Ana Sayfa Blog Sayfa 3626

Alakır sanal alemden niye çekildi? Bir hikaye – Birhan Erkutlu

133 alakır nehri5 yıl doğa ananın kucağında, elektriksiz, internetsiz.. sadece can iletişimiyle yaşadılar etraflarındaki tüm canlılarla barış ve kardeşlik içinde.

Sonra şirketler geldi devletin azmettiriciliğinde ve senelerdir birlikte yaşadıkları canlıları katletmeye başladılar insafsızca.
Müdahele ettiler, direndiler ormanın ortasında iki can bu katliam ordusuna karşı.

Sonra dediler ki; “Sosyal medyadan duyurmalısınız mücadelenizi. Destek olunur. Böyle bir başınıza ne yapabilirsiniz ki?”
Tek bir ağacı kurtarmak için bile yapmayacakları fedakarlık yoktu.
Tüm yaşam alışkanlıklarını ve felsefelerini bir yana bırakıp edindiler hemen bir bilgisayar, bir fotoğraf makinası, internet bağlantısı ve bunların enerjisini karşılamak içinde küçük bir güneş paneli.. dostların yardımlarıyla.
Açtılar facebook, twitter, gmail, web sayfası.. ne gerekiyorsa işte günümüz insanı ile iletişim adına..
Ne oluyorsa etraflarında belgeleyip anında paylaştılar tüm katliamları ve yapanları, yol verenleri.. bu sosyal medya alanlarında..

Seneler geçti..

Duyarlılık, mücadele adına hiçbirşey değişmedi..
Tabiki de çok insan “takip” etti.
“Beğen”di, “Paylaş”tı..
Katliamın “medyatik” yönüne takılındı.
En çok “paylaş”ımları hep ‘medyatik’ olan haberler aldı.
En sonunda artık anlaşılsın diye “Doğada yaşam yoktur. Barikatta yaşam vardır.” dediler. Yine anlaşılmadı.
Enerji ve zamanlarını bu sosyal medya için harcadılar ‘belki 3~5 ağaç kurtulur’ diye..
Olmadı..

Devlet ve şirketin orantısız ve insafsız şiddetine maruz kaldılar en sonunda.

Geçenlerde şirket ve orman memurları kapılarının önündeki asırlık meşe ağaçlarını işaretlediler ‘katletmek’ üzere, sırıtarak.. bu bir çift yüreğin senelerdir her sabah selamlaştığı o ulu ağaçları. O ulu ağaçların altındaki can dostları tilki yavrusu, kaplumbağa, tavşan ve o ağaçların dalındaki kuş, üzerindeki sincaplarla birlikte katletmek adına..
Sadece barışçıl bir mücadele ile yaşamı savunan bu canları provoke etmek adına..
İnsafsız, vicdansız rantları için daha büyük katliamlar yapabilmek ve ‘başka bir dünya mümkün’ü yaşayan bu yegane insanları ortadan kaldırmak adına..
Tabiki de sadece provokasyon amaçlı bu iğrenç katliamda her şey “kanuni” idi.
Şirket sırf bu organizasyon için Birhan&Tuğba’nın yaşam alanının etrafındaki arazileri şantiye şefi aracılığı ile faiş fiyatlara satın almış. İçindeki asırlık meşeleride “tapulu kesim” adı altında orman memurlarına işaretleterek bu korkunç ve iğrenç organizayona ve katliama ‘legal’ altyapı hazırlamış, şirketin bu oyununa tüm orman memurları bile bile ve gönüllü olarak ortak edilmişlerdir.

Tüm bu akıl almaz iğrençlikler olup giderken dahi sahip çıkılmadı Birhan&Tuğba’ya..
Sosyal medyadan “tepki” gösterildi elbet..
Çok “paylaş”ıldı yine..
Şirketlerin bile artık kale almadığı..
Başbaşa bırakıldılar tüm bu deccal ordusuna karşı..

Neyse..
Uzun lafın kısası.. bu iletişim yöntemi onlar için büyük hayal kırıklığı..
Baştan ilk senelerde niye yaşamlarına sokmadıklarının onlar için tekrar anlaşılması..
Onun için ayrıldılar bu sanal alemden..
Sanki tek iletişim yöntemiymiş gibi algılayanlar kızdılar bile..
Biraz fazlaca bencilce..
Kim neye kızmalıydı acaba?

Sonra yardım etmek için gelenler oldu. Zaten bir kaç saat, hadi bilemedin bir kaç gün sonra işlerine güçlerine dönmek zorunda olan..
Orada bir direniş vardı zaten. Hatta tüketmeyerek, üreterek, seneledir dürüstçe yaşayarak varolan tek barikat şu topraklarda.
Sadece bu direnişe destek yok şehirden, işin gözünden, merkezinden..

Onlar kendilerini ve etraflarındaki canlıları ellerinden geldiğince korur bu deccallardan..
Kapılarına kadar dayanan bu devlet~şirket terörünün kınanma yeri şehirlerdir, meydanlardır.. Alakır değil.
Birhan&Tuğba ya yapılanlar lanetlenmelidir eylemlerle, kampanyalarla, performanslarla..
Eğer sanal olarak değil de, gerçekten birşeyler yapılmak isteniyorsa..

Birhan&Tuğba’ya ve etrafındaki canlılara yönelik bu şiddeti yapanlar, yol verenler, organize edenler, destek olanlar… İfşa etmek ve doğru hedeflere doğru eylemlerle yönelmek adına;

1- Antalya Valiliği (Danıştayca onanarak kesinleşen Alakır’ın 1. Derecede Doğal SİT Alanı kararını 1 senedir yürürlüğe sokmayıp, tüm katliamlara onay vererek süreci tetikleyen, şirketlere yol veren azmettirici)
2- Kumluca Jandarma Komutanlığı (şirketlerin güvenlik birimi)
3- Metamar şirketi’nin sahibi Hasan Tığlı (katil)
4- Ado şirketi’nin sahibi Mustafa Sak ve genel müdürü Ender Çakmak (katil)
5- Şantiye şefi (Birhan&Tuğba’nın etrafındaki arazileri satın alan, içindeki ağaçları keserek provokasyon yapan, köylüleri onlara karşı kışkırtmak için binbir türlü yalan, dolan ve planı yürüten..) “Ali Süzen”
6- Birhan&Tuğba hakkında “yasadışı faaliyetler yürütüyorlar, ahlaksız yaşam sürüyorlar” diyerek bir dilekçeyle Kumluca Kaymakamlığına başvuran, “onları oradan çıkartacağız” diyen, desteğe gelenlerin yolunu kesip tehtid eden.. Kuzca köyü muhtarı “Ali Okur”

Alakır Nehri Kardeşliği, sanal bir birliktelik değil, hakiki can kardeşliğidir.
Şimdi laf değil, eylem zamanı.

Hikaye anlatıcısı;
Birhan Erkutlu

Suruç Katliamı: Matem ve İktidar – Yahya B. Adil

İnsan hayatının ve onurunun söz konusu olduğu bir meselede güncel siyasal mevzilerden konuşmaya tepki gösteren İoanna Kuçuradi, ‘insanın yüzü siliniyor’ demişti. İnsanlıkla iktidar hesaplarının bağdaşmamasına karşı tuhaf bir tepki görülebilir bu. Bizi bir başkasına etik bağlarla bağlayan, ona karşı etik yükümlülüklerimizi devreye sokan insanın suretidir, diyordu Levinas.

