Dinyar Godrej tarafından New Internationalist Magazine‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
2008’in büyük finansal krizinin enkazına dikkatli bakarken ekonomistler, politikacılar, medya ve kamuoyu kalıcı büyüme olarak düzelmenin emarelerini aramaktalar. Aldırış edilen istikrar değil, büyüme – genişleyen bir ekonomi yaşayan bir ekonomidir, mantıkla birlikte cömertliğini istihdam ve refah olarak getirir. Nitekim büyümenin ufacık belirtileri bile umutlu bir iyimserlikle ele alınıyor – “İşler düzeliyor mu?”
Fakat mevzu şu – 1900 ve 2008 arasında dünya nüfusu dörde katlandı ve ekonomi sadece bunu yakalamakla kalmadı, kişi başı GSYH da 6 kat arttı. Dünyayı bir bütün kabul ederek GSYH’nın yükselişine bakarsak (nüfus artışı ile ilişkilendirilir ve enflasyona göre ayarlanırsa), GSYH’nın 25 kat yükseldiğini görürüz [1].
Kaçınılan soru şu ki yükselen dalgalar herkesin kayığını kaldırdı mı? Temeldeki başarıdan ayrı olarak, okur yazarlık, gebelikte anne ölüm oranları gibi, resme aşinayız. Çok küçük bir azınlık için mükâfat ve büyük çoğunluklar için durağanlık ya da kötüleşme.
“Büyümeye sarılmak sonlu bir gezegeni daha şenlikli yöntemlerle paylaşabilmenin hayalini boğuyor”
Andrew Simms, Britanyalı yazar ve kampanyacı
Bu büyüme yüzyılı sonunda 925 milyon kişinin yeteri kadar yiyeceği yok ve dünya nüfusunun neredeyse yarısı mutlak fakirlik içinde yaşamakta, halbuki bu tür fenalıkları yok etmeye yetecek kadar üretim yapılıyor [2]. Yine de geleneksel ekonomistler büyümenin mantrasını tekrar ediyorlar. IMF ve Dünya Bankası için çalışmış olan Anne Krueger iddia ediyor ki: “Fakirliğin azaltılmasının en iyi yolu pastayı büyütmektir, başka bir şekilde kesmeye çalışmak değil” [1]. O halde bir sürpriz yok, ekonomik büyüme gelir adaletsizliğini etkilememekte.
İstihdam seviyeleri bekleyeceğiniz üzere sabit şekilde artmak yerine dalgalanıyor. Elbette yeni teknolojiler daha büyük kârlara giden yolda üretkenliği arttırıyor fakat istihdam yaratacağına azaltıyor.
Her ne pahasına olursa olsun GSYH’nın büyümesi üzerindeki vurgu özellikle varlıklı ülkelerde emsalsiz ölçeklerde ve tersine döndürülebileceği iması olmaksızın müsrif kaynak harcamalarına yol açıyor. Çoğunlukla not düşülür ki ekonomi, ekolojik sistemlerin bir alt kümesidir fakat buna eşit düzeyde bir inanca göre de doğa fırlatıp attığımız her şeyle başa çıkabilir.
Halbuki Global Footprint Network’ün (Küresel Ayak İzi Ağı) bir değerlendirmesine göre tehlikeli bir ekolojik borç içindeyiz. Hali hazırda kaynakların küresel kullanımı ve yıllık üretilen atık miktarına göre sürdürülebilir olmak için bir buçuk Dünya’ya ihtiyaç duymaktayız. Bu bütçe aşımını karşılamak için ödenmesi gereken bedel ekolojik krizler, yine fakirler tarafından orantısız olarak ödenecek bir bedel [3].
Az ya da çok kaynakları çıkarmak zorlaşıyor, geleneksel ekonomik düşüncenin inandığı ölçüsüz olarak büyümenin düşünü korumak gittikçe zorlaşıyor.
Halbuki büyümeyle ilgili takıntımızı durdurmak için tartışmalar ve daha sürdürülebilir bir ekonomi kurma çalışmaları çoğunlukla durgunluğun çamuruna saplanma arzusu olarak alaya alınmaktadır. Fakat istikrarlı ekonomi çevresel bozulmalar olmaksızın ihtiyaçların karşılanması ve tüketici kültürün savunucuları tarafından bilinmeyen faydaları sağlamakla alakalıdır. Odak daha yüksek gelir adaleti, servetin ve kaynakların yeniden dağıtılması ve hayat kalitesi olmalıdır. Görev dağılımı ve anlamlı işler, serbest zamanın kıymeti ve insani sorumluluk, kaleler ya da gecekondular değil konut güvenliği. Denge, diğer bir değişle kaynakların israf edilmediği ve geri dönüşümün mümkün olan en iyi hâle getirildiği, yeteri kadara sahip olmanın ekonomisidir.
“Gerçek sınıf savaşı paylaşımdan ötürü değil, daha ziyadesiyle büyümeyi yücelten elitlerin aç gözlülüğünden kaynaklanacak çünkü onlar büyümenin tüm faydalarından yararlanırlarken sadece maliyetleri paylaşmaktalar.”
Herman Daly, ABD’li ekolojik ekonomist
Bu, güvenilir olduğuna inandırıldığımız her şeyde büyük bir paradigma değişimini gerektirmekte fakat nasıl istikrarlı ekonomi sağlayacağımıza dair ekolojik ekonomi fikri trajik bir şekilde yoldan çıkarıldı. Varlıklı uluslarda sahip olduğumuz şeyler yığınını azaltmaktan korkuyoruz çünkü bu yarışı kaybettiğimiz anlamına geliyor, bu bir sidik yarışı olsa bile. Saçma derecede konut güvencesizliğini kabul ediyoruz çünkü “piyasa böyle” ve borçlanmaya dayalı tüketici harcamalarını tarifi zor büyümemizin bir kanıtı olarak alkışlıyoruz [4].
Eğer varlıklı uluslarda her yıl %3’lük bir büyüme kaydedilirse, ekonomileri her 23 yılda bir iki katına çıkar – önceki tüm dönemlerin toplamını 23 yılda tüketmek. Sürdürülebilir mi?
