Ana Sayfa Blog Sayfa 3851

[Dünya Organik Kongresi] Ön Konferanslar Yeditepe’de bugün başladı

13-15 Ekim 2014 tarihlerinde, Buğday Derneği ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleşecek 18. Dünya Organik Kongresi’nin (IFOAM Organic World Congress) hemen öncesinde 10-12 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Ön Konferanslar bu sabah Yeditepe Üniversitesi’nde başladı.

15 ifoam...

Bugünün programı;

09.30- 18.00 Gıda Toplulukları Oluşturmak
09.00-12.30 Organik Pamuk için Daha Sürdürülebilir Bir İş modeli Oluşturmak
14.00-17-30 Küresel Organik Pamuk Topluluğu Platformu Toplantısı
14.00-17.30 Türkiye’de Organik Sektörün Önündeki Zorluklar
14.00-18.00 Küresel GDO Tartışmasında IFOAM’ı Güçlendirmek

Ön Konferanslar hakkında ayrıntılı bilgi için bu haberimize göz atabilirsiniz

 

(Yeşil Gazete)

 

Avusturyalı Yeşil milletvekillerinden Kobane için Türk Büyükelçiliğine baskın

Avusturya Yesiller Partisi’ne üye 14 milletvekili Rojava’da yasanan savaşa dikkat çekmek için dün Viyana’da Türk Büyükelçiligi’ni bloke ettiler.

avusturya yeşilleri

Hülya Tektaş’ın haberine göre aralarinda Kürd dostu olarak tanınan Peter Pilz ve Kürd Milletvekili Berivan Aslan’ın da bulunduğu grup Türk hükümetinden Kobanê’ye olan sınırları insani yardım ve silah geçidi için açmasını talep etti.

Avusturya nin dıs politikasnı da eleştiren parlamenterler, Dısişleri Bakanı Sebastian Kurz’dan Türkiye’ye Rojava politikasını değistirmesi ve sınırdaki ablukayı kaldırması için baskı yapmasını  istediler.

Avrupa’da daha önce benzeri görülmeyen bu eylemin bir amacı Rojava’da yaşananlara sadece izleyici kalan batılıları protesto etmek.

IŞID üyelerinin Rojava’da saldırıya başladığı günden bu yana Avusturya’da devam eden protesto ve yürüyüşler medyada büyük yankı uyandıryor. Pazartesi günü Birleşmis Milletler binası önünde başlatilan açlık grevi yarın yapılacak büyük bir yürüyüşle bitirilecek.

Basnews.com

Kobanê için vicdani ret

Vicdani reddini açıklayan antimilitaristler, “Kobanê yaşamdır, yaşam için reddediyoruz. Rojava için, Roboskî için, Kobanê için reddediyoruz” dedi. Vicdani retçiler, haklarında açılan soruşturma belgelerini de yaktı.

kobanevicdaniretVicdani Ret Derneği üyeleri, Kobanê için vicdani retlerini açıkladı.

Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen vicdani retçiler, “Öldürmeyeceğiz, ölmeyeceğiz, kimsenin askeri olmayacağız”, “Savaşa karşı vicdani ret” ve “Reddet, diren, hayır de. Askere gitme” sloganları attı.

ETHA’nın haberine göre, Vicdani Ret Derneği adına açıklama yapan Merve Arkan, vicdani reddin anlamının bu topraklarda kardeşe kurşun sıkmamanın ifadesi olduğunu belirtti. Sistem ve devletin bundan rahatsız olduğunu belirten Arkan, “Halkı askerlikten soğutma” gerekçesiyle devlet şiddeti ve baskısına maruz kaldıklarının söyledi. Arkan, “Kaçak değil vicdani retçiyiz” dedi, tam da IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı şu dönemde vicdani ret açıklamalarının önemli olduğunun altını çizdi.

Merve Arkan, IŞİD’e yapılan yardımlara, mühimmat sevkiyatlarına, protestolara yapılan polis-asker saldırılarına, zorla göç ettirmelere, çocukların katledilmesine, kadınların esir pazarlarında köleleştirilmesine, meclisten geçen tezkereye karşı vicdani ret çağrısı yaptı.

“Devletin yasaları beni bağlamaz!”
Türkiye’de ilk vicdani reddini açıklayan kişilerden Vedat Zencir ve Ercan Aktaş, haklarında açılan soruşturma belgelerini yaktı. 51 yaşındaki Zencir, 24 yıl önce vicdani reddini açıkladığını, o zamandan beri devlet terörüyle karşı karşıya olduğunu ifade etti. Zencir, “Devletin yasaları beni bağlamaz, insan haklarını ihlal eden her yasayı çiğnedim, çiğnemeye devam edeceğim. Hiç kaçmadığımız halde devlet bize kaçak muamelesi yapıyor” dedi. Kobanê’yi barış için yaşama umudu olarak değerlendiren Zencir, Kobanê’nin uluslararası güçler tarafından oluşturulan, uluslararası faşist bir örgüte teslim edilemeyeceğine işaret etti. “Kobanê İspanya’dır” diyen Zencir, enternasyonal barış ve kardeşliğin Kobanê’den geçtini söyledi.

“Bir Türk olarak asker doğmadım”
Bugün itibariyle vicdani retlerini açıklayan Zeynep Coşkunkan ve Uğur Bolat ise ataerkil militarist sistemin askerliğine karşı olduklarını belirtti. Kobanê’deki kadın mücadelesine dikkat çeken Coşkunkan, “Kadınların vicdanı militarist sistemi reddediyor” dedi. Uğur Bolat ise şöyle konuştu: “Bir Türk olarak ne Türk ne asker doğdum. Öldürmeyi reddediyorum. Katledilen, ezilen halklar için reddediyorum. Roboskî içi reddediyorum. Rojava için reddediyorum. Bir Türk olarak reddediyorum. Vicdanım reddediyor.”

www.KaosGL.com

İslamcının Müslüman’a yalanı: Avrupa’da din dersleri – Baskın Oran

Geçen hafta yazmıştım: AİHM, Türkiye’deki din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gerektiğine 16 Eylül 2014’te oybirliğiyle hükmetti. Uygulanması mecburi bu karara uluslararası ilişkiler profesörü Başbakan Davutoğlu karşı çıktı, Cumhurbaşkanı Erdoğan da eğlendirici bir katkı yaptı:  “Fizik kimya zorunlu oluyor da, din dersi niye olamıyor!”.  Bunlar doğrudan saldırılardı.

