Ana Sayfa Blog Sayfa 3429

İztuzu Plajı’nda tahliye başladı

Muğla Valiliği’nin aldığı karar doğrultusunda, İztuzu Plajı’nda işgalci olduğu iddia edilen Dalyan Çevre Turizm Ticaret Limidet Şirketi’nin (DALÇEV) kolluk kuvvetleri tarafından tahliye edilmeye başlandı.

Ortaca ilçesi Dalyan Mahallesi’nde işletme hakkı Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde (MSKÜ) olan İztuzu Plajı‘nda, DALÇEV tahliyesi için Muğla Valiliği karar aldı.

43

‘Suçu önlemek, toplumsal olayların önüne geçmek’ ifadesinin bulunduğu karar, Muğla Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü yetkililerince, DALÇEV şirketi yetkililerine tebliğ edildi.

DALÇEV’in 1 numaralı büfedeki faaliyeti sonlandırılırken, plajdaki şezlong ve jeneratörler, üniversitenin plaj işlemesinde çalışan personel tarafından boşaltıldı. Yaklaşık 50 kişiden oluşan jandarma ve komando timleri
çevrede önlemi aldı.

Muğla 1. İdare Mahkemesi, Dalyan Çevre Geliştirme Turizm İnşaat Emlak ve Otel AŞ’nin (DALÇEV), İztuzu Plajının işletmesiyle ilgili, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı arasında imzalanan protokolün iptali istemiyle açtığı davayı reddetti.

MSKÜ danışmanı Mehmet Ayhan, gazetecilere yapığı açıklamada, plajın valilik kararı ile boşaltıldığını söyledi.

İztuzu Plajı’nın, üniversiteye tahsisine ilişkin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile üniversite arasında protokol olduğunu hatırlatan Ayhan, “Firma 1. İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Mahkeme, 2015’e 739 sayılı karar ile yerin üniversiteye teslim edilmesi gerektiğini belirtti. Valiliğe müracaat ettik. Valilik hem kararın uygulanmasını, hem de 5442 sayılı Yasa gereği plajın boşaltılıp, Muğla Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne teslim edilmesine karar verdi. Onlar da bize teslim edecek.” dedi.

DALÇEV Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Oruç ise plajdan cebir yoluyla boşaltıldıklarını öne sürdü.

Oruç, Yargıtay’ın bakanlığın iptal ettiği protokolün geçersizliğine hükmettiğini, yerel mahkemenin verdiği kararı da Yargıtay’ın onadığını öne sürerek, “Muğla Valisi emretti diye, şu anda bizim şirket merkezimiz olan dünyaca ünlü Dalyan boğaz ağzından zorla, cebirle çıkartılıyoruz. Maalesef, Yargıtay kararının bile hiç önemi yok. Yargıtay bizim protokolümüzün geçerliliğini onayladı.” diye konuştu.

Ortaca Belediyesi tarafından işletilen İztuzu Plajı, 11 Haziran 2014 tarihinde Muğla Valiliği bünyesinde kurulmuş olan, Muğla Çevre Koruma Vakfı Turizm Limited Şirketinin (MUÇEV) yaptığı ihaleyle, özel girişim DALÇEV’e verilmişti. Bunun üzerine Ortaca Belediyesi ihalenin iptali için Muğla 1. İdare Mahkemesinde dava açmıştı.

Mahkeme, ihalenin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş, karşı taraftan yapılan itiraz üzerine aynı mahkeme yürütmeyi durdurma kararını kaldırmıştı.

MUÇEV, 10 Kasım 2014 tarihinde İztuzu’nun boşaltılması için belediyeye yazı göndermişti. Belediyenin tesislerdeki demirbaşların envanterinin çıkarılması için ek süre talebi üzerine işlem, 10 gün ertelenmiş, bir süre sonra mahkeme, Ortaca Belediyesinin talebi üzerine tahliye kararının yürütmesini durdurmuştu.

Belediyenin, Valilik aleyhinde Muğla 2. İdare Mahkemesine açtığı davada ise plajın kiralanması işleminin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmişti.

Kararın ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İztuzu Plajının işletmesini, imzalanan protokolle MSKÜ’ye vermişti. Üniversite yetkilileri de geçtiğimiz hafta İztuzu Plajının özel firma tarafından işgal edildiği iddiasıyla
tutanak tutarak Ortaca Kaymakamlığına şikayette bulunmuştu.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Muğla Valiliğine gönderilen yazıda, “İztuzu Plajı’nın DALÇEV tarafından işgal edildiği iddiasıyla kolluk kuvveti marifetiyle ivedi olarak boşaltılması” istenmişti.

 

(Birgün)

Mersin’in ikinci Onur Haftası’ndan, “Muammalı Çok Hummalı” açılış

2. Mersin Onur Haftası, dün (30 Mayıs 2016 Pazartesi) Hadra Hamamı Sanat Merkezi’ndeki “Muammalı Çok Hummalı” sergisi ile açıldı. Açılışta Akdeniz Belediyesi Eşbaşkanı Yüksel Mutlu, Mersin Barosu, Mersin 7 Renk gönüllüsü Gönül Tekniker ve Yrd. Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi Çıngı‘ya dayanışma ödülleri verildi.

42

Bu sene ikinci kez düzenlenen Mersin Onur Haftası, Hadra Hamamı Sanat Evi’nde gerçekleştirilen açılış töreni ve Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin sergisi ile başladı.

Açılış konuşmasını yapan Mersin 7 Renk’ten Gizem Derin “Geçen sene ilkini gerçekleştirdiğimiz onur haftasının ikincisini aynı heyecanla düzenliyoruz. Ülkedeki durumlar herkesin malumu bu yüzden bu seneki Mersin Onur Haftası’nın teması muamma oldu. Bizleri bu mücadelede yalnız bırakmayan herkese çok teşekkür ederiz. Bütün zorluklara rağmen normalleştirilmeye çalışılan nefret ve ayrımcılığa karşı muammalarımızla buradayız” dedi.

Açılış konuşmasının ardından, transfobi, bifobi ve homofobi karşıtı mücadelede Mersin 7 Renk’i yalnız bırakmayan Akdeniz Belediyesi Eşbaşkanı Yüksel Mutlu’ya, Mersin Barosuna, Yar. Doç. Ayşe Devrim Başterzi Çıngı’ya ve Mersin 7 renk gönüllüsü Gönül Tekniker’e onur ödülleri verildi.

Foto: Ömer Tevfik
Foto: Ömer Tevfik

Dramaqueer Sanat Kolektifi, Özge Göncü, Mehmet Fahracı, Sinem Pehlivan ve Cevahir Erdoğan’ın eserlerinin yer aldığı sergi hafta bitene kadar açık olacak.

İlk sergisini bu yıl 5.si düzenlenen Pembe Hayat KuirFest kapsamında gerçekleştiren Dramaqueer Sanat Kolektifi “Bu kez harareti geçmemiş bir hamamda, hamaratlı sanatçılar eşliğinde ‘Muammalı Çok Hummalı’ bir sergi ilebuluşuyoruz” diyerek ziyaretçilerini karşıladı. 6 farklı sanatçının eserlerinden oluşan sergi yoğun ilgi gördü.

37
Foto: Ömer Tevfik

Mersin 7 Renk Yönetim Kurulu Başkanı Yağmur Arıcan ise “Bu sadece LGBTİlerin onuru için verilen bir mücadele değil. Mevcut hükümet ve sistemin mağdur edip itibarsızlaştırmaya çalıştığı herkesin ortak mücadelesidir. Onuru gasp edilenler olarak bütün Mersin’i onuruna sahip çıkmaya çağırıyoruz” dedi.

Mersin Onur Haftası etkinlikleri bütün hafta boyunca devam edecek ve son olarak 5 Haziran’da gerçekleştirilecek onur yürüyüşü ile tamamlanacak.

Bir hafta boyunca Mersin’i gökkuşağına boyayacak etkinliklerin tamamına Mersin Onur Haftası sayfasından ulaşabilirsiniz.

