Ana Sayfa Blog Sayfa 3762

Dünyanın en ilham veren altı öncü tarımcısı başarı hikayelerini paylaşıyor

Sarah Hudson tarafından the Weekly Times‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Elif İlik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Çığır açan bu öncü insanlar, mevcut duruma karşı çıkan ya da büyük bir idealin peşinden koşup yöntemlerini ve fikirlerini çiftlik kapılarından öteye taşıyan öncü çiftçiler.

Ayrıca bu öngörülü tarımcılar, tarımda devrim yaratırken ülke içi ve ülke dışı kaynakları bir araya getiriyorlar.

Bir çoğu kitaplarla, söyleşi turneleriyle, radyo programlarıyla ve hatta filmlerde rol alarak kendi markasını oluşturdu. The Weekly Times da Avustralya’yı ve gezegeni dolaşarak bir araştırma yaptı ve tarım alanındaki bu önemli düşünürlerle söyleşiler gerçekleştirdi.

 

ALLAN SAVORY

4

Dünya üzerindeki yeşil alanların yeniden kazanılması için besi hayvanlarının önemini vurgulayan Zimbabveli bilimadamı, çiftçi, asker, siyasetçi ve bütüncül yönetimin fikir babası

Kurum: 2009 yılında Colorado, ABD’de kurulan The Savory Institute’un başkanı ve kurucularından biri.

Yaşadığı yer: Allan ve karısı Jody Butterfield New Mexico ve Zimbabve arasında yaşıyorlar.

Felsefesi: Bütüncül yönetim, iyi şekilde yönetilen besi hayvanlarından yararlanarak, arazinin alçalmasını ya da çölleşmeyi engellemeyi ve bu durumu tersine döndürmeyi amaçlıyor.

“Besi hayvanlarını en iyi şekilde yönetmek hayati önem taşıyor. Sorun besi hayvanları değil, insanların besi hayvanlarını nasıl yönettiği. Hatta bu bizim için bir çözüm de oluşturuyor.”

Bütüncül yönetim, bütüncül olarak planlamış otlatma sürecini benimsiyor. Bu planda besi hayvanları düzenli olarak hareket ettiriliyor ve otladıkları bölgedeki bitkiler ve çiğnenmiş topraklar eski haline gelene kadar tekrar bu alanlara götürülmüyor.

Büyüme dönemindeki amaç, en fazla miktarda en yüksek kalitede otlak üretmek. Büyümenin olmadığı ya da yavaş olduğu dönemde, mevcut otlaklar paylaştırılıyor, bitkilerin yenmemiş kısımlarının toprağı kaplayacak şekilde çiğnenmiş olması sağlanıyor ve böylece gelecek dönemde bitkilerin büyümesi için ortam hazırlanıyor.

Plan sayesinde, tüm dönemlerde besi hayvanlarının ve doğal yaşamın ihtiyaçları gideriliyor, ekim ya da çiftçinin kişişel ihtiyaçları gibi arazi kullanımına dair konularda imkan sağlanıyor.

Geçmiş deneyimleri: Allan, 1955 yılında Kuzey Rodezya’da  (bugünkü Zambiya) çölleşme konusunda doğal hayatı koruma görevlisi ve biyolog olarak çalışmaya başladı. Sonunda, otlak ekosisteminin azalmasının nedenini belirledi ve besi hayvanlarının bu durumu nasıl tersine çevirebileceklerini gördü.

Daha sonra Rodezya silahlı kuvvetlerinde görev aldı ve 1970 yılında Rodezya Meclisi’ne seçildi.

Hayranları: Prens Charles, Allan’ın çalışmalarından bir çok kez övgüyle bahsetti.

Mesajını nasıl iletiyor? The Savory Institute, yerel olarak işletilen Savory hubs (Savory merkezleri) adlı eğitim merkezleri ağı, online eğitim platformları, dünya liderleriyle yapılan üst düzey söyleşi turneleri, workshoplar ve son kitabı The Grazing Revolution: A Radical Plan to Save the Earth‘ün de dahil olduğu çalışmaları ile mesajının yaygınlaşmasını sağlıyor.

Ödüller: Allan 2010 yılında, “insanlığın en acil sorunlarını çözmek” için, 100.000 dolar ödüllü uluslararası Buckminster Fuller Challenge yarışmasını kazandı.

Allen’dan alıntılar: “Günlük gıda alımlarındaki seçimleriyle gıda üreticilerini yönlendirebilen eğitimli bir topluma ihtiyacımız var. Tarımı yalnızca bu ve besi hayvanlarının otlaklarda sağlıklı bir şekilde üretilmesi değiştirebilir.”

 

JOEL SALATIN

5

Time Magazine onun için “dünyanın en yaratıcı tarımcısı” diyor

Yaşadığı yer: Virginia, ABD’deki Shenandoah Vadisi’nde, Polyface adında 220 hektarlık bir mülkte yaşıyor. Salatin ailesi, çok kötü şekilde alçalmış bu araziyi, yıllık 2 milyon dolar cirosu olan, 5000 aileye, 50 restorana ve kendi çiftlik dükkanları da dahil 10 perakende dükkana satış yapan verimli bir domuz, tavuk, büyükbaş, tavşan ve ormancılık çiftliğine dönüştürdü.

Felsefesi: Joel tarımcılık yöntemlerini doğadaki hayvanlar üzerinde yaptığı gözlemlere dayandırıyor ve durumlarını mümkün olan en yakın şekilde izliyor. Örneğin, büyükbaş hayvanları, rotasyonel otlak sisteminde, günlük olarak değiştirilen elektrikli çitleri olan küçük çayırlarda otlatıyor.

Bunun yanı sıra Joel yerel ve bağımsız tarımı yaygınlaştırmak için konvansiyonel ve sanayi ölçekli yöntemleri sorguluyor. Katma değerden ve doğrudan pazarlama ile elde edilecek gelirle altyapı yerine arazinin yönetimine yatırım yapmayı, sabit tesisler yerine taşınabilir olanları, toprak verimliliğinin dışarıdan müdahaleyle değil de kendiliğinden sağlanmasını savunuyor.

Mesajını nasıl iletiyor? Joel şu ana kadar 10 kitap yazdı. Avustralya’ya yaptığı altı gezi de dahil olmak üzere, yılın üçte birini dünyayı gezip konferanslar vererek geçirdi. Ayrıca, her yıl binlerce ziyaretçi, Polyface’e akın ediyor. Bunun yanında, Food Inc. gibi belgesellerde rol aldı.

Joel’den alıntılar:

“Arazi degradasyonu kimyasal tarımla başlamadı ama kimyasal tarım imha konusunda yeni araçlar yarattı.”

“Benim sevdiğim tarım makineleri yağının değiştirilmesi gerekmeyen, zaman içinde değeri artan ve işinizi bitirdikten sonra yiyebileceğiniz türden olanlar.”

“Şu an sattığımdan çok daha fazla tavuk ve yumurta satabilirim. Onlar benim en karlı ürünlerim. Endüstriyel paradigmada faaliyet göstererek üretimi istediğim kadar artırabilirim. Ancak biyolojik sistemde yalnızca tek bir şey yapamazsınız ve ben de bu sisteme daha fazla tavuk eklersem başka bir şeyi bozmuş olurum.”

 

BRITTANY COLE BUSH

6

“Modern zaman şehir çobanı” ve Star Creek Land Stewards adlı sözleşmeli otlatma ve arazi hostesliği hizmeti veren bir şirketin proje yöneticisi

Yaşadığı yer: Brittany ve Los Banos, Kalifornia, ABD’de “çiftliği olmayan çiftlik sahipleri”. 12 tane Border Collie cinsi köpekleri, 6 tane beyaz bekçi köpekleri ve 1600 tane koyunları ve keçileri var.