Dolaylı ve sinsi saldırı, iktidarın gazetelerinden geldi. Bu hafta bunları sergileyeceğim. Ama önce, konuya tam hakim olmak için, bizim din derslerinin AİHM’deki geçmişi:

OLAYIN GEÇMİŞİ: 2007 ve  2014 AİHM KARARLARI

AİHM, Ekim 2007’de Zengin/Türkiye davasını karara bağladı. Hasan Zengin; din derslerinde Sünni İslam eğitimi yapıldığını, çocuğuna Alevilik’le ilgili bilgi verilmediğini, devletin tarafsız bir program uygulamadığını şikayet etmişti. Dolayısıyla AİHM bu davada, din derslerinin zorunlu olması konusunu incelemedi. İki şey söyledi: 1) Derslerde Sünni İslam pratikleri öğretilmektedir, dolayısıyla nesnel, eleştirel ve çoğulcu değildir; 2) Bu ders gerçekten din kültürü ve ahlak bilgisine ilişkin olsaydı, Gayrimüslim çocuklarını muaf tutmak gerekmezdi.

Sonuçta  AİHM, eğitim hakkını düzenleyen AİHS 1 no’lu Protokolünün 2. maddesinin ihlal edildiğini söyledi ve ders kitaplarının nesnel, çoğulcu bilgiler öğretecek şekilde değiştirilmesi gerektiği kararına vardı. Kararın satır arasında şunu fark etmek mümkündü: Derslerin temel amacı İslam dinini öğretmekse, o zaman bu derslerin zorunlu olmaması gerekir.

İşte 16 Eylül 2014’te AİHM’nin verdiği “din dersleri zorunlu olamaz” kararı, bu satır arasındaki 2007 tespitini hatırlatan, sanki ‘Ben sana daha önce usulca söylememiş miydim?’ diyen bir karar oldu. Önemi şuradaydı ki, 2007 kararından sonra Hükümet 2011-12’de din dersi müfredatına kimi eklemeler yapmış, bu arada iki ünite Alevilik koymuş, savunmasında bunu da sunmuştu. AİHM incelemesini işte bu “yeni” müfredat üzerinden yaptı ve bildiğimiz kararı verdi.

ŞU ANDAKİ DURUMUMUZ

AİHM’ye sunulmuş bu “yeni” müfredata ilişkin taze bilgi de vereyim:

2007 öncesine oranla iyileşme var. Ama bir öğrencinin 9 yıl boyunca okuduğu 1.086 sayfa din dersi kitabında Alevilik-Bektaşilik’e ayrılan yer, toplam 16 sayfa (yüzde 1,5). Sadece 7. ve 12. sınıfta tanıtılan bu Alevilik de, Sünniliğin folklorik bir kolu gibi sunulmakta: “Hz. Ali’yi seven, sayan ve ona taraftar olan kişiye Alevi denir. Aleviler; Allah’ın birliğine inanan, Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul eden, kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim olan, Hz. Muhammed’i ve onun ehl-i beytini seven Müslümanlardır”.

Kitaplarda kullanılan ifadeler herkesi inançlı Müslüman varsaymakta: “Dinimize göre”, “Peygamberimize göre”, “İnancımıza göre Yüce Allah”, “Sonuç olarak bizler Kur’an-ı Kerim’in emirlerine, Peygamberimizin öğütlerine uyalım”.

6. Sınıfa kadar tek taraflı İslam dersi var. Sık sık, “Kuran-ı Kerim’de Allah’a dua etmemiz emredilir” gibi hatırlatmalar yapılıyor. Namaz, fotoğraflarla veriliyor. Engellilere yönelik olarak acıma, hayır işleme yaklaşımı var. Ateizm anlatılırken, “Sanki Tanrı yokmuş gibi davranırlar” diyor. Devlet kontrolünde bir Sünni İslam temeli üzerine yazılmış bu kitaplarda Bilgi Üniversitesi araştırması, evrensel insan hakları standartları açısından 350 adet iyi örnek, 3.300 adet ihlal buldu.

Şimdi gelelim esas konumuza, yani İslamcı yandaş basının bu kaçar yer bırakmayan AİHM kararını dolaylı olarak nasıl kötülemeye uğraştığına.

MANŞET BAŞKA, ALTINDA SÖYLENEN BAMBAŞKA

Star ve Yeni Akit’te çıkan “haber”, yalan manşet atarak Hükümet’e destek verdi. Bu manşet şöyleydi: “Avrupa’da Sınıf Geçmek İçin Hıristiyanlık Dersi Şart!” Manşet altı ise şöyle: “Birçok Avrupa ülkesinde Hıristiyanlık Bilgisi dersi zorunlu olarak verilirken, bazı ülkelerde sınıf geçmede dahi esas alındığı belirlendi.  Yani, Hükümet’in AİHM’ye imzayı inkarı yetmemişti, bir de yandaş İslamcı basının Müslüman kamuoyunu aldatarak tahriki gerekmekteydi.

İşin sinsiliği de şurada: Bizde insanlar haberi değil manşeti okur ve geçer. Bunu bilen uyanık yandaş gazeteciler bu manşet ve manşet altını Müslümanlara, ‘Vay! Durum böyleyken gavurun mahkemesi bize nasıl karışırmış!’ dedirtecek şekilde atmışlar. Ama hemen altta içerikte yazılanlar manşeti yalanlıyor. Şöyle:

1)  İçerikte çok farklı bir şey denmiş: “Din derslerinin sınıf geçmeye etkisi var”. Eh, herhalde! Verilen bir dersin notunun dikkate alınması çok mu anormal? Kaldı ki, Berlin’de din dersi sınıf geçmeye etki yapmıyor.

2) İçerikte, din derslerinin seçimlik olduğu itiraf ediliyor: “Din ya da ahlak dersi zorunlu”; “Din dersine katılmayan öğrenciler ahlak dersi almak zorunda”; “Devlet okullarında din dersleri seçmeli ve mezhebe göre veriliyor”.

Bu durumda bu gazeteler din derslerini nasıl “zorunlu” ilan edilebiliyorlar, hiç anlayamadım.

