Bayrampaşa Metro İstasyonu yakınlarındaki Kadife Kavşağı’nda dün akşam 17:30 sıralarında bir patlama meydana geldi. Patlamada en az bir kişi hafif yaralandı. Yaralanan Adnan Yalçın’ın (36) hastaneye kaldırıldığı, sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi. Doğan Haber Ajansı, patlamanın meydana geldiği yerde hasara uğramış bir araç bulunduğunu iddia etti. Hürriyet’e konuşan güvenlik kaynaklarına göre, patlamaya parça tesirli bir bombanın neden oldu.
Doğan Haber Ajansı, Bayrampaşa’da gerçekleşen patlamanın, polisleri taşıyan bir otobüse yönelik olduğunu aktardı. Ajansın güvenlik kaynaklarından edindiği bilgiye göre, Çevik Kuvvet otobüsünün hedef alındığı saldırıya el yapımı parça tesirli bomba yol açtı. Öte yandan polis bölgede olayın öncesi ve sonrasında şüpheli hareketleri görülen bazı kişilerin eşkallerini belirledi ve yakalamak için çalışma başlattı.
İstanbul Valisi Vasip Şahin, “Bayrampaşa’da Kadife Kavşağı’nda bir patlama meydana geldi. Bir vatandaşımız hafif yaralandı, patlamanın neden kaynaklandığını henüz bilmiyoruz. Bütün ihtimalleri değerlendiriyoruz” dedi.
Patlamanın olduğu bölgede polis tarafından geniş güvenlik önlemleri alındı. Çok sayıda itfaiye aracının sevk edildiği bölgeden araç ve yaya geçişine izin verilmiyor.
Polis telsizlerinden patlamanın trafodan kaynaklandığı bilgisi geçtiği iddia edilirken Doğan Haber Ajansı, patlamanın meydana geldiği yerde hasara uğramış bir araç bulunduğu bilgisini geçti. Hürriyet’e konuşan güvenlik kaynaklarına göre, patlamaya parça tesirli bir bomba neden oldu.
2020 sonrasında karbon salımlarının azaltılması ile ilgili yeni bir küresel anlaşmaya varılması ve yoksul ülkelerin iklim değişikliğiyle başa çıkmasına yardımcı olacak finansman konusunda görüş birliği oluşturulması.
Zirve ne zaman ve nerede gerçekleşiyor?
Paris’in kuzeydoğu banliyösü Le Bourget’de, 30 Kasımdan 11 Aralık’a kadar.
Kimler gidiyor?
195 ülke katılıyor, ayrıca ABD Başkanı Barack Obama, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Birleşik Krallık’tan David Cameron’un da dahil olduğu 138 liderin de katılımı bekleniyor. Devlet başkanları ancak zirvenin başlangıcında Paris’te bulunacaklar.
Zirve benim yaşamımı değiştirecek mi?
Evet – ancak hemen değil. Hükümetlerin ve şirketlerin Paris’te varılacak anlaşma nedeniyle alacakları uzun dönemli kararlar kullandığınız enerjiyi üreten santrallerden yediğiniz gıdaya, gelecekte yaşanabilecek aşırı iklim olayları nedeniyle evinizin sel baskınına uğraması ya da hasar görmesi olasılığına kadar herşeyi etkileyecektir.
İklim üzerine zaten anlaşmaya varılmamış mıydı?
Dünyanın hukuki yönden bağlayıcı tek uluslararası iklim antlaşması olan Kyoto Protokolü başlangıçta yalnızca gelişmiş ülkeleri kapsamaktaydı, bugün ise yalnızca AB, Avustralya ve 2020 yılına kadar salımlarını azaltmak zorunda olan diğer bir avuç ülkeyi kapsıyor. Ayrıca zengin-yoksul, bir sürü ülkenin 2020 yılına kadar salımlarında gerçekleştirecekleri azaltımları kapsayan ayrı, bağlayıcı olmayan bir bildirge var.
Terör saldırılarının etkisi ne oldu?
Fransa makamları zirvenin gerçekleşeceğini ancak güvenlik önlemlerinin sıkılaşacağını bildirdiler. Bazı gözlemciler saldırılar nedeniyle daha fazla acil eylem ve dayanışma arzusunun ortaya çıkabileceğini söylüyor. Paris’te düzenlenmesi planlanan büyük yürüyüş gibi bazı yan etkinlikler ise iptal edildi.
Anlaşma çıkma olasılığı ne?
Yüksek ama temkinli olmakta yarar var. Çin’in baş müzakerecisi ve geçen yıl Lima’da gerçekleşen zirvenin başkanı bir anlaşmaya varmak için gerekli siyasi iradenin nihayet mevcut olduğunu söyleyenlerden.
Öyleyse …?
Olası birçok pürüz var. Fransa’nın en önde gelen iklim savunucusu Laurence Tubiana yoksul ülkelere finansman sağlanması konusunun işin en zor kısmı olacağını düşünüyor. ABD ve AB de çıkacak anlaşmanın ne kadarının hukuki açıdan bağlayıcı olması gerektiği konusunda farklı görüşlere sahip.
Farklı ülkelerin konumu ne?
Dünyanın en büyük iki emisyon kaynağı Çin ve ABD, Paris’te bir anlaşmaya varılması fikrini destekliyor – bu da 2009’da Çin’in oyun bozanlık ettiği bir önceki büyük iklim zirvesinden farklı bir durum. Üçüncü büyük emisyon kaynağı olan Hindistan ise biraz daha ikircikli bir rol üstlenebilir; Hindistan son G20 toplantısında gelecekte ülkelerin emisyon taahhütlerini gözden geçirecek bir mekanizmanın oluşturulması ile ilgili kaygıları olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.
Bugüne kadar gelinen nokta nedir?