 

(Kaos GL, Pembe Hayat)

Bergama için rapor 7 yıl sonra geldi: Özensizlik ve bilimsel eksiklik var

İzmir’in Bergama İlçesi’ndeki iki ayrı bölgeden altın çıkaran ve bir süre önce kayyuma devredilen Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’ye 2009’da verilen iki ayrı ‘ÇED olumlu’ kararının iptali için açılan davada, yapılan bilirkişi incelemesi sonrası hazırlanan rapor ortaya çıktı. Bilirkişi heyetindeki 5 bilim adamından 3’ü eksiklikler olduğunu belirttiği raporun sonuç bölümünde, “Maden işletme sahasının flora ve faunasıyla ilgili rapor bölümü arazi gerçeğini yansıtmamaktadır. Deprem riski ve taşkın açısından maden işletmesine ait ÇED raporunda özensizlik ve bilimsel eksiklikler bulunmaktadır” denildi.

41

Bergama’nın Ovacık, Çamköy ve Narlıca mahalleleri arasında kalan bölge ile yine kentin Gelintepe Mevkii’nden altın çıkaran ve bir süre önce kayyuma devredilen Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’ye 2009’da verilen ‘ÇED olumlu’ kararının iptali için dava açıldı. Bu dava kapsamında, İzmir 3’üncü İdare Mahkemesi, Danıştay’ın da bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği yönündeki görüşü üzerine, inceleme yapmaya karara verdi. Bu gelişme üzerine davanın açılmasından 7 yıl sonra maden ocağında, 5 kişilik bilirkişi heyeti ile mahkeme üyeleri, keşif yaptı. Geçen mart ayında yapılan keşiften sonra bilirkişilerin hazırladığı rapor da ortaya çıktı.

HEYETTEN 2’Sİ “EKSİKLİK YOK”, 3’Ü “VAR” DEDİ

Bilirkişilerin ayrıntılı incelemesinden sonra heyetteki 2 bilim adamının ‘ÇED olumlu’ kararında eksiklik görmediği, 3 bilim adamının ise eksikliklere dikkat çektiği öğrenildi. Raporun sonuç bölümünde bilirkişi heyeti ulaştıkları sonucu şöyle belirtti:

“Davaya konu ÇED raporu, ilgili yönetmeliğe uygun hazırlanmıştır. Siyanürleme projesinin uygulanışında, su kaynaklarının kullanımında hidrojeolojik değerlendirmeler, çevresel izleme programında mevzuat ve uygulama açısından eksiklik gözlenmemiştir. Bununla birlikte özellikle maden işletme sahasının flora ve faunasıyla ilgili rapor bölümü arazi gerçeğini yansıtmamaktadır. Deprem riski ve taşkın açısından maden işletmesine ait ÇED raporunda özensizlik ve bilimsel eksiklikler bulunmaktadır.”

“MAHKEMEDENE İPTAL BEKLİYORUZ”

Altın madenine karşı yıllardır mücadele veren Avukat Senih Özay, bilirkişi raporunu değerlendirdi. İnceleme sırasında, toprak zehirlenmesine, yer altı suyuna, bitki etkilenmelerine, kanser hastalıkları sayısına, sakat doğumlara, sakat hayvan doğumlarına, yöre bitkilerinin fiyat düşümlerine bakılmasını istediklerini kaydeden Senih Özay, şunları söyledi:

“Raporda iki bilim insanı, ÇED raporu tartışılmaz bir metinmiş gibi, ‘Bu metne uygun uygulamalar yapılmaktadır’ demektedir. Firmanın raporları da ‘limit değerleri aşmadık’ şeklinde olunca ‘işletme çok güzel’ demektedirler. Aynı bilim adamları, yeraltı suyu akımının, ÇED raporunda öngörüldüğü şekilde gerçekleştirildiğini, bölge halkının suyunu azaltmak bir yana, bağımsız kuyulardan sağlandığı için köylülerin zarar görmediğini söylemiştir. Diğer bilim adamı, bitkisel ve hayvansal unsurların yörede tartışılması tamamen ansiklopedilere, teorik literatüre göre hazırlandığı saptaması yapmıştır. Hiçbir canlı örnek toplanmamıştır. Ancak heyetteki bilim insanlarından üçü ise topoğrafya haritası ve uydu görüntüleri faaliyet alanının ÇED Raporu’nda gösterilen alanın dışına çıktığını belirtip ‘uyumsuz kullanım vardır’ demiştir. Proje alanının deprem faylarının üzerinde olduğu, bir bölümünde verimli alüvyonlar üzerinde yer aldığını, yörenin depremselliğinin aktif olduğunu yazmıştır. Mahkemeden ÇED olumlu raporuna iptal bekliyoruz.”

 

(DHA, Haber Ekspress)

TMMOB tahliye ediliyor: Mücella Yapıcı ve Can Atalay dahil 16 kişi gözaltında!

30 Mayıs Pazartesi günü Mimarlar Odası’na tebliğ edilen bir belge ile binanın 31 Mayıs Salı günü boşaltılması istendi.

Mimarlar Odası’nın Yıldız Sarayı’nda bulunan binası için zorla boşaltma kararı alındı. Dün tebliğ edilen kararda, Gezi Parkı eylemlerinde aktif rol alan ve Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etme projesini mahkemeye taşıyan Mimarlar Odası’ndan, parkı Gezi eylemlerinin yıldönümü olan 31 Mayıs’ta boşaltmasının istenmesi dikkat çekti. Polis zoruyla yapılan tahliye işlemine tepki gösteren Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhcu, yönetici Mücella Yapıcı ve odanın avukatı Can Atalay‘ın da aralarında olduğu 16 kişi gözaltına alındı.

40

“Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası’nın tahliyesi için yapılan hukuksuz girişimi kınıyoruz”

Binanın polis zoruyla boşaltılmasının ardından Mimarlar Odası’nda yapılan basın açıklaması şöyle:

“Mimarlar Odası’na 2051 yılına kadar tahsisli olan Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası abluka altında. Mimarlar ve yöneticileri kendi binalarına giremiyor. Hukuksuz olarak zorla tahliye edilmeye çalışılıyor.

“Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası asma ve bodrum katları, 1995 yılında Kültür Bakanlığı ile yapılan protokol ile on yıllığına Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’ne tahsis edilmiştir. 22    Ekim 2002 tarihinde yenilenen protokol uyarınca binanın tahsis süresi; imza tarihinden itibaren kırk dokuz yıl olarak belirlenmiş ve 2051 yılına kadar kullanımı Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’ne verilmiştir. Yıldız Sarayı Kompleksi’nin Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edilmesinin ardından; 7 Aralık 2015 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü gönderdiği 227976 sayılı yazı ile Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ile imzalanan protokolün tek taraflı olarak iptal edildiğini bildirmiştir.

“İstanbul Valiliği Beşiktaş Kaymakamlığı tarafından 30 Mayıs 2016 Pazartesi günü saat 17:50’de; Beşiktaş İlçesi Yıldız Mahallesi’nde bulunan Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin hizmet verdiği Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası Asma ve Bodrum katlarının 31 Mayıs 2016 Salı günü saat 10:00’a kadar boşaltılması ve teslim edilmesi için tebligat yapılmıştır. Ayrıca; Kaymakamlıkça emniyete iletilen yazıda; “tahliye işleminin söz konusu saatte yapılıp yapılmadığının her türlü güvenlik önlemi alınarak izlenmesi, tahliyenin yapılmaması durumunda zorla tahliye için çilingir, depo, yediemin vs. temin edilmesi, yer teslimi almak için görevlendirilen personelin tahliye gününde hazır bulundurulması” istenmiştir.

“Protokolün iptaline yönelik yazıya yapılan itirazların yanıtsız kalması üzerine, idari işlemin öncelikle yürütmesinin durdurulması ve iptali için dava açılmıştır.

“İstanbul 12. İdare Mahkemesi’nde görülen 2015/1568 esas no’lu davada Mahkemenin 8 Mart 2016 tarihli kararında;
“Olayda, taraflar arasında imzalanan 22.10.2002 tarihli protokolün Bakanlığın yükümlülüklerini düzenleyen 5. maddesinde; Bakanlığın yukarıdaki kurallara uyulduğu sürece Oda’nın binada kullanım süresi dolmadan, binanın odaya tahsis edilen mekânlarını bir başka kuruma tahsis edemeyeceği ya da boşaltılmasını isteyemeyeceği öngörülmüştür.