BİZZAT YAŞAYANLARDAN BİLGİLER

Oxford’da hocalık yaptığı sırada tanıdığım, şu anda Graz Üniversitesi profesörlerinden Kerem Öktem’le yazıştım, şöyle diyor:

“Temel olarak belli bir dini/mezhebi öğreten hiçbir ders hiçbir AB ülkesinde zorunlu değildir. 1970’lerin Almanyası’nda bile Müslüman olduğum için din dersinden muaf sayılmıştım. Gerçi Almanya’nın her eyaletinde uygulama farklıdır ama, tek veya ağırlıklı olarak belli bir dini anlatan hiçbir ders AB ülkelerinde zorunlu olamaz”. Israrla tekrarlıyor:

“Bir ders zorunlu ise, bil ki belli bir dini anlatan ders değildir; bir dinler kültürü dersidir. Hele de, içine birkaç sayfa başka dinlerden bilgi karıştırarak ‘sınıf geçer’ hale getirilmiş bir şey hiç değildir”.

Ben de kendimden örnek vereyim. Orta okulu İzmir Saint Joseph’te okudum (1956-60). Bütün hocalar, “frer” denilen Katolik papazlardı. Her gün 13.00-13.30 arası Hıristiyan öğrenciler ayrı bir sınıfa kateşizm (yani, pratikte Katoliklik) dersi görmeye giderdi, biz Müslüman ve Yahudi öğrenciler yerimizde kalır ve kısa soru-cevap biçiminde düzenlenmiş Moral (ahlak) dersi görürdük: Nasıl dürüst insan olunur, yalan söylemek niçin kötüdür, iftira karşısında ne yapmak gerekir, vs.

Bu Moral dersinde din’e ilişkin tek bir soru-cevap hatırlıyorum: “Quand faut-il prier?” (ne zaman dua etmelidir?). Cevap: “Il faut prier surtout le matin et le soir, et quand on est devant un danger” (özellikle sabah ve akşamları ve bir tehlike karşısında).

Strasbourg Üniversitesi profesörlerinden Samim Akgönül anlatıyor:

“Fransa’nın hiçbir yerinde ilk ve orta dereceli resmî okullarında zorunlu veya seçimlik hiçbir din dersi okutulmaz. Sadece, isteyen ebeveyn çocuklarına okul dışında din dersi aldırabilsin diye çarşamba öğleden sonraları tatildir. Din olgusu, sanat, edebiyat, müzik, tarih gibi konularda, ana derslerin konuları olarak işlenir.

“Özel okullar din derslerine kendileri karar verirler, ama oralarda da din dersi mecburi değildir. Örneğin bir Katolik okuluna giden Müslüman çocuk Katoliklik dersine girmez. O dinden olmayan öğrencilere o dinin dersi zorunlu tutulamaz.

“Diğer yandan, Strasbourg’un bulunduğu Alsace-Moselle bölgesi farklıdır, burada ilk ve orta dereceli özel ve resmî okullarda din ya da Ahlak dersi zorunludur. Ebeveyn Katolik, Protestan, Yahudi din dersleri ile Ahlak dersi («Moral») arasında seçim yapar”. Devam ediyor:

“Katolik ve Protestan okullarına gelince, orada isteyen çocuk din dersinden muaf olur. Başörtüsü yasağı sadece resmî okullarda olduğu için, çok sayıda başörtülü Müslüman kızımız bu okullara gidiyor ve elbette din derslerini almıyorlar”. Daha ayrıntıya giriyor:

“Benim iki oğlum burada Moral derslerine yıllarca girdiler. Orada anlatılanlardan örnekler: Kadın-erkek eşitliği, vücudun bireyselliği, ayrımcılık nedir, nefret söylemi nedir, neden ve hangi durumlarda kurallara karşı gelinebilir, saygı ve sınırları nelerdir, vs. vs.”

Tövbeler olsun; bizde hoca bunlardan bahsetse ertesi gün soruşturma açılır, belki meslekten atılır, üstüne bir de vatan haini ilan edilir.

Bu iki akademisyen arkadaşımın yanı sıra, Avrupa’da bulunmuş/yaşayan Yakup, Gabriel, Tuma, Özcan, Jan, Burak adlı, büyük kısmı Süryani arkadaşlarımla da haberleştim. Bunlardan bazıları şu anda oralarda din dersi vermekte. Onlardan da öğrendiğim son durumları, Star ile Yeni Akit’in aldatmacalarıyla karşılaştırasınız diye ülke ülke yazacağım.

ÜLKE ÜLKE DURUM

Almanya: Din dersleri anayasada var. Eyaletine göre Protestan, Katolik, Ortodoks, Süryani, Musevi, Sünni, Alevi dersleri Kilise ve cemaatlerin işbirliğiyle verilmekte. Devlet denetliyor ve masrafları karşılıyor. Yalnız Alman yetkililer, muhatap sıkıntısı yüzünden İslam cemaatlerine İslam derslerinin içeriğini belirleme yetkisi vermiyor ve bunu kendi seçtiği muhataplarla yapıyor. Bu derslerden birini almak istemeyen öğrenci “nasıl iyi insan olunur”, “ayrımcılık ne demektir” gibi konuların işlendiği Etik (ahlak) dersini alıyor. Avusturya: Din derslerini ve hocalarını dinî cemaatler belirliyor, ücretleri devlet ödüyor. Din dersi almak istemeyen Etik (ahlak) dersi alabiliyor. Belçika: Öğrenci din dersi istemezse Moral (ahlak) dersi görüyor. Din dersi programlarını ilgili dinin temsilcileri, Ahlak dersininkini Eğitim Bakanlığı yapıyor. Fransa: Yukarıda verdim. İngiltere: Dinler dersi zorunlu, ama bu derste ülkedeki bütün dinler anlatılıyor. Kilise okullarında güne toplu duayla başlanıyor fakat isteyen aileler çocuklarını bu merasimden muaf tutabiliyor.