AKP liderliği ve medyası ile MHP (ve Vatan Partisi) camiasını birleştiren Türk-İslamcı dünya görüşü, Suruç katliamında parçalanan bedenlerin suretlerine bakmayı, onların insanlığını korumayı reddediyor.

Medyada yapılan Suruç propagandasının etkilerini sokakta, toplu taşım araçlarında, bakkal dükkanlarında, ev sohbetlerinde görmek mümkün. Suruç katliamında yaşamını yitiren insanlarımızdan söz edildiğinde, aynı gün ölen başka genç insanlarımızın, polis memuru ve asker olarak damgalanan (bu da onların suretlerini inkar etmenin bir yolu olsa gerek) gençlerin kaybıyla karşılaştırılıyor, üzüntü belirtmek yerine ‘ya şehitlerimiz?’ deniyor. Bireysel düzeyde, ölçeği büyüdükçe ızdırabı redddetmenin de kolaylaştırıcı bir etkisi olmalı bunda, ama siyasal düzeyde başka hesaplar söz konusu.

Sadece ölen bedenlerin değil, bütün insanlığın yüzü siliniyor. Bir olağanüstü hal tekniği olarak katliamların ‘faili meçhul’ kalmasında da bunu görmek lazım.[1]

Matemin ve bir katliam karşısındaki insani geleneklerin kutupsallaşma konusu olması, ‘bizim tarafın ölümlerinin sizin tarafınızdaki ölümler’le yarıştırılması, siyasal bir tercihtir. Ölüm karşısındaki eşitliğimizin inkarında bir hesap vardır. Ama sizin hakkınızda siyasal tercihlerinizden daha fazlasını söyler, ve hayatınızı belirleyici kudreti olan bir tercihtir.

Başkalarının çocuklarının bedenlerinin parçalanması konusunda Türkiye’nin, ABD’nin ve İsrail’in siyasal tarihindeki tutarlı, birbirini tekrarlayan bu meş’um (post-modern diyen de olur) söylem, insanlık durumumuz üzerine çok şey söylüyor.

Siyasal katliam ve rekabet

Bu derin meseleler bir yana, ‘terörizm’ve ‘terörizmin kurbanları’ söylemlerinde tutarlılık beklemek için biraz geç kalmadık mı? Arınç ve Bahçeli’nin sözlerinde temsil edilen Türk-İslamcı gelenek, Maraş katliamı, Çorum katliamı, Lice katliamı, Bahçeli katliamı ya da Sivas katliamı konusunda nasıl tavır aldılar; bugün onların siyasal tarihlerinde bu katliamlar nerede duruyor?

‘Devlet dersinde’ Türk-İslam iktidarına ‘kurban’ verilen bedenler karşısında onlar katillerin safında değiller mi? Katilleri kahraman değil, ama mazlum ilan eden onlar değil mi? ‘Demokratik’ devletin usulleri, kanun ve nizam, işte burada fark getiriyor, toplu katliamları yapan katillere açıkça kahraman payesi verilemiyor, onun yerine bir mağduriyet tarihi yazılıyor: kahraman olamamaktan, ‘hakim millet’ olduğu topraklarda açıkça konuşamamaktan kaynaklanan bir mağduriyet. (En azından Alev Alatlı, Hrant Dink’in katillerini kavmi için savaşma hakkı adına savunma dürüstlüğünü göstermişti. Bu yüzden de Devlet Sanatçısı payesine kavuştu. Her ne kadar pekçok belagati gibi bu da Nazi literatüründen araklama olsa da…)

Cumhurbaşkanı, Suruç katliamını kabul etmek yerine ‘terör nereden gelirse gelsin’ derken, Arınç ve Bahçeli, ‘orada ne işleri vardı’, ‘amaçları halis ve ahlaki değildi’, hatta ‘HDP milletvekilleri neredeydi’ diyecekti. Gazze Flotillasında yapılan İsrail katliamına (o vak’a da ayrı saflarda bulunan) ulusalcıların verdiği tepkide olduğu gibi. Fügen Yüksekdağ, ‘peki sizin insanlığınız neredeydi’ derken, en temel soruyu sormuş oluyor sadece. Ama muhatabı orada olmayan bir sorudur bu.

Otuz iki canın parçalanmasını bir olgu olarak bile teslim etmeyi reddeden Bahçeli, aslında yaptığının sadece ‘seçmeni iyi okumak’ olduğunu söyleyerek kendini savunamaz mı? Ama Türk-İslamcılar, iktidar adına yaptıklarının sadece ‘siyaset’, yani iktidar hesabı olduğunu söyleyemezler. Çünkü kelimeyi sadece sathi anlamıyla anlamayı tercih eden, söz tüketen ve sözle harekete geçen bir kitleye hitab ettiklerini biliyorlar.[2]

Bahçeli, Suruç katliamı karşısında kelimelerini seçerken, AKP ile seçim rekabeti halinde olduğunu biliyor; Suruç konusunda sertlik yaparak AKP’den oy kapma telaşında. Böyle anlarda insanlık askıya alınabilir, ama böyle anlar hiç bitmiyor ve bunca vakit askıya aldığınız teferruat sizi terk edip gidiyor.

Teferruat, çünkü Bahçeli gerçekten de, en azından sosyal medyayı iyi okuyor: vicdansızlık yarışında bir adım öne geçme telaşında. Sosyal medyada Türk-İslam camiasının Suruç’ta ‘şenlik’ olduğunu ilan etmesinden feyz almasında, bunun oya tedavül edilebilir bir şey olduğunu tahayyül etmesinde şaşırtıcı olan, hikayeye ters düşen ne varki?

Şimdi mesele şudur: Suruç katliamında hayatını kaybeden canların insanlığını, mateme değer olma niteliğini kim daha fazla reddedecek? Kim daha cüretkar, daha aşırı olacak. İşte bu yüzden kinini sükunetle, vakarla geçiştiremez, asgari bir insaniyet gösteremeyecektir.

Nitekim Arınç da, teessüfü bir yana bırakıp, kadim bir gelenek olan taziyeyi çok görüp derhal HDP’yi suçlamaya girişecekti; elini gördük ve arttırıyoruz.

‘Milleti hakime’nin kurucu bir unsuru olarak matemin reddi

Okullarda bize, ‘Türk-İslam medeniyeti’ meth edilirken (ya da inşa edilirken), burada bir insaniyet ve bu arada ölüye, mateme saygı, çocuğunu kaybetmiş anababalara merhamet ve saire olduğu da söylenirdi. ‘Devlet dersi’nde söylenen her şeye inanırdık.

Gelin görün ki, her şey bir yana, Kürt meselesinin 1990lar tarihinde asıl dersi alacaktık. Kürtlerin varlığını, katliamlarla ve parçalanan çocuk bedenleri karşısında azametli devlet lisanına maruz kalarak, dehşete düşerek öğrenecektik.