Dünyanın toplam salımlarının %97’sini temsil eden 170’ten fazla ülke BM’ye iklim konusundaki taahhütlerini sundular. Ancak yapılan analizler bu taahhütlerin hala dünyanın 2.7-3.3C ısınmasına neden olacağını gösteriyor. Bu sıcaklık dünya liderlerinin sıcaklık artışını sınırlandırmak üzere anlaşmaya vardığı 2C’nin çok üzerinde, bu nedenle birçok ülke bu taahhütlerin beş yılda bir gözden geçirilmesini içeren bir mekanizmanın oluşturulmasını istiyor.
Zirvenin kendisi büyük bir karbon ayak izin bırakmayacak mı?
BM’e göre konferans 21.000 ton CO2 eşdeğeri karbon ayak izi bırakacak, bu da aşağı yukarı Estonya’nın yıllık salımlarına eşit. Organizatörler salımları telafi edecek.
Paris öncesi süreçle ilgili daha fazla bilgi nerede bulabilirim?
Kapsamlı rehberimizde yirmi yıldır devam eden iklim müzakerelerinin bizi bu noktaya nasıl getirdiğine ilişkin bilgi bulabilirsiniz.
Bonn’da yürütülen BM iklim müzakelerinin ardından 30 Kasım’da başlamış olan, 11 Aralık’a kadar Paris’te gerçekleşecek iklim konferansının önemine göz atıyoruz.
Fotoğraf: EcoWatch
Bu Aralıkta Paris’te neler olacak?
190’dan fazla ülkenin hükümeti Paris’te iklim değişikliği üzerine olası yeni bir küresel anlaşmayı görüşmek üzere bir araya gelecekler. Bu anlaşmanın amacı küresel sera gazı salımlarının azaltılması ve böylece tehlikeli boyutlara ulaşan iklim değişikliği tehlikesinin bertaraf edilmesi olacak.
Neden şimdi?
Sera gazı salımlarıyla ilgili mevcut taahhütler 2020’de sona eriyor, bu nedenle Paris’te hükümetlerin en azından bundan sonraki on yılda, potansiyel olarak da bunun ötesinde, neler olacağına dair bir anlaşmaya varmaları bekleniyor.
Bu neden önemli?
Bilim adamları sera gazı salımlarının artmaya devam etmesi durumunda küresel ısınmanın bir felaket boyutuna ulaşacağı ve artık geri dönüş olasılığının kalmayacağı eşiği aşacağımız konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bu eşiğin sanayi devrimi öncesindeki düzeyin 2 derece üzerinde bir sıcaklık artışı olduğu tahmin ediliyor; oysa mevcut salımlarla yaklaşık 5 derecelik bir sıcaklık artışına doğru gidiyoruz. Bu kulağa pek fazla gelmeyebilir ama bugünün dünyasıyla en son buzul çağı arasındaki sıcaklık farkı 5 derece civarındaydı, o nedenle sıcaklıkta ufak gibi görünen değişiklikler yeryüzü için büyük farklar yaratabilir.
Neden bugüne kadar kimse bu konuda küresel bir anlaşma hazırlamayı düşünmedi?
Düşünün: küresel iklim değişikliği müzakereleri 20 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. İklim değişikliğinin tarihi çok daha gerilere gidiyor: 19. yüzyılda fizikçiler sera gazlarının, özellikle de karbondioksitin atmosferdeki rolüyle ilgili teoriler üretmişti ve bazıları bu gazların atmosferdeki düzeyleri arttıkça ısınma etkisinin de artacağını öne sürmüştü. Ama o dönemde bu bir teori olarak kalmıştı.
Ancak geride bıraktığımız son otuz, kırk yılda bilim insanları mevcut karbon düzeyleri ve sıcaklıklar arasında bir ilişki kurulabilmesi için gerekli ölçümleri yapmaya başladılar ve o dönemden bu yana yapılan bilimsel çalışmalar tek bir yöne işaret ederek fosil yakıtları kullanımından ve sanayi faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazlarının salımlarındaki artışın sıcaklık artışına yol açtığını ortaya koydu.
Küresel ısınma durmadı mı?
Hayır. Dünyada sıcaklıklar bariz bir yükseliş içinde. 1998 yılında ani bir yükseliş, sonrasında da sıcaklıklarda belli bir azalma oldu – ama sıcaklıklar daha önceki on yıllara göre yüksek seyretmeye devam etti – bunun üzerine iklim değişikliği konusunda şüpheci davranan bazı kesimler dünyanın soğumaya başladığını iddia etti.
Ancak unutmayalım ki sıcaklıklar düşmedi ya da aynı kalmadı – artmaya devam etti. Hava sistemlerimizdeki iniş çıkışlar düşünüldüğünde ısınmanın yavaşladığı bir dönemden geçilmesi doğal karşılanmalı.
Son iki yıldır ısınma hızı yine artmışa benziyor ama bundan yola çıkarak bir sonuca varmak için henüz erken.
Küresel anlaşmayla ilgili nasıl bir ilerleme gerçekleşti?
1992’de hükümetler Rio de Janeiro’da bir araya gelmiş ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nı (UNFCCC) oluşturmuştu. Hala yürürlükte olan bu anlaşma hükümetlerin iklim değişikliğinin tehlikelerini önlenmek için adımlar atmalarını öngörmüş, ancak bu adımların neler olacağını belirlememişti. Bunu izleyen beş yıl boyunca hükümetler her birinin ne yapacağını ve gelişmiş ülkelerle yoksul ülkelerin üstleneceği rollerin neler olacağını belirlemeye çalıştı.
Müzakerelerle geçen bu yıllar 1997’de Kyoto protokolünü ortaya çıkardı. Bu pakt, 2012 yılına kadar salımların 1990 düzeylerine göre yaklaşık % 5 azaltılmasını gerektiriyordu. Her gelişmiş ülkeye emisyon azaltımları için hedefler verildi. Ne var ki Çin, Güney Kore, Meksika ve diğer hızla gelişen ekonomilerin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelere hedef verilmemiş ve salımlarını istedikleri gibi artırmalarına izin verilmişti.