“Bu nedenle 22.10.2002 tarihinde 49 yıllığına imzalanan protokolün, öngörülen süre dolmadan ve protokolde belirlenen yükümlülüklerin ihlal edildiğine ilişkinde herhangi bir tespit bulunmadan feshedilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

“Açıklanan nedenlerle; hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin; uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden… yürütülmesinin durdurulmasına, … 08/03/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi”
denilmiştir.

“Kaymakamlıkça binanın tahliyesine ilişkin gerçekleştirilen tebligata göre fiilen imkansız olan boşaltma işlemlerine yeterli süre verilmesi için Şubemizce yapılan başvurular İstanbul Valiliğince “31 Mayıs 2016 günü saat 10:00’da tahliyeye başlanması koşuluyla” gayriresmi olarak kabul edilmiş, “her an yardımcı olmak üzere tahliye için yetkilendirilen görevlilerin hazır bulunacağı” iletilmiştir.

“Mimarlar Odası’na; üyelerimiz ya da mirasçıları tarafından emanet edilen birçok evrak, belge, yayın, proje ve mimarlıkla ilgili malzemenin; zorla tahliye durumunda göreceği zararın önlenebilmesi amacıyla tahliye işlemleri Şubemizce gerçekleştirilecektir. Ancak; Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası’nın tarafımıza tahsisinin, imzalanan protokol kurallarına uyulduğu halde hukuka aykırı olarak iptaline dair sürecin yasal takibi sürdürülecek, kamuoyu ile bilgi paylaşımı yapılacaktır.

“Yapılan hukuk dışı uygulamaları ve baskıyı kabul etmiyor, ilgilileri yasalara ve yargı kararlarına uymaya çağırıyoruz.

TMMOB Mimarlar Odası

 

(T24)

Şişli %100 Organik Pazar’ın 10. yılını Bomontiada’da kutladık

Buğday Hareketi’ nin İlk tohumları Victor Ananias tarafından 1990’lı yılların başında Bodrum’da açılan Buğday Bitkisel Ürünler Restoranı ve Doğal Yaşam Merkezi’nde atıldı. Victor ve arkadaşları Doğal Ürün Dükkânları, Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi, Doğa Dostu Kent Bahçeleri, TaTuTa, Doğa Dostu Tarım, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi ve % 100 Ekolojik Pazarları hayata geçirdiler.

Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi 2002 yılında Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’ ne dönüştü

Buğday Hareketi’ nin kurucusu arkadaşımız Victor Ananias, 1998’ de yazdığı bir yazısında yaşamın döngüsünü buğday tanesi örneğiyle anlatıyordu:

27

Bir buğday tanesi, ilk yağmur damlalarının dokunuşu; Güneş’in ışınlarını doğru eğimden göndermesi ve toprağın doğurganlığı ile filizlenir, gelişir, genç ve güzel, yemyeşil bir bitki olur. Sonra yazın kuraklığı ve sıcaklığı ile sararmaya başlar. Bitki, bütünü ile ölüme, çürüyüp toprağa dönmeye hazırlanırken, en üstte, başakta yeni tohumlar oluşur. ‘Can’, hayatsal bilgiler, yeni buğdayların potansiyeli bu tohumlarda toplanır ve zamanı geldiğinde… Spiral bir sonraki halkadan devam eder döngüsüne yeni buğdaylar çimlenir…”

35...

 

Victor topraktan geldi; zorlamadan, yarışmadan, karşılaştırmadan, cezalandırmadan, takılmadan, dert etmeden… Test ederek, niyet ederek, elinden geldiğince, tek başına ve birlikte, doğayla uyum içinde yaşam çemberini 3 Mart 2011’ de tamamladı ve tekrar tohumlarla, buğdaylarla birlikte toprağa döndü.

26

Bugün Victor’ un yaşamı boyunca attığı sayısız tohumların hepsi, ölümünden sonra çok uzun süreler yaşayacak güçte oldu. Cenazesinde onu “attığın tohumları biz yeşerteceğiz” sözüyle, tohumlarla uğurlayan çalışma arkadaşları ve sevenleri, yazısında anlattığı, buğday tohumlarının yaşam döngüsünde olduğu gibi onun emeğini yaşatıyorlar, yeşertiyorlar. Victor’ un da sağlığında emek verdiği projeler Kayıp Masallar, Tohum Takas Ağı, ABİ- Bilgilendirme Projesi, Avrupa Gönüllülük programı ve benzeri yeni ekolojik yaşam projeleri ile bugün de devam ediyor.

32

% 100 Ekolojik Pazar projesi de Victor Ananias’ın sağlığında atılmış bir adımdı. 2000’li yılların başında bir Anadolu gezisinde köy kahvesinde Doğa Dostu Ekoloji tarımı köylülere anlatırken karşılaştığı “…iyi üreteceğiz de, nasıl satacağız?” sorusu bu pazarların kurulması gerektiğini ortaya koyuyordu.

34

Yapılan bütün çalışmalar, hayata geçirilen uygulamalar ekolojik iç pazarın oluşması ve nihai amaç olan toprağımızı ve sağlığımızı koruyan, ait olduğumuz bütünü koruyan tarım biçiminin gelişmesi ve genişlemesine yeterli olmuyordu. Pazarı gerçekten oluşturacak, tüketici ile üreticiyi mümkün olan en adil koşullarda bir araya getirecek, bunu yaparken ürünlerin ve üreticilerin hikâyelerinin de paylaşıldığı bir ortam tasarlamak gerekiyordu. Victor’un üretici-tüketici ilişkilerini ilk gözlediği yer olan pazar halen en uygun modeldi. Böylece Victor, ekolojik yaşam felsefesine yakışan bir halk pazarının kurulması için çalışmalara başladı. İlk hayalinin kurulduğu yıldan 3 sene sonra 2006 yılında Türkiye’nin ilk ekolojik pazarı Şişli’de açıldı. Bugün Türkiye’ nin birçok yerinde Victor Ananias’ ın tasarladığı ve Buğday Derneği’nin kurduğu pazarlar ekolojik ürünlerin satıldığı yerlerin çok ötesinde, ekolojik yaşam konusunda bir üretim ve paylaşım ortamı, bu yönde fikirlerin ve ideallerin de paylaşıldığı, toplantıların ve birçok etkinliğin yapıldığı mekânlar haline geldi.

28

Türkiye’ nin ilk ekolojik pazarı olan “Şişli % 100 Ekolojik Pazarı” kuruluşunun 10. Yılını bir dizi etkinlikle kutladı. Şişli Belediyesi, Bomonti Ada ve Babylon’ un katkılarıyla gerçekleştirilen kutlama etkinlikleri 7 Mayıs’ ta başladı. Gerçek Temizlik Atölyesi, Mercan Yurdakuler’ in “Zehirsiz Ev – Yaşamımızdan Zararlı Kimyasalları Eksiltmenin Basit Yolları” kitabının imza günü, Ekokitap Günü, Çocuklara yönelik Gel Oyna Çocuk Atölyesi, Davulumdan Masallar, Hazine avı, ahşap ve doğal malzemeden oyuncak satışı etkinlikleriyle devam etti.

Kutlamalar, 28 Mayıs Cumartesi 14.00-19.30 saatleri arasında gerçekleştirilen bir konserle sona erdi. Konser % 100 Ekolojik Pazarlar Koordinatörü Batur Şehirlioğlu ve Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü’ nün yaptığı konuşmalarla başladı. Buğday Hareketi’ nden bendeniz Ercüment Gürçay da Victor Ananias ve hareketin tarihine dair kısa bir bilgilendirme yaptım. Konsere Tugay Başar ile KEKEÇA, Algo-Ritmo Perküsyon Grubu, Şelale Şehnaz Sam & Ali Tolga, Muammer Ketencoğlu & Balkan Yolculuğu Topluluğu şarkılarıyla katıldı. Şenlikte çeşitli atölye çalışmaları, barkovizyon gösterisi, ekoloji temalı kitap satışları ve çocuklara yönelik aktiviteler de yer aldı.

29

Victor’ un eşi Güneşin bir yazısında “…Victor’un attığı tohumların yeşermesi, büyümesi, hasatı hepimize yeter de artar bile. İş ki, çürütmeyelim, çöpe atmayalım, sakladığımız yeri unutmayalım!” diyordu.