1990larda ‘Doğudaki’ jandarma karakollarında ölü bebek bedenlerinin altında ‘ölü ele geçirilen terörist’ diye kayıt düşüldüğünü görecektik sonra. O resimleri o karakollara giren, o karakollarda ‘vatan vazifesi’ yapan, o karakollara girip çıktıkları kayıt olan olağanüstü hal‘gazeteciler’i, binlerce insan evladı görmemiş miydi? O resimler ‘devlet dersi’nde bize ne öğretiyordu?

Roboski’de katırlarıyla mazot taşıyan köylülerin en son askeri teknolojiyle yakılıp parçalanması konusunda Erdoğan, ‘onlar zaten kaçakçıydı’ dediğinde, ona her konuda karşı olan ulusalcılar derhal ikna olacak, Türk sağı hep birlikte taziye belasının savuşturulmasında ferahlayacaklardı. Anlamasını bilene bunda mühim hisseler vardır.

Burada İttihat ve Terakki’nin ve onun ‘milleti hakime’ görüşünün mirası üzerinden bir iktidar mücadelesi, parçalanan bedenler üzerinden kurulan bir asabiyyet mevzuu bahistir. Başkalarının matemini reddetmek üzerinden bir millet, bir iktidar tabanı inşası söz konusudur.

Matem ve sükunet

Suruç katliamı karşısında matemi kabul etmek ve karşısında asgari bir sükunet göstermek de mümkündü. Türk-İslamcı cenahın partileri açısından bu, en azından siyasal bir tercih olabilirdi. Kadim insani hasletler bir yana, gerilimi düşürmek adına, medeniyet, adına, yurttaşlık bağlarını yeniden tesis etmek adına. Bu bize en azından, bir yurttaşlar topluluğu olma yanılsamasını, fikrini yeniden inşa etme şansı verirdi. Değerli bir yanılsamadır bu.

Fakat (söz gelimi) ilginç bir şekilde, CHP dışında sadece tam da ‘bölücü’ olmakla suçlanan HDP böyle bir kamusal duruşu sergilemekte. Örneğin PKK’nin üstlenmeyi münasip gördüğü iki polis memurunun, haklarında sadece orada ve korumasız bırakıldığından başka birşey bilmediğimiz o iki insan evladının katledilmesi karşısında, bu cinayetin acıların yarıştırılmasına vesile olmasını engelleyerek…

Fakat Türk-İslamcı zihniyet ve strateji, buna karşı tavır almalarında da kendini gösterecekti. Yok saymak. Çünkü HDP’nin bir kez daha katledilen asker ve polisler hakkında ortak insani değerle üzerinden konuşması ve taziye bildirmesinin üstü kapatılmalı, beyanın gücü beyan edene çevrilmeliydi. Bu hikayelerine ters düşüyor. Matemler paylaşılamaz,

Ama şu soruyu da sormak lazım? Türk-İslam camiası herhangi bir matem tutuyor mu? Matem, ölüm siyasetine, şehadet söylemine uygun mu?

Matemin cihat ruhu açısından caiz olup olmadığı tartışılagelsin, başkalarının matemlerini reddetmek, matemleri yarıştırmak karşımızda apaçık bir süreklilik gösteriyor. Hayır, ‘kurban’lar ‘bayrak’ haline, yani iktidar mücadelesinin gündelik teçhizatı haline getirilmiştir.

Şunu söylemek gerekir: Yaptığınız, başkalarının çocuklarının ölümlerinden hisse paye çıkartmaktır.

Sevdiklerinden ansızın kopartılan gencecik bir insanın ailesinin ızdırabına hürmet bir kenara bırakılıp, slogan atılacak, sessiz kalmanın adetten olduğu anlarda intikam yeminleri edilecektir. Matemi reddediyor ve öldürmeye yemin ediyoruz teşhirciliğinde, insanın yüzü, parçalanmış bedeni, yaşamış olduğu değildir söz konusu olan.

Asker ve polis cenazelerinin görüntülerine bakın: cenaze siyasetçilerinin, intikam teşhircilerinin anababaların, kardeşlerin, sevgililerin ızdıraplarıyla tezat teşkil etmek üzere, onların matemini inkar etmek üzere sahneledikleri gösteriye… Burada mevzu, Türk-İslamcı asabiyye halkalarını genişletmek için yapılan propagandadır. Bu sahnede savaş makinesine yeni Aslan Asker Şwayklar teçhiz edilir.

Bu sahnede yitirilen hayatın hikayesi yoktur. Belki hayatını yitiren o suret, bu sahneden hisse kapmaya gelenlerle hiçbir şey paylaşmamış, onlarla aynı yolda yürümemeye yeminli bir candı. Ama artık o bir hiçtir, kurtlar sofrasındadır bir kez daha. Çocuklarının neden ateşe atıldığını, neden muktedirlerin mahallelerine cepheden cenaze gelmediğini, ‘kardeş kavgası’nın neden durdurulmadığını haykırmaya kalkışan anababaların nasıl susturulduğunu hatırlayın.

Ve burada da, devlet adına konuşma tekelini ele geçirmiş olan hükümet adamlarının, iddiası olanların, azametli beyanlarında rakamların nasıl da yarıştırıldığı yüzümüze çarpacaktır. Asıl söylenen şudur: onlar suretler, canlar değil, rakamlardır. Onlardan kaç, bizden kaç kişinin öldürüldüğü söylenecektir. ‘Şehitlerimiz’ ile ‘ölü ele geçirilen teröristler’ mukayese edilecek, aslında onların artık bir suret olmaktan başka bir şey oldukları kayda düşülecektir.

Cenazenin ardından isimler unutulur, başkalarının çocukları istatistiki birer iktidar iddası olmanın ötesinde değer taşımazlar. Gerçekten nasıl kaybettiler hayatlarını? ‘Kanun ve nizam’ ölçülerinde kimler sorumludur bu ölümlerden?

O cana kan ve sevgiyle bağlı olanların yaralarının kapanması için bu bilgilere ihtiyaç vardır. Belki bir yurttaşlar topluluğu, bir toplum, medeniyet olmamız açısından da.

Ölüm siyaseti

İstatistiklerde asker veya polis olarak yer alan, ‘şehit’ olarak yer alan hiçbir suretin nasıl öldüğü tam olarak bilinmez. Kayıtları devlet sırrı. 13 yaşında ‘devlet dersi’nde öldürülen Uğur Kaymaz’ın yargılaması, neler bilebileceğimize bir misal olarak suratımıza çarpılmıştır. O kapısının önünde, ayaklarında terlikleriyle, babasıyla birlikte ‘ölü ele geçirilen bir terörist’ ise, daha bilmediğimiz neler vardır?

Türk yargısı, sanık devlet görevlilerinin beyanlarına sorgulamaksızın inanmayı tercih edecek, 2007’de Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi ve ardından Yargıtay, 13 yaşındaki Uğur’un terliklerine karşı olağanüstü halin son teknoloji silahlarının ve o silahların ucundaki insan suretlerinin ‘meşru müdafaa’sını sabit görecekti.[3]

Aslında dehşetin ‘meşru müdafaa’ olarak zarflanması, Hrant Dink’i öldüren Türk-İslamcı ‘tahrik olmuş’ vatandaşların ‘Türklüğü savunma’[4] bahanesinin kanun ve nizam lisanına tercümesi değil midir?

