Ana Sayfa Blog Sayfa 3402

Taksim mitingi üzerine… – Foti Benlisoy

Foti Benlisoy’un bu yazısı http://fotibenlisoy.tumblr.com blogundan alındı

Taksim mitingi, ona katılan istisnasız herkesin itiraf edeceği üzere, mevcut demoralizasyon ve yılgınlık havasını dağıtan olumlu bir işlev görmüştür. Ancak, deyip şu hususları da hatırlatmak gerek:

1- Taksim’deki mitingin gerçekleştirilmiş olması, siyasal iktidarın sanıldığı gibi kadir-i mutlak olmadığının açık bir işaretidir. “Yukarıda”, yani devlet katında süren kavga ve olası tasfiye-temizliğin boyutları, bunun parti ve devlet içerisinde yarattığı sarsıntılar, kurumlar içerisinde ciddi bir kırılganlığa yol açıyor. Dolayısıyla siyasal iktidar bu kırılganlık karşısında, yani devlet içerisinde süren dağınıklığa, uluslararası alandaki yalnızlaşmaya, kendisine karşı devlet içinde gündeme gelebilecek olası yeni “hareketlenmelere” karşı ana akım medya ve sair siyasal partilerin destek ya da hiç değilse tarafsızlığını arıyor. Hükümet kanalından gelen kimi “yumuşak” mesajlar, birlik ve beraberlik vurguları bunun ifadesidir. Devlet aparatında kartların yeniden karıldığı bu kısa aralık, aslında toplumsal muhalefet güçlerinin değerlendirebileceği aralıkların açılmasına neden oluyor.

2- Erdoğan’ın sokak vurgusu, “ikinci bir emre kadar” meydanlarda kalınması çağrısı, tam da bu kırılganlığın bir ifadesidir. Devlet katında süren çatışmanın iktidar nezdinde yarattığı güvensizlik ve tehdit algısı, sokağın bir “ikame” olarak devreye sokulmasına neden oluyor. Yani “sokakta kalma” çağrıları, devlet içindeki zaafların daha akut bir yönetememe krizine yol açmaması için, dahası gündeme gelen radikal tasfiye hareketini bir meşruiyet, bir “milli mutabakat” halesiyle örtmek için gerçekleştiriliyor. Hükümetin darbe sonrasında desteklediği sokak hareketi, muhaliflere karşı bir paramiliter güç olarak (hiç değilse şimdilik) gündeme getirilmiyor. “Demokrasi şölenleri”, sokakta muhalefeti hedeflemiyor. “Sokak”, devlet içerisindeki ihtilafın yol açtığı zaafları şimdilik de olsa telafi edebilecek ve “yukarıda” süren pazarlıkta masaya sürülebilecek bir koz, bir ağırlık unsuru olarak devreye sokuluyor.

3- Solun ağırlıklı bir bölümünün bu sokak hareketinin bu yönünü görmeyerek onu bir faşist kitle hareketi, hatta şeriatı getirecek bir kalkışma olarak görmesi, ona katılanları neredeyse tamamen “kafa kesen IŞİD’ciler” şeklinde görmesi, onu paralize edip inisiyatif alamayacak hale getirecek bir ruh ve düşünce iklimi yaratmış, darbe ve hemen sonrasında oluşan çatlaklar karşısında solu hareketsiz kılmakta ciddi bir rol oynamıştır. Sol 15 Temmuz’dan beri seyirci konumundadır.

4- Bu hareketsizlik neticede solun bağımsız tutum alıp yeni güçler dengesine uygun alanlar açmasına mani olup CHP’nin aldığı kendince olumlu inisiyatifin ardına dizilmesine neden olmuştur. Böylece sol CHP’nin bir eklentisi haline gelme riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Şu konuda net olmak gerek: Taksim’de alana çıkanlar büyük ölçüde Gezi direnişinde de sokağa çıkanlardır elbette. Ancak üç yıl önce bu kitlenin “önderliği” toplumsal muhalefetteyken bugün bu liderlik CHP’nin parti aygıtına geçmiştir.

5- Bu hareketsizliğe, atalete yol açan mevcut siyasal parçalanmışlık ve stratejik tutulma halini telafi edecek birleşik zeminlerin inşası acil bir görevdir.

 

Foti Benlisoy – http://fotibenlisoy.tumblr.comfoti benlisoy

42 gazeteci hakkında gözaltı kararı

Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup askerin darbe girişiminde bulunmasının ardından başlatılan operasyonlar kapsamında, 42 gazeteci hakkında gözaltı kararı verildi. Hakkında gözaltı kararı verilen 42 gazeteciden, 5’i gözaltına alındı. Gözaltı kararı verilen gazeteciler arasında Nazlı Ilıcak da bulunuyor.

53

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 15 Temmuz’da gerçekleştirilen darbe girişimine ilişkin yürütülen soruşturmada kapsamında 42 gazeteci hakkında gözaltı kararı verildi.