Sadece birkaç cesur Yeşil’in gittiği yolda büyümenin sorgulanması politikacılar tarafından sandıklarda ölüm olarak görülüyor. Şimdiki iklimde büyümek – yarın hiç olmayacakmış gibi yaşamak demek.
Referanslar:
[1] Rob Dietz and Dan O’Neill, Enough is Enough, Earthscan, 2013.
Georgia Tech‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Binnaz Çiftçi‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
Dünyaya ulaşması neredeyse 1,5 milyar yıl sürdü ve burada 200 milisaniyeden daha kısa bir süre kaldı. Varlığı 2,5 santimlik elektron tüpü çiftini 1/400 proton çapı uzunluğunda yerinden oynattı. Fakat inanılmaz kısa süren ziyareti ve mikroskobik hareketine rağmen, bilim insanlarına yüzyılın fizik dünyasındaki en önemli buluşu yaptırmaya yetti.
Tarihte ilk defa, kütle çekim dalgaları gözlemlendi. Bir küresel araştırma grubu, 11 şubat Salı günü gerçekleşen buluşu duyurdu. Bu buluş, Albert Einstein’in genel görelilik kuramındaki kütle-çekim dalgalarıın var olduğu tahmininden yüz yıl sonra geldi.
Kütle-çekim dalgaları evrenle aynı dokuya sahip, uzayzamanı eğip büken dalgalardır ve şiddetli kozmik karmaşa sırasında oluşurlar.
Bu olayda gözlemlenen kütle-çekimsel dalga, iki kara deliğin yaklaşık 1,5 milyar yıl önce, uzaya ışık hızında savrulan bir dalga göndererek birleştiği zamanda oluşmuştu. Bu dalga, 14 Kasım 2015’de dünyaya ulaştı ve LIGO(Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) tarafından keşfedildi.
Kütle çekim dalgalarıyla ilgili daha fazla ayrıntıyı Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın yazısından öğrenebilirisiniz.
LIGO Bilimsel İşbirliği
LIGO Bilimsel İşbirliği, Georgia Tech Bilim Akademisi’nden 2 fakülte üyesi ve onların 10 kişilik üniversite üye takımı, mezun ve öğrencilerinden oluşuyor. Bunlardan bir tanesi Physics School öğretim üyesi ve LIGO Veri Analizi Merkezi Başkanı Profesör Laura Cadonati.
Laura Cadonati. Fotoğraf: Gatech
Aşağıdaki videoda Laura Cadonati kütle çekim dalgalarının nasıl gözlemlendiğini ve bu dalgalarına neden evrene karşı daha fazla sırrı ortaya çıkardığını anlatıyor. Video şimdilik maalesef yalnızca İngilizce.
Georgia Tech’in takımı
UMUTLARI VE KARİYER HEDEFLERİ GERÇEKLEŞTİ
Dierde Shoemaker
Dierde Shoemaker, geçtiğimiz sonbahar kütle-çekim dalgalarına dair kanıtı görünce hissettiği şeyin ferahlama olduğunu söylüyor. Ne de olsa, Georgia Tech’in Relativistik Astrofizik Merkezi yöneticisi olarak, bütün bir kariyerini yüzlerce bilgisayar simülasyonu oluşturarak, varlığını kimsenin garanti edemeyeceği bir şey üzerinde şekillendirdi. LIGO Bilimsel İşbirliği‘nin bir üyesi olan Shoemaker, Einstein’ın ikili karadelik çarpışması denklemleri üzerine çalışıyordu. Tahminlerinin doğru olup olmadığını anlamak için ihtiyacı olan tek şey de gerçek bir kütle-çekim dalgası idi.
”Kütle-çekim dalgaları bize doğru yayılan uzayzaman titreşimleridir. Bilimsel olmayan bir şekilde izah edersek, bir masaya yumruğumu vurmam gibi, eğer masanın diğer tarafından da tutuyorsanız titreşimi hissedersiniz. Düzensiz hızlanım gösteren her kütle, kütle-çekim dalgalarına sebep olur, kolunuzu öne arkaya sallamanız dahi. Ama yalnızca hızlı hareket eden çok yoğun cisimlerin gözlenme şansı var.
LIGO ‘dan gelen sinyal çok fazla insanı hayrete düşürdü. Çoğu kişi ilk algılananın ikili bir nötron yıldızı (bilinen en yoğun yıldız çifti) olduğunu düşündü. Ama bu sinyal çok netti. Astrofizik bilgimize dayalı olarak gözlemlemeyi beklemediğimiz, iki adet kısmen geniş kara delikten geliyordu. Birkaç dakika içinde anladık ki elimizde büyük bir şey vardı. Bundan daha fazla heyecanlanamazdım.
Ben nötron yıldızları üzerine çalışmıyorum. Ben ikili kara delikler üzerine çalışıyorum. Dolayısıyla, sinyali gördüğüm zaman, bu kadar güçlü bir şeyin yalnızca çarpışan kara deliklerden gelebileceğini biliyordum. Georgia Ekibimiz gözlemlenen sinyalin analizinde doğrudan ve çok önemli bir rol oynadı. Dalga LIGO’da ilk yakalandığında, gerçek sinyal ve arka plan gürültüsünün birleşimiydi. Sinyal çözümlendiğinde, ekibimiz onu yüzlerce ikili kara delik birleşmesi simülasyonumuzla karşılaştırabildi. Bu da bize sinyallerin gerçekten de kütleleri eşit, yörünge çizerek kendi eksenleri etrafında dönen ve çarpışarak tek bir kara delik oluşturan iki kara delikten geldiğini doğrulattı.’’
EVREN YAPBOZUNUN BİR PARÇASI DAHA!
Pablo Laguna
Pablo Laguna 1980’lerin başında doktora çalışmalarına başladığında böyle bir gün ancak hayaldi. Kütle çekim dalgaları gözlemlerinin çalışıldığı bir bilim, Physics School başkanı için artık ”somut” bir gerçek. 2008’de kurduğu Georgia Techs Göreli Astrofizik Araştırma Merkezi’ni(CRA) ayakta tutan 3 temel alandan birisi bu .