O dönemde ABD başkan yardımcısı olarak Al Gore protokolü imzaladı ama çok geçmeden protokolün ABD Kongresi tarafından asla onaylanmayacağı anlaşıldı. Hukuki olarak küresel salımların %55’ini temsil eden ülkeler onaylayana kadar protokol yürürlüğe giremeyecekti. O dönemde dünyadaki en büyük emisyon kaynağı olan ABD protokole dahil olmadığı sürece bu asla gerçekleşemeyecekti.
Böylece bunu izleyen on yıl boyunca Kyoto protokolü sürüncemede kaldı ve küresel iklim müzakereleri hemen hemen durdu. Ancak 2004’ün sonlarında Rusya beklenmedik bir anda antlaşmayı onaylamaya karar verdi – amacı Dünya Ticaret Örgütü başvurusunun Avrupa Birliği tarafından kabul edilmesini sağlamaktı. Bu karar gereken oranı sağladı ve protokol nihayet yürürlüğe girdi.
Demek ki küresel bir anlaşma imzalandı…
Tam sayılmaz. George W. Bush yönetimindeki ABD kesin olarak Kyoto’nun dışında kaldı, bu nedenle BM müzakereleri her yıl düzenlenmeye devam etse de ABD’yi temsil eden müzakereciler dünyanın diğer ülkeleriyle aynı masaya oturmadılar. ABD’nin devreye girerek başlıca gelişmekte olan ekonomileri – ve özellikle artık dünyanın bir numaralı emisyon kaynağı olan Çin’i – salımlarına bir sınır getirmeleri yolunda teşvik etmesi için yeni bir yaklaşım gerektiği açıktı.
Bunun ardından 2007 yılında olaylı geçen müzakereler sonrasında Bali’de dünyayı Kyoto’nun yerini alacak yeni bir anlaşmaya doğru götürecek bir eylem planı benimsendi.
Ne kadar da uzun sürdü… Bundan sonra ne oldu?
Gerçekten çok uzun sürdü. Ancak 196 ülkenin onayını almak asla kolay olmayacaktı. Bu yılan hikayesinin bir sonraki perdesi bu işin ne kadar zor olduğunu 2009 Kopenhag konferansında açıkça gösterdi.
Kopenhag’da neler oldu?
Antlaşma dışında herşey. Dünyanın bütün gelişmiş ülkeleri ve en büyük gelişmekte olan ülkeleri ilk kez sera gazı salımlarını sınırlandırmayı kabul etti. Bu bir dönüm noktasıydı, dünyanın en büyük emisyon kaynaklarının tek bir hedefe doğru birleştiğini gösteriyordu.
Üzerinde anlaşmaya varılan emisyon azaltımları hala bilimsel tavsiyelerin altında kalıyordu ama “olağan senaryoya” göre emisyonların azaltılmasında önemli bir ilerleme teşkil ediyordu.
Bakış açınıza göre değişir. Kyoto protokolü çok iyi yazılmış, tutarlı, tamamen hukuki bağlayıcılığı olan uluslararası bir antlaşmaydı ve aynı derecede bağlayıcı olan UNFCCC’nin bir alt antlaşması niteliğindeydi. Ancak asla amaçlarına ulaşamadı çünkü ABD tarafından onaylanmamış, Rusya tarafından onaylandığındaysa artık çok geç olmuştu. Üstelik Kyoto kapsamında taahütlerini yerine getiremeyen ülkelerin hiçbirine yaptırım uygulanmadı.
Öte yandan Kopenhag anlaşması BM tarafından konferansta son dakikada oluşan kaos nedeniyle 2009’da onaylanmadı ama bir sonraki yıl Cancun anlaşmaları adı altında onaylandı. Bu nedenle Kopenhag anlaşması yeşil gruplar tarafından bir başarısızlık olarak görüldü ve alaya alındı.
Ancak Kopenhag’da üzerinde anlaşmaya varılan hedefler dünya liderleri tarafından imzalanan bir belge olarak hala ayakta duruyor.
Küresel emisyonların %90’ından fazlasından sorumlu olan ülkeler artık hedeflerini açıklamış durumda – bunlara BM diliyle Ulusal Katkı Niyeti (Intended Nationally Determined Contributions ya da kısaca INDC) deniyor. Katkıları farklılık gösterse de buna başlıca bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler dahil: gelişmiş ülkeler açısından katkılar salımlarda azaltmaya gidilmesini içerirken gelişmekte olan ülkelerde “olağan senaryoya” göre salımlara sınır getirilmesinden tutun düşük karbonlu enerjiyi artırma ya da ormanları koruma vaatlerine kadar uzanan bir çeşitlilikte hedefler söz konusu.
BM tarafından onaylanan INDC’lere ayrıntılı olarak bakıldığında bu vaatlerin dünyanın yaklaşık 2,7 ya da 3 derece ısınması için yeterli oldukları görülüyor. Bu bilimsel tavsiyeleri yerine getiren bir oran değil. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Paris anlaşmasının en önemli bileşenlerinden biri emisyon hedeflerinin her beş yılda bir değerlendirilmesi için bir sistem kurulması ve gerektiğinde hedeflerin yükseltilebilmesi.
Bunu tamamlayan bir diğer yakaşım ise salımları BM sürecinin dışında düşürmeye gayret etmek ve bunun için belediye, yerel yönetim ve şirketler gibi “devlet dışı aktörlerin” katılımını sağlayarak daha fazla şey yapılmasını sağlamak.
Eğer başlıca ülkelerin taahhütleri tamamsa Paris’te anlaşmaya varılması kesin mi?