Hükümete yakın Sabah’ın haberine göre, hakkında gözaltı kararı çıkartılan gazetecilerin isimleri şöyle:

ABDULLAH ABDULKADİROĞLU
ABDULLAH KILIÇ
AHMET DÖNMEZ
ALİ AKKUŞ
ARDA AKIN
NAZLI ILICAK
BAYRAM KAYA
BİLAL ŞAHİN
BÜLENT CEYHAN
BÜLENT MUMAY
BÜNYAMİN KÖSELİ
CEMAL AZMİ KALYONCU
CEVHERİ GÜVEN
CİHAN ACAR
CUMA ULUS
EMRE SONCAN
ERCAN GÜN
ERKAN AKKUŞ
ERTUĞRUL ERBAŞ
FATİH AKALAN
FATİH YAĞMUR
HABİB GÜLER
HANIM BÜŞRA ERDAL
HAŞİM SÖYLEMEZ
HÜSEYİN AYDIN
İBRAHİM BALTA
KAMİL MAMAN
KERİM GÜN
LEVENT KENES
MAHMUT HAZAR
MEHMET GÜNDEM
METİN YIKAR
MUHAMMET FATİF UĞUR
MUSTAFA ERKAN ACAR
MÜRSEL GENÇ
SELAHATTİN SEVİ
SEYİT KILIÇ
TURAN GÖRÜRYILMAZ
UFUK ŞANLI
UFUK EMİN KÖROĞLU
YAKUP SAĞLAM
YAKUP ÇETİN

5 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

Haklarında yakalama kararı çıkarılan 42 kişiden 5’i gözaltına alındı.

Gözaltına alınan isimler şöyle: Yakup Sağlam, İbrahim Balta, Seyit Kılıç, Bayram Kaya ve Cihan Acar.

 

(Cumhuriyet)

Toz duman arasında yol bulmak – Güven Gürkan Öztan

Güven Gürkan Öztan’ın bu yazısı birgun.net sitesinden alındı

Kanlı darbe girişiminin üzerinden yaklaşık on gün geçti ama sis perdesi kalkmış değil. Son bir haftada ortaya çıkan gelişmeler darbeci kliğin tahmin ettiğimizden çok daha fazla üst düzey askeri kapsadığını gösteriyor. Bu isimlerin büyük bir kısmı da kilit mevkilerde. Darbe kliğinin başında kim olduğunu net olarak hala bilmiyoruz fakat teşebbüs ettikleri şeylerin kan dondurucu olduğuna şüphe yok. Katledilen insanlar ve bombalanmış bir meclis eğer başarılı olsalar ne denli büyük bir yıkım yapacaklarının göstergesi. Her darbe ve darbe teşebbüsü sonrasında ortalıkta kirli bilgilerin ve spekülasyonların cirit attığını bilerek kapsamlı analizler yapmak konusunda erkenci davranmamak gerek. Fakat yakın tarihe bakarak belirli çıkarımlar yapmak zorundayız.

Darbeci güçler, ya ‘müesses nizam’ın sarsıldığına kanaat getirdiklerinde ya da devletin tek bir siyasi gücün eline geçme ihtimalinin belirdiği zamanlarda palazlanırlar. 12 Mart ve 12 Eylül ilkinin, 27 Mayıs ikincisinin örneğidir. Ordu içinde klikler ve bu klikler arasındaki güç mücadelesi her zaman mevcuttur ancak bunlardan birinin harekete geçmesi için kendilerince ‘uygun zamanın’ geldiğine inanmaları gerekir. O ‘zemini’ inşa eden şey ise her zaman demokrasinin asgari koşullarından uzaklaşılmasıdır. Bir başka ifadeyle demokrasi kaybı darbeci hevesleri azdırır. Cumhuriyet dönemi darbelerinin perdesini açan 27 Mayıs, Demokrat Partinin otoriterleşmesi sayesinde müsait ortamı bulmuştur örneğin. 15 Temmuzda korkunç bir darbeye girişenler de memleketteki demokrasi erozyonundan güç devşirmeye çalışmıştır. Tam da bu nedenle darbelerin panzehiri demokratik ilkeleri askıya almak değil onlara sıkı sıkıya sarılmaktır.
Kendine “Yurtta Sulh Cuntası” veren darbecilerin ‘ideolojik arkaplanı’ hakkında çıkarsama yapmak şimdilik güç. Hem 12 Mart hem de 12 Eylül’de darbeci askerler, yükselen sola karşı statükonun bekçiliğini yapmıştı. Amaçları kapitalizmin krizini zor yoluyla aşmak ve sermayenin gerekli gördüğü ‘reformları’ gerçekleştirmekti. 28 Şubat’ta öne çıkan ise laiklikti. Fakat 15 Temmuz’u ne kapitalizmin kriziyle ne de ‘laiklik hassasiyeti’ ile açıklamak mümkün. Öyleyse darbe girişiminin arkasındaki siyasi motivasyon ne? Cemaatin ordudaki temsilcileri ile darbeci diğer klikler arasındaki muhtemel yakınlaşma hangi hat üzerinden kuruldu? Bu sorunun cevabı kapitalist devlet içindeki mücadelede, devletin tüm mekanizmalarına hakim olma savaşında yatıyor. Bu haliyle ‘devlet krizi’nin derinleştiğini ve doygunluğa ulaştığını ileri sürebiliriz.