”Kütle-çekim dalgaları, parçacık astrofiziği ve yüksek enerji astrofiziği. Bunlar, CRA’nın üzerine multi messenger (çoklu-haberci) astrofizikçilerinden oluşan bir araştırma ekibi oluşturduğu 3 temel alan. CRA ülkenin en hızlı gelişen astrofizik merkezlerinden birisi.
Peki neden kendimizi çoklu-haberci astrofiziğine adadık? Evren hakkında bilgi taşıyan yalnızca üç çeşit haberci var: fotonlar (ya da ışık), nötron veya kozmik ışınımlar gibi parçacıklar ve kütle-çekim dalgaları. Sadece CRA gibi merkezler bu kaynaklardan yararlanacak araştırmaları yürütebilecek şekilde konumlanmıştır.
LIGO gözlemleri düzene girince grubumuz ve diğerleri kara delik ve nötron yıldızı toplulukları hakkında daha fazla şey öğrenecek. Bu bulgular, öldükten sonra arkalarında kara delikler ve nötron yıldızları bırakan yıldızların yaşamları hakkında daha fazla bilgi sağlayacak. Bu bulgular sırasıyla yıldızların doğuşları, oluştukları çevre ve buradan hareketle de evrenin hayat döngüsünü tamamlayışına ışık tutacak.
LIGO’nun gözlemlediği, resmi olarak GW150914 diye adlandırılan dalga bize evrenin en müthiş olaylarından birinin, iki kara deliğin birleşmesinin ilk görüntülerini verdi. Bu, yapbozun, yani evrenimizin, en önemli parçalarından biri. Meslektaşlarımın ve benim yalnızca Einstein’ın haklı olup olmadığını test etmemizi değil aynı zamanda kütle-çekimin en güçlü etkisinin nerede olduğuna dair astrofizik fenomenini araştırmamıza imkan veren bir parçası.
Doç. Dr. Deirdre Shoemaker, Doktora adayı Karan Jani, ve Postdoktora araştırmacısı James Clark LIGO buluşunun astrofizik alanındaki olası sonuçlarını tartışırken. Fotoğraf: Rob Felt.
DİĞER ASTROFİZİKÇİLERİN TEPKİLERİ
David Ballantyne, Tamara Bogdanovic ve Ignacio Taboada
Laguna’nın belirttiği gibi, kütle-çekim dalgaları Göreli Astrofizik Merkezi’nin (CRA) temel unsurlarından yalnızca birini oluşturuyor. David Ballantyne ve Tamara Bogdanovic özellikle kara deliklere, galaksilere ve yıldızlara odaklanarak, evreni çözümlerken ışığı temel alıyor. Ignacio Taboada ise ışık yerine parçacıkları, yani kozmik ışınımları, nötronları ve gama ışınlarını gözlemliyor.
Taboada: Zamanın başlangıcından günümüze kadar, ışık insanlığın tek astronomik habercisi olageldi. Ardından araştırmacılar ışığın kaçamadığı aşırı yoğun bölgelerde çalışılabilen nötronları keşfettiler. Bu durum nötronların ruh gibi olmasından kaynaklanıyor. Durdurulmadan her şeyin içinden geçebiliyorlar. Ben çoğunlukla galaksimizden uzakta oluşan astrofiziksel nötronları keşfeden IceCube Birliği’nin bir üyesiyim. Tıpkı nötronlar gibi kütle-çekim dalgaları da hiçbir ışığın yayılmadığı fenomeni yakından incelememizi sağlayacak.
Dünya’dan gökyüzünün haritası. İkili kara delik birleşiminin olası konumları görülebilir. (Görsel: Shane Larson, Northwestern Universitesi)
Bogdanovic: Kütle-çekim dalgalarını inceleyen bilim insanları, kara deliklerin birbirlerine yaklaştıklarında ve çarpıştıklarında oluşturdukları dalgalarla ilgileniyorlar. Benim gibi astrofizikçilerse boşlukları dolduruyorlar: Kara delikler nereden geldi? Onları birbirlerine çeken neydi? Ne tür galaksilerde yaşıyorlar?
Ballantyne: Son yüzyılın astronomik tekniklerine dayanan bizim alanımız genelde “geleneksel astronomi” olarak adlandırılıyor. Ben genişleyen karadeliklerin ürettiği radyasyonla galaksilerdeki gaz ve toz bulutlarının etkileşimlerine odaklanıyorum. Tüm bu bilgileri, kara deliklerin çevresinde oluşan fiziksel süreçleri ve içinde bulundukları galaksinin evrim sürecine etkilerini saptamak için kullanıyoruz. Kütle-çekim dalgalarını çalışmak evrenin temel yasalarını incelemek demek. Bu da bir senfoninin notalarına bakmaya benziyor. Tamara ve ben bu senfoninin dinleyiciyi nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyoruz.
Bogdanovic: Bu doğru. Kütle-çekim dalgaları bize kara deliklerin çarpışmasını anlatıyor. Haklarındaki diğer her şeyi, içinde bulundukları galakside çevrelerini saran gaz ve yıldızların yaydığı ışıklara bakarak öğreniyorsunuz. Işık ve kütle-çekim dalgalarını bir araya getirirseniz, birleşen kara delikleri daha geniş bir evren bağlamına yerleştirebilirsiniz.
Ballantyne: Genel görelilik kütle-çekiminin iyi bir tanımı olageldi ve insanların tabi tuttuğu her testten geçti. Gözlemlenmelerine şaşırmamış olsam da heyecanlıyım, çünkü kütle-çekim dalgaları evrenin yeni bir penceresini açıyor.
Bogdanovic: Ne zaman bu pencerelerden birisi açılsa, evrenin yepyeni bir resmini sunuyor. Kütle-çekim dalgaları kaçınılmaz olarak önceki bazı tahminlerin doğrulanmasını ve aynı zamanda yeni keşiflere yol gösterecek birtakım sürprizleri beraberinde getirecek. Bunun benim profesyonel kariyerim sırasında gerçekleşiyor olmasından çok mutluyum çünkü böyle gelişmeler çok sık yaşanmıyor.