Felsefesi: Star Creek Land Stewards şirketi, kentin dış alanında, yangın tehlikesi taşıyan bitki örtüsünü ve istenmeyen bitki türlerini azaltmak için otlatma projeleri yürütüyor.

Farklı ülkelerdeki bölgesel park alanları, yerel parklar ve bahçeler müdürlükleri gibi kamu kurumlarının yanı sıra özel arazi sahipleri için çalışıyorlar.

Brittany’nin ekibi, sabit alanda otlatmanın geleneksel olmayan şeklinde otlatma yapıyor. Geçici bir çit çekerek hayvanların içinde kısa süreli ve yoğun bir şekilde otlamasını sağlıyor.

Bu yöntem, arazideki 400 hayvanlık sürüleri düzenli olarak yeni çayırlara taşıyacak bir iş gücü gerektiriyor.

Geçmiş deneyimleri: Güney Kalifornia’da bir sahilde büyüyen Brittany’nin çiftçilik deneyimi oldukça kısıtlı olmuş. Ancak kararlılığı ve kapıları aşındırması sayesinde büyükbaş hayvan sektöründe bir kariyer elde etmiş.

Mesajını nasıl iletiyor? Bunu Instagram’a günlük olarak fotoğraflar yükleyerek ve “basit” medyadan faydalanarak yapıyor. Çünkü “imajlar kelimelerden daha çok şey ifade ediyor”.

Arazi hostesleri banliyölerin eteklerinde çalıştıkları için büyükbaş hayvanlarla yaptıkları çalışmalarla şehirli insanlar için farklı deneyimler sunuyorlar.

“Hem birinci nesil çiftlik sahiplerine, hem geleneksel tarım geçmişi olmayan çiftçilere hem de şehirdeki ana akım kariyer yollarına alternatifler arayan genç insanlara ilham verebilmeyi umuyorum. Hayvanlar hem ekolojik sistemin hem de besin sisteminin bir parçası ve bunlar iyi gıda tüketicilerinin sahip olması gereken önemli bağlantılar.”

Brittany’den alıntılar:

“Kentin dışında çalışan genç bir kadın çiftçi olarak yaptıklarımı paylaşarak yeni bir tarımın geleceğine dair bir şeyler söyleyebileceğimi umuyorum.”

“Besi hayvanlarının yoğunluğu arazi için zararlı değil ancak otlatma süresi bu denklemin önemli bir parçası.”

 

DAVID HOLMGREN

7

Permakültürün kurucularından biri

Yaşadığı yer: David, Victoria’nin orta bölgesindeki Hepburn’de Melliodora adlı 1 hektarlık bir mülkte yaşıyor. Mülkte pasif güneş enerjisi, karışık gıda bahçeleri, tavuklar, kazlar, keçilerin yanı sıra bostanlar, barajlar ve dere bitkilendirme alanları bulunuyor.

Şirket: Holmgren Design

Felsefesi: 1970’lerde David arkadaşı Bill Mollison ile doğadaki davranışları ve ilişkileri taklit eden alanlar oluşturarak permakültürü yarattı.  Tek kullanımlık/tek amaçlı tarım yerine farklı uygulamaları benimsedi. Permakültür sürdürülebilir yaşam ve arazi kullanımına ilişkin. Ancak teknikler araziden araziye değişiyor. “İnsanlar da ölçeğin teknikleri ve stratejileri nasıl da çabuk değiştirebildiğini yanlış yorumluyor”.

Melliodora’da kazlar yalnızca yumurtaları, etleri ya da tüyleri için değil çevre hizmeti için kullanılıyor. Besinleri gübreye dönüştürüyorlar ve David de bu gübreyi sebze bahçesinde kullanıyor.

David’e göre “100 metrekarelik alandaki bir şey, 100 hektarı bırakın 1 hektarlık alanda bile kullanışsız”.

Hayranları: Permakültürün dünya çapında milyonlarca takipçisi var. Binlerce eğitmen permakültür tasarım dersleri veriyor ve bu eğitmenlerin sayıları hızla artıyor.

David Melliodora’da düzenli olarak workshoplar ve rehberli turlar düzenliyor. Avustralya’da “permakültür haccı” yapmak isteyen bu uluslararası ziyaretçilerin büyük çoğunluğu ABD’den. Ancak Hindistan ve Afrika’dan gelen ziyaretçiler de bulunuyor.

Mesajını nasıl iletiyor? David’in kendi yayımladığı beş kitabı var. 2002 yılında yayımladığı Permaculture: Principles and Pathways beyond Sustainability adlı kitabı altı dile çevrildi ve İngilizce olarak 30.000 kopya sattı.

  1. uluslararası permakültür konferansı bu sene İngiltere’de düzenlenecek.

David’den alıntılar:

“Gerçekçi tarımcılar bana permakültürün yalnızca ortak akıl olup olmadığını soruyorlar.” Ben de onlara bunun doğru olduğunu ancak problemin, bu aklın artık ortak olmaması olduğunu söylüyorum. Permakültür geleneksel, düşük teknoloji ve mantıklı arazi yönetme yöntemlerini yeniden keşfediyor.

 

COLIN SEIS

8

Mera Tarımı ve Çok Türlü Mera Tarımının Yaratıcısı

Yaşadığı yer: Colin, Yeni Güney Galler’de, Gulgong yakınlarında Winona adlı 840 hektarlık bir mülkte yaşıyor.

Seis ailesi Gulgong bölgesinin öncü ailelerinden biri ve 1860’lardan beri burada tarım yapıyorlar. Winona’da 4000 adet merino koyunu bulunuuyor ve 200 hektarlık yulaf, buğday ve çavdar üretiliyor. Ayrıca dünyanın en büyük Kelpie cins köpek damızlık sürüsü burada bulunuyor.

Felsefesi: Colin 1993 yılından beri Mera Tarımı adını verdiği otlaklara ekin ekme tekniği üzerinde çalışıyor. Bu teknikle toprak ve otlak yeniden canlandırılıyor ve aynı zamanda tahıl yetiştiriliyor.

Colin 2011 yılında, insan tüketimi için sürdürülebilir sebze üretimi yöntemleri üzerinde çalışırken Çok Türlü Mera Tarımını geliştiriyor. Bu sayede geniş yelpazede bitkiler ve tahıllar üretirken aynı zamanda toprağı ve otlağı yeniliyor.

Çok Türlü Mera Tarımı farklı kök sistemleri olan bitki türlerinden faydalanıyor ve baklagiller ile yulaf, yabani hardal, turp, fiğ ve bezelye gibi çiçekli bitkileri kapsıyor. Bu bitki karması cansız ve çok yıllık doğal otlaklara ekiliyor.

Çok Türlü Mera Tarımının gelişmiş toprak yapısı ve beslenme döngüsü, suyun etkin kullanımı, düşük girdi maliyetleri ve riskler, girişimlerin “düşey istiflenmesi”nden kaynaklanan yüksek ekonomik getiri ve aynı zamanda tahıl ve yemin yanı sıra insanların tüketimi için bitkiler üretmek gibi faydaları bulunuyor.

Hayranları: 2500’den fazla Avusturalyalı ve sayıları her gün artan deniz aşırı ülkelerdeki çiftçiler bu teknikleri kullanıyor.

Mesajını nasıl iletiyor? Colin Avustralya’daki ve deniz aşırı ülkelerdeki workshoplarda ve seminerlerde, mera tarımı, arazi yönetimi ve yerel otlak yönetiminin pratik yönleri üzerine konuşmalar yapıyor.