Başbakan Yıldırım OHAL ilanı sonrasında “devlet kendisine olağanüstü hal ilan etti” dedi. Bu ifadenin tesadüfen söylenmiş bir söz olmadığı kamuda başlayan çok yönlü operasyonlardan belli ve elbette ‘devlet içindeki mücadele’ saptamasıyla da doğrudan bağı var. Devlet içindeki bu çatışma yeni değil elbette. Daha önce cemaat ve güdümlü liberal aktörler liderliğinde hükümetin Ergenekon ve Balyoz davalarıyla giriştiği tasfiye operasyonu TSK’da ve sivil bürokrasideki altüst oluşu beraberinde getirmişti. Boşalan kadrolara hızlıca tasfiye ittifakının ‘makbul’ bulduğu kadrolar atandı; sonuç ortada. Şimdi Balyoz başta olmak üzere o günlerde ‘vatan haini’ ilan edilen askerlerin göreve geri çağrılması ise devlet krizinin boyutlarını gösteriyor.

Hükümet kanadının son üç yılda karşı karşıya olduğu tehditleri birbirine teyellediği açık. Gezi’yi, 17-25 Aralık’ı ve 15 Temmuz’u aynı torbaya atmak şimdilerde çok moda. Bu nedenle de karşı atak içinde “başkomutan” emri ile devam eden kutlamalar ve OHAL’i alkışlayan “demokrasi nöbetleri” var. Başbakan’ın OHAL “millete karşı değil” derken millet tanımını Türkiye sağının çapı ile sınırlandırdığı görmek için mehter marşlı, tekbirli meydanlara bakmak yeterli. Sokaklar böyleyken son yılların en büyük tasfiyesi ve mülkiyet transferi operasyonu ilerliyor. Fakat bu da öncekiler gibi yeni krizlere gebe.

Gözaltı sürelerinin uzadığı, hukukun temel ilkelerinin askıya alındığı, meclisin işlevsizleştirildiği, keyfi uygulamaların kol gezdiği bir ortamda suların hemen durulmasını ve hayatın ‘normale’ dönmesini beklemek bir hayal. Önümüzdeki bir ‘restorasyon’ projesi değil yeni bir rejim inşasının ‘tepedeki’ ve sokaktaki son aşamasıdır. Mevcut ‘kriz’, otoriterleşmeyle aşılamayacağı gibi iç çatışmaları da körükler, bu nedenle her türlü saldırı ve provokasyona karşı uyanık olmak gerekir. Böyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyulan şey, savrulmadan, hizipleşmeden demokratik ilkelerde mutabık kalmak, iletişim kanallarını açık tutmak ve demokratik güçlerin işbirliğini cesaretlendirmektir.

Güven Gürkan Öztan – Birgüngüven gürkan öztan

Taksim’deki darbeye karşı mitingde Avrupa bayrağı

Dün Taksim meydanında yapılan ve Türk bayraklarının hakim olduğu CHP mitinginde bir de Avrupa Birliği bayrağı vardı.

Mitinge katılan Alidost Numan, Türkiye’nin darbelerden kurtulması için demokrasiyi yeniden tesis etmesi bunun için de geleceğinin Avrupa Birliği’nde olması gerektiğini düşünüyor.

Al Jazeera muhabiri İrfan Bozan çok sayıda beğeni ve retweet alan twitter mesajında AB bayraklı fotoğrafı paylaşarak şu yorumu yaptı: “CHP mitinginden. Bayrağı taşıyan kişiye göre Türkiye’nin geleceği Avrupa Birliği’nde. O nedenle AB bayrağı taşıyor.”

irfanbozan

 

CNN Türk‘te yer verilen miting haberinde de mitingde Türk bayraklarının yanı sıra AB bayraklarının da olduğu belirtildi.