Georgia Tech Bilimler Koleji’nin Dekanı Paul Goldbart meslektaşlarının son aylarda ve yıllar içerisinde yaptıkları kütle-çekim dalgalarının duyurulmasına varan çalışmalarından gurur duyduğunu belirtiyor. Kendisi Fizik Okulu’nun eski başkanı ve yeni bulguları muhteşem olarak nitelendiriyor.
“Kütle-çekim dalgaları hakkındaki bu heyecan niye? Bilimsel fikirlerin doğrulanması yenilikten daha fazlasını getiriyor. Aynı zamanda bize önemli gelişmeler de sağlayabilirler. Birbirine güç uygulayan elektrik yüklü iki parçacığı düşünün. Bu Coloumb Kanunu’dur, yüklerin birbirlerinin çekimine karşı koyduğu ve müdahale ettiği mesafeli aksiyona (action-at-a-distance) bir örnek. Faraday ise yüklerin, uzayda yayılan elektrik alanlarına sebep olduğu alan teorisi ile kavrayışımızı başka bir yere getirmişti. Şunu düzeltmeliyiz, elektrik alan sadece mesafeli aksiyonu saklamaya yarayan bir yöntem değil. Kendisine ait mekanik bir gerçekliği var. Peki ya manyetik alanlar ? Onların da varlıkları olmasa da hareketleri (Ampere Kanunu) yüklerden kaynaklanıyor. Manyetik alanlar zaman içinde değişince tekrar elektrik alanlarına sebep oluyorlar (tekrar Faraday Kanunu).
James Clerk Maxwell (1831–1879). Fotoğrafın tarihi bilinmiyor. Kaynak: Wikimedia Commons.
İşte modern fiziğin başladığı yer burası. James Clerk Maxwell, sadece 150 yıl önce, elektrik ve manyetizma hakkında bilinenleri yeniden ele alarak, yapbozun yeni bir parçasını öngördü: Eğer değişen manyetik alanlar elektrik alanlarına sebep oluyorsa, belki değişen elektrik alanları da manyetik alanlar oluşturuyordur? Oluşturuyorlar da! Bu usta vuruşla Maxwell ışığın doğasını açığa çıkarıyor: Değişen manyetik alan değişen elektrik alana o da sonra manyetik alana… Hareketli yükler tarafından yayılan fakat tutulamayan, Maxwell’in teorisinin ortaya koyduğu gibi uzayda “ışık hızında” ilerleyen kendi kendine devam eden bir model oluşturuyor. Gelişmeye dikkat edelim: mesafeli aksiyon, alan kuramı, elektromanyetik radyasyon. Bu ileticiler gökyüzünü gama ışını, x ışını, ışık, mikrodalga ve radyo ışını gibi farklı dalga boyundaki radyasyonlarla doldurarak bize Big Bang olduğundan beri evrenin ve sakinlerinin değerli, detaylı resimlerini sundu.
Şimdi yükün yerine kütleyi koyarsak ne olacağını sorun. Newton bize yerçekimi denen, kütleler arasında işleyen (mesafeli aksiyon) kuvvetini öğretti ve 1700’lerin sonlarında Laplace kütle-çekimsel alan kavramını tanıttı. Ardından, kütle-çekimi ve hareketsizlik anında kütlelerin eşitliğinden yola çıkarak, Einstein kütlenin (ve enerjinin) uzayda ve zamanda bükülmeye yol açtığını ve bu bükülmenin de kendi dinamik gerçekliğinin olduğunu gösteren Genel Görelilik Teorisini ortaya koydu. Bazen şöyle denir, uzay ve zaman artık sahne değil aktör konumundadır.
Bu, meslektaşlarım Laura Codati, Deindre Shoemaker ve LIGO İşbirliği’nin oldukça zorlayıcı deney ve ileri hesaplamaları birleştirerek ilk defa olarak doğrudan gözlemlediği, evrende çok uzaklarda sarsıntılı kütlesel hareketten salınan, gözlemlenmesi çok güç bir kütle-çekimsel ışınım. Pek çok fizikçi yakında, evren hakkında ışığın kütle-çekim kardeşinden yeni mesajlar alacağımızı umuyor.
Isınan iklim, doğal alanların kaybı ve turizm taleplerini karşılama çabaları Hindistan arı kolonilerini yok olmanın eşiğine getirdi.
“Koloni çökme bozukluğu” olarak adlandırılan toplu arı ölümlerinin nedenleri araştırılmaya devam edilmekle birlikte araştırmacılar eğer önüne geçilemezse, tüm ekosistem için felaket yaratacağını belirtiyor.
Fotoğraf: Flickr/Harshad Sharma
Güney Hindistan’da yoğun olarak Nilgiris dağında yaşayan dev bal arısı (Apis dorsata) nüfusunda keskin düşüş görülüyor. Nilgiri Biyosfer Rezervi, kaya üzerlerinde ve ağaçlarda petekler oluşturarak yaşayan dev bal arıları ile tanınmaktadır.
İklim değişikliği ve turizmin gelişmesi
Arılar binlerce ayrı kolonide birbirleriyle uyum içerisinde, blgedeki bitki çeşitliliği sayesinde büyük miktarlarda bal üreterek yaşıyorlardı. Ancak yağış rejimindeki değişiklik kuraklığa sebep oluyor ve ihtiyaçları olan ağaç ve çiçek türleri yok oluyor.
Aynı zamanda doğal alanlarda gelişmesi teşvik edilen turizmin doğa üzerindeki olumsuz etkileri de koloni çöküşlerinin nedenleri içerisinde. Bilim insanları Nilgiris’deki 86 ağaç türünün %18’inin ve bitkilerinde %22’sinin arılar sayesinde çoğalabildiklerini belirtiyor.