Yazıyı Victor Ananias’ ın video kaydının sonunda yer alan çağrısıyla bitirmek istiyorum: YAŞAMI DEĞİŞTİRMEK, HAYATA POZİTİF KATKIDA BULUNMAK İÇİN BUĞDAY HAREKETİ’ NİN GÖNÜLLÜ DESTEKÇİSİ OLUN, BUĞDAY DERNEĞİ’ NE ÜYE OLUN, ÇEVRENİZDEKİ İNSANLARA BUĞDAY’ I ANLATIN!

Victor’ un ruhu şad olsun!

 

 

39-Ercüment Gürçay

 

Ercüment Gürçay

Buğday Hareketi Gönüllüsü ve Buğday Derneği Üyesi

Engelsiz Filmler Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu

Görme, işitme ve ortopedik engeli olan sinemaseverler ile engeli bulunmayanların bir arada film izleyebilmelerine olanak veren Ankara Engelsiz Filmler Festivali, 29 Mayıs Pazar akşamı Opera Sahnesi’nde yapılan Ödül Töreni ile sona erdi.

20

Beş gün boyunca filmler, film ekipleriyle söyleşiler ve atölye çalışmaları ile dolu, zengin bir programı seyircilerin beğenisine sunan Festival’de tüm filmler göremeyenler için sesli betimleme, duyamayanlar için işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile gösterildi. Her ikisi de erişilebilir mekanlar olan Goethe-Institut Ankara ve Ulucanlar Cezaevi Sinema Salonu’nda gösterimlerini yapan Festival, her yaştan sinemaseverler tarafından yoğun ilgi ile takip edildi.

Oyuncu Tansu Biçer, sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan ve yazar Gündüz Vassaf’tan oluşan Engelsiz Yarışma jürisi ise; En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerinin sahiplerini belirledi.

VE ÖDÜLLER…

Levent Kol‘un sunuculuğunu gerçekleştirdiği Ödül Töreni’nde, Levent Kol’a işaret dili çevirmeni Hayrettin Baydın ve törenin sesli betimlemesini yapan Çiğdem Banu Yeşilırmak eşlik etti.

21

Engelsiz Yarışma ödülleri, Festival Yönetmeni Emrah Kalan, sinema yazarı Esin Küçüktepepınar ve sinema yazarı ve jüri üyesi Cüneyt Cebeneoyan tarafından takdim edildi.

Engelsiz Yarışma’da En İyi Film ödülünün sahibi Tolga Karaçelik’in yönettiği SARMAŞIK olurken, TOLGA KARAÇELİK de En İyi Yönetmen ödülüne değer bulundu. En İyi Senaryo ödülü Kar Korsanları filmiyle FARUK HACIHAFIZOĞLU‘nun oldu. Seyircilerin oylarıyla belirlenen Seyirci Özel Ödülü ise Deniz Gamze Ergüven‘in yönettiğiMUSTANG filmine verildi.  

Gecenin bitiminde Salyangoz Adımı adlı kısa film, sesli betimleme, işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile konukların beğenisine sunuldu.

Ankara Engelsiz Filmler Festivali’nde bu yıl “Engelsiz Yarışma”, “Engel Tanımayan Filmler”, “Dünyadan”, “Türkiye Sineması”, “Sinema Tarihinden”, “Uzun Lafın Kısası”, “Çocuklar İçin” ve “Otizm Dostu Gösterim” başlıkları altında toplam 27 film gösterildi.

Türkiye ve İsveç’ten farklı yaş ve engel gruplarındaki 22 bireyin portrelerine ve hikayelerine yer veren Erişiyorsam Varım! Fotoğraf Sergisi, Festival tarihleri boyunca Goethe-Institut Ankara’da ziyaret edildi.

YANA NOVIKOVA İLK KEZ TÜRKİYE’DE 

25

Ankara Engelsiz Filmler Festivali bu sene çok özel bir konuğu da ağırladı. Tamamı işaret dili ile çekilen ilk film olan ve gösterildiği tüm festivallerde büyük yankı uyandıran Kabile (The Tribe) filminin başrol oyuncularından Yana Novikova, filmin gösterimi sonrası seyircilerin sorularını yanıtlamak üzere Ankara’daydı.

Filmin diğer oyuncuları gibi işitme engelli olan Novikova, duyamayanlar için erişilebilir bir Festival’e ilk kez katıldığını ve bunun kendisi için heyecan verici olduğunu söyledi.

Ankara Engelsiz Filmler Festivali, Puruli Kültür Sanat tarafından, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın himayesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla gerçekleştirildi.

Ana destekçisi Açık Toplum Vakfı olan Festival’e Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, ABD Büyükelçiliği, British Council, Fransız Kültür Merkezi, Goethe-Institut Ankara, İsveç Başkonsolosluğu ve Swedish Institute de destek verdi.

Her yaştan sinemasevere sinema dolu bir hafta yaşatan Ankara Engelsiz Filmler Festivali gelecek sene tekrar buluşmak üzere seyircilerine veda etti.

Festival görselleri ve fotoğraflar için tıklayınız.

Ankara Engelsiz Filmler Festivali hakkında ayrıntılı bilgiye Festival’in www.engelsizfestival.com adresinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Fransa’da “Bilek Güreşi” ve “Solun Kimliği” – Selami Şakiroğlu

Selami Şakiroğlu’nun bu yazısı bianet.org sitesinden alındı

nuit deboutFransa’da Sosyalist Parti hükümetinin Çalışma Bakanı Myriam El Khomri tarafından hazırlandığı için  “El Khomri” yasası olarak adlandırılan yeni çalışma yasasına karşı iki buçuk aydır süren muhalefet hareketi geçtiğimiz hafta içinde yeni bir boyut kazandı.

Komünist Parti’ye yakın bir sendika olan CGT’nin (Confédération Générale du Travail) yeni iş yasasının kabul edilmesi durumunda petrol rafinelerinin bloke edilmesi ve kamu taşımacılığında iş bırakma eylemleri ile nükleer santrallerde greve gitme açıklamaları, sosyalist hükümet ile sendikayı karşı karşıya getirdi. Akaryakıt istasyonlarında kuyruklar oluşmaya başladı. Bazı bölgelerde işyerleri grevler ve yakıt yokluğu nedeniyle faaliyetlerini durdurdu veya yavaşlattı.

Bu krizden basın da nasibini aldı. 26 Mayıs Perşembe günü, tüm Fransa’da gazete bayilerinde sadece Humanité gazetesi (Komünist partisine yakın) yer aldı. CGT’in parlamentoda görüşülen yeni çalışma yasasına karşı yayınladığı bildirinin yer almadığı gerekçesiyle diğer ulusal gazetelerin dağıtımı sendikalı işçiler tarafından engellendi. Bir gün önce, CGT, gazetelere gönderdikleri bir mail ile bildirisini iletmiş ve “yayınlanmasında ısrarlı” olduklarını belirtmişti. Gazete yönetimlerinin “şantaj kokan” bu tavrı reddetmeleri ve “bildiriyi” “bizler haber organlarıyız, siyasi bildiri dağıtma aracı değil” diyerek” yayınlamamaları, gazetelerin matbaalarda kalmasıyla sonuçlandı.

CGT yasanın tümüyle geri çekilmesini dayatırken, hükümet yeteri kadar dengeli olduğu belirterek, yasa önerisinin geri çekmek bir yana tartışmalı bazı maddelerde bile değişik yapmayı kabul etmiyor.

Şu anda Hükümet ile CGT arasında bir çekişme, çatışma, Fransa basınının deyimiyle bir “bilek güreşi” yaşanıyor.

Yeni iş yasası ne getiriyor?

“El Khomri” yasasının en önemli özelliği “işçi işveren görüşmelerini merkezi olmaktan çıkarması. Sektör düzeyinde değil, işyeri düzeyindeki toplu görüşmeleri özendirmesi ve bu görüşmelere öncelik vermesi. Böylece işyerlerine içinde bulundukları ekonomik koşullara göre esneklik sağlanması amaçlanıyor. Bu özelliğiyle yasa, bugüne kadar olan hiyerarşik uygulamayı değiştiriyor. Bugüne kadar toplu sözleşmeler sektör düzeyinde yapılıyor ve alınan kararlar sektör içinde yer alan her işyerinde uygulanmak zorunda oluyordu. Bu değişikliğe özellikle CGT şiddetle karşı çıkıyor. CGT bu uygulamanın sendikaların pazarlık güçlerini azaltacağını düşünüyor.