Alman Bild gazetesi de internet sayfasında yayımladığı mitingle ilgili video haberde miting meydanında dalgalanan AB bayrağına ve Alidost Numan’ın görüşlerine geniş yer verdi. Aşağıdaki linkten izleyebileceğiniz haber videosunun son kısmında Alidost Numan‘ın Bild muhabirine verdiği cevapları izleyebilirsiniz. Numan’ın konuşmasının Türkçesi şöyle:

Alidost Numan

“Darbe girişiminin ardından demokratik bir sürecin yeniden ve daha iyi işler kılınması önemli. Buraya demokrasiyi desteklemek için geldim. Türkiye’de demokrasinin tesisi için AB katılım sürecinin ve bir AB perspektifinin çok önemli olduğuna inanıyorum ve insanları bu konuda harekete geçmeye çağırmak için buradayım. (Gazeteci: “Ne zamandan beri bu süreç işlemiyor?”) Son on senedir, 2007-2008’den bu yana Türkiye hükümeti AB perspektifini gittikçe kaybediyor. Yalnız bunda Türk hükümetinin olduğu kadar AB ülkelerindeki süreci ilerletmeyen sağ hükümetlerin de payı var. (Gazeteci: “Türkiye’de basın özgürlüğü nereye gidiyor?”) Yine ayni şekilde, en azından son yedi-sekiz yıldır basın özgürlüğü gittikçe kısıtlanmakta ve bu özellikle son iki senede fecii bir hâl aldı. Fakat, ümitliyim; basının darbe girişimi karşısında net bir tavır alması hükümetin onlara karşı tavrında bir değişiklik yaratabilir ve belki önümüzdeki süreçte basın özgürlüğü konusunda daha iyi şeyler göreceğiz.”

http://www.bild.de/video/clip/recep-tayyip-erdogan/demonstration-taksim-platz-46976430.bild.html

(Yeşil Gazete)

HDP haricindeki üç siyasi parti lideri Beştepe’de Erdoğan ile görüşecek

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün HDP haricindeki üç siyasi partinin liderlerini aynı anda Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul edecek.

Erdoğan; Başbakan ve AKP Genel Başkanı Binali Yıldırım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye 15 Temmuz’daki darbe girişimi karşısındaki kararlı tutumları nedeniyle teşekkür edecek.

50

TSİ 14.00’de başlayacak görüşmede Erdoğan, siyasi parti liderlerinin bundan sonraki süreçle ilgili önerilerini de alacak.Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ilk kez Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na çıkacak. Zirveye, HDP eş başkanları ise davet edilmedi.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga; AKP, CHP ve MHP’ye gönderdiği mektupta şu ifadelere yer verdi:

“FETÖ mensubu teröristler tarafından cebir ve şiddet kullanmak suretiyle, anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini, temel hak ve hürriyetleri, meşru Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen, silahlı darbe teşebbüsü milletimizin demokrasisine sahip çıkarak, ortaya koyduğu kahramanca direniş sayesinde engellenmiştir.

“Bu zorbalığa karşı gösterdiği kararlı tutumla, tüm kurumlarımıza çok önemli sorumluluklar yükleyen milletimiz, birlik ve beraberliğimizin en üst düzeyde olması gereken bu kritik dönemde, diğer kuruluşlarımızla birlikte, siyasi partilerimizden de bunun gereğini yerine getirmesini beklemektedir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan daha önce de Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi telefonla arayarak, darbe karşıtı tutumlarından ötürü kendilerine teşekkür etmişti.

CHP’nin çağrısıyla dün darbe girişimini protesto için İstanbul’da Taksim Meydanı’nda düzenlediği mitinge ise bazı AKP yöneticileri de katılmıştı.

 

(BBC Türkçe)

CHP lideri Kılıçdaroğlu’ndan 10 maddelik Taksim Manifestosu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren cuntacıların 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından partisinin çağrısıyla Taksim Meydanı’nda düzenlenen “Cumhuriyet ve Demokrasi” mitinginde konuştu. 10 maddelik Taksim Manifestosu’nu açıklayan CHP lideri, mitinge katılanlara manifestoyu okudu.

47

Basın özgürlüğü, Ergenekon – Balyoz davalarında mağdur edilenlere itibarlarının iade edilmesi, erleri linç edenlerin de yargılanması konularında çağrı yapan Kılıçdaroğlu, “Ne darbe, ne dikta, yaşasın özgürlükçü demokrasi” ifadeleriyle sözlerini noktaladı.

Kılıçdaroğlu’nun yüzbinlerce kişinin katıldığı mitingteki sözleri şöyle:

“Bugün Taksim’deyiz, birlikteyiz. Bizim için hepimizin tarih yazdığı gündür, bugün. Biz Taksim’e niçin geldik? Taksim’de ne yapacağız? Hedefimiz ne? Bütün bunlara yanıt vermek için bir Taksim Manifestosu hazırladım. Şimdi bunu sizlere okuyacağım.

48

 

1. 15 Temmuz darbe girişimi parlamenter demokrasimize karşı yapılmıştır. TBMM bombalanmış ama bombalar altında Parlamento görevini yapmış ve darbeyi püskürtmüştür. Bu darbe girişiminin sorumlularını, iç ve varsa dış destekçilerini kınıyor ve lanetliyoruz

2. Bütün siyasal partiler darbe girişimine karşı çıkmış, demokrasi konusunda Türkiye’de tartışmasız bir “ortak payda” oluşmuştur… Bu ortak tutum ve anlayış siyasette uzlaşma kültürünün güçlenmesine de katkı vermek zorundadır.