Hiç de kesin değil – salımların azaltılmasının yanı sıra bir diğer önemli konu finansman. Düşük gelirli ülkeler sera gazı salımlarını azaltmaları için temiz teknolojiye yatırım yapmaları ve altyapılarını iklim değişikliğinin getirmesi muhtemel zararlara karşı koruyabilmeleri için gerekli finansmanı zengin ülkelerin karşılamasını istiyor.
Paris’te varılacak herhangi bir anlaşmanın temel taşı olarak yoksul ülkeler bu vaadin yerine getirilmesi için güvence isteyecektir. Bu güvence birkaç biçimde verilmiş bulunuyor: OECD’nin Ekim ayında yayınladığı rapor gereken finansmanın üçte ikisinin verilmeye başlandığını ortaya koyarken Dünya Kaynaklar Enstitüsü tarafından hazırlanan bir raporda paranın geri kalanının Dünya Bankası, diğer kalkınma bankaları ve özel sektör tarafından sağlanan desteğin artırılması yoluyla bulunabileceği gösteriliyor. Dünya Bankası ve çeşitli hükümetler mali yardımlarını artıracaklarına şimdiden taahhüt vermiş durumdalar, yani 2020 hedefine doğru daha net bir yolun ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Ne var ki iş bununla bitmiyor. Yoksul ülkeler 2020 sonrasında da benzer bir desteğin sürdürülmesini istiyorlar, ancak bunun nasıl yapılacağına dair ciddi bir görüş ayrılığı var. Bazı ülkeler paranın hepsinin zengin ülkelerden gelmesini istiyor, ancak bu zengin ülkeler gerekli fonların yalnızca kamu bütçesinden gelemeyeceği konusunda kararlı. Dünya Bankası gibi uluslararası kalkınma bankalarının devreye girmesini ve finansmanın çoğunun özel sektörden gelmesini istiyorlar.
Anlaşmaya varılması hala mümkün ama bu konu Paris’ten çıkacak anlaşmanın önündeki en büyük engel.
Dünya liderleri anlaşmaya varmak üzere Paris’e gidiyor mi?
Evet. 130’dan fazla ülkenin devlet ya da hükümet başkanları geleceklerini bildirdiler. Bunların arasında ABD’den Barack Obama, Çin’den Xi Jinping, Hindistan’dan Narendra Modi, Almanya’dan Angela Merkel ve Birleşik Krallık’tan David Cameron da var. Henüz kimse Paris’teki terör saldırılarını mazeret olarak gösterip seyahatini iptal etmedi ve kentte güvenlik önlemleri bu konuda güvence vermek üzere artırıldı. Ne var ki Kopenhag’ın tersine bu kez liderler konferansın başında Paris’e gelecekler. Kopenhag’da liderler iki haftalık görüşmelerin en son dakikasında gelmiş, müzakere heyetlerinin kaos içinde olduğunu ve kendilerine imzalayabilecekleri net bir anlaşma hazırlayamadıklarını görmüşlerdi. Bu sefer liderler müzakere heyetlerine net talimatlar verecek ve görüşmelerin sonunda nihai bir anlaşma metni hazırlanmasını bekleyecekler.
Fransa adına konferansa dışişleri bakanı Laurent Fabius ve çevre bakanı Segolene Royal başkanlık edecek, ancak Fransa cumhurbaşkanı Francois Hollande da önemli bir rol üstlenecek. Hepsi bir anlaşmaya varılacağından emin görünüyor.
Paris’te başka neler olabilir?
En önemli sorun güvenlik. Fransa’nın başkentine kısa bir süre önce yapılan saldırılar ve silahlı kuvvetlerin engellediği yeni saldırılarla ilgili haberler yüzünden Paris’teki atmosfer daha önce büyük uluslararası müzakerelere ev sahipliği yapan diğer kentlerden çok farklı olacak. Güvenlik yüksek seviyeye çıkarılacak – Fransız polisi ve ordusu sokakları bekleyecek ve konferans makanında üniformalı BM muhafızları nöbet tutacak – ancak 13 Kasım günü yaşanan cinayetler bütün delegelerin üzerine kara bir bulut gibi çökecek. Bu nedenle belki de dünya liderlerinin katıldığı özel toplantılarda iklim değişikliğinden önce terörizm konuşulacak. Diğer taraftan etraflarındaki trajik koşulların etkisiyle delegeler kendilerini bir anlaşmaya varmak için daha fazla baskı altında hissedebilirler.
Eğer ülkeler bu koşullar altında bir araya gelerek iklim konusunda hakkaniyetli hedefler üzerinde anlaşmaya varabilirlerse bu, uluslararası işbirliği adına, menfaatimiz ve güvenliğimiz için, geleceğe duyduğumuz inanç için ve bu üç unsura zarar vermeye çalışan güçlere karşı bir zafer olacaktır.
Gencecik, aklı heves ve arzularla şevke gelmiş bir üniversite öğrencisiydim. Biraz kalender meşrepliğimi kanıtlama derdimden biraz da bir şeylerle kuvvetli bağ kurma ihtiyacımdan olsa gerek ders sonralarında Sultanahmet’in yayınevlerini dolaşıyordum. Bağlam Yayınları‘nı bilir misiniz? Şahane serileri vardır. Ben de psikanaliz serisi aşkına girmiştim Bağlam Yayınları odasına. Beyne bal çalan o kadar düşünürü sayfalarında gezdirmiş, kafanızı esastan karıştırmış, aklınıza gelen fikrin kitabını basmış yayınevinde bir altınsaray düşlerken, kendinizi, üstüste konulmuş, içeri girecek ananın “ben evladımı böyle mi yetiştirdim!” diye feryat basacağı dağınıklıkta, anarşist mekandan hallice bir odada buluyorsunuz. Ortasında da evliya sakallı, “gençliğinde ne yakışıklıdır.” diyeceğiniz hesapta bir amca.
