlayan Gezi Parkı protesto hareketinin bir uzantısı niteliğini taşıyor. Gezi hareketi, tıpkı iki yıl önce ABD’de başgösteren Occupy Wall Street hareketi gibi, sadece demokrasiyi sabote eden, yoksul kesimlerin mahvedilmesine ve el konmamış son doğa parçalarının gaspına karşı girişilmiş bir başkaldırı hareketinden ibaret değildi. Gezi, aynı zamanda, halkın barışçıl protesto hakkının dişle tırnakla savunulması için girişilmiş çok önemli bir haysiyet hareketiydi. Gerek geçen yaz Gezi’de, gerekse ondan sonraki pek çok toplumsal çalkantıda barışçıl protestoculara karşı girişildiğine defalarca tanık olduğumuz polis şiddet ve zorbalığı, bu seneki 1 Mayıs’ta sistemli bir şekilde uygulandı. Ama bu zor kullanma, her türlü protestoyu illegal hale getirmeyi hedefleyen, kentlerin merkezindeki kamusal alanları da protestoculara fiilen yasaklayan hükümet kararlarıyla birlikte geliyordu.
Çerçeveyi bu yasaklar çizmekte, zor kullanımı ve şiddet, protesto hareketinin içine yoğun şekilde polis sızması, izleme/gözleme faaliyetleri ile de pekiştirilmekteydi. Zorla poşu giydirilerek eline taş tutuşturulan ve fotoğrafı çekilerek fişlenen üniversite öğrencisini gösteren videoyu Flash Haber herkesin faltaşı gibi açılmış gözlerinin önüne getirdi. Görüntülerde, bir duvara yaslanmış iki genç, polisin poşu takma girişimine direniyor; biri eylemlere ilk kez katıldığını söylüyor, “Amirim yapmayın, öğrenciyim, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyim” diyor. Fakat, “Taksana şunu!” diyen bir polis gencin boynuna puşiyi geçiriyor; bu sırada bir başka polis fotoğraf çekiyor ve kan dondurucu bir soğukkanlılıkla “Çektik bitti!” diyor… Polisin de “belgelendiğini” fark etmesi uzun sürmüyor ve kameramanın daha fazla görüntü almasına izin verilmiyor. (Bkz.)
Gezi Direnişi’nin birinci senesine yaklaşırken sosyal bilimciler Gezi dinamiklerini konuşacak. İki gün sürecek sempozyum yarın Cezayir Toplantı Salonu’nda başlıyor.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Sosyoloji Bölümü ve Disiplinler Arası Kültür Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından 7-8 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleştirecek olan “Gezi Parkı Direnişi: Ortak Alan Mücadelesinden Yeni Mücadele Alanlarına” başlıklı sempozyum, kehanetlerden ve kestirme tanımlardan sakınarak çokluğun siyasetinin Gezi’yle birlikte almakta olduğu hal üzerine kolektif bir düşünme zemini oluşturmayı amaçlıyor.
Sempozyumda Ali Akay, Burcu Pelvanoğl, Derya Fırat, Ertuğrul kürkçü, Foti Benlisoy, Hakan Yücel, Nil Mutluer ve Sibel Yardımcı’nın da dahil olduğu akademisyen, yazar ve siyasetçiler Gezi’yi konuşacak.
Toplantı programı şöyle:
Etkinlik Yeri:
Cezayir Toplantı Salonu, Hayriye Caddesi 12, Galatasaray
Medya gözlem sitesi GAPPA,dünyada 1 Mayıs eylemleri nedeniyle gözaltına alınanların sayısını derledi. Türkiye, sadece İstanbul’da 142 gözaltı ve 99 yaralıyla birinciliği kimselere kaptırmadı.
Resmi gözaltı ve yaralı sayılarını derleyen siteye göre, 1 Mayıs eylemleri 12 ülkede şiddetle bastırıldı. Türkiye’yi Kanada (Montreal) ve Doğu Timor (Dili) izliyor.
Dünyanın gözaltı bilançosu şöyle:
2) Kanada’nın Montreal şehrindeki anti kapitalist protestolar 137 kişi gözaltına alındı, beş kişi yaralandı.
Kanada, Montreal
3) Doğu Timor’un Dili şehrinde, maaş artışı istedikleri için yürüyenlerin 84 ü gözaltına alındı.
4) Almanya’nın başkenti Berlin’de 68 kişi gözaltına alınırken, Hambur da müdahaleye sahne oldu. Hamburg’da gözaltı sayısı ise 15.
Berlin, Almanya
5) Ukrayna’nın Donetsk şehrinde 26 kişi gözaltına alındı.
6) Sendika üyelerinin katıldığı Tahran’daki eylemde 23 kişi gözaltına alındı
Seattle, ABD
Sırasıyla diğer ülkeler şöyle: İsveç, Jönköping (19 gözaltı, 122 alıkonulma); Almanya, Hamburg (15 gözaltı, 70 yaralı); Finlandiya, Helsinki (10 gözaltı); ABD, Seattle (10 gözaltı); Kamboçya, Phnom Penh (5 yaralı); Kanada, Vancouver (3 gözaltı, 1 yaralı)