3. Her türlü darbeye ve parlamenter sistem üzerindeki her türlü vesayete karşı çıkmak tüm demokratların, demokrasiden yana olanların, bu ülkeye namus borcudur. Hep birlikte ve her zaman “ne darbe, ne dikta, yaşasın tam demokrasi” demeliyiz ve söylemeye de devam etmeliyiz.

4. Demokratik Parlamenter sistemimize karşı yapılan darbe girişimi, halkın “direnme hakkını” kullanmasıyla ayrı bir anlam ve boyut kazanmıştır. Direnme hakkı demokrasiyi korumanın meşru yolu olarak ortaya çıkmıştır.

5. Demokrasimizin teminatı olan “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ilkesinin, Türkiye için ne kadar yaşamsal olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti, bizi çağdaş uygarlığa taşıyacak olan anahtardır.

6. Bu darbe girişimi, Anayasada; “yasama, yürütme ve yargı” olarak yer alan “güçler ayrılığı” ilkesinin demokrasideki denge – denetleme işlevinin güvencesi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

7. “Balyoz”, “Ergenekon” ve “Casusluk” gibi davalarda, mağdur edilen insanların itibar ve haklarının iadesi, kaçınılmaz olarak bütün siyasal partilerin gündeminde olmak zorundadır.

8. Bu darbe girişimi, Devlet yönetiminin liyakate dayanması gerektiğini çok açık bir biçimde ortaya koymuştur. Devletin yapılanmasında siyasal yandaşlık, akrabalık cemaatçilik, tarikatçılık değil; bilgi, birikim ve deneyim gibi ilkeler esas alınmalıdır. Bir başka anlatımla, devleti yönetme yerine devleti ele geçirme anlayışını tarihe gömmeliyiz… Bu bağlamda devletin yeniden inşası bir zorunluluktur.

9. İnancı, kimliği, yaşam tarzı ne olursa olsun, bu ülkenin güzel insanları bu ülkenin caddelerinde, sokaklarında, meydanlarında, parklarında özgürce gezebilmelidir. Hiç kimse unutmasın, 15 Temmuz darbe girişimi, 3. sınıf demokrasinin ortaya çıkardığı bir tablodur. Bu ülkenin insanları 3. sınıf bir demokrasiye değil, özgürlükçü demokrasiye yani tam demokrasiye layıktır. Türkiye tümüyle darbe hukukundan arınmalıdır…

10. Devlet; kinle öfkeyle önyargıyla yönetilemez. Darbe girişiminde bulunanlar hukuk içinde, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalınarak yargılanmalıdır. Devletin vakarı ve ciddiyeti bunu zorunlu kılmaktadır. İşkence, kötü muamele, baskı, tehdit, devleti darbecilerle aynı düzeye düşürür. Buna izin verilmemelidir.

CHP lideri Taksim Manifestosu’nu okuduktan sonra, “”10 maddeli Taksim Manifestosu olarak, oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler ellerini kaldırsınlar” diyerek topluluğa seslendi.

 

(T24)

Ormanlar ve iklim değişikliği: 6 dereceden sonra hayat var mı?

Yapılan son araştırmalarda, karbon tutma kapasiteleri sayesinde iklim değişikliğiyle mücadelede azaltım yöntemlerinden biri olarak görülen ağaçların yine bizzat iklim değişikliği sebebiyle, en azından Kuzey Amerika’daki örneklerde, beklenen oranda karbondioksidi atmosferden temizleyemeyeceği bulundu.

4-northamerica
Kaynak: Sydne Record

Daha önce yapılan çalışmalar artan sıcaklıkların ağaçların daha fazla büyümesine ve böylece daha çok karbonun atmosferden çekilmesine katkı sağlayabileceğini iddia etmiş olsa da Ecology Letters isimli dergide yayınlanan araştırma resmin tamamını gösterdi.

Arizona Üniversitesi’nde profesör ve derginin baş yazarı Margaret Evans, çok yüksek sıcaklıkların ağaç gelişimini engellediğini ve sonuç olarak karbon tutma kapasitesini de azalttığını ifade ederek ekosistem dengesindeki taşma noktasına vurgu yaptı. Yani, belli bir derecedeki artış Kuzey Amerika ormanlarının gelişimini ve karbon tutma kapasitesini arttırabilecek olsa da eşik değeri aştıktan sonra, diğer doğal dengelerde olduğu gibi, tersine bir süreç başlamakta ve bu ormanlık alanlarda büyüme yavaşlayıp karbon tutma kapasitesi düşmekte.