Yasanın işçilere yeni haklar getiren maddeleri de var. Örneğin küçük işyerlerine sendikaların girmesi kolaylaştırılıyor. İşçilerin özlük haklarının devamlılığı, işyerini değiştirseler bile garanti altına alınıyor. Diğer bir güçlü sendika olan CFDT (Sosyalist Partiye yakın) işçi-işveren görüşmelerinin işyeri düzeyinde yapılmasını olumsuz bulmazken, El Khomri yasasında yer alan işçilere yeni haklar getiren maddelerin bir an önce yürürlüğe girmesine önem veriyor. Bir yıl içinde olabilecek bir iktidar değişikliğinden, sağın iktidara gelmesinden önce yasanın çıkmasını ve uygulanmasını istiyor.

İnsanlar ne için sokağa dökülüyor?

İki buçuk aydır, Fransa’yı ayağa kaldıran, onbinlerce kişinin sokağa dökülmesine neden olan gerçekten bu yasa değişikliği teklifi mi? Gerçek neden bu mu?

Sosyalist aday Hollande’ın iktidara gelişinden bu yana uyguladığı politikalar, kamuoyunun tepkisinin gerçek nedenlerinin başka yerde olduğunu gösteriyor. İktidarına seçim vaatlerinin pratikte hemen uygulanabilecek olanlarını, katma değer vergisi oranlarının düşürülmesi gibi, uygulayarak başlayan Hollande, kısa sürede kemer sıkma programına döndü veya dönmek zorunda kaldı.

Orta sınıflar üzerindeki vergilerin arttırılması, daha önce geri çektiği katma değer vergisi oranlarını yükseltmesi, patronlara hediye veriliyor diye eleştirilen işyerlerine yardım politikaları, solda homurdanmalara neden olmaya başladı. Bu ekonomi politikası bir ölçüye kadar katlanılacak fedakarlıklar olarak algılandıysa da, aynı zamanda solda alternatif arayışlarını da tetikledi.

Paris’te yaşanan saldırıların ve katliamın ardından, bizzat Hollande’ın başlattığı çifte vatandaşlık ve vatandaşlıktan atılma tartışmaları da, bir kısım solla arasının daha da açılmasına neden oldu. Ekonomik “zorunluluklar” karşısında daha hoşgörülü davranabilen insanlar, solun tarih boyunca geliştirdiği, savunduğu değerlerin böylesine ayaklar altına alınmasını içlerine sindiremediler. Vatandaşlıktan atılmayı kolaylaştıran anayasa değişikliği önerisi sonuçta meclisten geçmedi ve rafa kaldırıldı ama açılan yaranın kapandığını söylemek zor.

İşte bu ortamda, 31 Mart 2016 tarihinde doğan “Gece ayakta – Nuit Debout” eylemi, hızla önemli bir tartışma forumuna dönüştü. Paris’in Republique Meydanı, her gece yüzlerce insanın buluştuğu, geç saatlere kadar tartıştığı, kendini ifade ettiği bir yer haline geldi. El Khomri yasasına karşı ilk muhalefet de buradan doğdu.

“Casseurs”

El Khomri yasasına karşı yapılan gösterilere ve yürüyüşlere katılım, başlangıçta oldukça yüksekti. Fransa düzeyinde yürüyüşe katılan sayısı, polisin rakamlarına göre 300 bine kadar çıktı. Pasifist bir çizgide gelişen hareket, bir süre sonra, bir yandan polisin provokatif davranışlarının yarattığı güvensizlik ortamı nedeniyle, öte yandan “casseur”lerin devreye girmesiyle gerilemeye başladı. Bir ara yürüyüşlere katılım 100 bin kişiye kadar düştü. 26 Mayıs tarihinde yapılan son yürüyüşe katılım tekrar yükselerek 150 bin kişiye çıktı.

“Casseurs”, yakıcı-yıkıcı olarak çevrilebilir. Toplu gösterilere, yürüyüşlere örgütlü bir şekilde sızan, polise ve çevreye saldıran militan gruplar böyle adlandırılıyorlar. Tamamıyla siyasi kimlikten arındırılmış bir kavram bu. Bu hareketlerin, bu grupların arkasında yatan siyasi motif ne yazık ki çok az tartışılıyor. Bu gruplar yürüyüşlerde, zaman zaman, sendikaların, yürüyüşçülerin oluşturduğu güvenlik kollarıyla da sürtüşüyorlar.

Katılımdaki düşüşün nedenini özellikle “casseur”lerin şiddet eylemlerine bağlamak biraz tartışmalı. Eylemin devamlılığını sağlayacak bir politik hareketin oluşamaması, belki de katılımdaki düşüşün en önemli nedeni. Solda var olan hiçbir parti bu hareketleri kucaklayabilecek yapıda değil, yeni bir oluşumun filizlendiği de görülmüyor.

“Gece ayakta – Nuit Debout” toplantıları, Paris, Republique meydanında yapılmaya devam ediyor. Ama katılım çok düştü. Konuşmacıların çeşitliliği ortadan kalktı. Sohbetler hep aynı insanların konuştuğu, monoton söylemlere dönüştü. Ama muhalif insanların ve grupların bir şekilde bir araya gelme gereksinimi var ve bu toplantıların devamlılığı sağlayacak yollar aranıyor.

Fransa’da solun kimliği

Bugün şiddetli bir tepkiye dönüşen eylemlerin ardında ne yatıyor?

Toplu görüşmelerin hiyerarşisinin alt üst edilmesi, merkezi olmaktan çıkartılması CGT açısından önemli olabilir ama bu konuda ilk adımlar daha 2008 yılında çıkartılan bir yasayla zaten atılmıştı. Yani bu yasa tasarısı çatışmaların gerçek nedeni değil. Hele bu çatışmayı CGT ile Hükümet arasındaki bir bilek güreşine indirgemek de yanlış. Bu tür bir yaklaşım yaşananları hafife almak olur.

Hükümet arasındaki bilek güreşini CGT’nin kazanacağı garanti değil. CGT kaybedebilir de. Daha şimdiden rafinerilerdeki kilitlenmeler kaldırılmaya başlandı. Akaryakıt istasyonlarındaki kuyruklarda giderek azalıyor.

Ayrıca yasanın geri çekilmesi, hükümeti, yasaya onay veren diğer sendikalar tarafından “ihanete uğradık” suçlamasıyla karşı karşıya bırakacaktır. Ama CGT’nin hezimete uğratılması da politik olarak hükümetin tercihi olmayabilir. Yenilmişlik duygusunun yaratacağı düş kırıklığını, hatta düşmanlığı sol bir hükümetin kaldırabilmesi zor.

Her iki tarafında kaybetmediğini düşündüğü bir çıkış yolu da bulunabilir. Yasadan bağımsız olarak Devlet Demiryolları, Metro taşımacılığı ve Air France gibi kamu işletmelerinde toplu görüşmeler sürüyor. Hükümet El Khomri yasasında geri adım atmaz ama sözünü ettiğimiz kuruluşlardaki görüşmelerde tavizler vererek bilek güreşini berabere bitirebilir.

Ama bütün bunlar uzun vadede sorunu çözmeyecektir. Çünkü tartışmanın – çatışmanın kökleri daha da derinlerde.

Her şeyden önce bu çatışma sol içi bir çatışma – tartışma. Ve Fransa’da sol kamuoyu açısından daha çok “kimlik” sorunu üzerinden yaşanıyor. Yeni Çalışma yasası, doğru veya yanlış, solun bir kesimi tarafından sosyal hakların feda edilmesi, liberalizme teslim olmak olarak algılanıyor. Bu nedenle de çatışma oldukça şiddetli. Bir yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yarattığı rekabet de gözününe alındığında, sol içindeki güçler dengesi “kimlik sorunu”, solun kimliği sorunu etrafında yapılan tartışmaların sonucunda oluşacak. Tartışma “solun kimliği” etrafında dönüyor ve yakın zamanda biteceğe de benzemiyor.