Ama Suruç katliamında da olduğu gibi, Uğur Kaymaz’ın öldürülmesinin dehşeti, binlerce ‘kayıp’tan, ABD ve İsrail güvenlik dilinden de çok iyi bildiğimiz, sayısız ‘munzam zarar’dan biri olması karşısında, kamusal alanda onun yüzünün de silinmesini engelleyemiyor. Ne Uğur’un öldürülmesinin ardından devlet adına ‘iki terörist öldürüldü’ diyen muktedirlerle ne de basınla hesaplaşmadan, ailelerin ve toplumun yaraları kapatılamaz.

Belki de amaç budur, çünkü hayata devam etmek için yaralarımızı, meselelerimizi kapatmak zorundayız, adaletin gereği ve işlevi budur.

Not: Suruç katliamının siyasal manası açısından ayrıca bkz: ‘Suruç katliamı ve Cihatın Türkiye Cephesi’.

[1] http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/166231-suruc-katliami-faili-mechul-olmasin

[2] Bkz: “Bunlar genç çocuklar. Birisi sürükler, bunlar da arkasından gidebilir. Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz… Baktı ki ikisi de çekik göz… Fark eder mi efendim?”

[3] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014 yılında, 10 yıl sonra verdiği kararında, Uğur’un yaşama hakkının ihlal edildiğini nihayet teslim ederken, temel vurgusu şuydu: ‘Biri on üç yaşında iki kişinin öldüğü bir olayda ulusal otoritelerin şüpheli polislerin boşluklar ve tutarsızlıklar ihtiva eden beyanlarını doğrudan esas almadan evvel, farklı ihtimalleri de hesaba katması gerekirdi’. Bu tespit, aynı zamanda dehşet karşısında hukukun zayıf dilini de parlatmaktadır.

[4] Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinin Uğur Kaymaz davasındaki kararının ardından bu haberi veren bir sitedeki okur yorumlarından: ‘sizin gibi devleti her fırsatta suçlamaya hazır insanlar oldukça 13 yaşındaki teröristler de çoğalacak’; ‘Türkiye Türklerindir’.

Barış Yürüyüşüne engelleme

barış blokuBarış Bloku tarafından İstanbul’da 26 Temmuz  Pazar günü yapılması planlanan Barış Yürüyüşü İstanbul Valiliğince yasaklandı. Kitlesel  Barış Yürüyüşünün Tepebaşı – Aksaray arasında yapılacağı duyurulmuştu.

Valilik yasaklama kararına gerekçe olarak güvenlik endişelerini gerekçe gösterdi. Bunun üzerine toplanan Barış Bloku bileşenleri etkinliği provakasyonlara fırsat vermemek adına etkinliğin yürüyüş kısmından vaz geçerek Aksaray’da kitlesel basın açıklaması şeklinde yapılacağını duyurdu.barış yürüyüşü

HDP: Konuşarak çözülemeyecek sorunumuz yoktur

6 hdp logoHalkların Demokratik Partisi bugün bir açıklama yayınlayarak AKP Hükümetinin çatışmasızlık ortamını fillen sona erdiren ve Çözüm Sürecini zora sokan operasyonları kınadı. Açıklamada konuşarak ve müzakere ile çözülemeyecek hiçbir sorunumuz yoktur deniliyor.

HDP MYK açıklaması şöyle:

Şimdi barış mücadelesine sahip çıkma zamanıdır…

24 Temmuz itibariyle Türkiye sonu belirsiz bir sürece itildi. AKP Hükümeti, devlet kurumları ve ordu, çözüm ve barış sürecini, çatışmasızlık adı altındaki fiili ateşkesi ne yazık ki sona erdiren adımları attı.

Yavaş yavaş bütün illere yayılan, partimizi ve bileşenlerini kapsayan siyasal gözaltılar, Kürdistan Federal Bölgesi’ne yönelik ağır bombardıman, İstanbul’da Barış Bloku’nun düzenlediği “Büyük Barış Mitingi”nin sudan gerekçelerle yasaklanması, çeşitli basın ve iletişim kuruluşlarına yönelik engellemeler, Eğitim Sen başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşlarına yapılan polis baskınları önümüzdeki günlerin Türkiye toplumu açısından son derece sıkıntılı geçeceğinin ilk göstergeleridir.

24 Temmuz itibariyle Cumhurbaşkanı ve AKP, bir erken seçime kadar ülke yönetimini güvenlik politikaları üzerinden, ordu ve Emniyet aracılığıyla yürütme anlayışını devreye koydular. Cumhurbaşkanı ve AKP, günlerdir yarattıkları psikolojik ve politik zeminle bu yeni dönemi hazırladılar. Kendi medyaları üzerinden başlattıkları psikolojik operasyonla toplumu çatışmalı ortama hazır hale getirdiler.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin son yıllardaki Türkiye-Ortadoğu politikaları, toplumdaki barış, çözüm ve huzur beklentilerine vurulmuş çok ağır darbeler yaratmıştır. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, yeni uygulamalarla 24 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye verecekleri zararlar da tamir edilemez yaralara yol açacaktır. Girilen yol, çözüme ve barışa yönelme imkanlarını kesinlikle tahrip edecek, ağır bir toplumsal maliyet yaratacaktır.

Bir kez daha ve güçlü bir biçimde, Türkiye’nin barışa ve çözüme ihtiyacı olduğunu vurguluyoruz. Toplumsal, tarihsel ve siyasal sorunlarımızın çözümü karşılıklı diyalog, müzakere ve demokrasinin geliştirilmesiyle mümkündür. Şiddet sarmalının büyütülmesi ve sürdürülmesi hiçbir taraf ve toplumun hiçbir kesimi için kalıcı, demokratik ve eşitlikçi bir çözümün yaratılmasına hizmet etmeyecektir.

Türkiye, geleceği bakımından çok önemli bir kavşaktadır. Erdoğan-Davutoğlu ikilisi tarafından ilan edilen yeni dönem politikalarının ve uygulamalarının “hayırlı” bir sonuca varma ihtimali yoktur. Türkiye toplumunun geleceği, MİT’in koordinasyonunda, Emniyet’in içte, ordunun da dışta sürdüreceği operasyonlara teslim edilemez.

Meclis’teki çoğunluğunu kaybeden ve ölünceye kadar Türkiye’yi “tek adam” olarak yönetme hayali yıkılan Erdoğan’ın hazırladığı şiddet ortamının sınırları yoktur. Hedefi, ona eski gücünü geri verecek bir yeniden seçimin kurgusunu yapmaktır. Koalisyon kurulmasını imkansızlaştırarak, seçim yenileninceye kadar tek başına iktidarda kalma planı da ülkeyi felakete sürükleme planıdır.

“Terörle kapsamlı bir mücadele içerisine girdiği” izlenimi uyandırarak, milliyetçi ve militarist bir iklim yaratarak yeniden seçimle tek parti iktidarına geçişin sağlanması planı, iktidar için ülkeyi yakma planıdır. Erdoğan-AKP iktidarının, Kürt halkına yönelik mücadeleyi, IŞİD’le mücadelenin içine sokması asla kabul edilemez.