5-northamerica
Kuzey Amerika için yüzyılın ikinci yarısında öngörülen ormanlık alanların gelişme hızındaki değişim. Kaynak: phys.org

Araştırmacılar, önümüzdeki yıllarda artmaya devam edecek olan sıcaklıklar göz önüne alındığında ABD’nin güneybatısı, Kanada ve Alaska’daki ormanların 2075 yılına gelindiğinde olması gerekenden %75 daha yavaş büyür hale geleceğini söylüyor. Bu sonuçlar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)nin en kötü senaryosu olarak bilinen veriyi kullanarak, yani; 2075 yılına gelindiğinde 1925’e kıyasla 6 derecelik sıcaklık artışı senaryosu baz alınarak hesaplanmış. Dahası; ABD, İsviçre ve Polonya’daki ilgili enstitülerden araştırmacıların bir araya gelerek yaptığı bu çalışmada 1,500 farklı sahadan 1900 ile 1950 yılları arasındaki büyüme hızlarını gösteren ağaç halkaları toplanmış ve büyüme hızları çeşitli iklim modelleriyle karşılaştırılmış. Ağaç halkalarının ağaçların büyüme hızının sıcaklık ve yağış gibi etkenlerden ne şekilde etkilendiğini bulmada çok önemli olduğunu belirten Evans, benzer çalışmaların Avrupa ve Asya kıtaları için de yapılması gerektiğini ifade ediyor.

 

(Yeşil Gazete, Climate Central)

Gülen’in iadesi – Tolga Tanış

Gülen’in iadesi UZUN süredir iki ülke arasında birçok konuda farklılık vardı. Bir sürü meselede anlaşamıyorlardı. Ama şu anda yaşanan, daha önce benzeri görülmemiş, çok daha derin bir kopukluk.

Tarih nasıl şekillenecek elbette göreceğiz. Ancak şimdiki gidişat, 17 yıldır Pensilvanya’da oturan Fetullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi işinin, Washington’ın pozisyonunu değiştirmemesi halinde Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerde bir dönüm noktası olacağı yönünde.

*

NEDİR durumu önemli kılan? Bir defa hükümetlerin konuya yaklaşımları temelden farklı. Cuma günkü darbe girişiminde Ankara’nın Gülen’i suçlayan ifadelerine Washington’ın Dışişleri Bakanı seviyesinde verdiği ilk tepki de bunun işareti. Çünkü John Kerry, “Bu kişi ABD’de yaşıyor. Bizim de sorumluluğumuz var. Biz de bakacağız” demedi. Onun yerine “Kanıt sunun” dedi. Sonra da “Yardım hazırız” diye ekleyip kestirip attı. Gerçi iade süreci için de birlikte çalışmayı, ekip kurmayı önerdiler. Ama bu da aslında Türkiye’nin salı günü Amerikan Yönetimi’ne yolladığı belgelerin Gülen için resmi bir iade başvurusu olarak görülmediği anlamına geliyordu. Yani baştaki tavır hiç değişmedi. En son cuma günü Başkan Obama da aynısını söylüyordu: “Kanıt”. Oysa Ankara, hikâyeye başından itibaren politik perspektiften yaklaştı. Amerikalıların teknik yaklaşımına karşı, “Sen müttefikimsin. Bu işte siyaseten yanımda ol” beklentisiyle hareket etti. Ve bu çelişki de, iki hükümet arasında aşılması zor bir görüş ayrılığına dönüştü.

*

ANCAK bu da değil. Gülen’in iadesi işinin Türk­Amerikan ilişkilerinde tarihi sonuçlar doğurması riski sadece bundan kaynaklanmıyor. Asıl önemlisi, iki ülkenin basınında, hükümet dışı çevrelerinde de olaya bakış taban tabana zıt. Mesele şu: Türkiye’deki kamuoyunda bu işin arkasında Fetullah Gülen olduğuna dair geniş bir konsensüs oluşmuş durumda. Amerika’da ise çoğunluk en fazla böyle bir ihtimal olabileceğini düşünüyor. Çünkü tam aksine… Hafta başından beri kentin düşünce kuruluşlarında düzenlenen Türkiye toplantılarına katılan, konuştuğum birçok emekli diplomat, kanaat önderi, gazeteci Amerikalı, her şeyin bir komplo olduğuna inanıyor. Öyle trajik bir durum ki… Şimdiye kadar her fırsatta Türkiye’yi komplo teorilerine meraklı olmakla suçlayan insanlar bunlar. Şimdi çıkıp, ölen yüzlerce insana rağmen “Darbe bir oyundu, Erdoğan planladı” diyorlar.