Selami Şakiroğlu – Bianet

Devrim Dijital Olacak – John Doe

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Panama Belgeleri diye adlandırılan verileri dünyaya yayan oyun bozan(lar), gölgeler arasından neden ve neden şimdi çıktığını bir “manifesto” ile anlatıyor.

11

Gelir eşitsizliği çağımızın belirleyici meselelerinden biri. Dünyanın dört bir yanında hepimizi etkiliyor. Gelir eşitsizliğinin aniden hızlanarak artması konusunda yıllardır hararetli tartışmalar yapılıyor: Siyasetçiler de, akademisyenler de aktivistler de bunun durmadan yükselmesini durdurmakta hepten aciz kalmaktalar: Sayısız nutuklara, istatistiksel analizlere, birkaç cılız protestoya, çekilen birkaç belgesele rağmen bu böyle. Gene de, sorular havada asılı duruyor: Neden? Neden şimdi?

Panama Belgeleri bu sorulara inandırıcı ve sağlam bir cevap getiriyor: Muazzam, her yanı sarmış yolsuzluk. Cevabın bir hukuk firmasından geliyor olması da rastlantı değil. “Servet yönetimi” çarkının bir dişlisinden ibaret değil bu şirket; onun çok ötesinde dünyanın dört bir tarafında onyıllar boyunca suçluların çıkarları lehine yasaları yazmak ve eğip bükmek için nüfuzunu kullanmış bir şirket bu. Niue adası örneğinde şirket esas olarak başından sonuna kadar bir vergi kaçırma cennetini yönetmekte. Ramón Fonseca  ve Jürgen Mossack, firmalarının kurduğu paravan şirketlerin – ki bunlara kimi zaman “özel amaçlı taşıtlar” da deniyor – tıpkı arabalar gibi olduğuna inanmamızı istiyorlar. Ama elden düşme araba satıcıları ülkelerin kanunlarını yazmazlar. Dahası, ürettikleri araçların yegâne “özel amacı” çoğu zaman sahtekârlıktı – hem de büyük ölçekli sahtekârlık.

Paravan şirketler genellikle vergi kaçakçılığı suçu ile ilişkilendirilir; ama Panama Belgeleri hiçbir şüpheye yer bırakmadan gösteriyor ki, paravan şirketler tanımları gereği yasadışı (illegal) olmamakla birlikte, vergi kaçırmanın ötesine geçen çok geniş çapta envai çeşit ciddi suç işlenmesinde kullanılmakta. Mossack Fonseca’nın kirli çamaşırlarını açığa çıkarmaya karar verdim çünkü bu şirketin kurucularının, çalışanlarının ve müşterilerinin bu suçların işlenmesindeki rollerinden dolayı hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu suçların ancak bir kısmı şu âna kadar gün ışığına çıkmış durumda. Firmanın kirli işlerinin tüm boyutlarının öğrenilmesi için daha yıllar, hatta muhtemelen onyıllar geçmesi gerekecek.

Ama bu arada yeni bir küresel tartışma başladı – ki bunu umut verici bir gelişme olarak görüyorum. Geçmiş yıllarda elit tabakanın yamuk yaptıklarına dair herhangi bir imayı dikkatle es geçen kibar laf salatalarının aksine bu tartışma doğrudan doğruya aslolan şeyin üzerine odaklanmış durumda.

Bu açıdan, benim de söylemek istediğim birkaç fikrim var.

12

Kayıtlara geçsin diye öncelikle şunu belirtmiş olayım ki, herhangi bir hükümet ya da istihbarat teşkilatı için çalışmıyorum; ne doğrudan ne de taşeron olarak. Ayrıca, hiçbir zaman da böyle kurumlar için çalışmış değilim. Görüşlerim tamamen beni bağlar. Tıpkı bu belgeleri Süddeutsche Zeitung ve Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) ile paylaşma kararında olduğu gibi: Bu kararı özel bir siyasi amaçla almadım; sadece, belgelerin içeriğini, orada tarif edilen adaletsizliklerin boyutunu fark edecek kadar kavramış olduğum için aldım bu kararı.

Medyada skandal hakkında şu âna kadar egemen anlatı, neyin yasal olduğu ve bu sistem içinde neye izin verildiği konusuna odaklandı. Neye izin verilebildiği konusu gerçekten skandal niteliğinde ve bunun değiştirilmesi şart. Bununla birlikte, önemli başka bir olguyu da gözden kaçırmamalıyız: Hukuk firması da, onun kurucuları ve çalışanları da dünya çapında sayılamayacak kadar çok yasayı bilerek ve isteyerek çiğnediler ve bunu defaatle yaptılar. Herkesin önünde hiçbir şey bilmediklerini iddia ettilerse de, belgeler onların ayrıntılı bilgiye sahip olduklarını ve kasıtlı olarak hukuka aykırı davrandıklarını ortaya koyuyor. En azından, bizzat Mossack’ın Nevada’da bir federal mahkeme önünde yalan ifade verdiğini biliyoruz; ayrıca, onun bilgi teknolojisi bölümünde çalışan elemanlarının, Mossack’ın ifadesinin altında yatan yalanları örtbas etme girişiminde bulunduklarını da biliyoruz.  Bu kişilerin hepsi hiçbir özel muameleye tabi tutulmadan sözkonusu suçlardan yargılanmalıdır.

Eninde sonunda Panama Belgeleri’nden kaynaklanan binlerce soruşturma ortaya çıkabilir – eğer kanun uygulayıcıları, emniyet teşkilatları gerçek belgelere ulaşma ve bunları değerlendirme imkânını bulabilirlerse. ICIJ ve onun işbirliği yaptığı yayın organları bu belgeleri emniyet teşkilatlarına vermeyeceklerini haklı olarak ifade ettiler. Ne var ki ben, emniyet kuvvetleri ile elimden geldiği ölçüde işbirliği yapmaya hazırım.

Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da birbiri peşi sıra ifşaatçıların, oyun bozanların (whistleblower) ve aktivistlerin, suç işlenmiş olduğu gün gibi ortada olan olaylara ışık tuttuktan sonra kendilerini içinde buldukları şartlarda hayatlarının mahvedildiğine sayısız kez tanık oldum. Edward Snowden, Obama hükümetinin onun aleyhinde Casusluk Yasası uyarınca dava açma kararı üzerine sürgüne gittikten sonra halen Moskova’da mahsur kalmış durumda. Ulusal Güvenlik Kurumu (NSA) hakkındaki ifşaatı dolayısıyla Snowden sürgünü değil, ülkesine bir kahraman olarak dönmeyi ve hatırı sayılır bir ödülle karşılanmayı hak ediyor. Bradley Birkenfeld’e UBS adlı İsviçre bankasına ilişkin ifşaatı dolayısıyla milyonlarca dolarlık ödül verildi, ama buna rağmen Adalet Bakanlığı kendisinin hapis cezasına çarptırılmasını sağladı. Antoine Deltour, Lüksemburg’un çok uluslu şirketlere nasıl gizlice “rüşvet” anlaşmaları bahşetmek suretiyle fiilen komşu ülkelerden milyarlarca dolarlık vergi gelirini iç ettiği konusunda gazetecilere bilgi aktardığı için şu anda yargılanmakta. Ve bu gibi vakaların daha pek çok örneği var.

Su götürmez suçları ifşa eden meşru ifşaatçılar ister içerden olsunlar, isterse dışarıdan,  hükümetlerin kovuşturma ve cezalandırmalarından muaf olmalıdırlar, nokta. Hükümetler ifşaatçılar için yasal koruma hükümlerini kodlayıp kanunlaştırmadıkları sürece, kolluk kuvvetleri suç belgelerini bulabilmek için yalnızca  kendi kaynaklarına ya da mevcut küresel medya yayınlarına dayanmak zorunda kalacaklardır.

