Röportaj

Vahit Alan: “Yunuslar neden mi önemli? İnsan neden önemli?”

Vahit Alan

Vahit Alan

İzmir Körfezi’nde yaşayan yunusları bilir misiniz? Yunuslar nerede yaşıyor, hangi tehditlerle karşılaşıyorlar? Bu soruları konuyu en iyi bilen uzmanlardan birine sorduk.

Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Entitüsü Canlı Deniz Kaynakları Bölümü yüksek lisans öğrencisi ve Sulaltı Araştırmaları Derneği (SAD) üyesi Vahit Alan‘la Yeşil Gazete için İzmir Körfezi’nde yaşayan Yunus Populasyonları üzerine bir araştırma başlıklı çalışması üzerine konuştuk.


Araştırmanız hangi “soru”dan, hangi ihtiyaçtan çıktı? Neden İzmir Körfezi?

Bu işe aslında bir açığı kapatmak adına giriştik. Bu açık, özellikle İzmir Körfezi’nde daha önce yunuslar ile ilgili böyle bir çalışmanın bulunmaması. Hatta tüm kıyılarımızda deniz memelileri ya da yunuslar ile yapılan çalışmalar çok kısıtlı ve çalışan çok az bilim insanı, üniversite ve dernek var. Bu çalışma, bu açığı kapatabilir mi? Tabi ki hayır, en azından başlangıç için bir zemin oluşturacağını düşünüyoruz.

©SAD İzmir Körfezi’nde yunuslar

Projenin temel amacı, yaklaşık olarak bir populasyon miktarına ulaşmak. Ancak bu işleri yaparken özellikle de seferler ya da arazi çalışmalarımız esnasında yeni sorular ve bunlara cevap arayışları da ortaya çıkıyor. Bu sorulardan biri ve en çarpıcısı: Foça’da yunus var mı? Bu soru aslında Foça kıyılarında yunus görüp görememe durumunu açıklamıyor. Bu soru aslında bu türlerin yani yunusların denizlerimizde görmezden gelindiğinin bir göstergesi. Bu sorunun temelinde balıkçı-yunus rekabeti yatıyor ve dolayısıyla bu tip canlıların içinde bulunduğuz ekosistemin bir parçası olduğu her zaman göz ardı ediliyor. Buradan yola çıkarak özellikle balıkçılara, yunusları rakip, hedef ava ve ağlara zarar veren canlılar olarak bakmak yerine, insanlar kadar doğanın bir parçası oldukları gerçeğini göstermeye çalıştık. Özellikle Foça’daki kıyı balıkçıları ile konuşmalarımız çok anlamlı olmuş ki bizlere çalışmalarımızda yardım etmeye başladılar ve yunusları ne zaman ve nerede görebileceğimiz konusunda tüyolar verdiler.

Yunus araştırma ekibi iş başında

Aslında projemizin ana hedeflerinden birine bu sayede ulaşmış olduk ki zaten yunusları en iyi anlayan ve gören aynı denizi paylaşan balıkçı, gezi teknesi, amatör balıkçıdır.

Proje asıl olarak dört temel soru üzerine kurulu:

– İzmir Körfezi’ni düzenli olarak kullanan yunus türlerini hangileridir?
– Tespit edilecek türlerin populasyon miktarları nelerdir?
– Tespit edilecek türler için önemli bölgeler neresidir?
– Bu canlıları tehdit eden olası tehlikeler ve çözüm önerileri nelerdir?

Bu soruların nerdeyse hepsine cevap bulabildik.

Proje için İzmir Körfezi’ni tercih nedenleri aslında çok fazla ama kısaca bahsetmek gerekirse, geçmişten gelen kısıtlı bilgilerden yola çıkarak bu alanda yaşayan Afalina’ya (şişe burunlu yunus) ait sabit bir populasyonun olduğu biliniyor, fakat miktarı dahil bu alanı neden ve ne sıklıkta kullandıkları bilinmiyor. Ayrıca, Akdeniz Foku için önemli bir alan olan Foça ve Karaburun Yarımadası yunuslar için de önemli olabilir mi, düşüncesi de vardı ve bu düşünce projeyle genel anlamda doğrulanmış oldu.

Yunusları saymak ve etiketlemek derken neyi kastediyoruz? Bu işler neden önemli?

Bir populasyon araştırmasında en tutarlı bilgiyi bir grubu tek tek sayarak elde edebilirsiniz. Bu durum aynı nüfus sayımı gibidir. Ancak denizel ortamda yunusları tek tek saymak gibi bir olanak yoktur. Biz de bu tarz çalışmalar için geliştirilmiş metotları uyguladık. Bu metotlardan ilki  uzaklık örneklemesi (distance sampling) ve foto-kimlik (photo-id) uygulamaları.