Nilgiris her yıl 2,5 milyon turistin geldiği önemli bir merkez. Turistleri ağırlamak için yasal ya da kaçak yüzlerce yapı inşa edildiği belirtiliyor. Hindistan Toprak ve Su Koruma Enstitüsü’nden S. Manivanan, hükümetin dik yamaçlardaki inşaatları onaylamaması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor;
İklim değişikliğinin Nilgiris’teki tarımı ve gıda zincirini etkilediği görülüyor. Sebze ve meyve verimi toprakta yeterli sulama olamadığı için çok düşük. Mevsiminde olmayan aşırı yağışlar ve kurak geçen düzenli aralıklar iklim değişikliğinin göstergesidir.
Yerel halkın geçimi arılardan
Arılar aynı zamanda bölgede yaşayan yerel halkın da geçim kaynağı. Kattunaicken kabilesinden 60 yaşındaki Madhan Bomman arıları kurtarma kampanyasının da içerisinde yer alıyor. Bomman konu ile ilgili
Topluluğumuzun geçimi tamamen bal arılarına bağlıdır. Topluluğumuzdaki erkek çocukları 15 yaşına geldiklerinde ağaçlara tırmanmayı ve balları almayı öğrenirler. Bal toplamak geleneksel işimizdir. Bal ayrıca festivallerimizde de önemli bir besindir bizim için.
Benim gençliğimde, bir kişinin bir ağaçtan bal alması bir hafta sürerdi, o kadar fazla bal olurdu. Bir ağaçtaki bal 50 aileye yeterdi. Şimdi oğullarımız 1 kilo bal için 10 ağaca tırmanmak zorunda. Ormanlarda çok az sayıda uzun ağaç kaldı ve birçok çiçek çeşidi yok oldu.
şeklinde konuşurken turizmin de orman arazisini betona çevirdiğini sözlerine ekliyor.
İçecek artıkları arıları öldürüyor
Yapılan yeni bir araştırma ise büyük sayılarda arı ölümlerinin bir başka sebebinin de insanların tek kullanımlık barlaklardaki içecek artıkları olduğunu gösteriyor.
Araştırmanın yazarlarından AVC Koleji Zooloji ve Yaban Hayatı Bölümü’nden S. Sandilyan arıların çiçekleri ziyaret etmek yerine, bardaklardaki şekerli artıkları alternatif besin kaynağı olarak gördüğünü belirtiyor. Bardaklardaki yapışkan sıvıdan kurtulamayan çok sayıda arı ölüyor. Sandilyan araştırma sırasında tek bir içecek dükkanında günde 170 arı ölümü kaydettiğini belirtiyor.
2006 yılından beri “koloni çökme bozukluğu” olarak adlandırılan arıların ani ve toplu olarak ölümleri olgusunun iklim değişikliği dışındaki diğer nedenleri olarak kullanılan tarım ilaçları, çevre kirliliği, elektromanyetik radyasyon, baz istasyonları, genetiği değiştirilmiş bilkiler gösteriliyor. Gelinen noktada görülüyor ki doğaya yapılan her müdahale dönüp dolaşıp insanı etkiliyor, olumlu ya da olumsuz.
Herşeyi parayla ölçüyorlar.
Doğanın gerçek kıymeti umurlarında değil.
İnsanın aslen neye ihtiyacı olduğunu takmıyorlar.
Şuursuz bir mirasyedi gibiler.
Tutumlu ve öngörülü babalarının onlardan sakındığı ne varsa bozdurup bozdurup harcıyorlar.
Canı da malı da har vurup harman savuruyorlar.
Fakirin elinde avucunda kalanı son kuruşuna kadar alıyorlar.
Zenginin torbasını tıka basa dolduruyorlar.
Madenleri satıyorlar; dereleri, ağaçları, dağları, denizleri…
İktidarı değil bir ganimeti ele geçirmişçesine hoyratlar.
Hiç ama hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.
Yönettikleri ülkeyi hiç ama hiç sevmiyorlar.
Tek hedefleri rejimi usul usul yıkmak; yerine padişahlara layık bir korku imparatorluğu kurmak.
Bunun için bilimle, sanatla değil itaatle terbiyelenmiş nesiller yetiştiriyorlar.
Akademilerdeki değil, tekkelerdeki hocaların ağzının içine bakıyorlar.
Başkaldıranın başını anında ezmeyi; canlarını sıkanın canına ot tıkamayı marifet sanıyorlar.
Hukuku el; basını ayak parmaklarında oynatıyorlar.
Ortamı boş buldular…
Fermanlarla, fetvalarla coşuyor da coşuyorlar.
Bu arada şehirler ardı ardına ateş almış; halklar ardı ardına ayaklanmış, umurlarında değil.
Asıyorlar, kesiyorlar, kükrüyorlar; gerçekten kıymetli olan her şeyin köküne iştahla kibrit suyu döküyorlar; sadece kâr edecekleri şeyleri yüceltiyorlar.
Derken patırtının, gürültünün arasından titrek ve öfkeli bir ses yükseliyor.
“Siçturma madenina!” diye bağırıyor biri uzaklardan.
“Siçturma!”
Patagonya’da bir Macellan pengueni, bulandığı petrolu temizleyerek hayatını kurtaran Brezilyalı adamı ziyaret etmek için her yıl göç yoluna kısa bir mola veriyor ve yoluna devam etmeden önce insan arkadaşının yanında bir süre kalıyor.
Gap Year.com’dan Will Jones’un haberine göre bölgedeki Penguenler her sene binlerce kilometre kuzeye, daha sıcak yerlere göç ediyor. Beş yıl önce emekli bir inşaat ustası Joao Pereira de Souza, Brezilya’daki evinin yakınında petrol ziftine bulandığı için yerinden kımıldayamayan bir penguene rastladı. Pengueni evine götüren Joao, onu temizledi, tedavisi boyunca karideslerle besledi, adını da Jingjing koydu.
Jingjing gücü kuvveti yerine gelip sağlığına kavuştuktan sonra, Joao onu denize, kendi doğal habitatına geri bıraktı. Görev tamamlanmıştı.