İspanya: Resmî okullarda seçimlik din dersi var. İstemeyenler ahlak ve din kültürü dersi alıyor. İsveç: Resmî okullarda din dersi var. Bunlarda dinsel uygulama öğretilmiyor, tüm dinler hakkında bilgi veriliyor. Hocalar,  sosyal bilgiler hocası. İtalya: İlk ve orta öğrenimde haftada bir saat, temelde Katoliklik öğreten bir din dersi var. Ama ebeveyn çocuğunu muaf tutabiliyor. Lisede başka dinler de anlatılıyor. Polonya: 1990’dan beri din dersleri var fakat onun yerine ahlak dersi seçmek mümkün. Romanya: Resmî okullarda din dersi zorunlu ama ebeveyn isterse çocuğunu muaf tutturuyor. Ortodoksluk dersine girmeyenler için eğer yeterli talep varsa kendi dinleriyle ilgili ders açılıyor. Yunanistan ve Kıbrıs: Din dersi ilkokul 3’te başlıyor. Ortodoks olmayanlar muaf olabildikleri gibi, en az 20 kişi bulunursa kendi dinleriyle ilgili ders açılabiliyor. B. Trakyalı Müslümanlar/Türkler için hiçbir sorun yok, medreseleri var, din meseleleri en başından beri tamamen kendi ellerinde.

Bütün bunlardan çıkan sonuç: Avrupa’da din dersi zorunlu değil, seçimlik.

AB’DE GENEL REJİM

Din dersleri konusunda AB’de iki temel ilke var: 1) Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü (AİHS, Md. 9); 2) Eğitim hakkı (AİHS 1. Protokol, md. 2).

Bu iki ilkeden kalkarak 7 ülke üzerinde yoğunlaşan ama bütün AB ülkelerini dikkate alan “Avrupa’da Din Öğretimi” adlı önemli çalışmanın (http://www.nef-europe.org/wp-content/uploads/2013/03/Teaching-about-religion_NEF-RelDem-RELIGION-EDUCATION-Final.pdf) tespit ettiği 4 kategori var:

1) Dinsel nitelikli olmayan (non-confessional) din dersleri; 2) Dinsel nitelikli (confessional) seçmeli din dersleri; 3) Dinsel nitelikli, zorunlu, ancak ebeveynin yazılı talebiyle muaf olunabilen din dersleri; 4) Dinsel olguların, ilgili başka dersler (tarih, coğrafya, edebiyat, dil, sanat, vs.) içinde öğretilmesi.

Özetle, ders dinsel içerikli olabiliyor, ama o zaman ya seçimlik oluyor, yahut muaf olunabiliyor.

Avrupa Konseyi’ndeki durumu sorarsanız, Zengin/Türkiye kararından öğreniyoruz : 46 AK üyesinden (bugün 47) 25’inde din dersi zorunlu, 21’inde zorunlu değil. Zorunlu olanlarda muafiyet ve başka ders seçmek mümkün.

Not: Bizde bu iş ancak Erdoğan el atarsa düzelir. Nitekim, cumhurbaşkanının ferahlatıcı bir demecini okumuş bulunuyorum. Sanırım ayağı yere değmeye başladı:

“Allah’a yemin olsun ki, bugün yaşadığımız dünyada gençleri ikna etmekten başka bir yolumuz yok. Zorla olmuyor. Onu kapatmayla, bunu yasaklamakla netice alınmıyor. Duvar çekmek ve filtrelemekle işin hallolacağını zannediyoruz. Siz filtre uyguluyorsunuz, o da filtre kırma programı yapıyor. Bu sorunlar yasaklarla çözülmez, eğer çözülseydi bugüne kadar çözülürdü”.

Ah, çok özür dilerim, aceleden hata yaptım. Pardon. Bir daha okudum, bu İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin başörtüsü demeciymiş!

Baskın Oran – AGOS.com.tr

Doktor tavsiyesi: Kömürlü termik santralden vazgeçin!

81812_termik_santralKömürlü termik santraller hakkında bir açıklama yapan Türk Tabipleri Birliği, Türk Toraks Derneği, Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği, Halk Uzmanları Derneği ve Çevre İçin Hekimler Derneği “Bilimsel çalışmalar, kömürlü termik santrallerde çalışanlar ve çevresinde yaşayanlarla ilgili ciddi sağlık sorunlarının oluştuğunu ortaya koymuştur” dedi ve “kömürlü termik santralden vazgeçin” uyarısı yaptı.

KANSER RİSKİ TAŞIYOR

Beş hekim derneği tarafından yapılan açıklamada kömürlü termik santrallerin yarattığı tehlikeye dikkat çekilerek “Ülkemizde de olduğu gibi yerleşim yerleri ile iç içe kurulan kömürlü termik santraller, çevresinde yaşayanların sağlık sorunlarını arttırmaktadır. Türkiye’de kömürlü termik santrallerin yol açtığı sorunlara ilişkin en önemli açıklama Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmıştır. Bakanlık bazı termik santrallerin çevresinin, hava kirliliği nedeniyle akciğer kanseri riski taşıdığını açıklamıştır” dedi.

2030 YILINA KADAR YÜZDE 60 ARTACAK

Bilimsel verilere yer verilen açıklamada kömürlü termik santrallerin her yıl 11 milyar ton CO2 salınımına neden olduğu ve bu miktarın fosil yakıt kaynaklı salınımların %40’ından fazlasını oluşturduğu tespitine yer verildi. Bununla ilgili bölümde şu ifadelere yer verildi: “yeni termik santral planları aynen devam ederse kömür kaynaklı CO2 salınımlarının 2030 yılına kadar %60 oranında artış göstereceği hesaplanmaktadır. Benzer bir eğilimle Türkiye de kendi CO2 salınımını %50 oranında arttıracak yeni santraller kurmayı planlamaktadır.”

VAZGEÇİN!

Açıklamanın sonunda hükümete seslenen beş hekim derneği kömürlü santrallerden vazgeçmesi çağrısında bulunarak “Biz de hekim örgütleri olarak, benzer bir çağrıyı ülkemiz için yineliyoruz. Hükümeti; yeni kömürlü termik santrallerin kurulmasına izin vermemeye, kurulu bulunan santrallerde mevcut en iyi uygulamaların kullanılmasını zorunlu tutmaya ve sağlık üzerine en zararlı etkileri olduğu bilinen linyitle çalışanlar başta olmak üzere aşamalı olarak kömürlü termik santrallerden vazgeçmeye çağırıyoruz” dedi.