©SAD Yunusları gözlerken

Bireyleri saymak ve miktarlarını öğrenmek yapılacak farklı çalışmalar için önemli bir çıkış noktası yaratacaktır. Farklı bir çalışma ya da koruma faliyeti gerçekleştiğinde alanda daha önceden bilinen yunus sayısının karşılaştırılması söz konusu olacak. Bu da özellikle koruma-kontrol çalışmalarında çok etkili sonuçlar doğurabilir.

Önemli bir ayrıntı da foto-kimlik yöntemiyle ilgili. Foto-kimlik kısaca birey tanımlama ve tanımlanan bireye bir kimlik kartı oluşturma işidir. Tanımlama işlemi ise yunusun sırt yüzgecinin fotoğrafının çekilmesi ile başlar. Sırt yüzgeci her bir yunus için farklı özellikler taşır yani bireye özgü deformasyon ve motiflere sahiptir aynı insanlardaki parmak izleri gibi tektir. Bu nedenle sırt yüzgeci motifleri dikkatle incelenir ve gerekli işlemlerden geçtikten sonra birey için bir fotoğraflı kimlik kartı oluşturulur. Kimlik kartında gözlendiği tarih, yer, zaman ve koordinat bilgileri yer alır. Bu şekilde tanımlanmış bireyler yasadışı yollarla yunus parkları için doğal ortamından çalınan bireylerin tespiti için kullanılarak yunusların özgür şekilde doğal yaşam alanlarına dönmeleri sağlanabilir. Proje bittikten sonra ulusal ve uluslararası veritabanlarında bizim tanımladığımız bireyler de yer alacak böylelikle proje bu tür koruma çalışmalarına da katkı verecek.

Yunuslar neden önemli?

Bu soru beni her zaman “insan neden önemli?” sorusunu sormak zorunda bırakıyor. Aslında yunuslar için denizel ortamın insanları ya da Hindistan’ın ilan ettiği gibi insan olmayan bireyler demek çok yanlış olmaz sanırım. Yunuslar denizel ekosistemlerin son tüketicilerinden biridir. Bu nedenle bir bölgede yunus varsa o alanda biyolojik üretim de var diyebiliriz. Yunuslar tam olarak anlaşılmış canlılar değildir. Dolayısı ile denizel ekosistemdeki tek görevleri balık tüketmek demek çok büyük bir yanılgıdır. Bir de şu açıdan bakalım, yabani canlılar oldukları kesin fakat bir o kadar da sosyal olan başka bir tür aklınıza gelir mi? Sonsuz denizlerde bir sıçraması ile yalnız olmadığını hissettirir tüm denizcilere.

Balıkçı-yunus rekabetinden bahsettin. Denizel kaynaklar azaldıkça yunuslarla balıkçıların arasında kötüleşti değil mi?

©SAD İzmir Körfezi’nden

Genel olarak evet kimse rakibini sevmez. Ancak ben balıkçı tanımlamasını ikiye ayırmayı tercih ediyorum. Bunlardan ilki kıyı balıkçısı ve diğeri endüstriyel balıkçılık ile uğraşan kişiler. Kıyı balıkçısı dediğimiz kişiler tekne boyutu küçük, ağ boyutu küçük, hedef türü belli genelde ahşap kayıkları olan naif, tatminkar ve mütevazı kişilerdir. Endüstriyel olan ise genelde az önce saydıklarımın tam tersi ve kimseyi bir kanıt olmadan suçlamak istemem ama çoğu yunuslarla pek anlaşamaz. İşin özü balık stokları azaldıkça ki stok kavramı da av sezonu açılması ile sonlanır, bu tip çekişmeler olasıdır. Bir gram balığın bile değerli olduğu anlar denizlerimizde çokça yaşanır ve kimseye kalsın istemez balıkçı, kaldı ki yunusa asla. Yunus rakip olmaktan çıkar bir süre sonra ağları yırtmaya başlayınca en büyük düşman olur. Balıkçı, torbaları balık ile dolu ağları fırtına çıktığında alamıyorsa güvertesine ve hatta limanda bağlı iken batıyorsa teknesi fırtına yüzünden ve bunun intikamını fırtınadan alamıyorsa, benimsemişse bu durumu, inanıyorum bir gün yunusların ağlardan yediği balıklar için de afiyet olsun diyecektir.

 

Bu projeye balıkçının yaklaşımı, bakışı nedir? Sizin ilişkileriniz nasıl?