Kendimce şirin olma hevesiyle sormuştum şuncacık nüktedanlığımla. “Amca, burlar niye böyle dağınık, nem kokuyor bi’ de.”diye. (Evet o zamanlar şahsına münhasır bir şirinlik tavrım var idi). Amcam yüzüme usulden gülümsedikten sonra demişti ki “Dert etme güzel kızım, mekan bilgiye de bilgeliğe de mani değil. Tam tersi onunla büyürsün, yeter ki mekanla yaşamayı bil.” Sonra bana durduk yere fasulyenin nasıl yetiştiğinden, onun hayatla bağından, Bağlam Yayınları’nın Zeki Müren sayısını neden beğendiğinden, içtiği çayın bildiği yerden geldiğinden ve sırf bu yüzden de bir tek çay içerken içinin ne kadar rahat olduğundan bahsetti. Bunlar olurken o, hep o dağınık mekandaydı. O, hep sevdiği yerde oturuyor, hatırlamak istediği bir şey oldukça raftan kitabını kapıyordu. Ben ondan sonra amcamı da, bilgeliğini de arada bir ziyaret ettim. Fasulyeyi kitaptan okurdum da fasulyenin duygusunu, fasulyenin duygusuna karşı insanın duygusunu amcam anlatabilirdi bi’. O zaman anlamıştım sanırım ihtiyacımızın bilgiden ziyade bilgelik olduğunu, bu bilgeliğin insana bilgiden ziyade hakikate bakmasını sağlayacak müstakil bir bakış bahşettiğini ve bilgeliğin mekandan nasıl beslendiğini.
Doğanın dilini öğrenmek
Nar Çiftliği’nin benim için farkı işte bu yukarıda bahsettiğim bilgelik tavrıyla donanması. Nardane Hanım (Nar anne) bana, “Depresyona girdiğimi nasıl anlarım biliyor musun? Toprakla ilişkim bittiği zaman.” derken, doğaya her gidişinde cebinde sakladığı tohumları, doğanın bizden bağımsız da devam etmesine el vermek için yere bırakırken, çocukluğunu çiftlikte geçirmiş birini “onun göz görgüsü bile yeter” diyerek ihya ederken yahut topraktaki tüm bitkiyi tohumuyla çekmenin de soykırım olduğunu yinelerken mekanla kurduğu ilişkinin muhteviyatını özetliyordu aslında: Doğanın dilini öğrenmek. Yani gramerini çözmek, pratiğini yapmadan onunla yeter derece konuşalamayacağını bilmek, doğa dilinin edebiyatına, sanatına bulaştıkça keyfinin çoğalacağını görmek ve bu dilin bir ülke hükümranlığında değil, herkesçe konuşulabilir olma halkçılığında yükseldiğini bilerek bu adalete içkin bir saygı geliştirmek.
Nar Çiftliği nizamı bu saygı üzerinde temelleniyor işte. Bu nizam, hangi tohumun hangi tohumla ekilebileceği bilgisiyle yetinen kafalara inat, tohum yasasına isyan niteliğinde bir ata tohumu değişiminin onu bir değişimden daha büyük bir şeye dönüştürdüğü malumatıyla donanmanın, yanı başındaki ormanı alaşağı etmeye niyetlenenlerin karşısına her seferinde öfkeyle dikilen anlayışın başka bir hakikate tekabül ettiğini biliyor ve bu hakikatin derin bir kavrama melekesi gerektirdiğini anlatıyor bize. Bu nizam nar çiftliğinin fıtratında var. Mümtaz dayı, Ahmet abi, Taylan, Nar çiftliği ablaları /abileri, gün içinde samimiyetleriyle, fidelere dokunma itinalarıyla, birbirleriyle kurdukları kolektifvarimsi dayanışma biçimleriyle bu hükema tavırdan nasiplendiriyorlar sizi. Esastan bu böyle.
Başkaca şunu da biliyorum. Bu derin ve kapsayıcı hayata bakış zaviyesi kendinizi adil olmayan her tavrın karşısında konumlandırdığınızda sizden cesaret alıp genişliyor. “Hayır o çöpe gitmesin” dediğinizde, tohum yasasına isyan ettiğinizde, illaki dışarıdan alacağınız tarım kooperatiflerini seçtiğinizde, ekolojik temizliği seçerek bir yıkıcı markayı daha rafından etme erkiyle donandığınızda, kahvaltılığınızı sırf isyanını, inadını takdir ettiğiniz için Sarıkeçililer’den*1 almayı seçtiğinizde, HES’lere dudak bükmekten fazlasına niyetlendiğinizde, nerede dayanışma ihtiyacı olduğunu takip ettiğinizde, yahut Ankara’da ölenlere içten bir ah çekip elinizi tekrar yeşile verdiğinizde bu bilgelik de güçleniyor yeşile dair inşa edici vasilik de.