Ilerihaber.org

Temiz enerjiye geçiş – Oral Kaya

Çanakkale son günlerde yoğun bir şekilde 1/100 bin Çevre Düzeni Planını tartışıyor. Planın en can alıcı noktalarından biri olan enerji başlığında Biga-Lapseki hattının termik santrallere tahsis edilerek enerji üretim alanı olarak belirlenmesi. Şu anda 4 tane aktif olarak çalışan termik santrale ek olarak 9 tanesi için de çalışmalar sürüyor. Enerji üretim bölgesi olarak ilan edildikten sonra buraya daha fazla termik santral yapılabilecek. Tamamen ithal kömüre dayalı çalışacak olan bu kömür santrallerinin bölgenin havasını nasıl şekillendireceğini tahmin etmek ise hiç de zor değil diye düşünüyorum.

Bu girişi yapmamın temel nedeni, geçtiğimiz hafta katıldığım bir toplantı. Fransa’nın Lille kentinde Avrupa Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri toplantısında konuşulanlar, bizim önümüze konulan kara tablonun daha temiz bir şekilde çözülmesini sağlama imkanı var mıdır diye düşündürdü. Hepimizin de bildiği gibi enerji yatırımları büyük bütçeli yatırımlar ve bunların yapımını her zaman devlet veya büyük sermaye grupları üstleniyor. Bu şekilde yapılan enerji yatırımları da özellikle gelir dağılımında halka yansıması çok düşük olmakta. Bunu giderebilmek, halkın da bu büyük sermaye gerektiren alanlara yatırım yapmalarını sağlamak için Amerika ve Avrupa ülkelerinde yeni bir yol bulunmuş. Aslında çok eskilere giden kooperatif düşüncesi, yenilenebilir enerji üretimi için insanlara alternatif olmuş. Bu alanda yetersiz olan yasal düzenlemeler için yoğun faaliyetler ve çalışmalar yapılmış ve bazı ülkeler artık özellikle yenilenebilir enerji kooperatiflerini daha fazla destekleme kararı almışlar. Şu anda hedefleri bunun bir AB politikası olarak kabul edilmesi ve tüm Avrupa Birliğine üye ülkelerde bu teşviklerin sağlanması.

Toplantının ana amacı ise daha çok deneyimlerin paylaşılması ve herkesin de birbirinden yeni yollar ve yeni teknikler öğrenmesi idi. Türkiye’den tek katılan kişi olarak bizdeki mevzuatın çok yeni olması, kooperatif deneyimleri hakkında biraz bilgi verdim. Ülkelerin deneyimlerini dinledim. Benim gitmeden önceki düşüncem, ekoloji hareketinin ve özellikle yenilenebilir enerji hareketinin lideri olarak gördüğüm Almanya’nın, bu alanda da öncülük ettiği idi. Fakat öğrendim ki İtalya’da yaklaşık yüz yıllık bir gelenek var bu alanda. Özellikle Alp dağlarının eteklerindeki dağ köylerine elektriğin devlet tarafından ulaştırılması yüksek maliyetlerde olduğu için, burada yaşayan köylüler kendi aralarında örgütlenerek kurdukları kooperatifler aracılığı ile su değirmenlerinden elektrik elde ederek çevrelerindeki yerleşimlere ulaştırmaya başlamışlar. Ama bu kadarla kalmamış, bu kooperatifler köylere hizmet götürme birliklerine dönüşmüş. Köyün posta, ulaşım ve temel sağlık hizmeti gibi alanlarına da el atmışlar. Ama bakmışlar ki ürettikleri elektrik enerjisi fazla geliyor, bunu çevre köylere, hatta devlete satmaya başlamışlar. Tabii bunun sonucunda da üyelerine daha çok geri dönüş sağlayabilmişler. Fransa’da küçük belediyeler bu işe soyunmuş ve ellerindeki küçük bütçelerle yatırımlar yapmışlar. Hem o yörede yaşayanlara daha sağlıklı ve ucuz bir enerji sağlamışlar, hem de kendi bütçelerini geliştirme imkanı bulabilmişler. İspanya’daki kooperatifler yasaları iyice zorlamışlar ve ülkenin her tarafına enerji satar hale gelmişler. Sermayeleri yıllık 8 milyon €’ya üye sayıları 12.000 olmuş.

Bunun gibi nice örnek önümüzde. Ülkemizde özellikle çok iyi kooperatif deneyimleri var. Yani bize de hiç yabancı olmayan bir sistem. Kentimizi, bölgemizi hatta ülkemizi kömür santrallerinin kara dumanlarından korumak için el ele verirsek ve böyle bir hareketi başlatırsak farklılığımızı da göstermiş oluruz. Aşağıdaki fotoğrafın çevirisi bile biz çok şeyler anlatıyor. “Almanya’da üretilen yenilenebilir enerjini %46’sı yerel inisiyatifler, çiftçiler ve bireyler tarafından üretiliyor”. Gelecek nesiller için bunu yapmak zorundayız.

yenilenebilir

Oral Kaya

Boğazda sürrealist akını var!

Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul için küçük kendim için büyük bir adım atıp Sakıp Sabancı Müzesi’ni ziyaret ettim. Tahmin edebileceğiniz gibi, beni gül gibi bir Pazar sabahı Üsküdar’dan kalkıp Emirgan’a sürükleyen gündem, İstanbul’un her köşesine serpiştirilmiş billboardlar ve A+ kanalların reklamlarından eksik olmayan, “Joan Miró – Kadınlar, Kuşlar ve Yıldızlar” sergisiydi.