Bu arada, Avrupa Komisyonu’na, Britanya Parlamentosu’na, ABD Kongresi’ne ve bütün ülkelere çağrıda bulunuyorum ve onlardan, yalnızca ifşaatçıları korumak için hemen eyleme geçmelerini değil, ayrıca şirket sicillerinin dünya çapında kötüye kullanımına derhal son vermelerini talep ediyorum. Avrupa Birliği’nde her üye ülkenin şirket sicilleri, menkul kıymetlerin en son hamilleri hakkında ayrıntılı verilerine de açıkça erişilir olması dahil, herkesin serbestçe erişimine açık olmalıdır. Birleşik Krallık şu âna kadar ülke içinde tedbir alma alma girişimleri ile gurur duyabilir ama bu ülkenin de kendisine bağlı ada bölgelerinde yürürlükte olan mali gizlilik rejimini sona erdirme konusunda oynamak zorunda olduğu can alıcı bir rol var – kaldı ki, bunlar dünya çapındaki kurumsal çürümenin temel köşetaşlarını oluşturuyor. Açıkça görülüyor ki, artık Amerika Birleşik Devletleri de, elli eyaletinin kendi şirket verileri hakkında sağlam kararlar alacağına güvenecek durumda değil. Kongre’nin devreye girmesi, hesapların aleniliği ve kamu erişimine açık olması konusunda standartlar koyarak şeffaflığı zorlaması zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.

Zirvelerde, çeşitli resmi konuşma ve açıklamalarda hükümetlerin şeffaf olmalarının erdemlerini göklere çıkarmak başka, bunları fiiliyatta uygulamak bambaşka. Amerika Birleşik Devletleri’nde seçilmiş temsilcilerin vakitlerinin büyük bölümünü bağış toplamakla geçirdikleri herkesin bildiği bir sırdır. Seçilmiş yetkililer, toplumun diğer tüm kesimlerinin tabi olduğu vergilerden kurtulma konusunda en güçlü saiklere sahip olan elitlerden para koparmak için yalvar yakar olurlarken, vergi kaçakçılığı mümkün değil önlenemez. Bu nâhoş siyasi pratikler dönüp dolaşıp hep aynı noktaya gelirler ve iflah etmezler.Amerikan seçim kampanyalarının yerle bir olmuş finansman sisteminde reform yapılması için daha fazla bekleyemeyiz.

13

Onarılması gereken meselelerin bunlardan ibaret olduğunu söylemek elbette gülünç olur.Yeni Zelanda Başbakanı John Key, Cook Adaları denen mali sahtecilik cennetinin oluşturulması için ülkesinin oynadığı rol konusunda tuhaf bir suskunluk içinde. Britanya’da Muhafazakârlar (Tory’ler) denizaşırı şirketlere ilişkin kendi pratiklerini gizli tutma konusunda utanmaz arlanmaz bir tavır içinde davranırlarken, Amerika Birleşik Devletleri Hazinesine bağlı Mali Suçları Takip Ağı Direktörü Jennifer Shasky Calvery, görevinden istifa edip gezegen üstünde adı en çok kötüye çıkmış bankalardan biri olan HSBC’de işe başladığını daha geçenlerde açıklıyordu ki, bu bankanın merkezinin Londra’da bulunuyor olması hiç de rastlantısal bir olay değildir. Velhasıl, böylelikle, Amerika’nın döner kapılarının o tanıdık hışırtısı, gelecekte ortaya çıkacak menkul kıymet nihai hamillerinin, bayan Calvery’nin yerine geçecek kişinin de aynı derecede omurgasız biri olması için tanrıya dua ederlerken gökkube altında çıkardıkları o kulakları sağır edici küresel sessizliğin içinde habire yankılanıp duracaktır. Siyasi ödleklikle yüzyüze kalınca bozguncu zihniyete kapılmak, yerleşik düzenin (statükonun) temelde hiç değişmeden hep böyle kalacağından dem vurmak insana cazip gelir; ne var ki Panama Belgeleri, toplumumuzun artan oranda hastalıklı ve çürüyen ahlaki dokusunun göz kamaştıran bir simgesinden başka bir şey değildir aslında.

Ancak, mesele artık nihayet önümüze konmuş durumda; değişimin zaman aldığı gerçeği de şaşırtıcı birşey değil. Elli yıldır dünyanın dört bir yanında yürütme, yasama ve yargı organları, metastaz yapıp Yeryüzü’nü boylu boyunca lekelerle kaplayan bu vergi cennetlerinin üzerine gitme konusunda mutlak bir başarısızlığa uğradı. Bugün bile Panama, ülkenin bu belgelerin ötesinde bir referansla bilinmesini ve anılmasını istediğini söylüyor ama kıyı ötesindeki (offshore) atlıkarıncasında dönüp duran atlardan yalnızca bir tanesini mercek altına almakla yetinmek Panama hükümetinin işine geldi.

Bankalar, finans düzenleyicileri ve denetimcileri, vergi denetleme makamları – hepsi birlikte çuvalladılar. O mercilerde zenginleri koruma altına alırken, onların yerine orta ve düşük gelirli vatandaşları dizginlemeye odaklanan kararlar verildi.

Mahkemeler tamamiyle geri ve liyakatsiz olduklarından, sınıfta kaldılar. Yargıçlar aşırı sıklıkla zenginlerin görüş ve iddialarına boyun eğdiler; zenginlerin avukatları – ki burada şüphesiz yalnızca Mossack Fonseca’yı kastetmiyorum – kanunların lafzına uyarken aynı zamanda kanunların ruhuna tecavüz etme konusunda ellerinden geleni artlarına koymama konusunda gayet iyi eğitilmişlerdir. Medya da sınıfta kaldı. Pek çok haber şebekesi, eski hallerinin gülünç birer karikatürü halini alırken, milyarderlerin birer birey olarak gazete sahipliğini özel merak (hobi) konusu haline getirdiği, medyada zenginlere ilişkin ciddi meselelerin yayınlanmasının kısıtlandığı, ciddi araştırmacı gazetecilerin de maddi kaynak sıkıntısı çektiği ortada. Darbe gerçektir: Süddeutsche Zeitung ve ICIJ’e ilaveten, ve aksine apaçık iddialar olmasına rağmen, önde gelen medya organlarından bazıları editörlerinden Panama Belgeleri’ni gözden geçirmesini istedi. Editörlerse bu konuyu görmemeyi seçti. Hazin gerçek şu ki, dünyada en önde gelen, kapasitesi yüksek medya kuruluşları arasında bir teki bile bu hikâyeyi haberleştirmeye yanaşmadı. Wikileaks dahi sahtekârlık ihbar hattına müteaddit defalar yapılan uyarılara cevap vermedi.

Ama hepsinden ziyade avukatlık mesleği çuvalladı. Demokratik yönetimin işlemesi, sistemin tamamı içinde, hukuku kavrayan ve onu el üstünde tutan sorumlu bireylerin varlığına bağlıdır, yoksa hukuku kavrayan ve onu istismar eden bireylere değil. Genel ortalama olarak hukukçular (avukatlar) öylesine yozlaşmış durumdalar ki, avukatlık mesleğinde önümüze getirilen pısırık önerilerin çok ötesine geçecek temel değişikliklere gitmek artık elzem oldu. Her şeyden önce “yasal etik” bir oksimoron (tezatların birliği) halini aldı; oysa en azından şeklen meslekî ahlak kuralları ve lisanslamalar bu kavram üzerine kuruludur. Mossack Fonseca uzay boşluğunda faaliyet göstermiyordu – müteaddit para cezalarına ve iyice belgelenmiş mevzuat ihlallerine rağmen, neredeyse yeryüzünün bütün ülkelerinde önde gelen hukuk firmaları arasında kendine müttefikler ve müşteriler bulmakta zorluk çekmedi. Avukatlık sektörünün sarsılmış ekonomik durumu yeterli kanıtı zaten gözler önüne seriyor ama artık avukatların birbirini denetlemesine izin verilmemesi gerekliliğini kimse inkâr edemez. Tek kelimeyle söylersek, bu iş yürümüyor. Yüklüce bir parayı vermeyi gözden çıkarabilecek durumda olanlar, kendi amaçlarına hizmet edecek avukatı daima bulacaklardır: bu avukat ister Mossack Fonseca’da çalışıyor olsun, isterse adını bilmediğimiz başka bir hukuk bürosunda. Peki ya toplumun geri kalanı?