Bulunduğunuz mekanla ilişkiniz o mekanı da sizi de içine katıp ilerliyor. Mekan sizi, siz mekanı sahipleniyorsunuz. Dünyaya borcunu ödemeye gönüllenmiş anlatılarınızı genişletip, doğanın tarihinden çalan yüzsüzlerin ürettiği politika karşısında bu sefer mekanınızla birlikte ve hep daha üretken, daha esaslı bir şekilde duruyorsunuz. Misal, Nardane Hanıma kırsala yerleşme planlarımdan (hayal diyenin dilini mühürlerim!!) bahsettiğimde bana “Bir yere sahip olmak onun tapusunu almakla olmaz, onunla birlikte yaşayıp yaşayamayacağını görmelisin.” dediğinde mevzunun bitkileri tanımak, orada ne yetiştiğini görmek kadar, kırsalın duygusal coğrafyasını çıkarmakla, bir mekanı ikbal arzusuna kapılmadan anlama ve anlatma merakıyla ilişkili olduğunu biliyorum. Bunun da mekanla eşit ve derleyici bir ilişki kurarak, ortak düşmana karşı birlikte direnmemi sağlayacağını görüyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki “Yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Istıraplarımızın, üzüntülerimizin mekânla, yahut hayatımızın tabiî muhiti ile sıkı bir alâkası olsa gerek”. Madem ki gerçek yolculuk geri dönüştür*2, kırsal benim hem mekanım, hem de yolumdur. Ben bu yolu layığıyla yürümekle mükellefim. Ne şanslıyım ki doğaya layık olanla bana layık olan arasındaki bağlar kuvvetli. Onun da en az benim kadar hakkaniyetli, ruhlu, duygulu bir şey yaratmaya niyetli olduğuna eminim. Bundan dolayıdır ki yeşilin kasidesini yazarken imtina edecek, bu imtinayı, her türlü talanı pazarlayanlar karşısında konumlanarak, bu dönüşteki dönüştürücülüğümü gözeterek koruyacağım. Ve her şeyin kökünden başlayacağım, Dostoyevski’nin dediği gibi, derin ve zengin kişiliğin ‘Suçluyum,’ demekle kurulacağını bilerek. Tabiat karşısında suçluyum ve fakat bu sefer ahde vefa için geliyorum.
Not: Nardane Hanım’a özel teşekkür etmek isterim. Veganlığım hep, sofrada vegan olanla yetinilmesi gereken bir yeme biçimi olarak algılanırken ilk defa sizin tarafınızdan insanları eşitleyici bir ayrıntı olarak esaslandı. Bana “sofrada herkesi eşitlemek adalettendir.” dediğinizde duygulanışım bundan. Nasıl olsa sofrada şu var onu yer diyerek mevzuyu yeme içme biçimine indirgemek yerine, birinin neyden mahrum kaldığının hesabını yapmak da bu dünyada oyunu adil oynamanın yolu işte. Ben veganlığımla hiçbir şeyden mahrum kaldığımı hiçbir zaman hissetmedim fakat, birinin, sofrada olandan yeterince nasiplenmeyeni görmesi, ona dair çözüm üretmesi bu ülkenin azınlık politikasına da, gelir bölüşümüne de merhem niteliğinde. Ve asıl bunun tadı çok başkaydı. Ellerinizden öperim.
.1 Sarıkeçililer: Anadolu’da yaşayan yörük kültürünün son temsilcilerindendirler ve hayvancılıkla geçinirler.
İstanbul Bayrampaşa metro istasyonu yakınlarındaki üst geçitte bir patlama meydana geldi. Trafodan kaynaklandığı sanılan patlamanın nedeni araştırılıyor. İlk belirlemere göre, patlamada 1 kişi öldü 1 kişi de yaralandı.
Patlama sesi diğer semtlerden de duyulurken, metro seferleri durduruldu. Bölgeye çok sayıda ambulans yönlendirildi.
İlk belirlemere göre, patlamada 1 kişi öldü 1 kişi de yaralandı. Polis telsizinden patlamanın trafodan kaynaklandığı bilgisi geçti ancak bu bilgi henüz netlik kazanmadı.
COP21 Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nin ilk günü (30 Kasım Pazartesi) liderlerin meydana (Le Bourget) çıkmasıyla heyecanla başladı. Heyecanlı çünkü liderlerin bu zirvelerin ilk gününden gelmesi görülmüş şey değil. Hatta iklim zirvelerinin yüz karası Kopenhag 2009’da liderler son gün gelmişti. İki hafta süren zirvede liderler genelde ikinci hafta katılım gösterseler de Paris’ten bir ‘iklim anlaşması’ çıkması için bağlılıklarını göstermek amacıyla böyle bir şov yapıldı. 195 ülkeden 150 lider katılım gösterdi.
Medya merkezleri kameralar ile doluydu, ortalıkta vızıldayan arılar şeklinde dolaşan güvenlik+medya+danışman+lider kümeleri dolaşıyordu, güvenlik üst seviyedeydi.
TSİ 13.00’de başlayan konuşmalar 21.00’de sona erdi ama kendi adıma ben TSİ 18.00 gibi hüsrana uğramıştım. Konuşmalar tamamen bilindik:
* Amerika Başkanı Obama her zamanki ‘Yes, We Can!’ (Evet, yapabiliriz!) konuşmasını yaptı,
* Çin Başkanı Xi Jinping Paris yeni bir başlangıç dedi (Ünlü yazar/gazeteci Naomi Klein’ın da dediği gibi 21 yıl geç kalınmış bir başlangıç),
* Rusya Başkanı Putin’in konuşması en azından iklim değişikliğinin varlığını kabul ettiği için övüldü,
* Hindistan Başbakanı Narendra Modi 100milyar dolarlık yeşil iklim fonundan payını istedi,
* Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan artık alıştığımız ‘artıştan azaltım’ hedefini yineledi.
En azından,
* Almanya Başbakanı Merkel şu ana kadar sunulmuş katkı paylarını iyi bir umut ışığı olarak değerlendirse de 2C hedefine ulaşılması yolunda zayıf olduğunu ve bu ardaki boşluğun Paris’te kapatılması gerektiğini belirtti. Eğer şu an verilen hedefler tutturulursa küresel ısınma tüm bilim insanlarının öngörülemeyecek tehlikelerin sınırı diye nitelediği 2C’yi aşıp 2.7C’yi bulacak.
* Pasifik ada ülkesi Kiribati Başkanı Anote Tong iklim değişikliği yüzünden yükselen suların batırdığı ülkesinde yaşayan insanları Fiji’nin mülteci alacağını müjdeledi. Kiribati daha önce Yeni Zelanda ve Avusturalya ile iklim göçü teklifiyle gitmiş ancak eli boş dönmüştü.