İtiraf etmeliyim ki, bu sergiye gitme fikri, uzaklardan gelmiş iki misafirimden çıkmış olmasaydı, “bugün gideriz, yarın gideriz”ler arasında yok olup gidecekti. Miro’yu sevmediğim için mi? Aksine! Hayal kırıklığı yaratmış bir geçmiş deneyimin bakiye önyargısıydı bana burun kıvırttıran…

Sanırım 1999 yılıydı ve kocaman duyurularla İstanbul AKM’de halkla buluşacak bir Dali sergisi çığırılmaktaydı. Bu büyük bir olaydı! Aynı yılın başlarında, Madrid’deki meşhur Reina Sofia Modern Sanat Müzesi’nde (İsp. Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía) Salvador Dali’nin eserlerinden bir kısmını iki karış mesafeden görme ayrıcalığına sahip olmuş, Büyük Mastürbatör’e (İsp. El Gran Masturbador) ise hayran olmuştum. Şimdi, Dali bana iade-i ziyarette bulunuyordu. Heyecanlanmıştım! Oysa gerçekle karşılaşma anı hayli acı verici oldu. Sekiz katlı Reina Sofia’nın seçkin koleksiyonundan sonra, küçük bir koridora dizilmiş karalamadan öteye gitmeyen eserleri görmek, takdir edersiniz ki, üçüncü dünya ülkesi vatandaşı kompleksine sokmuştu beni. İçimdeki kompleksli insancık homurdanıyordu. Bizim ülkemizin sergilerine büyük isimler gelmezdi. Gelse dahi, önemli işleri gelemezdi…

sürreel 05_Badem...

İşte bu hazin hikâyeden sonra, özellikle adı sanı duyulmuş ressamların sergilerinin geleceği haberleri düştüğünde, içimdeki o “nasıl olsa bizi AB’ye de almazlar” insancığı bilet almaktan alıkoydu beni, hep. Sadece bununla da sınırlı değildi bilinçaltı engellerim… Bu bina müze olmadan evvel, biz orta direk vatandaşlar için Sabancılar’ın oturduğu evdi. Devasa bir at heykeli görünürdü koca demir kapılarının arkasında… Fabrikatör Hulusi Kentmen’in huzuruna çıktığında elini önünde kavuşturup, koca boyuna rağmen iki büklüm cüce kalan Tarık Akan mahcubiyetiyle geçerdik önünden. Sanırım o mahcubiyet de sinmiş bana eskilerden. Sakıp Sabancı Müzesi açıldığında “Ya koca Sabancılar bizi evine mi alacak?” kişiciği yine çekiçekivermiş beni gerisin geriye. Gidememişim.

Uzun lafın kısası, bir kez Madrid Reina Sofia, bir kez de Amsterdam Van Rijksmuseum’da dünya gözüyle gördüğüm Miro’yla, bu sefer iç sahada gerçekleşecek üçüncü randevumun beklenti seviyesi yerlerde sürünüyordu. Sonuç ise bambaşka oldu…

Barcelonalı Joan Miró i Ferrà (Katalanca okunuşu: “jo’am mi’ro i ferra”) 1893 yılında doğmuş. Daha ergenliğinde çalışma hayatına girip muhasebe ve tezgâhtarlık gibi işlerle meşgul olsa da, resme olan merakı yine aynı yaşlarda yoğunlaşmış. Llotja Güzel Sanatlar Akademisi’ne başladığında henüz 14 yaşında, alaylara maruz kalan ilk sergisini açtığında 25, sürekli yenilenen modern sanat akımlarının membaı niteliğindeki Paris’e taşındığında 27 yaşında imiş. Bu büyük sürrealist, 90 yaşını kutladıktan birkaç ay sonra aramızdan ayrılmış. Özetle, biyografi bu. Ama Miro’nun yaşam öyküsünün kalan kısmını ve çok daha fazlasını merak ediyorsanız, bir Boğaz kaçamağı yapmanız gerekecek…

Sakıp Sabancı Müzesi’nde, Miro’nun biyografisi için harika bir giriş tasarlanmış. Koridorun karşılıklı duvarlarında kronolojik birer çizgi var. Miro’nun hayatı, eserleri ve sanat dünyasındaki önemli olaylar bu hat üzerinde ayrı lejantlarla işlenmiş. Böylelikle, hem sanatçının gelişimini hem de dönemiyle olan etkileşimi eşzamanlı izleyebiliyorsunuz. Önemli Not: Sol duvarda başlayan ilk onyıllık dönemin devamı sağ duvarda. Üçüncüsü ise yine sol tarafa denk düşüyor. Siz siz olun sadece sol duvarı izleyip, koca bir II. Dünya Savaşı’nın Joan Miro’ya pek de dokunmadığını zannedip şaşırıp kalmayın… Benim için durum buydu!

Gerçeküstü akımın öncü isimlerinden Miro, sanat yaşamı boyunca farklı akımların içine girmiş çıkmış, bazılarını kurmuş, bazılarına liderlik etmiş. Resim ve sanat tarihi uzmanlık alanım olmadığı için bu detayları size aktarmaya çalışarak haddimi aşmak istemem. Ancak SSM’nin, uluslararası düzeyde zengin ve seçkin bir koleksiyonu ülkemize getirdiğini söylemek için, sanat uzmanı olmaya gerek yok sanırım. Bu anlamda, yıllar önce yaşamış olduğum Dali sükût-u hayalinin yerleştirdiği önyargı, yerini, “Bu müzede bir sergi varsa koşa koşa git” mottosuna bıraktı.

Eğer ki Joan Miro sergisinin sadece ilk katını gezmişken çıkmış olsaydım müze mekânından, gayet iyi bir sergi izlemiş olduğum düşüncesiyle ayrılmış olurdum. Ki, aslında tam olarak da öyle yaptım. Makul düzeyde zengin bir seçkiyi izlemiş olduğuma ikna olmuş halde dışarı çıkmışken, “Biz eksi ikinci kata indik burada da Miro var!!” SMS’ini aldım. Sergi ve Müze’de eleştirilecek tek şey belki de bu. Serginin devamına yönelik navigasyon sanırım çok yeterli değil. Şükür ki, yalnız değildim ve -2nci kattaki geniş hacimli, yüksek tavanlı alanları deneyimleyebildim. Özellikle bu katta, Miro’nun küçük cisimlerden kalıp alarak çoğalttığı heykeller, duvar halıları ve nesne kolajları göz kamaştırıcıydı.