Askeri saldırılar ve bombalamalar, siyasal gözaltı operasyonları ve baskılar bir an önce durdurulmalıdır. Konuşarak ve müzakere ile çözülemeyecek hiçbir sorunumuz yoktur.

Türkiye demokrasi ve barış güçlerine, vicdan ve sorumluluk sahibi tüm yurttaşlarımıza bir kez daha çağrı yapıyoruz. Bugün susma ve bekleme günü değildir. İzledikleri politikalarla Türkiye’yi adım adım büyük bir çatışmanın içerisine sürükleyen Cumhurbaşkanı ve AKP’nin yaklaşımlarını kaygı ve endişe içinde izlemekle yetinemeyiz. Gelin hep birlikte barış, çözüm, adalet, demokrasi ve müzakere mücadelesini güçlendirelim. Kaybedilen her dakika atılacak adımların biraz daha zorlaşmasına yol açacaktır.

Halkların Demokratik Partisi
Merkez Yürütme Kurulu 25 Temmuz 2015

Yeşil Gazete

İklim Forumu başvuruları başladı

Dinle G20, “İklim İçin” söylecek sözümüz var!

İklim İçin kampanyası, iklim krizinin başlıca sorumlusu G20 ülkelerinin liderlerine karşı söylecek sözü olan herkesi 12-13 Kasım‘da Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde yapılacak İklim Forumu‘nda toplantı düzenlemeye davet ediyor.

G20 bu sene Türkiye’nin başkanlığında, 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenleniyor. G20’den hemen önce ise İklim İçin, İklim Forumu’nda buluşuluyor.Forum kapsamında toplantı ve oturum önerileri için detaylı bilgi: http://iklimicin.org/forum-basvuru/

iklim-4 (1)

Forum çağrı metni aşağıda:

G20 ve onların küresel şirketleri yıllardır yaşadığımız sosyal ve ekonomik eşitsizlik ve adaletsizlik sorunlarının bir numaralı sebebi. Sebep oldukları tüm krizlere ek, geri dönülemez bir yenisini daha yaşamımızda: İklim Değişikliği Krizi. İklim değişikliğine sebep olan sera gazı salımlarının %80’inden sorumlu olan bu devletler gelişme adına kömür yatırımlarını sürdürürken bizlerin yaşam alanları tükeniyor.

 

Güçlü kalkınma politikaları adı altında sınırlı bir dünyada sınırsız ekonomik büyüme hedeflerken, işçilerin, kadınların, LGBTİ’lerin, göçmenlerin, gençlerin ve toplumun en kırılgan kesimlerinin hayatlarını yok saymaya devam edecekler. Eğer biz müdahale etmezsek eşitsizlik üzerine kurdukları sistem tüm canlıları, havayı, suyu, toprağı, insan emeğini sömürmeye devam edecek.

Kurtuluşu sadece bizler, hep birlikte yeni bir sistem inşa edersek sağlayabileceğiz.

Kadınlar, LGBTi’ler, gençler, çocuklar, meslek grupları, sendikalar, sivil toplum örgütleri, sanatçılar, basın emekçileri, akademisyenler, hep birlikte 12-13 Kasım 2015’de Boğaziçi Üniversitesi’inde yapacağımız İklim Forumu’nda G20’ye sözümüzü söyleyeceğiz. Biz canlıların ve bu gezegende bizden sonraki hayatın adil yaşam hakkını savunmak ve G20’den büyük olduğumuzu göstermek için 14 Kasım 2015’de sokaklarda olacağız.

Gelin siz de aramıza katılın; İklim Forumu’nda toplantı düzenleyip, birlikte tartışalım, ortak taleplerimizi yaratalım. G20’den büyük olduğumuzu, geleceği istediğimizi birlikte haykıralım.

Torba Operasyon Çözüm Sürecini de kapsadı

f16ABD ile varılan gizli mutabakat sonucu politika değiştiren AKP hükümeti dün başlattığı torba operasyonu genişleterek Irak’taki PKK kamplarına 2011’den beri ilk kez hava saldırısı düzenledi.

Suruç katliamı sonrası IŞİD’e karşı tutumunu sertleştirmek zorunda kalan Hükümet önce Suriye sınırları içinde bulunan IŞİD mevzilerini karadan ve havadan bombaladı. Dün de bir çok ilde 5 000 polisin katılımıyla operasyon başlatılarak aralarında IŞİD’li, PKK’lı, DHKP-C’li çok sayıda kişi göz alındı. Bu nedenle operasyon “torba operasyon” adını aldı.

Torba operasyon dün gece de devam etti. Diyarbakır’dan kalkan uçakların Suriye içindeki IŞİD mevzileri ile Irak’ta bulunan bazı PKK noktaları bombalandı. Irak’ta bulunan Zap, Metina, Gare, Haftanin ve Avaşin bölgelerindeki sığınıkların, lojistik tesislerin ve Kandil’in bombalandığı öğrenildi.

Konuyla ilgili Başbakanlık’tan yapılan açıklamada:

“24 Temmuz 2015 tarihinde Suriye’nin kuzeyindeki DAEŞ terör örgütü ile Irak’ın kuzeyindeki PKK terör örgütüne ait hedefler etkili olarak vurulmuştur.
İcra edilen hava harekâtında Irak’ın kuzeyinde PKK terör örgütünün kullandığı Zap, Metina, Gara, Avaşin-Basyan, Sinath Haftanin, Hakurk ve Kandil’deki sığınak, barınak, depo, lojistik nokta ve barınma alanları ile mağaralar, modern ve klasik mühimmat ile vurulmuştur.

Ayrıca, icra edilen hava harekâtı ile eşzamanlı olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ait ateş destek vasıtaları ile Suriye’nin kuzeyindeki DAEŞ terör örgütüne ait hedefler ve Irak’ın kuzeyindeki PKK terör örgütüne ait hedefler ateş altına alınmıştır.

Uluslararası hukuk çerçevesinde milli egemenliğimizi korumaya dönük meşru adımlarımıza ilişkin olarak sınır ötesi harekâtla ilgili başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere uluslararası kuruluşlar ile dost ve müttefik ülkeler nezdinde Dışişleri Bakanlığımız aracılığı ile gerekli girişimler ve bilgilendirmeler yapılmıştır.” deniliyor.

2011’den beri ilk kez PKK’ye karşı düzenlenen sınır ötesi operasyonla çatışmasızlık ortamı ortadan kalkmış oldu. Bu durum bir çok kaynak tarafından Çözüm Süreci’nin fiilen sona erdiği şeklinde yorumlanıyor.

Torba operasyona bu sabah da bir çok ilde devam edildiği  ve aralarında IŞİD’li, PKK’lı, ve DHKP-C’lilerin de bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınmasına devam edildiği öğrenildi.