Bu sadece işin retorik boyutu. Geçen hafta yazdığım yazıdan sonra eleştirmek için telefon edip, ABD’nin Gülen konusundaki pozisyonunu değiştirmesi gerektiğini söylediğimde “Bunu söylemenin bana düşmeyeceğini” iddia eden, “basın özgürlüğü savunucusu” Amerikalı düşünce kuruluşu liderlerini hiç saymıyorum bile

*

ÇOK zor geçecek bundan sonraki dönem. Ve eğer Amerikan Yönetimi, ABD’de yaşayan Gülen konusunda hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranmaya devam ederse, iş büyük bir kırılmaya dönüşecek.

Darbe girişiminden tam iki gün önce Amerikan Kongresi’nde bir toplantı vardı. “Türkiye’nin demokratik gerileyişi” başlıklı bir oturum. Türkiye’nin son dönem yaptığı hataları haklı olarak eleştiren konuşmalar yapıldı. Ancak birçok Gülenci’nin olduğu salonda, panelin bir yerinde, komite başkanı, Cumhuriyetçi California Milletvekili Dana Rohrabacher, doğrudan Gülen’i sordu. Olumlu anlamda masonlara benzettiği, iyi işler yapma peşinde olduğuna inandığı gruba Türkiye’de neden böyle bir muamele yapıldığını merak ediyordu. Paneldeki konuşmacılardan biri de cevap verdi. Ve Gülencilerin sadece barış yanlısı işler yaptıklarına tanık olduğunu anlattı. Yaptıkları bazı hatalar da varmış ama sadece “barış”.

Halbuki şimdi durum öyle karışık ki… Sanırım Gülenciler bile o meşhur Amerikalı uzman kadar emin değiller. Paneldeki konuşmacılardan biri cemaatin kurduğu Rethink Enstitüsü’nün başındaki Fevzi Bilgin’di. O da o gün benzer sözler sarf etti. İki gün sonra darbe olunca da Bilgin enstitüden ayrıldığını duyurdu. Akademiye döneceğini açıkladı. Telefonlara çıkmıyor.

*

HAFTA içi durumu görmek için gittiğim Pensilvanya’daki Gülen’in çiftliğinde de benzer bir izlenim edindim. Sadece yabancı gazetecileri kabul ettiklerini söyleyip içeri almadılar. Ancak girişte konuştuklarımda tek gördüğüm şey umutsuzluktu. 32 yaşında. İki yaşında bir kızı, dört aylık bir oğlu var. Hem çalışıyor hem de okuyup doktorasını bitirmeye uğraşıyor. “Ben artık bundan sonra hayatta mutluluk görmem” dedi. Boğazım düğümlendi.

Sorun… Bu işlere kalkışanlar dışında onun gibi binlerce insan var aralarında. Ve onlar bile kendi aralarında bir hayalkırıklığı yaşıyorlar. Ama Washington’dakiler milim kımıldamıyorlar. Normal değil. Ve böyle devam ederse… Amerikalılar Gülen konusundaki politikalarını gözden geçirmezlerse… Türk­Amerikan ilişkilerinde bambaşka bir dengeye neden olacaklar.

Tolga Tanış – Hürriyettolga tanış

Liyakat ilkesi ve hukuk geçerli kılınmadıkça… – İbrahim Ö. Kaboğlu

İbrahim Kaboğlu’nun bu yazısı Birgün’den alındı

Sn. Erdoğan, gerek başbakanlığı döneminde gerekse Cumhurbaşkanı olarak, geçmişe yönelik iki hedefi öne çıkarma alışkanlığını hep sürdürdü:

-Tek parti dönemi,

-Koalisyon hükümetleri.

Tek parti dönemini yakın geçmişe dönük siyasal söyleminin merkezine oturtmasının nedeni, o dönemin demokrasi ve hukuk eksiğinden kaynaklanmıyor. Ana nedeni, Cumhuriyet reformlarının din yerine dünyevi gereksinimleri öne çıkarmış olması: Laiklik ve çağdaş uygarlık düzeyi…

Koalisyon hükümetlerine ise, sadece söylemde değil, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası görüldüğü üzere, eylemsel olarak da karşı çıktı. Bunun başlıca nedeni, AK Parti’nin TBMM’deki çoğunluğu kaybetmemek için aldığı önlemlere meşruluk zemini yaratmak. “İstikrar” sloganı, neredeyse tabu haline geldi. Öyle ki, Hükümet politikalarına yönelik eleştiriler ile darbe arasında bağlantı ilişkisi hep canlı tutuldu. Hatta sınavlarda yapılan yolsuzlukları eleştirerek bunların üzerine gitmek isteyen çevreler, Tv ekranlarından, istikrarı bozup darbeye zemin hazırlamakla bile “itham”! edildi.

Yozlaşma ve çürüme nedenleri…

Fakat şu bir gerçek: Anayasal kurumlar içinde ve arasındaki ayrışma ve çatışma, en sorunlu koalisyon hükümetleri dâhil hiçbir hükümet döneminde, hatta Milliyetçi Cephe Hükümetleri ve 12 Eylül öncesi Demirel’in azınlık hükümeti döneminde bile görülmemişti.