Sakıp Sabancı Müzesi’ni bugünlerde gezerseniz, ayrılırken yanınızda götüreceğiniz sadece Joan Miro’nun doyurucu koleksiyonunun hatıraları değil. “Tazminat’tan Cumhuriyet’e Türk Resmi Sergisi” de etkileyici parçalara sahip. Ve evet… “Kaplumbağa Terbiyecisi’ni” de görebiliyorsunuz! Benim bu sergideki en ilgimi çeken bölüm Nü köşesiydi. Çıplaklığın serbestçe resmedilmesi, dönemin kendini batı eksenine yakın hisseden Osmanlı ressamları için bile hazmedilmesi zor bir kültürel lokma olmuş. Bu bariyeri Paris okullarında aşmış ve serbest çalışma ortamı bulabilmişler. Bu bölümde, bir erkek çocuğunun yatarken yarı çıplak resmedildiği parça, ister istemez Osmanlı’daki erkek çocuklarına yönelik yaygın cinsel düşkünlük konusunu hatırıma getirdi. Bu da, benim için zor bir lokma oldu açıkçası…

Vapurlarda bıçak seti, limon sıkacağı ve plastik tarak satan o şovmen amcaya nazire ederek SSM ile ilgili olumlu izlenimlerime devam etmek isterim: “Bir bilet parasına iki sergi gezip gidiyor musunuz? Hayır daha bitmedi!!!” Aynı zamanda Sabancılar gerçekten bizlere evlerini açmışlar. Ailenin onlarca antika eserle donatılmış yaşam alanları, zengin bir hat sanatı koleksiyonu da bina içinde gezilebilecek bölümler arasında geliyor. Bir dev sanayici aile, sanata da düşkünse nasıl bir yaşam yaşayabilir? İşte bu soruya da verebileceğiniz yanıtlar var bu binada. Her şey bitip de biraz yorulduğunuzda, en üst kattaki restoranda Boğaz’ın keyfini çıkarabilir, ya da sahildeki bir bankta dalgalara karşı hülyalara dalabilirsiniz.

Joan Miro – Kadınlar, Kuşlar ve Yıldızlar  1 Şubat 2015’e kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde. Mutlaka gidin… Öğrenci 10 Tam 20 TL!

Sergiden kendimce çektiğim kareleri de paylaşayım

Manzum S.

Son dönemin Yeşil Kitapları

Sosyal Çevre Bilimleri

8 sosyal çevre bilimleri

Çevre sorunsalına çözüm bulma çabaları birinci derecede bilim dünyasını etkilemiş, değişik bilim dalları, her biri kendi çevresinden çevreyi tanımak, tanımlamak ve sorunları gidermek amacıyla araştırmalara başlamışlardır. Bu çalışmalar göstermiştir ki; çevre sorunları niteliği gereği tüm bilim dallarını ilgilendirmekte ve disiplinlerarası yaklaşımla çalışmaların başarı şansı artmaktadır. 8u saptamaya koşut olarak pek çok ülke üniversitelerinde çevrebilimleri, çevre araştırmaları programları düzenlenmeye başlamıştır…

Sosyal Çevrebilim adını taşıyan bu derleme Sosyal Çevre Bilimleri programında görev alan ve bu programda yetişen akademik kadronun bize bir yirminci yıl armağanı olmaktadır. Derlemede yer alan 17 makale yalnızca çevreyi değişik yönlerden incelemekle yetinmemektedir. Derlemenin çekiciliği, bizi bu konularda yeniden düşünmeye, zihnimizde yeni kapılar açmaya da yönlendirecek olmasıdır. (Prof. Dr. Can Hamamcı)

Sosyal Çevre Bilimleri
Editörler Hakan Reyhan Ahmet Mutlu H. Hüseyin Doğan Ayşen S. Reyhan
2014
Seçkin Yayıncılık

 

Doğa Araştırmaları

9 seneca

Seneca, yaklaşık iki bin yıl önce kaleme aldığı Doğa Araştırmaları’nda doğayı sorgulamadan önce amacını ve sınırlarını şöyle açıklamıştı:
Hem kendisiyle hem de başkalarıyla ilgili olayları öngörüp yönetebilen bir zihne sahip olduğunu düşünenler de vardır. İçinde bizim de bulunduğumuz bu evrenin gayesiz olduğunu, doğanın rastlantılarla ya da yaptığı şeyin bilincinde olmadan hareket ettiğini düşünüyorlar. Bütün bunları öğrenmeye ve nesnelere sınırlar atfetmeye ne değer biçiyorsunuz? Örneğin Tanrı ne kadar muktedirdir? İlkin kendi mi maddeyi yarattı, yoksa zaten var olan bir maddeyi mi kullandı? Tasarım mı maddeden önce geldi, madde mi tasarımdan?

Tanrı istediği her şeyi yaratabilir mi, yoksa eserinde herhangi bir bozukluk olmasa da, işlenmesi zor bir maddeden yararlanan bir sanatçı gibi, birçok yaratımında işlediği madde onu yanıltabilir mi? Bütün bunları araştırmak, öğrenmek ve onlar üzerinde yoğunlaşmak, niçin ölümlülüğün sınırlarını aşmak ve daha iyi bir kader yazmak anlamına gelmesin? Bütün bunların senin ne işine yarayacağını mı soruyorsun? Bu sayede hiçbir şeyi değilse de en azından her şeyin Tanrı ölçüsünde kısıtlı olduğunu bilmiş olacağım.

Belki de bu yüzden Seneca, klasik sıfatını fazlasıyla hak eden Doğa Araştırmaları’nda sadece doğa olaylarını tasnif ederek yorumlamakla kalmadı; bunu yaparken, Aristoteles’ten veya diğer Yunan doğa bilimcilerinden farklı olarak, devrinin sorunlarına da değindi. Geçerli kehanet anlayışlarını ve batıl inançları eleştirdi. Örneğin, Zeus’un yıldırım oku fırlatamayacağını, çünkü yıldırımların doğal bir fenomen olduğunu söyledi. Vezüv patlamasıyla ilgili Antikçağ’daki ikinci temel kaynak olma özelliği taşıyan eserinde, depremin doğal nedenlerine ilişkin farklı görüşleri aktarmakla yetinmeyerek deprem korkusunun yersizliğini Stoa felsefesine göre eleştirdi, hatta bu korkuya karşı tesellilerini sundu. Doğayı insandan ayırmadı ve toplumsal eleştiri ve önerilerini ondan iki bin yıl sonra neredeyse hâlâ aynı dertlerden muzdarip okurlarıyla paylaştı. (Tanıtım Bülteninden)

Doğa Araştırmaları
Seneca
Çeviren: C. Cengiz Çevik
Jaguar Kitap
2014

 

Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm

10 bookchin

Toplumsal ekoloji, sadece ahlakın yeniden canlandırılması için değil, aynı zamanda -ve her şeyden önemlisi- toplumun ekolojik bir temelde yeniden inşa edilmesi için de talepte bulunur. Toplumsal ekoloji, kör piyasa güçlerine ve acımasız bir rekabete dayanan iktidar odaklarından etik taleplerde bulunmanın, kendi başına ele alındığında, kesinlikle sonuçsuz kalacağını vurgular. Kendi başına ele alındığında böylesi bir talep, ekolojik bir topluma ulaşmayı sadece bireysel tutumların değişmesi, tinsel bir yenilenme ya da yarı dinsel bir arınma ile ilgili bir mesele haline getirerek günümüzde hüküm süren asıl iktidar ilişkilerini gözlerden saklar. Yeni bir etik bakışın taşıdığı önemin her zaman farkında olsa da toplumsal ekoloji, öncelikli olarak, birinci doğayı hakimiyet altına alma gibi fikirlerin hem yapısal hem de öznel kaynaklarına inerek günümüz toplumunun doğal dünya üzerindeki ekolojik sömürüsünü sona erdirmeyi amaçlar. Kısacası, bütün bir tahakküm sistemine (onun ekonomisine, tekniği kötüye kullanımına, idari aygıtına, siyasi hayatın itibarını zedelemesine, kültürel gelişmenin merkezi olan şehri yerle bir etmesine, tüm o ahlaki ikiyüzlülüklerine ve insan ruhunu kirletmesine) meydan okuyarak, kendilerini insanlığa dayatan ve insan dışı doğa ile insani doğa arasındaki ilişkiyi tanımlayan hiyerarşik ve sınıf temelli değer yargısı sistemlerini ortadan kaldırmayı amaçlar.
(Tanıtım Bülteninden)

Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm
Murray Bookchin
Sümer Yayıncılık

[Çocuk Kitapları] Flamingo Çocuk

Hayvanat bahçelerinde hayvanlara yem vermeyi, saksıda çiçek yetişmeyi değil; hayvan ve bitkilerle aynı dünyayı paylaştığımızı unutmamamızı hatırlatan bir kitap yazmak ve hatta seri oluşturmak amacıyla yola çıktım. Flamingo Çocuk da Doğa Öyküleri serisinin ilk kitabı.

f çocuk kapak

Kitapta kısaca yaramaz Barkın’ın kocaman bir kuş yumurtasının peşine düşmesi ve flamingo çocuk olma hikâyesini anlattım. Yaz tatilinin ilk günü çocuklar karne hediyesi olarak İzmir Kuş Cenneti’ne giderler. Kız kardeşi Kumru kuşların cennetini görmek isterken Barkın’ın amacı kocaman bir kuş yumurtası bularak mahallenin çetesine katılmaktır. Barkın ailesini atlatarak kuş yumurtalarını bulur ama çamurluk alandaki flamingo yuvalarına ulaşamaz. Bu duruma sinir olur ve sapanıyla kuşlara ve yumurtalara zarar verir. Kuşların lideri gelir ve kuş mahkemesi toplanır. Barkın’a flamingo çocuk olma cezası verilir. Barkın ilk başta yeni haline alışamaz ama zamanla kuşların yaşamına ayak uydurur bu arada renklerinin neden pembe olduğundan, çamura batmadan nasıl yürüdüklerine, kuş kreşinde neler öğretildiğinden, nasıl beslendiklerine varıncaya değin flamingolar hakkında pek çok şey öğrenir.

flamingo çocuk

(İllüstratör Bünyamin Özgül’ün Barkın’ın fotoğrafların yaptığı deneme çizimleri)

Ama o bir çocuktur ve kuşlarla uzun süre yaşaması mümkün değildir. Bunun üzerine kuşların lideri onu eski haline geri getirir. Barkın çok değişmiştir, yaşadıklarından dünyamızı diğer canlılarla paylaştığımızı ve onlara zarar vermememiz gerektiğini öğrenmiştir. Kuş yumurtalarını kıran çocuk gitmiş yerine kuş bilimci olmak isteyen bir flamingo çocuk gelmiştir.

Öykünün sevimli illüstrasyonlarını Bünyamin Özgül çizdi. İlkokul öğrencilerine hitap eden kitabı okuyan çocuklara, doğanın bilmedikleri bir yanını anlatıp, sevdirebilirsem ne mutlu bana.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/mehmet-firat-purselimin-flamingo-cocuk-kitabinin-konusu-nedir

(Başta çocuklar olmak üzere herkesin bayramını kutluyorum. MFP)

Mehmet Fırat ve Nehir Pürselim

 

 

Fırat ve Nehir Pürselim

 

ABD, Türkiye’den IŞİD’e karşı İncirlik’i kullanım hakkını istedi

0

ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, IŞİD’le mücadelede Türkiye’nin İncirlik Üssü’nü ABD’ye açmasını istedi. Hagel, Türkiye’nin Suriyeli ılımlı muhalif güçlerin eğitimine de yardım edebileceğini söyledi.

8 incirlikHagel gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye’nin IŞİD’le mücadeleye verebileceği en büyük desteğin ABD’nin operasyonlarda İncirlik Üssü’nü kullanmasına izin vermek olacağını söyledi. Hagel, Türkiye’den izin çıkması halinde ABD’nin Suriye’ye en yakın NATO üssü olan İncirlik’e çeşitli uçakları konuşlandıracağını ifade etti. ABD Savunma Bakanı, Türkiye’nin IŞİD’le mücadele için askeri kapasitesinin bulunduğunu ve bunun çok ‘değerli’ olduğunu da vurguladı.

Savunma Bakanı, Türkiye’nin ılımlı Suriyeli muhalife eğitim ve teçhizat verilmesi konusunda da yardım etmesini istedi. Bu talepleri Türk yetkililerle bu hafta içinde görüştüklerini belirten Hagel, Ankara’nın Suriye içinde güvenli bölge talebinin ‘aktif bir şekilde’ değerlendirilmese de Amerikan yetkililerin bu konuda görüş alışverişine açık olduklarını söyledi. Hagel daha önce tampon ya da güvenli bölgenin Washingon’ın planlamaları arasında yer almadığını açıklamıştı.