 

Yeşil Gazete

TSK ile IŞİD neden çatıştı? – Erhan Keleşoğlu

suriye operasyonuDün önce Elbeyli’nin karşısında Er-Rai yakınlarında meydana gelen olayda TSK ile IŞİD çatıştı. Ardından TSK, savaş uçakları ile IŞİD mevzilerini bombaladı. Karşılıklı kayıpların olduğu çatışma akıllara “neden şimdi, acaba Türkiye Suriye’ye mi giriyor?” sorularını getirdi.

Öncelikle IŞİD ve Türkiye arasındaki ilişkinin mahiyetini anlatarak analize girişelim. İlkin sanıldığının aksine IŞİD Suriye’de stratejik ittifak kurulan bir unsur değildi. Tersine doğrudan her türlü destek verilen diğer İslamcı gruplarla çatıştığı için hasım sayılmaktaydı. Ancak hasım sayılan bu örgüt, aynı zamanda Irak’tan Suriye’ye uzanan bölgede Türkiye açısından önemli stratejik işlevler görmekteydi. Birincisi IŞİD kontrol altında tuttuğu bölgelerle İran, Şii Irak hükümeti, Lübnan Hizbullahı ve Esad rejimi arasında bir duvar işlevini üslenmekte ve bölgesel rekabet içerisinde bulunulan İran’ın nüfuzunu kısıtlamaktaydı.  İkincisi ve AKP hükümeti açısından belki de en önemlisi I.Dünya Savaşı’ndan sonraki emperyalist paylaşım sonrasında devletsiz kalması öngörülen Kürtlerin denetimi meselesiydi. Suriye’nin bir devlet olma işlevini yitirmesi ve Rojava’da aynen Irak’ta olduğu gibi otonom bir Kürt yönetiminin ortaya çıkması en büyük tehdit olarak görüldü.

Bu tehdidin ortadan kaldırılması için Türkiye’nin doğrudan müdahale araçları kısıtlıydı; dahası uluslararası ve ulusal siyasal konjonktür de hiç elverişli değildi. Bu şartlar altında hasım kabul edilen IŞİD Suriye’deki PYD güçlerinin zayıflatılması, bir kurumsallaşmanın önünün alınması için ehven-i şer, “düşmanın düşmanı dost” unsur sayıldı. Bu bağlamda da sınır kapılarının açık tutulması, dışarıdan gelen cihatçıların geçişine izin verilmesi, yaralıların tedavi edilmesi, Kürt güçleri ile çatışmalar sırasında hareket kolaylığı sağlanması, yurt içindeki faaliyetlerinin baskı altına alınmaması gibi edimlerle örtülü destek verildi. Bu örtülü destek, Türkiye istihbaratının CIA ve Körfez ülkeleri ile ortaklaşa yürüttüğü operasyonlarla muhaliflere silah ve her türlü lojistik destek sağlanmasıyla karıştırılmamalıdır; çok farklı bir mahiyete sahiptir. Bu yüzden de bir koalisyon oluşturarak IŞİD’i vuran ABD yönetimi ile AKP’nin Suriye politikası konusunda ciddi bir ihtilaf ortaya çıktı. Erdoğan, Kobani’nin düşeceğini muştularken Obama yönetiminin IŞİD’e karşı bölgedeki en etkin unsur olarak gördüğü YPG’ye havadan silah yardımı yapması ilişkilerde gerilimin tavan yapmasına neden oldu. Ayrıca İncirlik’in IŞİD’e karşı yürütülen operasyonlarda kullanılmasına izin verilmemesi (Amerikan uçakları Basra Körfezi’ndeki üslerden kalkıp uzun bir mesafe kat ederek Suriye ve Irak’taki hedefleri vuruyorlar), yukarıda sözü edilen örtülü destekle birleştiğinde ABD’nin Ankara’ya kızgınlığının artması saklanamaz hale geldi. Son Suruç saldırısının ardından Davutoğlu’nun mahcup şekilde IŞİD’le bir alakalarının olmadığını, kendilerinin bu örgütü terörist saydıklarını söylemek zorunda kalması AKP üzerindeki iç ve dış baskının dayanılamaz bir hal aldığını ortaya koydu. Ayrıca PKK’nin de hükümeti IŞİD’i kontra örgüt olarak kendisine karşı kullanmakla suçlayarak misilleme eylemlerine girişmesi AKP’nin işleri bu şekilde yönetemeyeceğini aşikâr kıldı.

Bu bağlamda IŞİD ile kurulan ilkesiz, taktik bir ittifak üzerine bina edilmiş, gerilimle yüklü ilişkinin (Niğde saldırısı unutulmamalı!) eskisi gibi sürdürülemeyeceği birkaç aydır iyice açığa çıkmış durumdaydı. Tel Abyad’ın kaybedilmesiyle birlikte IŞİD’in YPG’ye karşı kullanışlı bir araç olma işlevi de iyice ortadan kalkmıştı. Özellikle İran ile Batılı devletlerin anlaşmasıyla oluşan atmosferde Türkiye’nin pozisyonu sürdürülemez bir hal almıştı. Bir diğer yandan IŞİD’in esas stratejik müttefik görülen diğer İslamcı unsurların elindeki Azaz sınır kapısına doğru hareketlenmesi, TSK’nın askeri yığınağının Cerablus ile Azaz arasına yapılmasının bir nedeniydi. AncakYPG’nin Fırat’ı geçerek Afrin’e yönelme olasılığı belki de bu yığınağın en başat sebebiydi. Dicle’den Hatay’a kadar uzanan hat üzerinde Kürt egemenliği TSK’nın en önemli korkusuydu. Özellikle de bunun ABD desteğinde gerçekleştirilebilir olması ciddi bir kâbustu. Tam da bu yüzden İncirlik ABD uçaklarına açıldı. Anlaşılan PYD’ye karşı husumet sebebiyle IŞİD karşıtı koalisyona aktif olarak katılınmamasının ABD ilişkilerini daha fazla zehirlemesinden çekinildiği için uzlaşmaya varıldı. Bu meyanda YPG’nin Cerablus ötesine yapacağı olası bir harekâta Amerikan desteğinin engellenmesi mutlaka ABD’lilerle görüşülmüş ve güvence alınmıştır.

Söz konusu arka planda dünkü çatışma patlak verdi. IŞİD ile incelen ipler sonunda koptu. Bundan sonra sınırda IŞİD eskisi gibi rahat edemeyecek. Ayrıca bugünkü operasyonların da belli ettiği üzere eski müsamahakâr tutum sürmeyecek.

Ancak AKP’nin orduyu karadan Azaz-Cerablus arasında IŞİD kontrolündeki bölgeye sokmasının önünde bir kaç büyük engel var. Birincisi hala Türkiye kamuoyu böyle bir müdahaleye ikna edilebilmiş değil, anketlere göre AKP destekçileri arasında bile buna taraftar insan yüzdesi az. İkincisi Türkiye ekonomisi ciddi bir kırılganlığa sahip; süresinin ve siyasi hedeflerinin belirsizliğiyle böylesine askeri bir operasyon dış borçlara dayalı bir sermaye birikim rejiminin keyfini süren burjuvaziye çok pahalıya patlayabilir. Üçüncüsü Kürt meselesinde çatışmalı sürece dönülmesi ihtimali iki ayrı cephede savaşı dayatabilir. Dördüncüsü esas müttefik görülen yerel unsurların kapsamlı bir kara harekâtında destek unsuru olarak yeterince güvenilir bulunmaması. Eğit-donat programındaki fiyasko bunun ispatı.