Ne var ki her sene göç zamanı Jingjing, kendi hayatını kurtaran arkadaşı Joao’ya sürpriz yaparak onu ziyaret etmeye başladı. Penguen ile insan arasındaki dostluk bu şekilde başlamış oldu.
Güney Amerika’nın güneyinde yer alan Patagonya’da yaşamını sürdüren Jingjing bir macellan pengueni. Onun türüne, kendilerini 1520’de keşfeden efsane kaşif Macellan’ın adı verildi. Onun türü, nesillerinin devamını sağlamak için her yıl binlerce mil yol katedip daha sıcak iklimlere göç ediyor.
Antalya’da, 23 Nisan’da kapılarını açacak uluslararası botanik fuarı EXPO 2016 Antalya’nın sembol çiçeği şakayıkın doğal yaşam alanı, sedir ormanlarıyla kaplı Ekizce Yaylası‘nda 1 yıldır çalışmalarını sürdüren mermer ocağı, Sarıçınar Dağı’nı kaplayan sedir ormanını yok etti.
Ekizce Yaylası, 45 kilometrelik uzaklığıyla Antalya’ya en yakın sedir ormanlarını bulunduğu bölge. Konyaaltı İlçesi Hisarçandır Mahallesi’ne bağlı yayla, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinin botanik zenginliklerini kuracakları ülke bahçelerinde göstereceği uluslararası botanik fuarı EXPO 2016 Antalya’nın sembol çiçeği olarak belirlenen şakayıkın da doğal yaşam alanı. Ancak bölgede geçen yıl devletin verdiği izinle mermer ocağı kuruldu.
Mermler ocağının bölgede 1 yıl içinde yarattığı tahribatı, değişimi arkeoloji turları düzenleyen Equinox Travel Genel Müdürü arkeolog Ümit Işın fotoğrafladı. 5 Ocak 2015 tarihli ilk fotoğrafın Ekizce Yaylası’nda mermer ocağı şantiyesinin yeni kurulmaya başladığı, yaşam savunucularının ve bölge halkının eylemler yaptığı dönemde çekildiğini belirten Işın, “Diğer fotoğraflar ise 21 Şubat Pazar gününe ait. Bir gezi sonrası dönüş yolunda bölgedeki son durumu görmek için uğradık. Son fotoğrafların çekildiği yer aşağı yukarı ilk fotoğrafla aynı noktadan” diye konuştu.
Mermer ocağı çalışmasının olduğu noktanın Ekizce Yaylası’nın Sarıçınar Dağı olduğunu belirten ve yaklaşık 300 metre uzunluğunda 200 metre genişliğinde bir bölgede sedir ağaçlarının kesildiğini anlatan Işın, “Türkiye’de sedir ormanları güya her yerde koruma altında. Bölgeye ilişkin mahkemelerin yürütmeyi durdurma kararı verdiği gibi laflar çıktı ama 1 yılda koca bir alan tamamen yok olmuş durumda. Üstelik bölgeye elektrik hattı da çekilmiş. Anlıyoruz ki bu çalışmalar durmayacak” diye konuştu.
Polis şiddetiyle karşılaşan Artvinlilerden ev ve işyerlerini polislere ve eşlerine kiralayanların, “acil boşaltma talimatı” göndermeye başladıkları öğrenildi.
Polislere “acil boşaltın”, saldırı emri verenlere “suç duyurusu”
Cumhuriyet’ten Yusuf Özkan’ın haberine göre Cerattepe’deki maden karşıtı direnişin önceki günkü bölümünde olağan dışı polis şiddetiyle karşılaşan Artvinlilerde sabırlar taştı. Ev ve işyerlerini polislere, onların eşlerine kiralayanların, “acil boşaltma talimatı” göndermeye başladıkları öğrenildi. Yeşil Artvin Derneği öncülüğünde yüzlerce yurttaş, polislere saldırı emrini verenler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Cerattepe için direnen Artvinliler, halka saldıran polslere sırtlarını döndü
AKP’ye yakın Cengiz Holding’e ait Eti Bakır AŞ, geçen çarşamba iş makineleri, konteynır ve tel örgüleri bin 700 metre rakımlı Cerattepe’deki şantiye sahasına taşımış, engel olmak isteyen yurttaşlar ise jandarmayla polisin biber gazına boğulmuştu.
Önceki gün de ağırlığını kadınların oluşturduğu binlerce kişi, Artvin Devlet Hastanesi önünde olağan dışı polis şiddetine uğramıştı. 25 bin nüfuslu kentte valiye, polise tepki üst düzeyde. Öyle ki, önceki akşam yemek için gireceğimiz bir restoranın önünde yurttaşların uyarısıyla karşılaşıyoruz: “Abi orada yemek yeme. Oranın sahibinin eşi polis!. Müdahaleyi yapan polislere giden yiyecek, içeceklerin bir bölümü burdan” derken polis eşiyle aralarında tartışma başlıyor.
Kadın, “Ben de madene karşıyım, niye işimi baltalıyorsun” diye bağırırken diğerinden geri adım yok: “Size burada iş yaptırmayacağız. Sizi aç bırakacağız. Barınamayacaksınız.” Öğreniyoruz ki, dükkân sahibi de işletmecilere “acil çıkın” uyarısı göndermiş. Aynı şekilde ilk haberlere göre, evlerini polislere kiralayan 2 yurttaş da benzer şekilde davranmış. Yeşil Artvin Derneği öncülüğündeki yurttaşlar, önceki günkü saldırıyla ilgili cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunmak için öğle saatlerinde adliyede buluştu. Yasal haklarını aramalarından bile korkulduğunu vurgulayan yurttaşlardan ADD Şube BaşkanıAhmet Biber, “Polisin adliye binasında ne işi var? Bizden bu kadar mı korkuluyor?” diye bağırdı. Daha sonra yurttaşlar, kimlikleri önceden toplandıktan sonra onarlı gruplar halinde içeri girebildi.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve Türkiye’nin dört bir yanından baro başkanları Cerattepe’de yapılmak istenen maden çıkarma çalışmalarına karşı direnen bölge halkına destek için Artvin’de bugün bir araya geliyor.