İklim Zirvesi ışıl ışıl bir ambalaj. O kadar cevreci ki ‘hiçbir yerde su satılmıyor’ (düzeltme: ilk gün su satılan iki yer keşfettim) bu yüzden girişte verilen hoşgeldiniz paketindeki matarayı yanınızda taşıyarak sebillerden su doldurabilirsiniz. O kadar cevreci ki plastik bardakların hepsi depozitolu, kaşıklar tahtadan, her şey geri dönüştürülebilir, ve sürekli bizlere bu zirveye gelmek için saldığımız karbonu sıfırlama çağrıları yapılıyor.
Bugün ise bu satırları bomboş bir medya merkezinden yazıyorum çünkü liderler ve peşlerindeki basın ordusu özel jetleriyle evlerine döndüler (acaba onlar karbon ayak izlerini sıfırladılar mı?) ve asıl müzakere işini müzakerecilere bıraktırlar. 21 yıldır bir türlü sonuca varamayan müzakerecilere.
Oysa ki gerçekler bambaşka. Brandalism grubu COP21’in ilk gününde Paris’teki 600 reklam panosunu aşağıdaki afişlerle donattı:
Fosil yakıtların etkisini biliyorduk ama kamuoyuna inkar ettik.
Temiz sürün (ya da sürermiş gibi yapın) Karbon salımlarımız hakkında yalan söyledik çünkü iklim değişikliği umrumuzda değil.
Üzgünüz – yakalandığımız için.
İklim deneyimini yaşayın!
Birlemiş Krallık Şanselörü George Osborne
Japonya başbakanı Shinzo Abe
Reklam panolarından bazıları müzakerelerin devam ettiği Le Bourget’nin hemen önünde:
Olağanüstü Hal
Yeni ve gelişmiş Yeşil Badana! Pis ürünlerin üzerinden geçin
False Solutions (Yanlış Çözümler) ise her zamanki gibi COP21 sponsorlarının pisliklerini ortaya döküyor:
GDF-Suez – Engie: 30 Kömürlü termik santrali var ve Fransa’nın emisyonlarının yarısından sorumlu. Türkiye’de de bir termik santral planını baskılar sonucunda geri çekti.
Renault-Nissan: Yönetim Kurulu Başkanı AB’nin daha sıkı araç emisyon hedeflerinin düşürülmesi için lobi başı.
Avril: Tarım şirketi, 7.3 milyar Euro cirosu var, küçük çiftçilere engel oluyorlar.
Suez: Kaya gazı destekçisi
Coca-Cola: Fakir ülkelerin sularını sömürüyor.
Yine de enseyi karartmayalım, belki Paris’ten bir anlaşma çıkar.
Pozitif Yaşam Derneği, 1 Aralık Dünya AIDS Günü’nde hiçbir sağlık sorunu yaşamasanız da, korunmasız her türlü cinsel ilişki, güvenli olmayan kan nakli sonrası ve hamilelik öncesi herkesi düzenli HIV testi yaptırmaya çağırdı.
Açıklamada, HIV’ın vücuda girdikten sonra yıllarca bulgu vermediğine dikkat çekilerek HIV pozitif olup olmadığınızı öğrenmenin tek yolunun doğru zamanda HIV testi yaptırmak olduğu belirtildi.
Türkiye’de HIV yayılımının son 5 yılda yüzde 130 oranında arttığına dikkat çekilen açıklamada Sağlık Bakanlığı’nın Kasım 2015 verilerine göre Türkiye’de kayıtlı 10 bin 475 HIV/AIDS vakası bulunduğu belirtildi.
Bu hızlı artışın nedeni olarak da önleme hizmetlerinin yetersizliği ve teste yönlendirmenin eksikliği gösterildi.
Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nın (COP21 Paris), ikinci gününde, enerji ve çevre alanı ile ilgili olarak finansal ve ekonomik konular üzerinde araştırmalar ve analizler ile bilinen, dünyaca ünlü Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IIEFA), küresel enerji pazarındaki eğilimleri gösteren bir rapor yayınladı.
Rapor, bu gelişmeler ışığında kömüre talebin giderek azaldığını ve küresel pazarlarda yatırım sermayelerinin hızlı bir biçimde kömürden yenilenebilire kaydığı ifade ediyor. Ayrıca, “Sekiz İşaret” raporunda kömür konusunda Türkiye’nin de kilit pazarlardan biri olduğu ifade edilirken, Türkiye’de var olan kömür destekleri ve kömür odaklı enerji politikalarına rağmen kömür tüketiminde 2015 yüzde 13 azalma olduğu da belirtiliyor.
Rapordan öne çıkan başlıklar:
Kilit pazarlarda Kömürün elektrik üretimindeki payı düşüyor. IEEFA bu dönüşümün birçok analizin beklediğinden daha hızlı olduğunu belirtiyor. Örneğin, raporda kömürlü termik santraller konusunda kilit pazarlardan biri olarak gösterilen Türkiye’de var olan kömür destekleri ve kömür odaklı enerji politikalarına rağmen kömür tüketiminde 2015 yüzde 13 azalma olduğu vurgulanıyor.
Deniz yoluyla taşınan kömüre talep azalıyor, fiyatlar düşüyor. IEEFA uluslararası ticarete konu olan kömürün 2014 yılında 1.113 tonla, büyük ihtimalle zirve yaptığını ve artık azalma eğilimi gösterdiğini söylüyor. IEEFA’nın analizi, 2021’e kadar bu miktarın yüzde 30 azalacağını gösteriyor.
Yenilenebilir Enerji Ucuzluyor. Teknolojik yenilikler ve büyük ekonomilerdeki yenilenebilir enerji talebi, yenilebilir enerji yatırım maliyetlerini düşürüyor. Güneş enerjisinin maliyeti yılda iki haneli yüzdelerle düşüyor, güneş birçok enerji pazarında giderek rekabetçiliğini artıyor. Pil ve depolama teknolojilerinin maliyetlerindeki hızlı düşüş, ademi merkeziyetçi enerji yatırımlarını arttıracak ve fosil yakıt temelli yatırımları sekteye uğratacaktır.