Biz bu projeye Haziran 2013’te başladık. Bir kısım balıkçı ağabeyleri daha önceden de tanıyorduk. Bu proje başlangıcı ile özellikle Foça’nın kıyı balıkçıları botumuzun tamiratından tutun da yemek ısmarlamalara kadar hiç bir yardımı bizden esirgemediler. Yeri gelmişken hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. İşe yeni başladığımız zamanlar çok iyi iletişimimiz yoktu açıkçası. Bunun nedeni şu; hiç bir kamu kuruluşuna bağlı olmamama rağmen onlarda “yasakçı” önyargısı vardı benimle ilgili. Bazı konularda onlara da hak vermiyor değilim. Balıkçı ekmeğini denizden çıkaran kişidir bu yüzden Foça’nın coğrafyası balıkçılar için çok fazla fırsatlar sunamıyor. Bir taraf askeri bölge diğer taraf arkeolojik sit ve Özel Çevre Koruma Bölgesi gibi koruma statülerine sahip. Bu nedenlerle iliğine kadar bilimsel araştırmalar, anketler vs. ile dolmuş Foça balıkçılarının başına bir de ben eklendim; “yunusçu”.

Küçük yer olmasından kaynaklı zamanla birbirimizi anlamaya ve yardımlaşmaya başladık ve artık yunus istihbaratları kıyı balıkçılarından anlık olarak iletilmeye başlandı.

 

Yunus-balıkçı rekabeti dışında Türkiye’de, Akdeniz’de, dünyada genel olarak yunusların durumu ne? Ne gibi tehditler ve sorunlar var?

©SAD

Yunuslar denizlerimizde 1983 yılına kadar avlanabiliyordu, daha sonra uluslararası anlaşmalar ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile koruma altına alındı. Ancak ülkemiz sularında tehditler, yasal avcılık olmasa da devam etmekte. Daha önce de bahsettiğim gibi balıkçı-yunus hatta fok çatışması genelde deniz memelilerinin aleyhine sonuçlanır. Bu çatışmaların dışında özellikle çalışma alanım olan İzmir Körfezi’ndeki kirlilik yunusları dolaylı olarak tehdit eden unsurlardan biridir.

Dünya deniz ve okyanuslarında ise tehditler daha tehlikeli boyutlarda olmasına rağmen koruma ve kontrol çalışmaları bizimkilerden daha gelişmiş durumda. Halen Pasifik’te yasal balina avcıları devasa gemileri ile yunus ve balinaları avlıyorlar. Ayrıca, özellikle Japonya’da her yıl geleneksel hale gelmiş olan yunus katliamı Oscarlık filmlere bile konu olmuş durumda. Japonya’da hem yunus parkları için esaret altına alma durumu hem de yunus eti pazarlaması devam ediyor.

Sen ve proje ekibi Sualtı Araştırmaları Derneği’ndensiniz (SAD) değil mi?

Bu proje SAD içinde yer alan Deniz Memelileri Araştırma Grubu (DEMAG) projesidir. Proje koordinatörlüğünü Fethi Bengil yaptı, ben de yürütücülüğünü üstlendim. Sadece iki kişiymiş gibi görünmesine rağmen fazlaca gönüllü desteği aldık ve proje hiç sekteye uğramadan gerçekleşti.

SAD kimdir, ne zamandan beri var, neden var? Foça’da bu yeni bir iş değil bildiğim kadarıyla? Başka neler yapılıyor?

Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD), denizlerde, iç sularda ve kıyılarda doğal, tarihi ve kültürel değerlerin incelenmesi, korunması, çoğaltılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasına katkıda bulunmak amacıyla 1994’de kurulmuş bir dernektir. İlk olarak ODTÜ’de Sualtı Araştırmaları Topluluğu/Akdeniz Foku Araştırma Grubu (SAT/AFAG) olarak biraraya gelen ekip, 1993 yılında Türkiye’nin ilk deniz ve fok koruma projesi olan Foça Pilot Projesi’nin yürütücülüğünü üstlendi. Projeyi, Foça Yerel Fok Komitesi ile birlikte, Dünya Doğa Koruma Vakfı (WWF) desteği ile hayata geçirdi. ODTÜ-SAT/AFAG 1991 yılında kurulan Ulusal Fok Komitesi’nin halen etkin olan kurucu bir üyesidir.

Şu anda devam eden projeler, benim yürütücülüğünü yaptığım İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi ve Deniz Koruma Alanları’nda Sorumlu Amatör Balıkçılığa Geçiş Projesi.

Gönüllüler nasıl katkı veriyor, neler yapıyor? Herkes gönüllü olabilir mi?

Projeye en büyük destekleri bize yardıma gelen gönüllü araştırmacı arkadaşlarımız verdi. Bu tip deniz çalışmalarında gönüllüler her işi yapacağını bilerek geliyor zaten. Buradaki en eğlenceli iş sefere çıkıp yunus gözlemi yapmak, en sıkıcı ise hava kötü olduğunda karada bekleyip Foça rüzgarını yemek oluyor sanırım. Gönüllüler, kamp etrafında ot yolmaktan tutun toplumsal bilinçlendirme için insanlarla iletişim kurma gibi işler yapıyorlar.