Kanaatimiz AKP hükümetinin ABD desteği ile Cerablus-Afrin arasındaki bölgede hava desteğiyle güvence altına alınacak bir güvenli bölge oluşturulmasını planladığıdır. Böylece AKP hükümeti ABD’ye İncirlik Üssü’nü açmasıyla birlikte üstündeki uluslararası baskıyı hafifletmiş, IŞİD’e karşı yurt içerisinde daha fazla hoşgörü gösterilmemesiyle iç gerginliği azaltmış; operasyonun risklerini de minimize etmiş olacaktır.Bir diğer yandan son operasyonlarda IŞİD sempatizanları ile birlikte, PKK ve sol örgütlere de güç gösterilmektedir. AKP otoriteryanizmi, 7 Haziran seçimlerinden sonra hissettiği iktidar yitimi hissinden güvenlikçi politikaları yükselterek kurtulmaya çalışsa daIŞİD’in olası sansasyonel eylemleri ve Kürt hareketinin hamleleri de hesaba katılmalıdır.

IŞİD ile mesafelenme neticesinde oluşan bu ortam ironik biçimde PKK ve Öcalan ile kopan diyalogun tazelenmesi açısından da yeni bir imkân anlamına gelebilir. Ancak olası erken seçim arifesinde AKP ve Erdoğan’ın kullandığı söyleme bakıldığında kitleselleşerek güç kazanan HDP’yi yıpratmak için çatışmalı bir sürecin zorlanması ihtimali akıldan çıkarılmamalıdır.

Bu büyük güç mücadelesi içerisinde geçtiğimiz günlerde oluşturulan Barış Bloku, kilit önemde bir misyona sahiptir. Türkiye’de ve bölgede barışın sağlanması adına içinden geçtiğimiz uğrak barış savunucularına ağır bir sorumluluk yüklemektedir.

Erhan Keleşoğlu – baslangicderi.org

PKK, IŞİD ve DHKP-C’ye operasyon, bir kişi öldürüldü

operasyonTürkiye çapında IŞİD, DHKP/C ve PKK, PKK’nin gençlik yapılanması YDG/H’ye hava destekli operasyon düzenlendi.

Operasyonda Bağcılar’da Halk Cephesi’nden Günay Özaslan öldürüldü.

Başbakanlık Koordinasyon Merkezi’nden yapılan açıklamaya göre 251 kişi gözaltına alındı:

“24 Temmuz 2015 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü birimlerince DAEŞ terör örgütü, PKK terör örgütü ve iltisaklı yapılanmalarla diğer marjinal sol örgütlere karşı yapılan çalışmalarda, terör örgütlerinin talimatları doğrultusunda kamu düzenini tehdit eden faaliyetlerde bulunan, vatandaşlarımıza ve güvenlik güçlerimize karşı silahlı eylem gerçekleştiren ve eylem hazırlığı içinde olduğu değerlendirilen çok sayıda kişiye yönelik eş zamanlı olarak 13 ilde operasyon yapılmıştır. Bu kapsamda şu ana kadar terör örgütlerine mensup toplam 251 kişi gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınanlar hakkında adli süreç devam etmektedir.”

Başbakan Ahmet Davutoğlu ise Başbakanlık açıklamasının ardından yaptığı konuşmada gözaltı sayısının 297 olduğunu belirtti.

İstanbul’da 5 bin polis görev aldı

Bianet’in haberine göre İstanbul ayağını Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün yürüttüğü operasyonda 2 bini Çevik Kuvvet polisi olmak üzere yaklaşık 5 bin personel görev aldı.

Bağcılar, Küçükçekmece, Başakşehir, Eyüp, Sultangazi, Gaziosmanpaşa, Sarıyer, Kağıthane ve Beyoğlu başta olmak üzere 26 ilçede, 140 adrese baskın düzenlendi.

Operasyona, Edirne ve Bursa gibi çevre illerden destek için gelen özel harekat ve çevik kuvvet polisleri, bunun yanında İstihbarat, Özel Harekat şubeleri ve ilçe emniyet müdürlüklerine bağlı ekiplerin yanı sıra Yunus timleri de eşlik etti.

IŞİD İstanbul sorumlusu iddiası
Operasyonda gözaltına alınanlar arasında IŞİD’in İstanbul’daki bir grubunun sorumlusu olduğu iddia edilen ve “Ebu Hanzala” kod adıyla bilinen Halis Bayancuk ile eşinin de bulunduğu belirtildi.

El Kaide’ye yönelik operasyonda 2014’te gözaltına alınarak bir süre tutuklu kalan Bayancuk’un, IŞİD’in bazı basın organlarında köşe yazıları yazdığı ve örgüte eleman kazandırmak için çalışmalar yaptığı iddia edildi.

Bayancuk ile eşinin yakalandığı Bağcılar’daki evde yapılan aramada, örgütsel dokümanlar ve dijital malzemeler bulundu.

İstanbul’dan 36 HDP’li gözaltında

Özgürlükçü Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, twitter’dan yayınladığı mesajda İstanbul’da gözaltına alınan 36 HDP’li olduğunu açıkladı.

İl il gözaltılar:
İstanbul’da 36’sı TC vatandaşı olmayan 98 şüpheli gözaltına alındı.

Ankara’da da 11 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanların 5’i PKK, 6’sı IŞİD üyesi olduğu iddia edildi.

İzmir’de 6 kişi gözaltına alındı.

Urfa’da da PKK’ye yönelik 49 adrese yönelik operasyonda 35 kişi gözaltına alındı.

Bursa’da YDG/H üyelerine yönelik operasyonda 9 kişi gözaltına alındı.

Iğdır’da PKK’nin propagandası yaptıkları gerekçesiyle 9 kişi gözaltına alındı.

Antalya’da biri 18 yaşından küçük 2 kişi PKK üyesi iddiasıyla gözaltına alındı

Kocaeli’de PKK üyesi iddiasıyla 13 kişi gözaltına alındı.

Adıyaman’da IŞİD’e yönelik operasyonda 8 kişi gözaltına alındı.

Kaynak: bianet.org

GDO’lu mısır için skandal karar – Ali Ekber Yıldırım

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO)’lara ithalat izni veren Biyogüvenlik Kurulu skandal bir karara imza attı. Kurul, 26 Mart 2012 tarihinde yaptığı toplantıda “zararlı” diye izin vermediği GDO’lu 3 mısır genine 3 yıl sonra “zararlı değil” diye ithalat izni verdi.

Biyogüvenlik Kurulu’nun skandal kararı 16 temmuz tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Karara ilişkin ayrıntılar şöyle:
1-Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUM-BİR) genetiği değiştirilmiş 9 mısır geninin yem amaçlı ithalatı için Biyogüvenlik Kurulu’na başvurdu. Kurul başvuruyu kabul etti. Karar vermek için “Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi” ve “Sosyo-Ekonomik Değerlendirme Komitesi” oluşturuldu. Komiteler 9 gen için hazırladıkları raporları Biyogüvenlik Kurulu’na sundu. Raporlarda 3 mısır geni için ithal edilebilir izni çıkarken 6 gen için zararlı görülerek ithalatına izin verilmemesi istendi.
2- Biyogüvenlik Kurulu 26 Mart 2012 tarihli toplantısında bu raporlar doğrultusunda 3 mısır çeşidi ve ürünlerinin (MON88017, MON810, 59122xNK603) hayvan yemlerinde kullanılmasına oyçokluğuyla onay verdi. Altı mısır çeşidi ve ürünlerinin (T25, MIR604, MON863, MON863×MON810, MON863×MON810×NK603, MON863×NK603) hayvan yemlerinde kullanılması konusunda ise oybirliği ile red kararı verdi. Yani olumsuz karar verdi.
3-Aradan 3 yıl geçtikten sonra, yem amaçlı ithal edilen genetiği değiştirilmiş soya ve mısır başta olmak üzere pirinç ve diğer bazı gıda ürünlerinde izin verilmeyen genler tespit edildi. Büyük tartışmalara neden olan ve özellikle soya ithalatını çıkmaza sürükleyen bu durumu aşmak üzere Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) genetiği değiştirilmiş 14 mısır,9 soya,10 pamuk ve 4 kolza(kanola) geninin ithalatı için 11 Mayıs 2015’te Biyogüvenlik Kurulu’na başvurdu.Başvuru yapılan genler arasında daha önce red edilen, olumsuz karar verilen T25, MIR604, MON863 mısır genleri de yer aldı.
4- Biyogüvenlik Kurulu başvuruyu ertesi gün 12 Mayıs 2015’te görüşerek kabul etti. Kurul, başvurunun “basitleştirilmiş işlem” kapsamında değerlendirilmesine karar verdi.Yine her gen için Risk Değerlendirme Komitesi ve Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi oluşturuldu. Komiteler raporlarını hazırladı. Bu raporlar kamuoyuna açıklanmadı ve Biyogüvenlik sisteminde yayınlanmadı. Kamuoyu görüşü de alınmadı.
5- Resmi Gazete’nin 16 Temmuz 2015 tarihli sayısında yayınlanan Biyogüvenlik Kurulu Kararlarına göre 2 soya ve 3 mısır genine izin verildiği anlaşıldı. İzin verilen 3 mısır geni daha önce “zararlı” diye izin verilmeyen 3 gen olması dikkat çekti. Biyogüvenlik Kurulu 3 yıl önce Risk Değerlendirme Komitesi ile Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi raporlarına dayanarak “zararlı” diye izin vermediği T25, MIR604, MON863, mısır genlerine bu kez ithalat izni vermiş oldu.
6- Biyogüvenlik Kurulu’nun basitleştirilmiş işlem uyguladığı için bu genlere izin verdiği tahmin ediliyor. Ancak mevzuata göre eğer bu kapsamda karar verildiyse daha büyük bir skandala imza atıldığı söylenebilir. Çünkü, Biyogüvenlik Yasası’nın 6. Maddesi’ne göre,GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizma) ve ürünlerinden kaynaklanabilecek herhangi bir riski olmayan ve insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe herhangi bir zararının bulunmadığı yönünde mevcut bilgiye ve daha önce yapılmış olan risk değerlendirmesine dayanan başvurular için, sosyo-ekonomik değerlendirme sonuçları da dikkate alınarak basitleştirilmiş işlem uygulanabileceği ifade ediliyor. Biyogüvenlik Yasası’na dayanılarak çıkarılan Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte ise, basitleştirilmiş işlem uygulanırken GDO’nun insan, hayvan, çevre sağlığı ve biyolojik çeşitliliğe olabilecek etkileri hakkında yeterli bilgi bulunması, daha önce yapılmış risk değerlendirmesi ve varsa sosyo-ekonomik ve etik değerlendirme sonuçlarının sunulması gerektiği ifade ediliyor. Buna göre daha önce yapılan risk değerlendirme raporlarında bu genlerin zararlı olacağı için ithalatına izin verilmemesi gerektiği bilgisine yer verilmişti. Biyogüvenlik Kurulu’ da buna dayanarak olumsuz karar vermişti. Kurul, bu raporları hiçe sayarak 3 yıl sonra aynı genlere nasıl ithalat izni veriyor?

Özetlersek, genetiği değiştirilmiş ürünlerin üretimi yasak olan Türkiye’de, ithalat ile ilgili skandal üzerine skandal yaşanıyor. Biyogüvenlik Kurulu, 3 yıl önce zararlı dediği mısır genlerini şimdi zararsız bulup ithalatına izin verebiliyor. Geçen 3 yılda ne değişti? Kamuoyuna bunun açıklanması gerekiyor.

Ali Ekber Yıldırım – Tarimdunyasi.net

Avrupa Yeşilleri : Barış süreci tekrar başlamalı

Türkiye’nin Suruç ilçesinde 32 insanın ölümüyle sonuçlanan terörist saldırı sonrasında Avrupa Yeşil Partisi eşsözcüleri Monica Frassoni ve Reinhard Bütikofer bir taziye açıklaması yaparak saldırıyı kınadılar ve çözüm sürecinin tekrar başlatılıp hızlandırılmasını önerdiler.

Frassoni ve Bütikhofer’in açıklaması şöyle:

“Pazartesi günü Suruç’ta öldürülen genç aktvisitlerin aileleri ve arkadaşlarına taziyelerimizi bildiriyoruz. Kurbanların çoğu hayatlarını sadece Suriye’de değil Türkiye’de de barış ve demokrasi mücadelesine adamış kişilerdi.

Meydana gelen trajik olay ve peşinden Türkiye’de tırmanan gerginlik ülkenin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, DAİŞ karşısındaki muğlak duruşunun ötesine geçmesi ve bu terörist gruba karşı daha net bir tutum alıp, onu Kürtlerle olan çekişmesinde bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmesi gerektiğini göstermiştir. Erdoğan, ırk ve din ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarını savunmalı ve bölgede daha pozitif bir rol oymaya başlamalıdır.

Son saldırı çözüm sürecinin tekrar başlatılıp hızlandırılması gerektiğini açıkca göstermiştir. Türk hükümeti şiddetin tırmanmasını önlemek için tüm gücünü ortaya koymalıdır.

Kürtlerin temsilcileriyle 2012 yılında başlatılan barış müzakerelerini daha büyük bir enerji ve hevesle devam ettirmek halen tüm taraflara olumlu sonuçlar sağlayacak en iyi seçenek olmaya devam etmektedir. Avrupa Birliği sürecin devam ettirilmesinde üzerine düşen rolü oynamalıdır.

Türkiye’de, içinde birçok siyasi partinin, demokratik kurumların, işçi sendikalarının, STK’ların, entellektüel ve sanatçıların olduğu, adına Barış Bloğu denilen, sivil bir koalisyon kuruldu ve 26 Temmuz’da terrorist saldırıyı kınayacak bir yürüyüş düzenliyor.

Avrupa Yeşil Partisi yürüyüşle ve tüm dünyada, özellikle Ortadoğu’da özgürlük ve barış için haykıran insanlarla dayanışma içindedir.

 

Yeşil Gazete