Mera tarımının gelişimi ve insanlarım 10.000 yıl önce tarımı nasıl yanlış anladıkları üzerine bir kitap yazıyor. Kitap bu yıl yayımlanacak.

Ödüller: 2005 yılında “Yeni Güney Galler Yılın Koruma Tarımcısı” ödülünü, 2007 yılında ise yine Yeni Güney Galler’de “Yılın Karbon Tarımcısı” ödülünü aldı. 2014 yılında ise Arazi Bakımı alanında Bob Hawke ödülüne layık görüldü.

David’den alıntılar:

“Çiftliklerimiz ekosistemler olarak çalışmalı.”

“Doğanın yapısına yakın bir şekilde tarım yapmalıyız.”

 

TRENT LOOS

9

Altıncı nesil çiftlik sahibi ve tarım savunucusu

Yaşadığı yer: Trent, Nebraska, ABD’de 600 hektarlık bir alana sahip. Burada, 100 tane Angus-Limousin cins büyükbaş, 60 tane domuz, 60 tane Quarter cins at ve eti yenen cinsten keçi bulunuyor. Bu sürülere koyunların eklenmesi de planlanıyor.

Mesajını nasıl iletiyor? Trent’in 2001 yılında başlayan Loos Tales adlı bir radyo programı var. “Sıradan bir çiftçiydim ve bir gün tarımı bu ülkeden kaldırmayı savunan bir hayvan hakları aktivistinin konuşmasını dinledim.

Bu konuşma hakkında bir şeyler söylemek ya da sinirlenmek yerine bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim. Yerel radyo istasyonuna gittim, oturdum ve oradakiler bana bir radyo programı verene kadar istasyonu terk etmedim.”

Trent hafta beş gün, günde iki saatlik bir radyo programı yapıyor. Program ABD çapında 100 istasyonda yayınlanıyor.

Loos Tales adlı programında, ABD kırsalındaki insanlar ve mekanlar hakkında konuşuyor ve tüketiciler ve gıdaları arasındaki ilişkiyi yeniden tesis ediyor. Avustralyalılar Trent’in programını her gün LoosTales.com adresinden dinleyebiliyor.

ABD ve Kanada’da söyleşi turneleri düzenliyor. Daha önce de Avustralya’yı iki kez ziyaret ederek kendi koyduğu hedefe göre senede 170 konuşma yaptı.

The Best of Trent adında bir kitap yayımladı. İkinci kitabı da plan aşamasında.

Hayranları: Trent’i radyo istasyonundan ve online olarak takip eden 3 milyon kişi var.

Mesaji: Başlıklarının %80’i hayvanlarla ilgili. Hayvan hakları ve hayvanların çevre üzerindeki etkilerine yoğunlaşıyor.

“Hayvanlarıma en iyi şekilde bakmak benim ahlaki ve etik sorumluluğum. Ancak hayvanlara hiçbir şekilde insanlarmış gibi davranmıyorum.”

“Hayvanların amacı gezegeni ve insan sağlığını geliştirmek.”

“Değişimin her zaman değiştiğine inanıyorum” “İnsanların iklim değişikliğine bir katkısı yok.”

Ödüller: Trent 2008 yılında, tarım savunuculuğu konusundaki çalışmaları nedeniyle West Quest kuruluşu tarafından “Kırsal ABD’nin Sesi” ödülüne layık görüldü.

Trent’ten alıntılar:

“Soğukkanlılığınızı yitirdiğiniz, suratınızın kızardığı ve saçma bir şey söylediğiniz an kaybedersiniz. Ancak olaylarla zıtlaşmadan yüzleşirseniz bir şeyler öğrenebilirsiniz. İnsanları harekete geçiren şeyleri insanları dinleyerek bilebilirsiniz.”

 

Yazının İngilizce Orjinali 

Yazar: Sarah Hudson

Yeşil Gazete için çeviren: Elif İlik

(Yeşil Gazete, Weekly Times Now)

Fikret Otyam yoğun bakımda

Antalya’da yaşayan ünlü ressam ve gazeteci- yazar, 89 yaşındaki Fikret Otyam, geçirdiği mide kanaması sonrasında götürüldüğü hastanede yoğun bakım servisine alındı.

3...

Dün saat 15.00 sıralarında özel bir merkezde girdiği diyalizde rahatsızlanan Otyam, mide kanaması geçirdiği anlaşılınca ambulansla Atatürk Devlet Hastanesi’ne götürüldü.

Tansiyonu düşen ve solunum sıkıntısı çeken sanatçı Otyam, solunum cihazına bağlandı ve 4 ünite kan takviyesi yapıldı. Bilinci kapanan Otyam’a kalbin düzenli çalışmasını sağlayacak ilaçlar verildi. Saat 22.00 sıralarında tedaviye cevap veren ve tansiyonu normal değerlere gelen Fikret Otyam, kardiyoloji yoğun bakım servisine alındı.

Bu sabah bilinci açılan Fikret Otyam’ın mide kanamasının devam ettiğini belirten doktorları, kanamanın azaldığını yine de durumun ciddiyetini koruduğunu söyledi.

Dokuma sanatçısı eşi Filiz Otyam’ın yalnız bırakmadığı Fikret Otyam’ın kızı Elvan ve damadı Ali Baransel de hastaneye geldi.

İzmir’de ‘yasa dışı dinleme’ operasyonu

İzmir merkezli 13 ilde yasa dışı dinleme iddiasıyla operasyon başlatıldı. Aralarında birinci sınıf emniyet müdürünün de bulunduğu 26 kişi hakkında gözaltı kararı var. Bu sabah erken saatlerde yapılan operasyonu dün gece Fuat Avni, Twitter hesabından duyurmuştu.

2

Yasadışı dinleme yaptıkları gerekçesiyle, 26 emniyet görevlisi hakkında gözaltı kararı çıktı. 13 ilde sabaha karşı eş zamanlı yapılan operasyonda, 16 kişi gözaltına alındı. Ancak Birinci sınıf Emniyet müdürü Hasan Ali Okan, Müdür Yardımcısı Ramazan Karakayalı ile emniyet müdürleri Taner Aydın, İbrahim Şimşek’in de aralarında bulunduğu 10 kişi ise adreslerinde bulunamadı.

Gözaltına alınan kişiler, Konak Çankaya’daki Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürüldü. Diğer kişilerin de halen arandıkları açıklandı. Zanlıların, yasadışı örgüt kurmak, örgüte üye olmak, örgüt adına görev yapmak, evrakta sahtecilik, özel hayatın gizliliği, kişisel verileri usulsüz olarak kaydetmek ve saklamak suçlamasıyla gözaltına alındıkları öğrenildi.

İzmir’in yanı sıra Ankara, Adıyaman, Malatya, Trabzon, Hakkari, Şırnak, Muş, Denizli ve Erzurum’un da bulunduğu 13 ilde düzenlenen operasyonlarda şu anda haklarında arama kararı bulunan 26 kişiden 16’sı gözaltına alındı. Zanlılar, İzmir Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü önünde önlem alındı.

(T24)

Yunan seçimlerinin ertesi günü: Uzo içtikten sonra, sade frape’nin zamanı geldi – Vangelis Kechriotis

SYRIZA’nın seçim başarısından sonra Yunanistan’da ama aynı zamanda Avrupa’nın birçok yerinde şölen vardı. Türkiye’de de solcuların her versiyonu çok mutlu oldu. Bu iki şey gösteriyor: Bir tarafta insanların SYRIZA hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını, diğer tarafta bu ülkede ne kadar müthiş bir sol özleminin olduğunu. Peki gerçek tablo nasıl? Gelelim Yunanistan’da seçimlerin ertesi gününe.

O gecenin üstünden 22 sene geçti. 10 Ekim 1993 seçimlerinde, derin bir siyasi krizden çıkan Andreas Papandreou seçimi kazandı ve son hükümetini kurdu. Dönemin genç ve hırslı siyasetçilerden Antonis Samaras kendi partisi Yeni Demokrasi’den ayrılıp Siyasi Bahar diye yeni bir parti kurup Mitsotakis hükümetinin düşmesine yola açmıştı. Sonra da kendisi de partisi de silinip kayboldu, ta partinin bir önceki lideri Kostas Karamanlis onu 17 sene sonra ortaya çıkarana kadar. Samaras martta olacak cumhurbaşkanlığı seçimini aralıkta yaparak bir anlamda dünkü seçimin daha erken bir tarihe alınmasına kendisi sebep oldu. Andreas Papandreou 1993 seçiminde, metresiyle beraber yoksuzluk suçlamalarından olaylı bir mahkeme süreci sonrası aklanarak muzaffer çıktı. O seçimden hafızama en derin izi bırakan Synaspismos partisinin başarısızlığıdır. Bu parti Avrupa Radikal Sol Partisi’nin bir önceki ismidir, yani SYRIZA’nın selefidir. Synaspismos %2,99 oy aldı ve baraj %3 olduğu için, parlamentoya giremedi. Biz de televizyonlara yapışarak sabahladık ve çok üzüldük. Parti için hüzünlü bir gün başlıyordu. Nedir yanlış olan diye soruyordu herkes. Tabii, 1989 krizi sırasında Komünist Partisiyle beraber PASOK’a karşı sağcı Yeni Demokrasi’yle beraber bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu karar kendi tabanında bile bir şok yaratmıştı. Tam o yıllar benim o derin geleneğe sahip olan ortama girmeye başladığım dönemdir. Filipos Iliou, Spyros Asdrahas, Antonis Liakos gibi çok önemli tarihçilerle tanışma fırsatım oldu. Fakat onlar farklı nesillerden çok öğrencileri olmasına rağmen, genel politikada önemli bir rol oynamadılar. Dün akşam SYRIZA yine bize gergin bir gece yaşattı. Ama bu defa, parlamentoya girme endişesiyle değil, tek başına hükümet kurabilecek mi endişesiyle. Yine başaramadı. Ama olsun, nereden nereye. Bir de bu sabah haberim oldu. O demin bahsettiğim önemli tarihçilerin öğrencilerinden, benim de hoca ve arkadaşım Sia Anagnostopoulou milletvekili oldu. Parlamentoda bizim gibi insanlar var diye düşünmeden edemedim.

Tabii önceki gece Yunanistan’da ama aynı zamanda Avrupa’nın birçok yerinde de şölen vardı. Türkiye’de de solcuların her versiyonu, CHP’lisi, HDP’lisi, ÖDP’lisi (belki TKP’lisi dışında) çok mutlu oldu. Bu iki şey gösteriyor: Bir tarafta insanların SYRIZA hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını, diğer tarafta bu ülkede ne kadar müthiş bir sol özleminin olduğunu.

Gelelim Yunanistan’da seçimlerin ertesi gününe.

Aslında birçok endişe verici olgu var. SYRIZA koltukların yarısını bile sağlayamamış, dolayısıyla bir koalisyon hükümetine girmek zorunda. Yeni haberim oldu, Yeni Demokrasi’den kopan Bağımsız Yunanlar Partisi hükümete girmeyi kabul etti. Bu parti sağcı, milliyetçi ve göçmen düşmanı. Kemer sıkma politikası karşıtı olmaktan başka SYRIZA ila ortak noktası olmayan bir parti. Dolayısıyla zor bir süreç olacak. Fakat SYRIZA’nın bu en büyük derdi değil. Birçok vatandaşın beklentilerini pompaladıktan sonra, hem mağdur olanların, emeklilerin, işsizlerin ya da işten atılmış olanların taleplerini karşılamak, hem troyka ile yeni anlaşma sağlamak, hem insanların siyasete kaybettiği güveni tekrardan kazandırmak kolay bir iş olmayacak. Ayrıca, Tsipras’ın etrafında çok güçlü bir ekonomist ekibi (Dragasakis, Lapavitsas, Varoufakis, Stathakis, Milios) dışında, bürokrasi ve iktidar tecrübesi olan az kişi var. Eski yolsuzluktan payını alan siyasi personelinden büyük kısmının tasfiye olmuş olması sevindirici. Fakat yeni dönemin siyasi sisteminde geçmişten kalan önemli bir miras var.

Ülkenin siyasi haritasına bakacak olursak, şöyle bir tablo ortaya çıkıyor. Sağ tarafta üç buçuk parti var. Yeni Demokrasi ne kadar yara almışsa da, hâlâ sağ tabanın en doğal temsilcisidir. Bu seçimde, merkezden uzaklaşarak, belki ondan daha da sağ duran Nazi Altın Şafak partisinden oy koparmak umuduyla, belki daha orijinal bir şey sunamadığı için, seçim kampanyasını terör ve korku üzerine kurmayı tercih etti. Anlaşılan yanlış bir tercihti. Çünkü hem Altın Şafak %6,5 alıp seçimden üçüncü parti olarak çıktı, hem kendi oy tabanının bir kısmı SYRIZA’ya kaydı. Onlarla beraber demin bahsettiğim Bağımsız Yunanlar partisi de var. Son olarak, son zamanlarda ortaya çıkan Nehir isimli postmodern merkez sağ bir parti %6 oy ile dördüncü geldi. İlginçtir, bu parti bir önceki seçimde Demokratik Sol’a oy verenlerin büyük bir kısmından oy almış gözüküyor.

Demokratik Sol büyük bir umutla hayata gelmişti, seçimde %7 almıştı, ama bir sene boyunca hükümet koalisyonuna katıldıktan sonra bu seçimde yerle bir olmayı hak etti. Gelelim meşhur merkezin parçalanma fenomenine. Yorgo Papandreou’nun kurduğu yeni Sosyalistlerin Hareketi partisi, parlamentoya girmeyi başaramadığı halde, PASOK’tan nerdeyse % 3’e varan oy kopartmaya başardı. PASOK %5 aldı ve Nehir’le beraber parçalanmış merkezin temsilcileri oldu. Fakat eski PASOK seçmenlerinin büyük bir kısmının SYRIZA’ya geçtiğini biliyoruz. Bunun iki önemli sonucu var. Birincisi, eğer SYRIZA’nın solunda %5,5 ile Komünist Partisi ve %1 ile devrimci Antarsya Partisi’nin olduğunu hesaplayacak olursak, SYRIZA’nın aslında bir merkez sol partisi olduğunu anlıyoruz. İkincisi, merkezde duran orta sınıfın büyük bir kısmı sola kaydı ama kaybolmadı. Bu iki faktörün zamanı gelince çok önemli rol oynayabileceğini düşünüyorum. Sonuçta, eski ikili siyasi sistem kaybolmadı, tekrar başka aktörlerle ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, SYRIZA’nın genlerinde ne kadar Avrupa Solunun ilkeleri olsa da, son bir senedir birçok eleştirinin iddia ettiği gibi, kendisi de lideri Tsipras da giderek eski PASOK’a benzemeye başladı. Dün akşam balkon konuşmasında Tsipras, Andreas Papandreou’nun kullandığı ‘yarın güneş çıkacak’ gibi belirgin bazı sembolleri ve ifadeleri kullandı.

Sonuç olarak, FB sayfasında bu sabah sevgili Hakan Yılmaz’ın bir yorumuna katılmamak elde değil. Şu anda bütün Avrupa’da neoliberal politikalara karşı eleştiri ve tepki artıyor. Eğer SYRIZA sadece bazı popülist politikaları uygulayıp Yunan toplumunun sorunlarıyla kendini tüketirse bu momentumu kaçıracak. SYRIZA’nın iktidara gelmesi ancak Avrupa çaplı bir mücadelenin parçası olarak bir anlam kazanıyor. Yoksa…

Vangelis Kechriotis – Radikal

[Özel Haber] Batman’da Kobane kutlamaları

IŞİD’in Rojava’nın Kobanê kantonunda 133 gündür süren kuşatmasının YPG – YPJ güçleri tarafından geri püskürtüldüğünün haberi Diyarbakır, Hakkari, İstanbul başta olmak üzere ülkenin pekçok yerinde sevinç ve kutlama gösterileri ile karşılandı.

Batman da kutlamaların en yoğun yaşandığı illerden biri. Batman’da yaşayan arkadaşımız Miraz Ruspi, Batmanlıların Kobane zaferi akşamını Yeşil Gazete için kaleme aldı ve fotoğraf karelerine aktardı. Aynen paylaşıyoruz

* * *

“YPG Basın sözcüsü, Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi ve  Peşmerge Bakanlığının yaptığı “Kobani İşgalcilerden Temizlendi” açıklaması sonrası ülke genelinde olduğu gibi Batman’da da akşam saatlerinden itibaren halk sokaklara döküldü.

9

Elleri yüreklerinde savaşın 133. günde YPG’nin zaferi ile sonuçlanmasını bekleyen halk zafer çoşkusuna kapıldı.

Yılmaz Güney Parkı’ndan Belediyeye Yürüyüş

Zafer coşkusuna kapılan halk Batmanın en işlek caddesinde bulunan Yılmaz Güney Parkı’ndan belediye binasına doğru yürüyüşe geçti. Araçların da konvoylar halinde kornalar ve müzikler eşliğinde yürüyüşe destek olması ve kentin hemen her yerinde patlayan havai fişeklerle caddeler tam bir karnaval havasına büründü.

8

Belediye binası önünde toplanan binlerce kişi IŞİD’in Kobani yenilgisini belediye binası önünde halaylar çekerek kutladı.

Hüda-Par binasının olduğu caddede konuşlanan polis ve çevik kuvvet ekipleri an itibariyle(23:05) herhangi bir müdahalede bulunmadılar”

Fotoğraflar: Barış Işık

Haber: Miraz Ruspi

(Yeşil Gazete)

IŞİD, Kobane’den çekildi

Rojava’nın Kobanê kantonunda 133 günlük çatışmanın ardından IŞİD bölgeden çekildi. Kobanêliler kutlamalara başladı.

2

Fırat Haber Ajansı’nın haberine göre, Kobanêliler kutlamalara başladı. Suriye İnsan Hakları Örgütü de kentin IŞİD’den tamamen temizlendiğini duyurdu.

YPG – YPJ güçleri, 15 Eylül 2014’ten beri Kobane’yi savunmak için IŞİD ile savaşıyordu.

3

YPG Basın Merkezi, bu sabah yaptığı açıklamada IŞİD’in saldırılarının 133. Gününe girdiğini belirterek “Güçlerimiz doğu cephesindeki ilerleyişini sürdürmektedir” demişti.

Fotoğraflar: Rojin Akın

(Bianet)

Syriza’nın zaferi Yunanistan Yeşilleri’ne tek milletvekilliği getirdi

Radikal sol parti Syriza‘nın zaferiyle sonuçlanan Yunanistan seçimlerinde Yeşiller de Yunanistan tarihinde ilk kez Parlamento’ya bir milletvekili sokmayı başardı.

Yorgo Dimaras
Yorgo Dimaras

Bir koalisyon protokolü yaparak Syriza listesinden seçimlere giren Yunanistan’ın yeşil partisi Ekolojist Yeşiller, farklı bölgelerden 21 adayla Syriza listelerinde yer almıştı. Yeşiller bu adaylardan 4-5 milletvekili çıkartmayı bekliyorlardı. Ancak Syriza listesinden giiren yeşil adaylardan sadece biri, Atina bölgesinde seçime giren Yorgos Dimaras milletvekili seçilebildi. Daha önce Attica Bölge Meclisi Vekili olan Dimaras, böylece Yunanistan’ın ulusal meclise giren ilk milletvekili oldu.

Messolonghi’de doğan Dimaras, askeri cuntaya karşı mücadelede yer almış ve hapis yatmıştı. Ekoloji, barış, sosyal adalet ve doğa koruma alanlarında çalışan Dimaras, ekonomist.

2012 seçimlerinde %2,94 ile %3’lük barajın kılpayı altında kalan Yunanistan Yeşilleri bu kez Syriza’yı destekleme kararı vermişti.

Syriza-Yeşiller seçim afişi
Syriza-Yeşiller seçim afişi

Yunanistan Yeşilleri’nin daha önce Avrupa Parlamentosu’na da bir temsilci göndermeyi başarmıştı.

Pazar günkü seçimlerde zafer kazanan Syriza %36,3 oyla 149 milletvekili çıkardı. Ancak çoğunluğu sağlayamadığı için Bağımsız Yunanistan partisiyle koalisyon kurma kararı aldı.

Yeşiller’in Syriza’yla olan koalisyonlarını nasıl sürdürecekleri ve hükümette yer alıp almayacakları henüz belli değil.

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

 

Psikoloji ve Psikiyatri derneklerinden Homofobik ve Transfobik yayınlara karşı işbirliği çağrısı

Ruh sağlığı çalışanları LGBTİ kimlikleri hastalık olarak gören yayınların bilimsel olmadığını belirterek bu yayınlara karşı mücadeleye çağırdı.

Ruh sağlığı çalışanları eşcinselliği, biseksüelliği ve trans varoluşları “hastalık”, “anormallik” veya “sapkınlık” olarak niteleyen yayınlara ilişkin yazılı bir açıklama yayınladı.

22...

Ruh sağlığı alanında çalışan çok sayıda dernek ve platformun ortak imzasıyla yayınlanan metinde, eşcinsel-biseksüel-trans bireylerin sözde “tedavilerine” yönelik tekniklerin yazıldığı yayınların bilimsel olmadığı ve etik dışı olduğu vurgulandı. Yayınların insan haklarını ve bilimsel/ mesleki standartları ihlal ettiği vurgulandı.

23Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği’nin (TODAP) öncülüğünde hazırlanan ve TODAP dışında, Türk Psikologlar Derneği (TPD), Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD), İstanbul Tabip Odası (İTO), Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği (RUSİHAK), Psikolojik Danışmanlar Derneği (PD-DER), Travma Çalışmaları Derneği (TÇD), Sosyoloji Mezunları Derneği (SOMDER), Psikoloji Öğrencileri Meslek Yasası Platformu (PÖMYAP), Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG) nun da imzasıcı olduğu metinde bu tarz yayınlara ilişkin hukuki mücadele başlatılacağı da belirtilerek, kitabevlerinden bu yayınları raflarından indirmeleri istendi. Bu yayınların [email protected] mail adresine bildirilmesi de talep edildi.

Metnin tamamı şu şekilde;

Homofobik ve Transfobik Psikoloji/Psikiyatri Kitapları ve Uygulamaları Hakkında Açıklama

Üzülerek görmekteyiz ki ülkemizde, eşcinselliği, biseksüelliği ve trans varoluşları “hastalık”, “anormallik” veya “sapkınlık” olarak niteleyen ve eşcinsel-biseksüel-trans bireylerin sözde “tedavilerine” yönelik tekniklerin yazıldığı bilimsel veya mesleki açıdan etik olmayan kitaplar yayımlanmakta ve bu kitaplar çeşitli kitabevlerinde satılmaktadır. Oysa bu durum açık bir şekilde, insan haklarının ve bunun yanı sıra bilimsel/ mesleki standartların ciddi ihlali anlamına gelmektedir.

Eşcinsellik, aynı cinsiyetten bireylerin birbirlerine yönelik romantik ve cinsel çekimini ifade eder. Biseksüellik ise bir bireyin hem karşı cinsten hem de kendi cinsinden birine romantik/cinsel ilgi duyabileceğini ifade eder. Heteroseksüellik de bireyin karşı cinsten kişilere romantik/cinsel çekim hissetmesidir. Bunların her üçü de insanlarda görülen cinsel yönelimlerdir ve herhangi biri diğerinden daha “normal” veya “anormal” değildir.

Translık ise bireylerin kendilerini hangi cinsiyete ait hissettikleri ile ilgilidir ve bu hissiyat yaşamın ilk yıllarından itibaren kendini gösterir. Yani bazı bireyler kendilerini üreme organlarına göre tanımlanmış olan cinsiyetlerine ait hissederken, bazıları bunun tersini hissederler. Bunlardan biri ya da diğeri daha “doğal”, “normal” veya “olumlu” değildir. Bu nedenle trans varoluşlar hiçbir şekilde “hastalık” veya “bozukluk” olarak görülemez.

Her ne kadar geçmiş dönemlerde ‘sapkın’, ‘hasta’ veya ‘anormal’ olarak görülmüş olan eşcinsel, biseksüel ve trans bireyler çeşitli insanlık dışı yöntemlerle “cezalandırılmış” veyahut “tedavi edilmeye” çalışılmışsa da, özellikle son 50 yıllık süreçte bu yaklaşımlar terk edilmiş ve uzun çabalar sonunda günümüz bilim dünyası eşcinselliğin ve biseksüelliğin tıpkı heteroseksüellik gibi birer cinsel yönelim olduklarını kabul etmiştir. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve uzunca bir süre eşcinselliği “hastalık” olarak değerlendiren geleneksel psikoloji/psikiyatri örgütleri bile eşcinselliğin bir hastalık olmadığını ilan etmişler ve kullandıkları hastalık sınıflandırma/tanılama listelerinden eşcinselliği ve biseksüelliği çıkarmışlardır. Örneğin, Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) 1973’te eşcinselliğin hastalık olmadığını ilan etmiş ve ardından 1987’de de “eşcinsel bireyin kendi cinsel yöneliminden rahatsızlık duyması” anlamına gelen ve yukarıda bahsi geçen “tedaviler” aracılığıyla son zamanlarda karşımıza yeniden çıkan “egodistonik eşcinsellik” kavramını esas itibariyle toplumdaki baskı ve ayrımcılıktan kaynaklanan bir durum olması nedeniyle hastalık listesinden çıkarmıştır. Dünyadaki duruma paralel olarak ülkemizde de ruh sağlığı örgütleri, eşcinselliği ve biseksüelliği, heteroseksüellik gibi birer cinsel yönelim olarak tanımlamakta ve aksi tutumun bilimsel/mesleki etiğin ihlali olduğunu bildirmektedirler. Böylece gelinen noktada gerek dünyada gerek ülkemizde ruh sağlığı otoriteleri, kendi kültürel ahlaki değerlerini dayatmak yerine, kişilerin öznelliğini ve çeşitliliğini dikkate alan bir tutum sergilemeyi nihayet başarmışlardır.

Aynı şekilde trans varoluşlar da artık bir tür “hastalık” veya “cinsel kimlik bozukluğu” olarak değil, tam aksine insanlardaki cinsiyet çeşitliliğinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu görüşün desteklenmesi yönünde geniş bir kamuoyu oluşmakta ve trans varoluşu bir hastalık olarak kabul eden tanı sistemlerini değişmeye zorlamaktadır. Bu anlamda, trans bireyleri “hasta” veya “sorunlu” olarak lanse eden yayınlar ve uygulamalar, insan hakları açısından sakıncalı, bireylerin ruh sağlığıyla ilgilenenler açısından etik dışı kabul edilmelidir.

Buna karşın gerek dünyanın çeşitli yerlerinde gerekse ülkemizde eşcinselliği, biseksüelliği ve trans varoluşları “hastalık/ bozukluk” olarak görmekte ısrarcı olan homofobik/transfobik kişi ve kurumlar, ne yazık ki mevcuttur. Ve bu kişiler/kurumlar yazdıkları/yayımladıkları kitaplar ve yaptıkları uygulamalar ile hem bilimsel/mesleki etiği ihlal etmekte hem de LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bireylere doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermektedirler.

Türkiye’de en temel haklar açısından bile yasal olarak hiçbir koruma mekanizmasına sahip olmayan LGBTİ bireylerin karşılaştığı ayrımcılık ve şiddetin düzeyi göz önüne alındığında, bu tür homofobik/transfobik kitapların satışı ve yanlış bilgileri dolaşıma sokması ayrımcılık ve şiddet iklimini daha da beslemekte ve LGBTİ bireylerin en temel insan haklarını bir kez daha ihlal etmektedir. Ruh sağlığı alanındaki homofobik/transfobik uygulamalar ve sözde terapiler ise bizzat “uzmanlık” kisvesi altında sürdürülmekte, bu da hem toplumun LGBTİ bireylere yönelik önyargılarının pekişmesine zemin hazırlayarak mevcut ayrımcılık ve nefret söyleminin, hem de LGBTİ bireylerin kendileriyle ilgili yanlış inançlarının katbekat artmasına yol açmaktadır. Tedavi ettiğini iddia eden bu yöntemlerin kişilerde zaman zaman intihara kadar varabilen duygusal/psikolojik hasarlar bıraktığı görülmüş ve bu durum dünyadaki çeşitli sağlık örgütleri tarafından raporlarla dile getirilmiştir.

Yukarıda adı geçen sağlık örgütleri, ne yazık ki eşcinsellerle yürütülen yoğun ve acılı “dönüştürme/tedavi” uygulamalarıyla bu varoluşların reddedildiği uzun bir süreden sonra bugünkü noktaya ulaşabilmişlerdir. Bu noktaya da verilen mücadeleler sonunda gelinmiştir. Pek tabii ki bu örgütlerin açıklamalarından önce de meşru bir varoluşa sahip olan LGBTİ bireyler için sürecin geriye dönmesi ve yıllardır devam eden mücadelelerle kazanılan hakların yitirilmesi anlamına gelecek olan bu etik ihlallere izin verilmemelidir.

Bu çerçevede;

1. Herhangi bir şekilde LGBTİ bireylere yönelik önyargı ve ayrımcılık içeren ve/veya eşcinselliğe/biseksüelliğe yönelik “tedaviler” öneren kitapların basımı ve satışı derhal durdurulmalıdır, kitapevlerinde raflarda bulunan bu tür kitaplar raflardan indirilmelidir.

2. Ruh sağlığı alanında “onarım terapisi” adıyla veya başka adlarla yapılan ve eşcinselliği “tedavi ettiğini” iddia eden, ayrıca trans bireylere “hasta” muamelesi yapan tüm homofobik/transfobik uygulamalar ve terapilerden vazgeçilmelidir.

Bizler bu metne imzacı olan kurumlar olarak bu tür homofobik/transfobik kitapların ve uygulamaların karşısında olduğumuzu, bunları ve sorumlularını kamuoyuna teşhir edeceğimizi, bu tür kitaplara ve kişilere/kurumlara karşı hukuki süreçlere başvuracağımızı ve de sürecin takipçisi olacağımızı beyan ediyoruz. Tüm kişi ve kurumları, ruh sağlığı çalışanlarını, yayınevlerini, kitabevlerini ve de okurları söz konusu duruma karşı duyarlı olmaya ve süreci desteklemeye davet ediyoruz.

NOT: Yukarıda sözü edilen türden homofobik/transfobik kitaplarla veya uygulamalarla karşılaşmanız durumunda, bunu [email protected] adresine bildirmenizi rica ediyoruz.

Kamuoyuna önemle duyurulur.
İMZACI KURUMLAR

Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP)
Türk Psikologlar Derneği (TPD)
Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD)
İstanbul Tabip Odası (İTO)
Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği (RUSİHAK)
Psikolojik Danışmanlar Derneği (PD-DER)
Travma Çalışmaları Derneği (TÇD)
Sosyoloji Mezunları Derneği (SOMDER)
Psikoloji Öğrencileri Meslek Yasası Platformu (PÖMYAP)
Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG)”

(Kaos GL)

HDP eş genel başkanlarından Alexis Tsipras’a kutlama mesajı

HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ Yunanistan’da dün gerçekleşen erken genel seçimlerden zaferle çıkan Syriza lideri Alexis Tsipras‘a kutlama mesajı gönderdi.

Syriza lideri Alexis Tsipras
Syriza lideri Alexis Tsipras

Kutlama mesajının tam metni şu şekilde;

20

Sevgili Alexis Tsipras,

HDP olarak, 25 Ocak’ta yapılan genel seçimlerde elde ettiğiniz tarihsel zafer nedeniyle sizi ve şahsınızda tüm Yunanistan halkını kutluyoruz. Sahiplendiğiniz adalet, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin, neo-liberal Troyka’nın Yunanistan halkına yaşatmış olduğu baskı cenderesini aşacağına inanıyoruz.

Tüm dünyada ezilen halkların eşitliğini ve özgürlüğünü kendisine şiar edinmiş iki kardeş parti olarak, HDP-Syriza dayanışmasını ve stratejik işbirliğini önemsiyor; dünya halklarına küresel kapitalist sistem tarafından dayatılan her türlü baskı ve adaletsizliğin, dünyanın her yerinde açığa çıkan özgürlükçü ve eşitlikçi yapılarla kurulacak güçlü ittifaklar ve dayanışmayla bertaraf edileceğine inanıyoruz.

Katedeceğiniz yolda başarılar diliyor, yoldaşça duygularla sizleri ve tüm Yunanistan halkını selamlıyoruz.

Selahattin Demirtaş – Figen Yüksekdağ
HDP Eş Genel Başkanları
26 Ocak 2015

(Yeşil Gazete)

Hrant’ın Arkadaşları kadar taş düşsün kafanıza – Ümit Kıvanç

Haydi bakalım, yine bir “Hrant’ın arkadaşları” çekiştirmesi başladı. Sekiz yıldır mahkeme önlerinde, sokakta, medya âleminde cinayetin ardındaki sahici örgütlenmenin ortaya çıkarılması için uğraşan, 19 Ocak’larda Hrant için anma etkinlikleri ve toplantıları örgütlemeye çalışan bir grup insan üzerinden kim hangi meselesini halledecek, hangi rantı sağlayacak, hangi siyasî tavrını haklı çıkaracak, anlamak zor, ama vaziyet bu.

17

“Hrant’ın Arkadaşları” adı altında ilanlar veren, çağrılar yapan, eylemler düzenleyen insanlar, sadece adalet mücadelesi ve anma faaliyetleri için biraraya gelen bir grup. Bu ad, Hrant’ın ölümünü izleyen günlerde, gayet kalabalık bir grup olarak gazetelere verilecek bir ilânın altına konacak isim aranırken ortaya çıkmıştı. İlk yıl anma gecesi, 19 Ocak, derken, mahkeme sürecinin başlamasıyla birlikte yerleşti. “Hrant”ın Arkadaşları” başlangıçta biraz daha kalabalıktı, birileri aynı yoğunlukta ilgilenemez oldu, birileri gelip katılmaya karar verdi, kimileri bir iş yapılacağında ortaya çıktı. Bu insan grubunun ait olduğu, temsil ettiği bir örgütlenme, hareket, parti şu bu yok. Adalet arayışımıza kimler yakın durdu, destek olduysa, onlarla kimi zaman birarada göründük. Üzerimizden mesele halletmeye, rant sağlamaya çalışılması aslında çok abes.

“İlişki durumumuz”

Abesliklerin başında gelen durum şu: “Hrant’ın Arkadaşları”na laf ederken eleştiri nesnesi olarak genellikle adı kullanılan tanınmış kimselerin, medya ve siyaset figürlerinin hiçbirinin bu oluşumla alâkası yok. Hrant çeşitli kesimlerden birçok insanla dostluk ve diyalog kurmuştu. Onun ölümünden sonra birçok insan çeşitli zamanlarda onun için yapılan çeşitli etkinliklerin düzenlenmesine katıldı. Zaman zaman yanımıza gelen, özellikle duyurular için yardımcı olan, bazen belirli somut bir iş için görüştüğümüz pek çok insan oldu. Kimsenin siyasî aidiyeti, angajmanı veya tavırlarının bize mal edilmesi, atfedilmesi, bizim kimseden sorumlu tutulmamız için mâkûl sebep ve dayanak yok.

“Hrant’ın Arkadaşları” adına alınmış, uygulanmış -adalet mücadelesi dışında- herhangi bir siyasî tavır, tercih vs. yok. Şimdiye kadar aramızdan kimse başka mevzulardaki tavrını, tercihini Hrant için verilen adalet mücadelesine karıştırmadı. Siyasî konularda hepimizin her zaman aynı şeyi düşündüğü söylenemez.

Dink ailesinin bireyleriyle bir kısmımız zaten dostuz, arkadaşız, ahbabız. Bu işlere kalkışmamızın bir sebebi de adalet mücadelesi ve devletle uğraşmanın manevî yükünü onların üzerinden azıcık olsun alabilmek. Hrant Dink Vakfı ile, vakfın verdiği ödüllerle ve başka faaliyetleriyle de Hrant’ın Arkadaşları’nın grup olarak ilgisi yok. O işlerde teknik-pratik düzeyde yardımcı olan bir-iki arkadaşımız var. Ben de şahsen, birkaç yıl, ödül gecesinde gösterilen filmleri hazırladığım için o faaliyete katılmış oldum. Ama herhangi birimiz herhangi bir karar mekanizmasında veya yakınında değiliz.

Duruşmalar süresince ailenin bireyleriyle zaman zaman, onlar işin içinde olmayı istedikleri ölçüde, birlikte çalıştık, elimizdeki bilgileri değerlendirdik. Atmayı düşündüğümüz adımları genellikle onlarla hiç tartışmadık. Dink ailesinin, Hrant’ın Arkadaşları adı altında adalet mücadelesi yürüten insanlar dışında da dostları, ahbapları, ailecek görüştükleri, çeşitli işleri birlikte yürüttükleri insanlar var.

Dink ailesinin avukatlarıyla temasta olduk. Avukatların ihtimal vermediği, ikna olmadığı iddiaları sahiplenmedik, yaymadık. Avukatların onaylamadığı bilgilere dayalı bir iş yapmamaya özen gösterdik. Buna karşılık, yapacağımıza edeceğimize dair ihtimal veya önerileri onlarla konuşmadık. Yürüttüğümüz siyasî-toplumsal faaliyetle hukukî düzlemde sürdürülen çabanın mesafesini korumaya çalıştık.

Agos‘taki insanlarla elbette zaman zaman görüşmemiz, bağlantımız oluyor. Ama herhangi bir özdeşliğimiz yok. Uzun zamandır, 19 Ocak anmaları dışında fiilen birarada bulunduğumuz durum yok. Yapacağımız edeceğimiz işlere onları da karıştırmadık. Orada olan bitene ise bizim ucundan dahi karışabilmemiz sözkonusu olamaz.

Dolayısıyla, Hrant’ın Arkadaşları adına yapılmış etkinliklerden, bulunmuş, atılmış sloganlardan sadece biz sorumluyuz. Saydığım hiç kimsenin hiçbir tutumundan da sorumlu değiliz.

Neyi nasıl düşündük, yaptık?

Yaklaşık sekiz yıllık mücadele boyunca, çeşitli yönlerden çeşitli şekillerde suçlandık. Sebebi, adalet arayışını adalet arayışıyla sınırlı tutma çabamızdı. Adalet mekanizması adalet dışında her şeyle meşgul bir devletten, kendi öldürttüğü insan adına hak-hukuk istediğimiz için aptallıkla suçlanabiliriz şüphesiz. Buna rağmen bu mücadeleyi niye sürdürdüğümüzü izah etmeyeceğim. İkinci ihtimal, “bu işler zaten böyle olur” tavrıyla kenara çekilmekti. Bunu niye yapmadığımızı da izah etmeyeceğim. O kadarını onurum ve sinirim kaldırmaz.

Adalet talebimizle, önce hükümete yöneldik. “Bu cinayeti hakkıyla aydınlatmazsanız sorumlu olursunuz,” dedik. Baktık, uğraşmıyorlar, “cinayetin sorumluluğunu paylaşıyorsunuz” dedik. Cinayete veya örtülmesine bulaşmış herkesi terfi ettirdiklerini, âdetâ ödüllendirdiklerini görünce, “fiilen cinayeti sahiplenmiş sayılırsınız,” dedik. Beşinci yılda, sadece hükümetin yapabilecekken yapmadıklarını toparlayıp basın toplantısıyla anlattık, artık hükümet bu cinayetin sahibidir, dedik. Tam bir müsamere şeklinde sürdürülen ve Hrant’ın ailesi, yakınları, bütün eşi dostu, avukatları ve bizler için acımasızca bir sinir törpüsüne dönüşen mahkeme skandal bir kararla sonuçlandığında, biz de, bir yandan hukukî düzeyde sürdürülen mücadeleyi gözönüne alarak görece nazik tutmaya çalıştığımız üslûbumuzu değiştirdik.

Bütün bu süre boyunca, bazen hükümeti kayırmakla, bazen Cemaat’çi polisleri kayırmakla, bazen Ergenekoncularla iş tutmakla suçlandık. Bunların herhangi birini kayırmamız için en ufak sebep olmadığı gibi, bizi suçlayanların yatkın olduğu bu tür ihanetler bizim harcımız değildir. Yapılan suçlamaların hepsi, Hrant’ın adını ve anısını şu ya da bu siyasî amaç uğruna kullanmak, harcamak, çiğnemek anlamına geliyor. Biz Hrant’tan sözederken hâlâ soğukkanlılığını zor koruyabilen insanlarız. Muktediriyle iktidarsızıyla irili ufaklı siyaset bezirganları gibi değiliz.

Şu ana kadar karşılaştığımız en çirkin davranışlar bu mücadelede yanımızda sandığımız insanlardan geldi. Basın toplantımızda bize destek olacağını sandığımız muhalif gazeteci, bizi Cemaat’çi olduğu için Ali Fuat Yılmazer’i kayırmakla suçladı meselâ. Şahıs bizim de “Fethullahçı” olduğumuzdan emindi ve bütün basının önünde bunu imâ ederek muhtemelen bizi “bitirmeye” çalışıyordu. Ne elde edecekti, bilmiyoruz… Bizi Ergenekonculara yanaşmakla suçlayıp karalamaya, marjinalleştirmeye çalışan Etyen Mahçupyan’ın amacını az çok kestirebiliyoruz, ama bütünüyle kendi imkânlarıyla adalet mücadelesi sürdüren insanlara çamur atmaktan başkalarının ne muradı olduğunu anlayamıyoruz.

Böyle şeyler moralimizi maneviyatımızı bozduğunda azıcık tökezleyip devam etmeyi becerebildik. Şu anda birtakım kendini bilmez iktidar yalakalarının ve kıymeti, muhalifliği, devrimciliği kendinden menkûl süper insanların abuk subuk dil uzatması bizi bozmaz. Temin ederim. Çünkü adalet mücadelesinde var mısınız, yok musunuz, buna bakıyoruz haliyle. 19 Ocak anmasına vicdanî görev bilip mi geliyorsunuz, bayrağınızı göstermek, hızlı yürüyüp Dink ailesinin bile önüne geçmek için mi debeleniyorsunuz, bunu görüyoruz. Herkes de görüyor. Hükümet aleyhine slogan atıldığı için gelmeyip ucuz bahaneler üretirseniz, o da anlaşılıyor. Anlamadığınız şu: Varlığını sürdürme mücadelesi vermek zorunda kalmış Ermeni toplumundan ve “Dedeme katil diyemezsin!” diye üstüne çullananlara bile dert anlatmayı beceren Hrant’tan öğrendiğimiz, adına normal şartlarda sabır, sebat, tahammül denen bir beceri var.

Acıklı soru

Acıklı olan soru şu ki, niye biz mesele oluyoruz? Devletin bir sürü kurumu, yetkilisi birleşip cinayet işlemiş, sonra da bunu örtmek için Cumhuriyet tarihinde pek az görülmüş genişlik ve derinlikte bir işbirliği yapmış; şimdi, cinayeti sahiplendiği yetmiyormuş gibi bir de bunun üzerinden siyasî hesap görmeye çalışan hükümeti kollama uğruna birileri adalet mücadelesini sürdürmeye çalışan beş-on insanla uğraşıyor. Güya hükümeti dünyanın tek ve en önemli sorunu olarak gören birileri de bu kirli uğraşa omuz veriyor. İşin en ilginç ve Türkiye hakkında fikir verici tarafı, Ergenekoncusu, AKP’lisi, ulusalcı Türk solcusu, hepsinin uğraştığı, küfrettiği, itibarsızlaştırmak için çabaladığı meşhur “Hrant’ın arkadaşları”nın, şu an için mail grubundaki isimler itibarıyla toplam on dokuz kişiden ibaret bir gönüllüler grubu oluşu. Anmalar ve duruşma önü açıklamaları örgütlemek için fiilen uğraşanların toplamı, on-on beş kişi. Polise sorun, sayar. Bu insanlar hakkında iftiralar atanlara, olmadık şeyler uyduranlara hangi sıfatı layık görmeliyiz?

Neyse, siz aldırmayın irili ufaklı bezirgânlara. Bakın, bitirirken sayayım, uğraşılması gerekenler kimler:

Millî Güvenlik Kurulu, Genelkurmay, MİT, Yargıtay, Emniyet İstihbarat, Trabzon Emniyeti, İstanbul Emniyeti, iki ilin valilikleri, Trabzon jandarması, bölge idare mahkemeleri, hükümet, Cemaat’in devlet-içi örgütü, Veli Küçük ve bazı Ergenekon sanıkları, Trabzon Alperen Ocakları.

Dedikodusunu yapıp suçlayacak, üstünden tatmin olacak üç-beş insan bulup bunlarla uğraşmak yerine, herkesin, Hrant Dink cinayetinin önemini kavraması ve adalet mücadelesine bir yerinden omuz vermesi, daha onurlu ve isabetli bir davranış olacaktır.

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

Ümit-Kıvanç

 

 

Ümit Kıvanç