Yatırım Sermayesi Hızlı bir şekilde Kömür’den Yenilenebilir’e kayıyor. Geçen on yılda, yatırımcılar başta güneş ve rüzgar olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına 1.5 trilyon dolar yatırım yaptı. Yenilenebilir enerji kapasitesi bu dönemde daha da hızlı bir biçimde arttı. Bu eğilimler, finansal marketlerin yapısal olarak kömür yerine düşük karbonlu yatırımlara yönelmesini giderek arttırıyor. Dünya’nın en büyük hükümet fonu olan Norveç Emeklilik Fonu’nun kömüre yatırımdan vazgeçmesi ve Dünya’nın en büyük sigorta şirketi olan Allianz’ın da Norveç’i takip ederek kömür firmalarına yatırımlarını durdurması 2015 yılındaki finansal gelişmelerden sadece ikisi. Bu iki karar toplamda 10 milyar dolarlık yatırımın kömürsüzleşmesi anlamına geliyor.
Gereğinden fazla Kömür Santrali inşa edilmiş. Çin destekleyebileceğinden daha fazla kömür santrali inşa etti, Hindistan yenilebilir enerjiye yöneliyor ve ABD kömür santrallerini emekliye ayırıyor.
Kömür Firmaları büyük finansal sorunlarla uğraşıyor. Kömür firmaları, enerji verimliliği kazançları, elektrik talebindeki değişiklikler, giderek artan doğalgazlı santraller, genişleyen yenilenebilir enerji projeleri ve kirlilik kontrol düzenlemeleri yüzünden ciddi finansal krizler ile karşı karşıya.
Kömür talebini yapısal olarak düşürme küresel bir ortak görüş
Küresel Bankalar odaklarını yenilenebilire doğru değiştiriyor. Giderek artan sayıda global finans grupları kömür konusundaki kaçınılmaz olan düzenlemeleri göz önünde bulundurmaya başlıyor ve fosil yakıtlara olan yatırımlarını gözden geçiriyor.
Erdem’le Silivri’ye getirildiğimiz gece, ilk kayıtta hangi suçtan tutuklandığımızı sordular:
“Terör mü, adi mi?”
Arkama yaslanıp derin bir nefes aldım:
“Casusum ben” dedim, ciddi bir edayla…
Muhataplarımda yarattığı hayretle karışık hayranlığın keyfini sürdüm.
İyi de… Sorsalar hangi ülkenin casusu olduğumu, bilmiyordum. Bilsem, oranın bir casusuyla bir köprü üzerinde takas edilmemi isteyeceğim; ama söylemediler.
İşin kötüsü, elde casus olduğumu gösterebileceğim bir kanıt da yok.
Hâkimin kararına bakılırsa, acemi bir casus olduğum için, ele geçirdiğim belgeyi hemen alıp gazetede manşetten vermiştim. O da yakaladı tabii…
Eldeki tek kanıt bu…
Adalet biraz ağır işlediği için, 6 ay sonra fark etti bu durumu…
“Şu misafirler gitsin ben sanagösteririm” diyen dayakçı baba gibi, G20’nin bitmesini bekledi.
Ve misafirler gider gitmez “Delillerikarartmamam için” tutuklanmama karar verdi.
O gün gazete 100 bin basılmıştı. Demek 100 bin delil var.
Bunları acilen karartmam lazım.
İlk gece bir plan yaptım:
Bizim casusluk şebekesine bir mektup yazdım:
“Derhal bu gazeteleri bulupmanşeti bir keçeli kalemle çizin,karartın.”
Bunu yazıp kâğıdı turna şeklinde katladım, gökyüzüne fırlattım.
Ama acemilik işte; mektubum tellere takıldı.
Şimdi, Silivri Cezaevi’nin dikenli tellerinde sallanan bu turnadan dolayı, “Delilleri
karartmayaçalışmak”tan ayrı ceza yerim kesin…
Hoş mektup tele takılmayıp gazeteye ulaşsa da el yazım pek kötü olduğu için talimatımı okuyamayacaklardı muhtemelen.
İlk yolladığım mektupta, “Sevdiğimkırmızı kalemimi yolladılar” diye yazmıştım.
Gazetede “kırmızıvalizimi” diye çıktı. O günden beri “şifreli mesaj verdiğim” zannıyla odamda kırmızı valiz aranıyor.
***
İkinci günümde “ıslah olmamiçin” psikolog karşısına çıkardılar. Âdettenmiş.
İçeri giren herkese uygulanan bir anket yaptılar. Zarif bir küçük hanım ve anketörler, “Sizi suçakim itti” diye sordu.
“Annem” dedim:
“Daha bebekken bana kitapokumaya başladı. Bir de ilkokulöğretmenim… Bana yazamayıöğretti.”
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün avukatları, müvekkillerinin tutukluluğuna itiraz etti.
Dündar ve Gül’ün avukatlarının İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’ne sunulan üç cümlelik itiraz dilekçesinde “Biz üzerimize düşeni yapıyor ve Anayasa’ya, yasalara, AİHS’ne, AİHM kararlarına aykırı olan tutuklama kararlarına itiraz ediyoruz. Gerisi sizin bileceğiniz iş. Tercih ve sorumluluk sizindir” ifadeleri kullanıldı.
Can Dündar ve Erdem Gül, Ocak 2014’te, Adana’da durdurulan MİT TIR’ları haberlerinde “Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme”, “Siyasi ve askeri casusluk”, “Gizli kalması gereken bilgileri açıklama”, “Terör örgütünün propagandasını yapmak” iddialarıyla tutuklanmış ve Silivri Cezaevi’ne gönderilmişlerdi.