Bizim gönüllülük şartlarımız çok basit, aradığımız şartlar yunuslar hakkında az da olsa bilgi ya da ilgi sahibi olmak. Kamp ortamına uyum sağlayabilir olmak ve en önemlisi yapılan işe değer vermek. Bu şartları yerine getirebilecek herkes bize gönüllü araştırmacı olarak gelebilir

Projenin gönüllü çalışanları Ezgi Öğün ve Deniz Dalak da sorularımızı yanıtladı.

Ezgi bize biraz kendinden ve bu yazki deneyiminden bahsedebilir misin? Projeyi ve gönüllü ilanını nasıl duydun, yaz nasıl geçti, gönüllü çalışma deneyimi nasıldı?

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Lisansı üzerine Çevre Mühendisliği Bölümü’nde doktora öğrencisiyim. 2. yılından beri İzmir Körfezi Yunusları Projesi’nde olduğu gibi çeşitli projelerde gönüllü ya da bursiyer olarak çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum. Bu projeden önceki çalışmalarım sayesinde haberdar oldum. Projeyi Vahit Alan ile birlikte yürüten Fethi Bengil ile bilim kamplarından tanışıyordum.  Bu sene proje başlamadan birkaç ay önce Facebook sayfasından ve SAD’ın internet sitesinden duyuru yaptılar. Ben de başvurdum.

Toplamda bir aya yakın bir süre Foça’da kaldık. Foça’da bulunduğumuz süre içinde araziye çıkamasak da mutlaka proje ile ilgili bir iş yaptık. Bir gün kara gözlemi yaptıysak başka bir gün broşür hazırlandı. Çalışmaya başlamadan önce her hangi bir beklentim yoktu açıkçası. Arazi çalışmasında insanın başına her şey gelebilir. Ekiple uyumlu da olabilirsin uyumsuz da, yunusun keyfi gelir görünür keyfi gelmez bir hafta burnunu çıkarmaz. O nedenle, sevdiğim işi yapacağım için mutlu oldum ama herhangi bir beklentim de olmadı. Ama kesinlikle çok güzel şeyler buldum. Bir kere hiç bir ekipte görmediğim kadar problemsiz bir ekiptik. İlk zamanlarda gözlem sayısı fazla olmasa da sonradan bir hayli arttı. En güzeli de ekip çok kalabalık değildi. O nedenle hem zamanımızı boş geçirmedik hem de sakin bir ortamımız oldu.

Deniz sen neler söylemek istersin? Neden bu projedesin?

Bir sosyolog olarak insanların davranışını incelerken, doğadan çok fazla ayrıştığı farkediyorum. Medeniyet adı altında kendilerini taş duvarların arasına hapsettiklerini düşünüyorum. Dolayısıyla “kaldırım taşları altındaki kumsalı” göremiyorlar. Hal böyle olunca insanın -bu benim için de geçerli- kendini yeniden doğayla tanımlayabilmesi ve anlayabilmesi için bu projenin mutfağında olmam gerektiğini düşünerek projeye dahil oldum.

İşi gönüllü yapmak ve profesyonel olarak yapmak arasında nasıl bir fark var sana göre? Para alıp almamak dışında…

Ezgi: Sevdiğin işi yapıyorsan gönüllü ya da profesyonel olmak arasında pek bir fark olmuyor. Ama işin içine para girince de sevdiğin iş de olsa soğuyabiliyorsun. Gönüllü ya da profesyonel yaptığım işlere kendimi hep kaptırdım şimdiye kadar. Ama şunu açıkça söyleyebilirim ki bir işi profesyonel olarak yapınca insanın üstündeki baskı ve sorumluluk hissi birkaç kaç artıyor çünkü işi veren kurum ya da kuruluşla direkt temasta olan kişi sen oluyorsun. Bir de işi gönüllü olarak yapanların koşullarını iyileştirmek ya da beklentilerini karşılamak da sana düşüyor. Son olarak şunu söyleyebilirim. Ben ve benim gibi herhangi bir destek almadan çalışan yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin durumu tamamen kaotik. Çünkü gittikçe uzmanlaştığınız ve profesyonelleştiğiniz ve sorumluluk aldığınız işleri ücretsiz yapıyorsunuz. Bu durumda buna ne ad verilir gerçekten bilmiyorum.

Deniz: Eğer işin içinde profesyönellik olsaydı ne kendi felsefi gelişimimi yaşayabilirdim ne de yunuslarla arkadaş olabilirdim ne de böyle güzel dostluklar yaşayabilirdim. İşin içine profesyönellik girince insanların beklentileri katı oluyor ve dolayısıyla amatörken kendin için yarattığın zaman aralığını yaratamıyorsun. Eğer proje devam ederse dostum Vahit bana daha sormadan beni yanında bulur. Onunda dediği gibi “denizde hayat var”.

Röportaj: Özlem Katısöz – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj