Ana Sayfa Blog Sayfa 3638

Artvin Cerrattepe’de jandarma baskını

Cengiz Holding’in dünyanın 100 doğal ormanından birinin bulunduğu Artvin Cerattepe’de bölge halkının tüm itirazlarına karşı yapmayı planladığı bakır maden işletmesi için jandarma yolu kapattı.

2
Foto: Yeşil Artvin Derneği

Jandarma maden bölgesine tek çıkış olan noktayı barikatlarla kapattı. İş makinelerinin de maden alanına jandarma eşliğinde getirilmesi üzerine bölge halkı bölgeye akın etti. Burada jandarmanın engellemesiyle karşılaşan Artvinliler, alana giriş yapamadı. Maden mücadelesinde hukuki süreci de takip eden Yeşil Artvin Derneği, Twitter’dan jandarmanın her an saldırabileceğini duyurdu.

Yeşil Artvin Derneği’nin hukuksal mücadelesi sonrasında Rize İdari Mahkemesi geçen yıl ÇED raporlarını iptal etmiş ve Kafkasör bölgesinde ‘Milletin a… koyacağız’ diyen işadamı Mehmet Cengiz’e ait Cengiz Holding’in maden ocağının faaliyeti durdurulmuştu. Ancak, ÇED raporu geçen yıl iptal edilmesine rağmen, içeriğine dokunmadan sadece sayfa sayısı artıurılarak yeniden geçirilmişti

(Diken)

Bu haftasonu 8 şehir Kuzey Kutbunu kurtarmak ve “Shell Kendine Gel” demek için eylemde

Greenpeace, Türkiye’de, 11 Temmuz Cumartesi günü “Shell Kendine Gel” sloganı altında sekiz şehirde barışçıl aktiviteler planlıyor. Greenpeace eylemcileri, Adana, Ankara, Hatay, İstanbul, İzmir, Manisa, Mersin ve Yalova’da planladıkları barışçıl etkinliklerde amaçlarının Kuzey Kutbu’nu insanlara getirmek olduğunu açıkladı.

Activists participate in the sHell No Flotilla part of the 'Paddle in Seattle' protest.  Nearly a thousand people from the country gathered in Seattle's Elliott Bay for a family-friendly festival and on-land rally to protest against Shell's Arctic drilling plans.

İl il “Shell Kendine Gel” eyleminin saat ve mekanları 

11 Temmuz’da 8 şehirde eş zamanlı gerçekleşecek eylemler hakkında facebook sayfasından da bilgi edinmek mümkün.

Adana
Dilberler Sekisi Gençlik Parkı, saat 16.00 – 19.00

Ankara
Kuğulu Park, saat 15.00 – 18.00

Hatay
Antakya Parkı, saat 16.00 – 19.00

İstanbul
Moda Parkı (Tarihi Moda İskelesi’nin yanındaki çim alan), saat 16.00 – 20.00

İzmir
Sığacık Parkı, Kafeler Karşısı, Sığacık/Seferihisar, saat 17.00 – 20.00

Manisa
Cumhuriyet Meydanı, saat 16.00 – 18.00

Mersin
Barış Meydanı, saat 16.00 – 19.00

Yalova
Suwon Parkı, saat 16.00 – 19.00

Kuzey Kutbunu Kurtar

Greenpeace activists from all over Europe are blocking all Shell filling stations in Zurich. The activists are chaining themselves to the petrol pumps to protest against Shells oil drilling program in the Arctic. Shell wants to start July 1. with oil drilling into Chukchi Sea, Alaska. Zürich, 30. Juni. 2015 - Greenpeace-Aktivistinnen und -Aktivisten aus ganz Europa blockieren seit den frühen Morgenstunden sämtliche Shell-Tankstellen in Zürich. Aus Protest gegen das Ölbohrprogramm von Shell in der Arktis ketteten sich die UmweltschützerInnen an die Zapfsäulen des Ölmultis. Der Konzern will ab morgen (1. Juli) in der Tschuktschensee in Alaska mit den riskanten Bohrungen beginnen.

Amerika Birleşik Devletleri şehri Seattle’ın limanında kanolarla Shell’in Polar Pioneer petrol sondaj platformunun yolunu bloke eden yüzlerce protestocuya Kuzey Kutbu yerlileri, Kanada, İsviçre, Hollanda, Danimarka, İsveç, Finlandiya kendi eylemleriyle şu ana kadar destek verdi. Greenpeace’in kampanyasını kuzeykutbu.imza.gp sitesini ziyaret ederek destekleyen 7 milyondan fazla kişi Shell’i Kuzey Kutbu’na girmemesini talep ediyor.

Halihazırdaki petrol rezervlerinin tüketilmesi iklim değişikliği felaketine sürüklenmemize yeterliyken, petrol şirketlerinin Kuzey Kutbu’nun erimesini fırsat bilip bu bölgede yeni rezervler arama peşinde olmalarını delilik olduğunu vurgulayan Greenpeace Akdeniz Kuzey Kutbu Kampanya Sorumlusu Ayşe Bereket, “Shell, Kuzey Kutbu’ndan petrol çıkarmak isteyerek felakete davetiye çıkarıyor. Kuzey Kutbu’nun hava ve deniz şartlarında petrol çıkarmak ve bir sızıntıyı temizlemek son derece riskli ve zor. ABD hükümeti bu planlar için olası bir petrol sızıntısı ihtimalini %75 [1] olarak veriyor. Dünyanın dört bir yanından sesler birleşip, Shell’in daha da fazla kar etmek uğruna hepimizi bu riske sokmaktan vazgeçmesini ve Kuzey Kutbu’ndan uzak durmasını talep ediyor.” dedi.

Shell, tüm gerekli izinleri henüz elde etmemesine rağmen Kuzey Kutbu’nda sondaj sezonunun başlamasıyla birlikte Alaska’ya doğru yola çıktı. Shell şirketinin Kuzey Kutbu’nda petrol sondaj planlarına karşı sürdürülen protestoların dünyanın dört bir yanında devam edeceği öngörülüyor.

Shell, Kuzey Kutbu’nu riske atmaktan vazgeçmiyor

9

Shell’in geçmiş Kuzey Kutbu petrol sondaj denemeleri sondaj platformu Kulluk’un karaya vurması gibi kazalar ve skandallarla son bulmuştu. Kuzey Kutbu’nun sert iklim koşulları, bölgede yapılacak petrol sondaj çalışmalarını çok riskli bir hale getiriyor. Bilim insanları, Kuzey Kutbu’nda gerçekleşecek bir petrol sızıntını temizlemenin imkansız olacağını söylüyor.

Greenpeace, son üç yıldır, Kuzey Kutbu’nun belirli bir bölgesini koruma alanı ilan etmek için bir küresel bir kampanya yürütüyor. Bu çağrı, Kuzey Kutbu’nun narin tabiatını ve orada bulunan endemik hayatın petrol sondajından ve endüstriyel balıkçılıktan korunmasını talep ediyor. Bu küresel harekete bügüne kadar 7 milyondan fazla kişi katıldı ve Desmond Tutu, Emma Thompson ve Paul McCartney gibi 1000’den fazla isim Kuzey Kutbu Deklarasyonu’nu imzaladı.

 

(Yeşil Gazete)

Meraklı Kedi İlkokulu’nda güneş enerjisi şöleni

Başka Bir Okul Mümkün’ün (BBOM) Bodrum’daki Mutlu Keçi’nin ardından Ankara’da bu öğretim yılında faaliyete geçecek okulu Meraklı Kedi’de güneş enerjisi panelleri 6 Temmuz Pazartesi günü gerçekleşen şenlikli törenle enerji üretmeye başladı.

Almanya Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl meraklı kediler ile birlikte
Almanya Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl meraklı kediler ile birlikte

3 Temmuz Cuma günü Yeşil Gazete’de yer verdiğimiz röportaj haberde hem BBOM hem de güneş enerjisi açılış töreni hakkında bilgi veren BBOM üyesi Deniz Atak güneş enerjili meraklı kediler gününü Yeşil Gazete için haberleştirdi.

IMG_9037

“BBOM  Ankara Meraklı Kedi İlkokulu ekolojik bir okul olma yolunda en önemli adımlardan birisi olarak gördükleri güneş enerjisinden elektrik üreten sistemlerine 6 Temmuz Pazartesi günü gerçekleşen açılışla kavuştular. Almanya Ankara Büyükelçiliği tarafından okula hediye edilen bu sistemden elde edecekleri enerjiyle yazları %80 oranında, kışları %30 oranında okullarının elektrik tüketimini karşılama fırsatı bulacaklar.

IMG_9027

IMG_9234
Almanya Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl

Meraklı Kediler okul elektriğini sağlayan panellerin yanı sıra yine güneş enerjisiyle çalışan sokak lambasıyla ve oyuncaklarla tanıştılar.

IMG_9267

 

IMG_9049

Meraklı Kediler, BBOM Ankara kooperatifi üyeleri ve gönüllüleri, Almanya Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl, TEMA Vakfı Ankara Temsilcisi Mukadder Ekremoğlu, 350 Ankara grubundan Önder Algedik, TEMEV (Temiz Enerji Vakfı) temsilcisi Tülin Keskin, GÜNDER (Güneş Enerjisi Derneği) temsilcisi Faruk Telemcioğlu, İncek Köy Muhtarı, Melek İpek İlköğretim okul müdürü Selver Şenay Kocaalp ve öğretmenlerinin de katıldığı tören minik bir şenlik havasında gerçekleşti.”

 

Fotoğraflar: Deniz Atak – Onurcan Ceyhan

Haber: Deniz Atak

(Yeşil Gazete)

Bahçeli’den ülkücü saldırıları yorumu, “Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir?”

MHP lideri Devlet Bahçeli, Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerine Çin hükümeti tarafından baskı yapıldığı ve oruç tutmalarına dahi izin verilmediği iddiaları üzerine başlayan gösteriler hakkında konuştu. Bazı ülkücü grupların Çin lokantalarına ve Çinli zannettikleri ‘çekik gözlü’ turistlere yönelik fiili saldırıları için “Bunlar genç çocuklar. Birisi sürükler, bunlar da arkasından gidebilir. Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz… Baktı ki ikisi de çekik göz… Fark eder mi efendim?” diye konuştu.

1

Demokratik Hak !

Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın Çin karşıtı gösterilerle ilgili sorularını yanıtlayan Bahçeli, “Bizim ülkücü gençliğimiz Çin’deki zulme karşı hassastır” derken, ülkücülerin saldırıları için ise, “Demokratik haklarını kullanabilmeleri gerekir. Bu sorunu kamuoyuna mal etmek, uluslararası arenaya doğru yönlendirmek açısından bu eylemler faydalıdır” şeklinde konuştu.

2

Saldırılar hakkında, “Bunlar genç çocuklar. Birisi sürükler, bunlar da arkasından gidebilir. Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz… Baktı ki ikisi de çekik göz… Fark eder mi efendim?” diyen bahçeli sözlerine, “Bu tür eylemleri başka amaçlara taşıyan provokasyon olayları çok yaygındır. Televizyonlarda anlattım: Bozkurt işareti ile Heavy Metal işareti birbirine çok benziyor. Küçük bir farklılık var arada. Lokantadaki bir kişiyle bizim ne alakamız var? Ama iki-üç insanı yönlendirip provokasyon yapmak kolay.” şeklinde devam etti.

(Hürriyet, Radikal)

Demirtaş: AKP koalisyon, Erdoğan erken seçim istiyor

6 selahattin demirtaşDiyarbakır’da gazeteceilerin sorularını yanıtlayan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş koalisyon konusunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tıkadığını belirterek erken seçim olasılığının kuvvetlendiğini söyledi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, koalisyon ve erken seçim ihtimallerine ilişkin olarak, “Cumhurbaşkanının hükümet kurmak için uzun süredir görev vermemesi normal değil. AKP bir aydır hakkı olmadığı halde hukuksuz ve gayrimeşru olarak Türkiye’ yi yönetiyor. AKP yönetimi koalisyondan yana istekli, Cumhurbaşkanı ise erken seçimden” dedi.

Erken seçim ihtimalinin giderek ağır bastığını savunan Demirtaş, Celal Doğan ‘ın Cumhurbaşkanı ile görüşmesi bilgimiz dahilindeydi ama özel bir görüşmeydi. HDP’den Cumhurbaşkanı’na, Cumhurbaşkanı’ndan da HDP’ ye herhangi bir mesaj gidip gelmemiştir diye konuştu.

 

Yeşil Gazete

Boğaziçi Üniversitesinde Bizans araştırmaları merkezi açıldı

Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Bizans tarihi, kültürü, sanatı ve arkeolojisine dair yürütülecek çalışmalar sayesinde, Ortaçağ Anadolu ve Balkanlar, İstanbul ve Osmanlı tarihi ile kültürüne de ışık tutacak.

Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürü Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Bizans tarihi uzmanı Prof. Dr. Nevra Necipoğlu
Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürü Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Bizans tarihi uzmanı Prof. Dr. Nevra Necipoğlu

Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde Türkiye’de ve dünyada Bizans uygarlığı ile ilgili çalışmaların gelişimine katkıda bulunmak ve hali hazırda yapılan araştırmalar için bir platform işlevi görmek amacıyla Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi kuruldu. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Bizans tarihi uzmanı Prof. Dr. Nevra Necipoğlu’nun müdürlüğünü üstlendiği Boğaziçi Üniversitesi Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Türkiye’deki devlet üniversiteleri arasında bu alanda akademik çalışmaların yürütüleceği ilk merkez oldu. Merkez, Bizans tarihi, kültürü, sanat ve mimarlık tarihi ve arkeolojisi konularındaki akademik birikimi uluslararası bir ortama taşıyarak geliştirmeyi amaçlıyor.

Bizans uygarlığının hem Doğu Akdeniz ve Avrasya tarihini hem de Türkiye tarihini anlamamızdaki önemine dikkat çeken Prof. Dr. Nevra Necipoğlu son yıllarda Türkiye’de Bizans çalışmaları alanında olumlu adımlar atıldığını ifade ederek; “Bizans uygarlığına ilgi artıyor olsa da söz konusu alanda kat edilmesi gereken önemli yolumuz var. Merkez olumlu gelişmelerin hızlandırılıp sürdürülebilir kılınmasını sağlayacak. Bizans çalışmalarının gelişmesinin ve kuvvetlenmesinin yolu üniversitelerden geçiyor” dedi.

3

Boğaziçi Üniversitesi Bizans Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi düzenlenecek ulusal ve uluslararası konferanslar, çalıştaylar, konuşma dizileri, seminerler ve bunların yayınlanması aracılığı ile Bizans çalışmaları sahasındaki araştırmaları destekleyecek. Merkezin önemsediği bir başka faaliyet alanı da Bizans kültürel mirasını belgelemeye ve korumaya yönelik çalışmalar ve projeler olacak. Merkez ayrıca Bizans tarihi, kültürü, sanat ve mimarlık tarihi, arkeolojisi konularında bilimsel ve akademik işbirliğinin gelişmesini teşvik edecek; bu amaçla Türkiye’de ve diğer ülkelerde yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin, doktora sonrası araştırmacıların ve öğretim üyelerinin bilimsel alışveriş ve hareketliliğine katkıda bulunacak.

Merkez, Bizans tarihi, kültürü, sanat ve mimarlık tarihi, arkeolojisi konularında Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen eğitimin geliştirilmesini desteklemek ve teşvik etmenin yanı sıra; yurtiçi ve yurtdışındaki diğer üniversitelerle bu konularda ortak çalışma ve araştırmaları geliştirmek; Bizantoloji alanında uzmanlığın altyapısını teşkil eden ve halen Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen Latince, Eskiçağ ve Ortaçağ Yunancası eğitiminin geliştirilmesini desteklemek; gelecekte bu dillerin yanı sıra Bizans dönemi paleografya, nümizmatik, kodikoloji gibi konularda eğitim seminerleri düzenlemek konularına eğilecek. Amaçları doğrultusunda Kültür Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları ve diğer kurumsal birimlerle işbirlikleri yapacak.

(Boun.edu.tr)

Mülklü kibrinin parolası: Popülizm – Ahmet İnsel

Yunanistan’da SYRİZA’nın halkoylamasında elde ettiği büyük başarı, Başbakan Çipras’ın hem elini güçlendirdi hem de omuzundaki yükü daha da ağırlaştırdı. Sadece elinin güçlenmesi değil, diğer partilerin kısa vadede erken seçime gitme talebini de gündemden kaldırdı. Belli ki böyle bir durumda, SYRİZA’nın seçimlerden daha güçlü çıkması ihtimal dahilinde.
Çipras, partisinin bu büyük başarısının ardından takındığı tutumla dikkat çekiyor. Seçim sonuçlarının belli olmasının ardından kibirli bir muzaffer komutan edasıyla konuşmadı. Son derece alçak gönüllü bir tavır ve dille, karşı tarafa hemen el uzattı. Başta evet oyu verenler olmak üzere, bütün Yunanlılara birlikte mücadele etme, bu badireden birlikte çıkma çağrısı yaptı. Somut olarak bütün parti liderlerini hemen görüşmeye çağırdı.
Sonuç daha kesinleşmeden ilk aradığı yabancı devlet başkanı Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’dı. Ondan Merkel ve ekibini yumuşatmasını talep etti. Karşılığında ise SYRiZA üyesi olmayan ve davranışları parti içinde de tartışma konusu olan Yannis Varoufakis’ten istifasını istedi. Varoufakis istifasını açıklarken, “Alacaklıların dayattığı talebi kıvançla yerine getiriyorum” diyordu.

AB içinde de sorun var

Varoufakis’in yerine gelen Dışişleri Bakan Yardımcısı Euklid Çakalotos, geçen aylarda müzakereler tıkanınca, Çipras’ın Varoufakis’i çekip, yerine yolladığı kişi. Çipras bu istifayla, özellikle Almanlara el uzattı. Ama Almanya’nın ve daha geri planda duran birçok AB üyesi ülkenin seçim sonuçları karşısında aldıkları öfkeli tavır ve hatta aşağılayıcı sözler, şimdi sadece Yunanistan’da değil, bir de AB içinde bir sorun olduğunu gösteriyor. Ortak para birimine şen şakrak girip, sonra böyle bir para sisteminin olmazsa olmazı olan “son kertede sorumlu” bir merkez bankasının işlevlerini ve dayanışmayı reddedenler, aslında Yunanistan’dan daha fazla AB’nin birlik ve beraberliğini tehlikeye atıyor. AB Parlamentosu Başkanı sosyal-demokrat Martin Schultz’un, oylama sonuçları açıklanırken Yunanistan’da hemen bir teknokrat hükümeti kurulması çağrısı yapması, SPD’li Başbakan Yardımcısı’nın tahrik edici sözleri, Avrupa’da bir de giderek büyüyen bir Almanya sorunu olduğunu ele veriyor. Zaten Yunanistan’da geleneksel sol ve sağ milliyetçiliğin ana gıdası olan ilkesel ABD karşıtlığının yerini şimdi Almanya nefreti almış durumda. Aslında Avro grubu içinde Slovakya gibi, Almanya’dan çok daha katı bir tutum sergileyen birçok ülke var ama çok dikkat çekmiyorlar. Diğer yandan Sosyalist Enternasyonal, her ne kadar pek hükmü kalmadıysa da, seçimin sonucunun kabul edilmesi gereğini ilk kez bu açıklıkta vurguladı.
Halkoylaması Yunanistan’da eski kuşak siyasetçilerin de sahneden artık bütünüyle silinmesi zamanının geldiğini gösterdi. Yeni Demokrasi’nin katı sağcı lideri Samaras parti başkanlığından istifa etti. Evetçi seçmenler bile, yaşanan durumdan eski siyasetçilerin esas sorumlu olduğunu söylüyor. Geri dönmelerini kimse istemiyor. Samaras’ın istifası ana muhalefet partisinin AB’deki yakındaşlarını SYRİZA’ya karşı kışkırtmaktan vazgeçmesine yol açabilir. Çipras’ın, müzakerelere hızla yeniden başladıktan sonra, hükümetini mecliste daha geniş bir tabana dayandırmayı denemesi de ihtimal dahilinde.

Paralel para birimi

Avrupa Merkez Bankası’nın likidite desteği konusunda vereceği karar müzakerelerin gidişatını belirleyecek. Her durumda bankaların hemen açılması mümkün olmayacak. Eğer AB’den bir yeşil ışık gelirse, Yunan halkının yastık altına çektiği tasarruf, ortaya çıkan değiş- tokuş sistemleri, turistlerden giren nakit para yazı geçirmeyi sağlar. Gelmediği durumda, Yunan hükümeti paralel bir para birimini devreye sokmaya mecbur kalacak. İşte o zaman Avro’dan çıkışın adımı atılacak. Buna halkın ne tepki vereceğini kimse bilmiyor. Şimdilik hayır oyu verenlerin çoğunluğu ne Avro’dan ne de AB’den çıkmayı aklından geçiriyor.
Yunanistan’da halkoylaması bir başka gerçeği ortaya çıkardı. Bir haftada düzenlenen oylama, hiçbir aksama olmadan, büyük bir sükûnet içinde gerçekleşti. Sonuçlar sandıklar kapandıktan iki saat sonra geldi. Yunanistan’ın son derece medeni yüzünü ve o çok eleştirilen kamu beceriksizliğinin bir kader olmadığını gösterdi. Bu küçümsenmemesi gereken bir gelişme.
Yunanlılar büyük bir cesaretle hayır oyu verirken, popülizmin kuyruğuna takılmadılar. Çünkü hayır diyenlerin hepsi, bunun arkasının şimdiki durumdan daha zor olacağını biliyorlar. Ama bildikleri başka bir şey daha var. Bağnaz bir kibirle dayatılan kemer sıkma politikaları gelecek için hiçbir umut getirmediği gibi, yoksulun, dar gelirlinin onuruyla oynayarak, onları sahtekâr dilenciler gibi görerek bir varlıklı sınıf kinini yansıtıyor. Yunanistan’da oyunu sadece demokrasi için değil, ondan daha fazla haysiyet için verdi hayır oyu kullananların çoğu.

Ahmet İnsel – Cumhuriyet

Ey Syriza, ayaklar baş mı olsun! – Ümit Kıvanç

Dünyanın neresinde uluslararası kapitalizm çarkına çomak sokmaya kalkışan birileri iktidara gelse aynı çevrelerden aynı sesler yükseliyor: Ama bu böyle olmaz! Çünkü hayatın gerçekleri var ve bu istenen, yapılmaya çalışılan, hayatın gerçeklerine aykırı!

Yunanistan halkının referandumda açık farkla “hayır” demesi, yerleşik düzenin sahip ve egemenlerinden önce, yine!, mâlûm iki grup insanı ayağa kaldırdı: liberaller ve ekonomistler. Bu iki grubun itirazına ve öfkelenmesine yolaçan gerekçeler, nesnel, bilimsel kılıklı ifadelerden açık nefret ve aşağılamaya uzanabiliyor: Yunanistan, aldığı paraları verimli yatırımlar için kullanmadı, kendi kendini batırdı. Başkalarının parasını yedi, şimdi borcunu ödemiyor. Bu “hayır” ile daha beter olacaklar. Zaten Yunanlılar tembel. Vs…

Sadece “ekonomi” denen çarkın icapları, mekanizmaları, günümüzde bu çarkı döndürenlerin ihtiyaçları, çıkarları açısından bakıldığında bu lafların en azından bir kısmı doğrudur muhtemelen. Fakat neden illâ bu açıdan bakmak zorundayız? Dünyanın vaziyetinden, giderek korkunç ötesi boyutlara ulaşan gelir dağılımı eşitsizliğinden, birileri açlıktan ölürken birileri için sürekli yeni akıllı cihazlar yapılmasından, birilerinin suyu yokken birilerinin yılda sadece bilmemkaç şişe üretilen özel bilmemne şaraplarını yudumlamasından çok mu memnunuz da mevcut çarkı döndürmenin insanlar olarak tek şansımız, bulabildiğimiz tek doğru yol olduğuna inanmamız gerekiyor?

Liberallerin ve ekonomistlerin, daha iyi dönerse, daha güzel işlerse sorunlarımıza çare olacağını ileri sürdükleri çark, oysa, bizzat bu durumun yaratıcısıdır. Kapitalizmin sermaye yoğunlaşması, tekelleşme ve dolayısıyla toplumsal hayatın her alanına yayılacak bir tahakküm mekanizması yaratmaması mümkün değildir. Kapitalizm temel insan ihtiyaçlarına göre işleyen bir sistem dahi değildir. Kâr, meşru bir toplumsal amaç olarak tanımlandığı andan itibaren ortada, eşit elemanlardan oluştuğu varsayılacak bir toplum falan kalmaz. İhtiyaçları tanımlayan birileri vardır. Liberal ekonomistler, silahlanma harcamalarının küçücük bir yüzdesinden feragat edilerek çözülebilecek ağır insanlık sorunlarının niye çözülemediğini merak etmezler; bu sorunun cevabının neredeyse tapındıkları ekonomi çarkıyla ilişkisini görmezden gelirler. Çünkü hiçbiri, neden insanların büyük çoğunluğunun “ayak”, ayrıcalıklı bir azınlığının “baş” olmaya doğuştan hak kazandığını izah edemez.

İzah edemezler, fakat bunun zaten böyle olduğunu kabullenmemizi isterler. Niye? Cevap, gelmiş geçmiş bütün sağ düşüncenin indirgenebileceği cümlede: Çünkü insanlar eşit değildir. (Gelmiş geçmiş bütün sağ düşünceye haksızlık etmemek adına, onun bu ilk ana ilkeden türeyen aslî kabulünü de anmalıyım, ancak konudan sapmamak için sadece anıp geçeyim: Sağcılar, insanın doğuştan sahip olduğunu ileri sürdükleri, din, milliyet, hattâ sosyal statü, sınıf gibi özellikleri veri alır, belirleyici sayar. Solculuk, insanı kendi seçimi olan özellikleriyle muhatap alır, bu yüzden bireyi tanımlarken dinini, milliyetini eksene oturtmaz. Çünkü insanın değişebileceğini, dolayısıyla değiştirebileceğini varsayar. Bu engin mevzuyu hemen şimdi kesmezsem batarız!)

Dünyanın neresinde uluslararası kapitalizm çarkına çomak sokmaya kalkışan birileri iktidara gelse aynı çevrelerden aynı sesler yükseliyor: Ama bu böyle olmaz! Çünkü hayatın gerçekleri var ve bu istenen, yapılmaya çalışılan, hayatın gerçeklerine aykırı!

Hayatın gerçeği, eşitsizliği baştan varsayan, hattâ kutsayan, sürmesini bu eşitsizliğin devamına borçlu olan bir sistemde yaşadığımızdır. Bu, üstelik, ikiyüzlülüğüyle pek acımasız bir sistemdir. Eşitsizlik “veri”sini kafamıza öyle bir yerleştirir ki, başkalarını alt edip üste çıkmak, gözümüze insanca bir hayat için tek çare görünür ve bu niteliğiyle muazzam cezbedeci bir hedef haline gelir. Böylece eşitsizliğin gönüllü yeniden üreticilerinden biri oluveririz. Öte yandan, aynı olgu, bir büyük çaresizliği kabullenmemiz anlamına gelir: eşitsizlikten kurtuluş olmadığını hazmedemezsek, “mücadele” kararlılığımız azalır, “mücadele” için gereken donanımımız zayıflar, bu sistem içindeki hayat “mücadele”sinde başarısızlığa mahkum oluruz.

Evet, hayat, böyle bir sistem içerisinde ancak bir “mücadele” olarak algılanabilir. Tıpkı doğadaki gibi. Hayvanlar nasıl, bunun için hiç de özel bir bilince ihtiyaç duymadan, sürekli bir var kalma mücadelesi verirlerse, insana da tıpkısı uygun görülmüştür. Bu mücadeleden kısmen azade olanlar sadece ayrıcalıklılar, egemenler, güç sahipleridir. Paraya ve silaha hükmedenlerdir. Ancak onlar da kendi aralarında mücadele eder, birbirlerinin avlarını kapmaya, mağaralarını ele geçirmeye çabalarlar.

En basit kavranışıyla sağcılık, doğadan başlayıp bizim hayatımıza uzanan bir kurallar silsilesinin değişmezliği üzerine kuruludur. Veriler vardır, bunlara göre davranılır. Doğuştan, her yaratığın varolma, yaşama koşulları bellidir. Sağcılık, içinde yaşadığımız uluslararası sistemi bir tür “doğamız” saymamızı talep eder.

Tartışmaya bile gerek yok ki, uluslararası kapitalizm, doğa falan değildir. Hattâ insanca yaşama ortamı bile değildir. Ayrıcalıklıların dezavantajlı olanları insandan dahi saymamaya meylettiği, feci bir ortamdır. (Olağan kapitalist mantık, artık ekonomik alanda değer üretemeyeceği varsayılan emeklilerin, yaşlıların imhasına er ya da geç cevaz verecektir. Elbette emekçilerin yaşlılarından sözediyoruz!)

Bugün ekonomi çarkının başında dünya çapında tekelleşmiş malî sermaye var. İnsanlığın hayat standardını yükseltmeye katkıda bulunacak üretim anlamında üretkenliği her geçen gün düşüyor, çoğu sanal malî operasyonlarla “çalışıyor” ve kâr üretiyor. Olduğu kadarıyla üretkenliği de asla bilinçli olarak dünyadaki eşitsizliği, yoksulluğu, susuzluğu, hastalıkları, açlığı giderme yolunda kullanılmıyor ve kullanılmayacak. Uluslararasılaştığı için her an birtakım ülkelerin malî döngüsüne istediği gibi girip çıkarak ülkeleri batırabilir veya hükümetleri istediği kararları almaya zorlayabilir. Farklı kolları bunları farklı ülkeler için farklı yönlerde yapabilir. (“Ekonomi” soyut laf; “malî sermaye” de, “tekel” de öyle. Halbuki somut birtakım insanlardan bahsediyoruz. Meselâ bir grubu George W. Bush zamanında resmen bizzat Amerikan hükümeti olmuşlardı.)

Girilmesi gereken pek çok ayrıntı, ayrıntılara dalarsak gazete yazısında içinden çıkamayacağımız pek çok derin mesele var. Bu yüzden, olabilecek en temel ve basit çerçeveyle kendimizi sınırlayalım. “Şimdi görecekler günlerini!” kötücüllüğüyle, sanki Atina’ya borç veren bankanın açgözlü hissedarıymış gibi hırsla, kinle, öfkeyle bize vaaz verenlerden şu safiyane sorulara cevap rica ediyoruz:

Günümüzün egemen uluslararası ekonomik düzenine itiraz asla ve kat’a mümkün değil midir? Bu mudur insanlığın şu an için ulaşabildiği, ulaşabileceği? Yani onların sözünden çıkarsak bizi fena mı yaparlar, bu yüzden asgarî ücretleri, emekli maaşlarını hiçbir zaman yükseltemez miyiz? Bu yüzden, bedelsiz sağlık ve eğitim isteyemez miyiz? Bu yüzden, kamu ulaşımının ücretsiz olmasını talep edemez miyiz? Bu yüzden, devlet diye bir zebella olacaksa, bunun esas dezavantajlı çoğunluğun çıkarına…

Tamam. Kabul ediyorum. Bu kadarı fazla. Mazallah, insanların fırsat-imkân eşitliğini varsayan solcu ütopyalarına varacak lafın sonu.

Esas soru da burada ama: Bunlar niye hayatın gerçekleri değil de ütopya oluyor? “Hayat”ın nasıl tanımlanacağına bankerler karar verdiği, birileri de böyle bir hayatı insanlığın mümkün yegâne varoluş ortamı sandığı için olmasın?

Ümit Kıvanç – Radikal

Troyka nerede çuvalladı ve Yunanistan neden Türkiye değil? Halk oylamasına ilişkin birtakım notlar

Arka Plan

Hatırlanacağı gibi, Yunanistan 2010 yılında Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF üçlü grubu) ile müzakerelerin ardından bir kemer sıkma programı uygulamaya koymuştu.

Aradan geçen beş yıl içinde, “ekonomiyi düzlüğe ancak böyle çıkartabilirsiniz” diyenlerin aksine, bu kemer sıkma programı hiçbir hedefini gerçekleştiremedi.

Bu beş yıl zarfında,

Toplam üretim (GSYH) bırakın artmayı, yere çakıldı. ABD’de 1929-1935 Büyük Bunalım döneminde bile bu kadar bir düşüş yaşanmamıştı.

Bütçe açığı azalsa da, beklenenin oldukça gerisinde kaldı.

Kamu borcunun GSYH’ya oranı yüksek seyretmeye devam etti ve bir türlü sürdürülebilir bir patikaya oturtulamadı. Dolayısıyla kartopu gibi büyümeye devam etti.

Maaşlarda ciddi düşüşler yaşanmasına rağmen, ihracatçı sektörler bir türlü kendini toparlayıp üretime katkı veremedi.

Finansal sistemin kırılganlığı azalacağına arttı, işsizlik had safhaya ulaştı.

Tüm bunların sonucu olarak, halkın büyük bir kesimi yoksullulk ve yoksunluk sınırının altına geriledi, eşitsizlik arttı.

2010 kemer sıkma progamını karara bağlayan Troyka ve Yunan hükümetleri belli ki, Yunanistan’ın sorunlarını yanlış teşhis etmişti.

Yapılan teşhis şuydu: Yunan kamu borcundaki esas sorun, sürdürülebilir bir patikada olup olmaması değil büyüklüğüdür. Ve ülkenin dış piyasalarda rekabet edemiyor olmasının sebebi maaşların yüksek olması dolayısıyla yüksek maliyettir.

Kısa dönemde hiçbir sözünü yerine getiremeyen bu programın başarısızlığının altında yatan nedenler ne? Bu teşhiste eksik ve yanlış olan iki unsur olduğu iddia edilmekte.

Program, Yunan ekonomisinin uzun dönemli iki yapısal sorununa değinmemişti. İyi orgaize olmuş ve etkin çalışan bir kamu sektörünün eksikliği ve 1980’li yıllardan beri devam eden, ekonominin yapısal rekabetçiliğini düşüren sanayisizleşmesi gibi iki temel sebep gözardı edilmişti.

Teşhis yanlış olunca tedavi de yanlış olmuş, kemer sıkma programı, büyük sayıda kamu çalışanını işten çıkarıp geri kalanın da maaşını düşürmeye odaklanmıştı. Yunan ekonomisinin belkemiğini oluşturan KOBİ’ler gözardı edilmişti. Maaşların düşmesiyle bu işletmeler de dara düşmüş, ekonomi bir türlü toparlanamaştı.

Oysa, bir ekonomi ancak yeteri kadar büyüyorsa borcunu ödeyebilir. Çok basit bir hesapla, borcunuzun vadesi geldiğinde döndürmek için aldığınız yeni borç için ödediğiniz reel faiz eğer büyüme oranınızın üstündeyse (ki nicedir bırakın büyümeyi küçülen bir ülkeden bahsediyoruz), borcunuz hem düzey hem de GSYH’ya oran olarak artar da artar. 2010 kemer sıkma programı, kamu borcunun büyüklüğünü sorun etse de, düşürmekte başarılı olamamış, fakat ne hikmetse bugün bile hala eski yanlışında ısrar etmektedir.

Syriza’nın 25 Ocak 2015’teki zaferi işte böyle bir arkaplanın sonucu. Borç Yunanistan’ındır. Ancak, 2010’da bu kemer sıkma programına evet diyen geçmiş hükümetler eliyle Yunanistan giderek daha kötüleşmiş, halk da buna isyan etmiş, demokratik çerçevede cevabını Syriza’yı işbaşına getirerek vermiştir.

Haliyle de, Syriza işlemeyen, durumu daha da içinden çıklımaz hale getiren kemer sıkma programından kurtulmaya niyet etti. Ekonomiyi büyütmeden, siyasi güçlerini kullanarak ekonominin kaymağını yiyen toplum kesimlerini vergilendirmeden borç ödeme kapasitesinin artırılamayacağını savundu. Ancak ne servet vergisi, ne de paralarını yurtdışına çıkarıp vergi ödemeyen Yunanlılar’a karşı almayı düşündüğü önlemlerde Troyka’dan destek gördü. Yunanistan’a dayatılan faiz dışı fazla hedefi için neredeyse tek seçenek bırakılmıştı. Emekli maaşlarının düşürülmesi, KİT’lerin özelleştirilmesi, adaların satılması, Halkidiki gibi koruma altındaki bölgelerin imara, altın madenciliğine açılması. Neo-liberallerden de başka bir öneri beklenemezdi zaten.

5 Temmuz’da halk %60’ın üzerinde bir oyla buna HAYIR dedi. Oysa, Troyka ve büyük sermaye için EVET çok değerliydi. Yunan medyası ve anket şirketlerinin tüm manipülasyonları, hayır çıkarsa bankadaki paralarınızı unutun tarzı yaratılan terör (ki bankaları kapatın diye dayatan Troyka’nın esas amacı da halkta gelecekle ilgili bir infial yaratmaktı) bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyordu. EVET çıksa, asi çocuk Çipras hükümeti devrilebilir, İspanya ve Portekiz gibi benzer sıkıntıdaki ülkelere “başka çareniz yok” mesajının verilebilecekti. Birçok gözlemci, bu korkutmalar ve manipülasyonlar olmasa HAYIR oylarının %80’leri geçeceğini belirtiyorlar.

Yunanistan neden Türkiye değil?

Biz bu filmi daha önce görmüştük. 2001’de cumhuriyet tarihinin en büyük krizine giren Türkiye’de de benzer manzaralar vardı. 15 günde, kar eden ne kadar kamu işletmesi varsa özelleştirilmesi, tütün ve şeker pancarı ekiminin sınırlandırılması gibi ekonomik yapıya şok terapisi yapan, 15 yasa dayatması hala zihinlerimizde. O dönemde TELEKOM’un  %50’sini 300 milyon dolar gibi yok pahasına özelleştirilmeye çalışılanlara karşı koalisyon hükümetinde bir bakanın verdiği mücadelenin anaakım medyada nasıl şeytanlaştırıldığı, yapılan manipülasyonlarla faizin yükseltilip, doların nasıl zirve yaptırıldığı, borsa endeksinin nasıl düşürüldüğünü biliyoruz. Piyasaların, birilerinin elinde, halka karşı nasıl sopa haline getirildiğini biliyoruz. Ekonominin çöktüğü günlerde 300 milyona özelleştirilemeyen TELEKOM daha sonra AKP hükümeti döneminde 4.5 milyar dolara satılabilmişti. 2001 krizine karşı verilmiş ve kazanılmış tek mücadele buydu desek yalan olmaz. Aynı AKP hükümeti, üçlü koalisyonun IMF ile bağladığı ve oldukça iyi bir PR çalışmasıyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş” adını verdiği kemer sıkma programını harfiyen uygulamakta bir beis görmedi. Türkiye çok uzun yıllar dünyanın en yüksek faiz dışı fazlasını veren ülke oldu. Vergiler arttı, yenileri uygulamaya sokuldu, özelleştirilmedik KİT bırakılmadı, doğal kaynaklar talana açıldı.

“Peki bunlar uygulandı da kötü mü oldu? diye sorulabilir. “Bu program sayesinde, 2002’den itibaren ekonomi hızla büyümüş, kamu borcu düşüp IMF’ye olan borçlar sıfırlanabilmiştir. Demek Yunanistan’ın da inadı bırakıp, Troyka’nın planına evet demesi gerekir” diye akıl yürüten çevreler var.

Oysa, Türkiye’nin krizden görece hızlı çıkmış olmasında uygunlamaya konumuş programın katkısı oldukça sınırlıdır. Bankacılık kesiminin güçlendirilmesi, Merkez Bankası’nın uzunca bir süre enflasyon odaklı para politikasını bağımsız beliryebilmesi programın olumlu yanlarıydı. Türkiye, esas olarak  11 Eylül saldırıları sonrası gelişen olumlu küresel ekonomik konjonktürün yardımıyla bu krizden çıkmıştır.. 11 Eylül olayları sonrasında daralan ABD ekonomisi yöneten ekip, deyim yerindeyse, dünyayı dolara boğdu. Finans piyasalarının spekülasyon konusunda elin kolunu bağlayan yasalar bu dönemde lağv edildi ve haliyle piyasalar tüm dünyada coştu. Bizim gibi IMF’nin sözünden çıkmayan “uslu” ülkelere adeta para yağdı, buna bir de 11 Eylül sonrası yönünü Batı’dan “müslüman Türkiye’ye” çeviren Arap sermayesini ekleyince, Türkiye ekonomisi uçuşa geçti. Olumlu dış konjonktür, hızla büyüyen ekonomi AKP’yi sandıkta güçlendirdikçe bir dinamik daha ortaya çıktı. Sandık sonuçlarını kendine kalkan yapan AKP hükümetleri ekonomik büyüme önünde engel gördüğü tüm düzenlemeleri ya iptal etti ya da etkisizleştirdi. Bir Avrupa Birliği ülkesinde görülmeyecek biçimde bu düzensizleştirme halen devam ediyor. Sonuçlarını da, Soma, Ermenek, Torunlar İnşaat, 3. Köprü ve havalimanı için kesilen Kuzey Ormanları ve Yırca’daki zeytinlikler gibi saymakla ibitmez acı olaylarla görüyoruz. Sermayenin karlılığını artırmaya yönelik bu tür gizli ya da açık destekler olmasaydı Türkiye ekonomisi bu kadar hızlı büyüyebilir miydi? Murad edilen böyle bir büyüme midir? Bunlar ayrı bir tartışmanın konusu. Yunanistan’ın ya da İspanya’nın aklına kentteki son ormanları imara açmak, iş güvenliği düzenlemelerini görmezden gelmek,  gereksiz projelere milyarlarca dolar akıtıp ekonomiyi suni bir şekilde büyütmek gelmediyse bunu neye yormak lazım? İş bilmez, beceriksiz, vizyonsuz yöneticilerine mi yoksa kararlara katılım, kuvvetler ayrılığı gibi kurumlarıyla demokrasiye mi? Herhalde ikincisine.

Demokratik ideallerin ve dayanışmanın faziletleri

Paul Krugman’ın halk oylaması sonuçlarına binaen “demokrasi herhangi bir ortak para sistemi düzenlemesinden daha önemlidir” sözü de bu noktanın altını çizmekte. Oylama sonucu AB demokrasisi açısından bir zaferdir. Yürünecek çetin bir yol vardır, bu doğru, ama halk “bunu bana rağmen, bensiz yapamazsın” mesajı vermiştir. 2008 yılından beri çeşitli veçhelerle ortaya çıkan (Wall Street’i İşgal et eylemleri, Gezi Olayları, Brezilya olayları vs.) halk hareketleri 1980’lerde oluşturulmuş oyunun kurallarına  bir başkaldırıdır. Yunanistan Avro bölgesinde kalsa da gitse de “hayalet” Avrupa semalarında daha belirgin bir biçimde görünmüştür.

Zaman, AB kodamanlarına, işlerine geldiğinde o çok övündükleri, demokratik idealleri ve dayanışmanın önemini hatırlatma zamanıdır.  Aralarında Yunanistan’ın da olduğu ülkeler 1953’te, yani AB’nin temellerinin atıldığı dönemde, 2. Dünya Savaşı’nda yanıp yıkılmış Alman ekonomisi ayağa kalkabilsin diye borçlarının bir kısmını iptal etmişti. Destek sırası başta Almanya olmak üzere Kuzey Avrupa ülkelerindedir.

 

Ahmet Atıl Aşıcı, Doç. Dr. İTÜ, YSGP MYK üyesi

 

Sıcak, Çok Sıcak Günler! – I – Ömer Madra

5 Temmuz 2015

Kelimenin hem reel, hem de metaforik anlamında sıcak günler geçiriyoruz!

Çok sıcak rüzgârları arkamıza almış, pupa yelken gidiyoruz.

Ne var ki tuhaf bir durum var ortada: Yelkenler fora, ama rotamız belli değil!

5.isis_kuveyt_bombing

İki yazıdan oluşacak bu “Sıcak Günler” dizisinin birincisinde yalnızca “savaş ateşi”ne bakalım dedik: Reel sıcakları, yani küresel ısınma belasını bir sonraki yazıda – ama fazla da geciktirmeden – dile getiririz.

Cehennem sıcağında vahşet rüzgârları dört bir yanda kol geziyor. Sadece Haziran sonu ile Temmuz başı arasına sıkışan kısacık bir kaç gün içinde dünyamızda yaşanmış insan manzaralarına şöyle kuşbakışı bir göz atmak, insanın dehşetten dona kalmasına yol açabilir.

1 Gün, 3 Kıta, 4 Katliam!..

Şöyle: 1 günde 3 kıtada 4 sansasyonel katliam birden gerçekleşti.

Birinci “hikâye”, medeniyetin beşiklerinden biri olan Avrupa’dan geldi: Fransa’da Lyon’da bir gaz fabrikasını patlatmayı hedefleyen 2 İslamcı militandan biri, infilakı tam başaramasa da yanında çalıştığı adamın kafasını kesmeyi başardı. Üzerine arap harfleriyle okunaklı bir şekilde kelime-i şehadet yazdığı kafayı fabrika bahçe kapısının üstüne astı; sonra da patronun kellesi ile bir “selfie” çektirip, arkadaşlarına yolladı – Bir çeşit “askerlik (cihat) hatırası”. “Kelleli selfie” cinayetini IŞİD (DAEŞ) üstlendi.

İkinci “hikâye”, Fransa’daki saldırıdan 2 saat sonra Asya’dan, Kuveyt Emirliği’nden geldi. “Olay”dan sadece birkaç saat önce ülkeye uçakla geldiği belirtilen Suudi vatandaşı cihadî militan, nasıl ve nereden temin ettiği tam öğrenilemeyen bir bombayı alıp Kuweyt’in kadim Şii camiine indi. Orada bir müddet öylece durup bekledi: Namaza duranların sayısı 2 bini bulunca sayıyı yeterli bulan militan aynı anda hem kendini, hem de 6 milletten 27 kişiyi havaya uçurdu. Patlamada – kimisi ağır – yaralananların sayısı da 227 idi. Ramazanda “Camide Cuma katliamı”nı IŞİD (DAEŞ) üstlendi.

“Hikâye”lerin üçüncüsü, birinciden 3 saat kadar sonra geldi. İnsanlık hikâyesinin beşiği olan Afrika’dan: Tunus’un sayfiye şehri Sus’ta, bir cihadî  “yalnız kurt”, denizden botla gelip jet ski ile plaja “çıktı”. Orada güneşlenen yabancı turistlerle muhabbet etti. Derken, plaj şemsiyesi içine gizlenmiş kalaşnikofunu “kınından çekti”. Birkaç saniye önce konuşup gülüştüğü insanları oracıkta –bir görgü tanığının ifadesiyle– “pof, pof, pof, pof, pof” kurşuna dizdi. İnsanların önce havai fişek gösterisi sandıkları katliamın bilançosu: 7 milletten (katil dahil) 39 ölü, 39 yaralı. “Gülüşe oynaşa” işlenen katliamı IŞİD (DAEŞ) üstlendi.

Aynı gün, gene Afrika’dan, bu kez Somali’de bir saldırı oldu. El Kaide’ye bağlı El Şebab örgütü militanları Afrika Birliği’nin Leego’daki üssünü bir araba bombası, makineli tüfekler ve RPG silahlarıyla bastı. 70’ten fazla barış gücü askerini öldürdü ve bazılarının kafasını kesti. Somali ve Barış Gücü askerleri şehri ve üssü 2 gün sonra geri aldı. El Şebab örgütü direnmeden çekilirken, elindeki bölge temsilcisinin kafasını kesmeyi de ihmal etmedi.

Aradan bir hafta geçmeden yeni bir katliam haberi gene Afrika’dan geldi. Nijerya’nın Borno eyaletinde Boko Haram İslam tedhiş örgütü militanları 48 saat içinde 200 insanı katletti: kimi erkekler Cuma namazında camide, kimi kadınlar evlerinde kurşuna dizildi; cesetler oracıkta yakıldı. 15 yaşında bir genç kız camide 12 mümini kendisiyle birlikte havaya uçurdu. Cenazeleri almaya gelenleri mayınlar karşıladı. Katil kızın eylemine sahip çıkan olmadı, ama olaydan üç ay önce IŞİD’e (DAEŞ) biat eden örgüt bombacı gençler konusunda tescilliydi.

“Tefrika” Halinde Bir Dünya Savaşı

Bu tedhiş, katliam ve “muharebe” olaylarının artık neredeyse “normalleştiği” görülüyor. Bunların yanı sıra, Mahşerin Dört Atlısı da dünyada kol gezmekte. Yani, eski bir deyişle 32 kısım tekmili birden “tefrika halinde” sürüp giden bir Dünya Savaşı’ndan söz edilebilir. Ya da, daha yenilikçiyseniz,  bir Dünya Savaşı “Mini Dizisi”nden.

Kuşbakışı bir göz atalım: Türkiye’nin güney komşusu Suriye 3 küsur yıllık iç savaş cehenneminde 220 binin üzerinde insan kaybetti, nüfusunun yarısı yerini yurdunu terketti. Ülke, sağlık ve eğitim sistemleri, moral ve değer sistemleri, tarihi, kültürü, ekonomisi ve tüm kurumları ile tam bir çöküş halinde. En azından bir neslin mahvolduğu kesin. Yeryüzünün, üzerinde hâlâ yaşanan en eski kentlerinden biri olan Halep’ten hükümet güçleri ile muhalif gruplar arasında korkunç çatışma ve ölüm haberleri peş peşe gelmekte.

Kobane’den sonra Tel Abyad’ın da IŞİD’e (DAEŞ) kaptırılmaması ve bu sayede Suriye Kürtlerinin bölgede güç, moral ve prestijlerinin artması olasılığı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınıra asker-silah yığınağı yapması ve Suriye’ye “olası” müdahalesi tartışılıyor. Bununsa Kürt, Türk, Arap ve diğer binbir millet için büyük tehlikeler (“geri dönüşü olmayan yol”, sonsuz çatışma ortamı, uluslararası suç vb.) barındırdığı konusunda önde gelen analistlerin pek çok yorumları oldu. Biz yalnızca Noam Chomsky’nin yorumuna kulak verelim:

“Böyle bir operasyon, gerçekleştirilmesi durumunda IŞİD’in vahşi güçlerine karşı hayatlarını korumak için savaşan Rojava halklarına çok ciddi zararlar verecektir[…] Böyle bir hareketin ileride Türkiye’ye ne kadar zarar vereceğini kestirmek güç […]

“Suriye’ye böyle bir operasyon yapmak suç teşkil eden bir girişim olur. Operasyon yapılırsa, umarım tüm dünya tarafından lanetlenir.” (Rudaw, 5 Temmuz 2015)

Öte yandan, en yoksul Arap ülkesi olan Yemen’de ABD ve Mısır destekli Suudi bombardımanları, karadan ve denizden ablukası ile İran destekli Husi’lerin gıda ambargosu arasında sıkışan sivil nüfusun yüzde 80’i, yani 19 milyon insan, büyük bir kıtlığın, yani açlık ve susuzluktan kırılmanın eşiğinde. Ayrıca Aden, çok yakında dünyanın suyu biten ilk başkenti “unvanına” sahip olabilir.

Irak’ta 2003’teki Amerikan istilasından bu yana 1 milyondan fazla insan öldüğü, ülke içinde ve ülke dışına göçlerle milyonlarca insanın yerinden yurdundan olduğu, istila öncesinde rastlanmamış cihadi örgütlerin ve mezhep çatışmalarının ayyuka çıktığı, en büyük ikinci şehrinin IŞİD’in (DAEŞ) eline silah bile atılmadan teslim edildiği bölük pörçük, paramparça bir ülke burası. Şimdi ABD 3. kez asker göndermekte: “Irak Savaşı 3.0” yaşanıyor.

Libya, ülkenin batısı ile doğusu arasında iki “hükümet”e ve aralarında IŞİD’in (DAEŞ) de bulunduğu çok sayıda cihadi tedhiş örgütünün faaliyetlerinin cereyan ettiği devasa bir trajedi tiyatrosu sahnesi halinde. Böylesine parçalanmış bir görüntü veren ülkenin zaten büyükçe bölümü çöl iken, eski diktatör Kaddafi’nin çılgın projesi yeraltı su boru hatları yüzünden, ülkenin yakın gelecekte büyük bir su krizine girmesi de çok muhtemel.

  1. yüzyılın “ilk majör savaşı” Afganistan’da patlak vermişti. Bu hâlâ bitmiş değil, aksine gayet karmaşık hallerle sürüp gidiyor

Yeni binyılın ilk “iç savaşı” ise Ukrayna’da çıktı ve o da sürüyor.

Günümüzde bitmek bilmeyen, biteviye sürüp giden savaşların belki de en eskisi “İsrail-Filistin savaşı”. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında başlayan bu “savaş”ın ateşi, 1948’in yürüyen ölüleriyle (zombileriyle) birlikte günümüzde de çoluk çocuk binlerce Filistinli’nin ve onlarca İsrailli sivilin hayatına mal olarak, olanca harıyla sürüp gidiyor.

Saygın tarihçilerin araştırmalarına bakılırsa yazılı tarihin başladığı yıldan bugüne kadar geçen 3,400 yıl içinde insanların tümüyle barış halinde olduğu yıl sayısı, sadece 268. Yani, kayıtların tutulduğu tarihin sadece yüzde 8’i.

Dünya yüzünde şu anda devam etmekte olan savaşların ve irili ufaklı silahlı ölümcül çatışmaların sayısı ise 37!

Şimdiyse, artık “normalleşmeye” başlayan “asimetrik savaşların” ya da “iç savaş”ların en yenisinin de eli kulağında olduğunu söyleyebiliriz.

Yeni Bölüm: “Mumyalar Sarayı”

Yeni binyıl savaşları dehşet senaryolarının son bölümünün yazımı tamamlanmış görünüyor! Artık çekime hazırız demek oluyor bu da: Dünya Savaşı tefrikasında yeni bir “epizod” başlamak üzere. Casting tamam, yer seçimi tamam; artık son hazırlıklar yapılıyor: Pek yakında Sina Çöllerinde ve Mısır’ın her yerinde gösterime giriyor: 90 milyonluk nüfusu, binlerce yıllık tarihi ve zengin kültürü ile bölgenin en önemli ülkelerinden biri olan Mısır başrolde.

Yapımın adı henüz tam belli olmuş değil, ama şu kadarını söyleyebiliriz ki, “Mumyalar Sarayı” ilk sırada düşünülen isimler arasında.fragmanı (“trailer”) ise şöyle:

Haziran’ın son günü Mısır başsavcısının uzaktan kumandalı bombayla arabasında öldürüldüğü açıklandı. Sayısız insanı hapse atan savcının katledilişini kimse üstlenmedi. Ama, kendisine Sina Vilayeti adını veren cihadi grubun izlerini taşıdığı belirtildi. Eski adı Ensar Beyt-ül Makdis olan örgüt kısa süre önce IŞİD’e (‘DAEŞ) biat etmişti. Temmuz’un ilk günü ise Sina yarımadasında IŞİD (DAEŞ) bölgedeki en büyük saldırılarından birini gerçekleştirerek askeri kontrol noktalarını ve polis karakollarını vurdu. Ordu, çatışmalarda 100’den fazla militan öldürdüğünü ve bölgeyi yeniden ele geçirdiğini açıkladı.

Tarihinde en çok gazetecinin şimdi hapiste tutulduğu, sadece geçen yıl 270 sivil yurttaşın polis tarafından karakolda, sokakta, evlerinde, işyerlerinde öldürüldüğü, 2013 darbesinden sonra 40 bin kişinin hapse tıkıldığı Mısır’da gene Haziran sonunda yeni bir Terörle Mücadele Yasası çıkartıldı: Artık çeşitli sosyal medya kanallarında internet üzerinden yazışmak da, 5 yıla varan cezaları içeren terör suçu sayılıyordu.

Görüldüğü gibi, artık uçurumunun eşiğinde bulunuyor ülke: “Spoiler” vermek gibi olmasın ey okur, ama maalesef, görünen o ki Mısır’da iç savaş, pek yakında ekranlarımızda olacak!

Son cümleyi başa bağlamak için: Savaş sıcağından Gezegen Sıcağına: Son raporlara baktığımızda görüyoruz ki gezegenimizin ısınmasında durum, aklı zorlayan noktalara geliyor: NASA’ya göre yılın ilk 5 ayı, şimdiye kadar kaydedilmiş en sıcak 5 ay oldu. Yani 2015 yılı, daha şimdiden geçen yıldan daha sıcak.

Eğer böyle giderse, yeryüzünde ölçülmüş en sıcak yılı bu yıl yaşamış olacağız.

Dikkat: Küresel ısınma hızlanıyor ve kesifleşiyor: Belirtiler artık her yerde!

Bizden ayrılmayın!

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Ömer Madra

 

Ömer Madra