Güney Kore’den Cerattepe’ye destek
Kentte akşamları da eylemler dinmiyor. Yurttaşlar her gün saat 20.00’de araçlarıyla meydanları turluyor, evlerinin ışıklarını açıp kapatıyor, tencere tavalarını çalıyor. İl özel idaresi önündeki meydanda önceki akşam ilginç bir destekçi vardı. Güney Kore’den yola çıkıp otostopla dünyayı dolaşan 26 yaşındaki Con Mo, 3 Türk otostopçuyla birlikte direnişte yer aldı. Arkadaşlarının ısrarıyla söylediği “Direne direne kazanacağız” sloganını, “Birene birene kazanacağız” diye seslendirmesi, etrafındakilerin gülüşmelerine neden oldu.
Alex Kirby tarafından Climate Home‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Kampanyayı düzenleyenlere göre Avrupa, sağlık ve iklimi korumak için dizel yanlısı tutumunu değiştirmeli.
Green Budget Europe – Avrupa Yeşil Bütçesi (AYB) adlı grup, dizel motorlarından çıkan siyah karbon ya da kurum nedeniyle oluşan küresel ısınma dikkate alındığında, dizel yakıtı kullanan araçların iklime benzinle çalışan araçlardan daha fazla zarar verdiğini söylüyor.
Brüksel trafiği. (Flickr/Jerzy Kociatkiewicz)
Bu konuda varılan ve üreticilerin iddialarıyla çelişkili bulunan sonuç, Almanya Trier Uygulamalı Bilimler Üniversitesi kimyasal ve çevresel analiz uzmanı profesör Eckard Helmers’in Avrupa Parlamentosu üyelerine verdiği bir brifingde açıklandı.
Profesör Helmers’e göre, Batı Avrupa’da dizel kullanan araçların 1990’ların başında %15 olan satış oranı, son yıllarda dizel yakıtı ve motoru kullanan araçlar için getirilen vergi indirimleri ve uygulanan daha düşük hava kirliliği standartları nedeniyle, %50’den daha yüksek bir orana ulaştı.
AYB’ye göre, benzin kullanan motorlardaki sürekli gelişme, dizel kullanan araçların neden benzin kullanan araçlara göre iklim değişimi bakımından daha olumsuz bir sicile sahip olduklarını açıklıyor. Ayrıca, dizel araçlardan kaynaklanan emisyonların belirgin biçimde daha yüksek olmasının nedeninin siyah karbon olduğunu söylüyorlar.
Hatalı tahminler
Siyah karbona dair 2005 öncesi dizel araçlardan çıkan emisyonlar CO2 eşdeğeri olarak ifade edildiğinde, ki bu araçların çok azı partikül filtresine sahip, bu araçların satıldığı tarihlerde yapılan resmi tahminlerden kilometre başına %25 – 50 (40 – 80g) daha fazla oldu.
2005 sonrası dizel araçların neredeyse hepsi partikül azaltıcı cihazlarla donatılmış. Ancak brifinge göre, Fransa’da yapılan testler araçların %75’inde bu cihazların düzgün çalışmadığını gösteriyor.
Profesör Helmers son on yılda dizelli araçlar benzi kullananlardan daha fazla satıldığından, Avrupa’daki rafinerilerin baskı altında olduğunu ve artan bir dizel/benzin dengesizliğiyle karşı karşıya bulunduğunu söylüyor. 1990’ların ortasından bu yana üç katına çıkan dizel talebi, Rusya’dan ithal edilen dizel miktarının artmasına yol açtı ve daha uzun bir tedarik zincirinin neden olduğu yüksek emisyon sorununa bir de arz güvenliği sorunlarını ekledi.
AYB, farklı teknolojiye uyum sağlama konusunda Avrupa’nın Japonya’dan öğrenmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyor. “Japonya 1990’ların başından beri dizel yerine hibrit araçları geliştirerek düşük karbon emisyonlu araçlar üretirken, iklim değişikliğine uyum bakımından Avrupa’nın önüne geçti,” diyor.
Japonya’nın yeni arabaları Avrupa’da üretilenlerden ortalama %16 daha az CO2 emisyonuna neden oluyor. Japonya’da bu rakam kilometre başına 108 gramken, Avrupa’da 128 gram.
AYB “Avrupa’da vergi indirimleri yoluyla ya da daha zayıf hava kirliliği standartlarıyla veya her iki yolla dizel yanlısı politikaların devam etmesi, Avrupa’nın araba üretiminde uzun dönemde rekabet edebilirliğini riske atan stratejik bir hata olur,” diyor.
Fransa 2016’da dizel yakıtından alınan vergileri artırmaya hazırlanıyor ve AYB, Almanya’nın da aynı yolu izlemesi gerektiğini söylüyor: “Almanya dizel ve benzin arasındaki 18 centlik vergi farkını kapatmakta daha fazla gecikirse üreticiler için piyasaya hibrit ve elektrikli arabalar üretme konusunda rekabet zorlaşacak.”
Dizel araçlar ayrıca hava kirliliğinde de önemli ölçüde artışa neden oluyor. Yakın zamanda yayınlanmış 38 yıllık bir zaman dilimini ve 368,000 Britanyalıyı kapsayan bir araştırmaya göre, hava kirliliğine maruz kalmanın sağlık üzerindeki etkileri on yıllar boyunca devam ediyor.
Hava kirliliğinin bedelini
2012’de Dünya Sağlık Örgütü hava kirliliğinin hem şehirlerde hem de kırsal alanlarda 3,7 milyon erken ölüme yol açtığını, bu ölümlerin %88’inin düşük ve orta gelir düzeyindeki ülkelerde ve çoğunluğunun Batı Pasifik ve Güneydoğu Asya bölgelerinde gerçekleştiğini tahmin etmişti.
Avrupa Yeşil Bütçesi, vergi ve harcamaların çevreyle ilgili hedeflerle uyumlu hale getirilmesi için çevresel mali reform yapılmasını öneriyor.
Yeşil vergiler, emisyon ticareti, sübvansiyon reformu, yenilenebilir enerjinin teşviki ve benzer önlemler sayesinde havayı kirletmenin bedelinin artırılması ve piyasa şartlarındaki bozulmaların dengelenmesi amaçlanıyor.
AYB böylece fiyatların “ekolojik doğruları söyleyebileceğini” ve daha yüksek kirlenme vergilerinin çalışanlar üzerinden alınan vergilerin azaltılmasıyla dengelenebileceğini söylüyor.
TÜSİAD, iklim değişikliğinin, kitlesel imha silahlarından daha da önemli bir tehdit olduğu uyarısında bulundu.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı’nın (COP 21) ve Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli’nin ardından, 2020 yılı sonrasına yönelik “yeni rejim”in çerçevesini çizen bir anlaşma metni üzerinde uzlaşılmıştı.
Birleşik Krallık Ankara Büyükelçiliği Refah Fonu İşbirliği, REC Türkiye Bölgesel Çevre Merkezi ve Amerikan Büyükelçiliği desteği ile yapılan toplantıda, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran Symes, düşük karbonlu ve iklim değişikliğine dirençli bir ekonomiye geçişin gerekliliğini vurguladı.
Symes açılış konuşmasında, “Büyüme, yaşam kalitesi ve iklimin korunması hedeflerinde dengeyi sağlayamadık. Maalesef küresel ısınma yaşam alanımızı ve temel yaşam kaynaklarımızı tehdit eder boyutlarda” diye uyardı.
Symes, “Tükenen doğal kaynaklar, sayısı giderek artan doğal afetler, farkındalık artmış olsa da ürkütücü boyutlara ulaşan yoksulluk, ekonomik faaliyetlerin çevresel ve sosyal açıdan artık mevcut biçimiyle sürdürülemez olduğunu gösteriyor” diye konuştu.
Symes, son 50 yılda ortalama sıcaklık artışının 1 santigrat dereceye yaklaştığını, 2.7 milyar insanın su sıkıntısı yaşadığını ifade etti ve ekledi: “Son 20 yılda çoğunluğu iklim değişikliği nedeniyle gerçekleşen doğal afetlerin yol açtığı zarar 2.3 trilyon doları buldu, bir yılda göç eden insan sayısı 22 milyonu aştı.”
Symes, “Dünya Ekonomik Forumu tarafından yapılan küresel risk araştırmasında iklim değişikliği, önümüzdeki 10 yıl için, kitlesel imha silahlarından daha da önemli bir tehdit olarak birinci sırada konumlandırıldı” diye vurguladı.
İngiltere Başkonsolos Yardımcısı Rafe Courage da bir konuşma yaparak “Fosil yakıtlara bağımlı olmayan ekonomik sisteme geçiş, bir fırsat” diye konuştu.
Courage, düşük karbon ekonomisine geçişin, ulaştırma, finans, enerji ve teknolojide, istihdam ve yatırım fırsatları sunacağını belirtti. Birleşik Krallık’ta düşük karbon ekonomisine dönüşüm kapsamında 1 milyon kişiye iş olanağı sağlandığı, GSYH’nın yüzde 7 oranında arttığı ve 11 milyar pound ithalat yapıldığını vurguladı.
Fransa Büyükelçisi H.E. Charles Fries da, “2015’te Fransa ve Türkiye’de gerçekleşen saldırılarla sarsılmış olsak da, COP21 bize umut verdi” dedi. Fries, 2016’nın, ekonomik dönüşümde momentumun devamı için eylem ve uygulama yılı olması gerektiğini söyledi.
İlk adımın ise 22 Nisan’da New York’ta COP21’de uzlaşılan anlaşmayı imzalamak ve siyasi iradeyi sürdürmek olacağını ekleyen Fries, Türkiye Dışişleri Bakanlığı ile, çevre hedefleri kapsamında finansal ve teknolojik dönüşüm için yakın temasta olduklarını açıkladı.
İklim Değişikliğiyle Mücadeleden Sorumlu Eski Avrupa Komisyonu Üyesi, Danimarka Eski Çevre Bakanı Connie Hedegaard, sorunun küresel olduğunu söyleyerek, çabaların da küresel olması gerektiği çağrısı yaptı.
Hedegaard’a göre, “uygulamaya geçilmesi” anahtar önemde ve iklim değişikliği karşısında sürdürülebilir bir ekonomik büyüme modeli, kolay olmasa da “gerekli ve hayata geçirilebilir” bir hedef. Hedegaard, “önce büyüyelim sonra temizleyelim” anlayışının büyüme açısından çok maliyetli olduğunun fark edildiğini belirtti.
Bu açıdan, “COP21 sadece hükümetlere değil, iş dünyası ve belediyelere de yükümlülükler getiriyor” dedi.
ABD Büyükelçisi John Bass’ın, iş dünyasından isimlerin ve STK’ların da katıldığı toplantıda, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, T.C. Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Dr. Nilüfer Oral, Massachusetts Institute of Technology (MIT) Enerji ve Çevre politikaları Araştırmaları Merkezi İcra Direktörü Michael A. Mehling gibi isimler, konuk konuşmacı olarak yer aldı.
Mersin’in Mezitli ilçesi Belediye Başkanı Neşet Tarhan, Artvin Cerattepe’de Cengiz Holding tarafından halka karşı yapılmak istenen maden şantiyesine karşı direnişte bulunanlara biber gazına karşı limon göndererek destek verdi.
Başkan Tarhan, Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan’a gönderdiği mektubunda, “Çevre, insanlık ve geleceğimiz adına Cerattepe’de çıkar çevrelerine karşı mücadelenizde Akdeniz’den, Mezitli ilçemizden biber gazına karşı halkımızın savunmasına katkıda bulunmak amacı ile gönderdiğimiz limonlara gereksinim olmayacağı Türkiye özlemi ile mücadelenizin yanındayız. Sizlerle birlikte olan tüm dostlarımıza sevgi ve saygılarımı sunuyorum” dedi.