Bu çuvallamaların toplu etkisi, etik ölçü ve normların toptan aşınıp gitmesi oldu ve bu da, nihaî olarak yeni bir sisteme yol açtı: adına hâlâ kapitalizm dediğimiz, ama aslında ekonomik kölelikten farksız bir sisteme. Bu sistemde –bizim sistemimizde– köleler gerek kendi statülerinin, gerekse efendilerinin statüsünün farkında değildir; efendiler apayrı bir dünyanın sakinidirler ve o gözle görülmez – elle tutulmaz prangalar da, erişilemez bir hukuk dilinin söz yığınları arasına özenle gizlenmiş durumdadır. Bütün bunların dünya üzerinde meydana getirdiği yıkım ve hasarın korkunç boyutları hepimizi sarsıp uyandırmalı artık. Ama, bunun da ötesinde, alarm çanlarını çalan bir oyunbozan (whistleblower) ise eğer, daha da büyük kaygı duymanın zamanı gelmiş demektir. Çünkü, o zaman bu çanlar demokrasinin tüm denge ve denetleme mekanizmalarının bozulduğunu, arızanın tüm sistemde olduğunu, ve vahim bir istikrarsızlığın hemen kapının ardında olabileceğini işaret ediyor demektir. Dolayısıyla, şimdi artık gerçek eylem zamanıdır, o da soru sormakla başlar.

Tarihçiler vergi meselelerinin ve güç-iktidar dengesizliklerinin eski dönemlerde nasıl devrimlere yol açtığını kolaylıkla bize anlatabilirler. O dönemlerde insanları boyunduruk altına almak için askerî güç kullanmak gerekliydi; oysa şimdi, bilgiye erişimi kısıtlamak tıpkı askerî güç kadar, hatta ondan bile daha etkili; zira burada eylem, çoğu kez göze görünmeden gerçekleşiyor. Ne var ki biz aynı zamanda, pahalı olmayan, sınırsız dijital veri depolama ve ulusal sınırları aşan hızlı internet bağlantıları çağında yaşıyoruz. Bu durumda bağlantıları kurmak çok zor olmasa gerek: Bundan sonraki devrim başlangıcından sonuna, doğuşundan küresel medyada dağıtımına kadar, sayısal (dijital) olacak.

Hatta belki de başladı bile.

***

İngilizce orijinalinden çeviren: Ömer Madra

(Kaynak: http://www.commondreams.org/news/2016/05/06/why-and-why-now-panama-papers-john-doe-steps-out-shadows)

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

14

 

John Doe

PayPal Türkiye’deki faaliyetlerine son verdi

PayPal Türkiye’deki hizmewtini durdurduğunu açıkladı. Şirketin web sitesinden yapılan bugün açıklamaya göre BDDK lisansı alamayan şirket Türkiye operasyonunu durdurmak zorunda kaldı.

PayPal, 6 Haziran 2016 itibariyle kullanıcılarının servis üzerinden para gönderme ve alma işlemi yapamayacaklarını bildirdi.

Şirket tarafından yapılan açıklama şöyle:

paypal

“Türkiye’deki Müşterilerimiz İçin Önemli Bilgilendirme

PayPal olarak Türkiye’deki faaliyetlerimizi durdurduğumuzu üzülerek bildirmekteyiz.

6 Haziran 2016 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Türkiye’deki müşterilerimiz PayPal hesapları üzerinden para gönderme ve alma işlemi yapamayacaklardır. Müşterilerimiz PayPal hesaplarına giriş yapabilir ve varsa hesaplarındaki bakiyeyi Türkiye’deki banka hesaplarına aktarabilirler.

Belirtmek isteriz ki, PayPal’ın önceliği her zaman müşterileri olmuştur. Ancak yerel düzenleyici kuruluşa yaptığımız lisans başvurusunun reddi ve ilgili kurumun Türkiye’deki faaliyetlerimizi durdurma talimatı doğrultusunda uygulamak durumunda olduğumuz bu karardan dolayı üzüntü duymaktayız.

Müşterilerimiz bilgi sayfasını ziyaret ederek bu sürecin kendilerini nasıl etkileyeceğine ilişkin detaylı bilgi alabilirler.

PayPal olarak tüm müşterilerimize bugüne kadar bizi tercih ettikleri için teşekkürlerimizi iletmek isteriz. PayPal’a vermiş olduğunuz destek Türkiye’deki çalışanlarımız ve şirketimiz için her zaman önemli olmuştur.

Gelecekte Türkiye’deki müşterilerimize yeniden hizmet verebilmek için gerekli izinlerin alınması yönündeki çalışmalarımız devam edecektir.”

635592016276843545PayPal, internet üzerinden çalışan online bir ödeme sistemi. Kredi kartı kullanarak veya kullanmayarak, internet üzerinden güvenli alışveriş yapılmasını ya da istenilen kişiye sadece bir e-posta adresi aracılığıyla para gönderilmesini sağlayan sistem. ABD merkezli kuruluş Türkiye’de de internet üzerinden ödeme işlemlerinde kullanılmaktaydı.

(Yeşil Gazete, Webrazzi, Vikipedi)

Aliağa’daki Kyme Antik Kenti yok ediliyor!

Azeri petrol şirketi Socar Power‘ın 2 termik santral ve 17 Rüzgâr türbini yapmak istediği tarihi Kyme Antik Kenti‘nde iş makineleri çalışmaya başladı.

İzmir’in Aliağa ilçesinde daha önce gündeme gelen ve Kyme Antik Kenti’nin bulunduğu bölgeye, içerisinde ekolojik yaşamın başına bela olan termik santral, rüzgar tribünü, kömür depoları gibi daha birçok kirletici tesisin bulunduğu proje nedeniyle iş makineleri girdi. Socar A.Ş tarafından bölgede başlatılan çalışmalar, koruma yasalarına uygun olmayan karar ve izin ile bölgeye iş makineleriyle zar

38

İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu’nun  Arkeolojik Sirt onayından ve İzmir Arkeoloji Müzesi’nin denetimsizliğinden yararlanan uygulama sonucu önemli bir orman alanı daha yok edilirken, antik kentin ve antik limanın 50 metre ilerisinde arkeolojik dip kalıntıları da kepçelerle, tahrip edilmeye başlandı. Ayrıca antik limanın 50 metre ilerisinde arkeolojik dip kalıntıları da kepçelerle, tahrip edilmeye başlandı.

Azeri petrol şirketi Socar Power Enerji Yatırımları A.Ş.’nin iki termik santral ve 17 rüzgar türbini yapmak istediği bölge, koruma kurulunun 2012 yılında yüzey araştırması sırasında antik dönemden kalma liman ve taş ocağı kalıntılarına rastlanmış ve bölgeyi “1. Derece Arkeolojik Sit” olarak tescillediği de daha önce ortaya çıkmıştı.

Tescil kararına rağmen Socar, arkeolojik sit alanının 5 metre ötesine rüzgar türbini, 45 metre ötesine de yan yana iki termik santral, liman ve kömür deposu inşa etmek istenirken, 1/1000 ölçekli imar planı üzerinden ölçüldüğünde, arkeolojik alan ile rüzgar türbini arasında yaklaşık 5 metre, kıyıdaki arkeolojik kalıntılar ile termik santralin limanı arasında ise 45 metreden az mesafe olduğu görülebiliyor. Kurulun onay verdiği imar planı değişikliklerine göre, alana toplam 17 adet rüzgar türbini yapılması da öngörülüyor.

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şube Kurucu Başkanı Tuncay Karaçorlu, Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nin de içinde olduğu Socar özel proje alanının iptaline ilişkin açılan davadan çekilen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin de bu yanlış sürece etkisinin olduğunu söyledi.

Karaçorlu, Doğal ve Kültürel Yaşam Girişimi’nin 18 Mayıs günü İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu’na, parçalı 1. Derece Arkeolojik Sit Kararı’nın düzeltilmesi ve Kyme arkeolojik sit alanının genişletilmesini içeren, yine aynı gün İzmir Arkeoloji Müzesi’ne arkeolojik sit kararlarının bulunduğu bölgede, koruma ölçeğinde sağlıklı denetimlere, hemen başlamalarına ilişkin girişimlerde bulunduklarını da kaydetti.

Karaçorlu ayrıca, alanda görev ve sorumlulukları olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa Belediyesi ve 2 Numaralı Koruma Kurulu ile İzmir Arkeoloji Müzesi’nin görev ve sorumluluklarının gereğini yerine getirerek, ilgili şirketin yargılanmasını istedi.

 

(DİHA, Evrensel)