Şimdi; “darbeyi Erdoğan ve Hükümet’in kararlı tavrı önledi” diye, dünyevi ve uhrevi kahramanlık türküleri ve silah sesleri eşliğinde meydanları inletenler, öncelikle Türkiye, “anayasal kurumların bu denli yozlaşmasına nasıl geldi?” sorusunu sormak zorunda.

Gülen Cemaati’nin tarihini kırk yıl geriye götürenler, 10 yıl süreyle Türkiye’yi ittifak yaparak yönettiklerini unutmamalı. AK Parti hükümetleri, bu ittifakı, özellikle Anayasa’nın iki hükmünü sürekli ihlal ederek sürdürdü:

-Kamu hizmetlerinde liyakat ilkesi (md.70), yerini “kamu hizmetlerinde tarikat”a bıraktı;

-Devletin, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma” yasağı (md.24/son), yerini, “mezhep-tarikat ekseninde devleti yönetme”ye bıraktı.

Özetle, liyakat ve laiklik ilkeleri yerine, “yandaşlık ve din bağı”, Devlet yönetiminin ekseni haline getirildi. Bu süreçte, vesayet ve darbelere karşı mücadele söylemiyle, “algı operasyonu” hep canlı tutuldu.

Üçlü çelişkiye dikkat!

Ne var ki, “asıl darbe”, en az on yıl boyunca, “vesayet ve darbelere karşı mücadele”de müttefiki (bir tür “koalisyon ortağı”) tarafından yapıldı. Birinci çelişki bu.

İkinci çelişki ise, darbe girişimi, en çok kendilerini “darbenin mağduru” olarak görenleri memnun etti.

Üçüncü çelişki ise, darbe girişimcisi ile muhatabı, “dinsel müttefik” oldukları halde, camiler ve dinsel sloganlar, “darbeye karşı koyma araçları” haline getirildi. Öyle ki, darbe sanki dinsiz ve ateistler tarafından dine karşı yapılmış gibi şu görüntü yaratıldı: anayasal düzeni silah zoruyla yıkma girişiminde bulunan cuntacılardan çok, dine saldıran silahlı kuvvetler mensupları.

Darbenin halkaları

Anayasal kurumların ve liyakatın değersizleştirilmesi yolunda, “her istenenin verildiği” dönemin ardından, kesinlikle lanetlenmesi gereken silahlı kalkışma, darbe halkalarından biridir aslında. Neden ve nasıl?

-Kısmi anayasal darbe: 24/son ve 70. Maddelerin askıya alınarak, mezhep-tarikat ekseninde kurulan ittifak dönemi.

-Anayasasızlaştırma: Ağustos 2014’ten itibaren, siyasal rejim bakımından anayasal düzenin askıya alındığının ilanı.

-Silahlı darbe girişimi: “Kısmi anayasal darbe” döneminde oluşturulan elverişli zeminin itici güç olarak katkıda bulunduğu silahlı darbe girişimi.

-Hukuk darbesi: 15 temmuzdan bu yana, giderek yaygınlaştırılan hukuk dışı işlem ve uygulamalar…

Tek yol: Hukuku savunmak

15 Temmuz gecesi kâbusunun bir kez daha yaşanmaması için ne gerekiyorsa yapalım: Meydanlara çıkalım, sloganlar atalım, cuntacıları ve onları destekleyen güçleri lanetleyelim…

Ne var ki, sorunu, dünden bugüne, “silahlı darbe girişimi”ne nasıl gelindi?” şeklinde sormaz isek, nedenleri sağlıklı olarak tahlil edemeyiz.

Aynı şekilde, son beş günde yaşadığımız hukuk dışı ortamı görmezden gelirsek, bugünden yarına hiçbir biçimde güvenle bakamayız.

Sonuç olarak, kamu görevlerinde bilgi, uzmanlık ve liyakat geçerli kılınmadıkça, Hukuk Devleti’nin asgari gerekleri yeniden tesis edilmedikçe, “Türkiye barışı”, safça bir umut olmanın ötesine geçemeyecek.

İbrahim Kaboğlu – Birgünkaboğlu

Yeni Türkiye, Eski Oyun

Ben bir hikaye biliyorum. Babam anlatmıştı yıllar önce. Kimseye anlatma demişti. Zaman geçti. Ona verdiğim sözü tutup kimseye anlatmadıkça o hikayeye dair daha da çok şey öğrendim. Kimselere anlatmadıkça, etrafımda daha da çok o hikayenin kenarından köşesinden ya da bizzat kendisinden konuşulduğunu fark ettim. Bizler, hikaye kahramanının eşi, dostu; konu-komşusu o hikayeyi konuşarak kimselere anlatmıyorduk. Ne kadar kendi aramızda konuşursak onu o kadar iyi saklıyor, sahipleniyorduk.

126

Aralık ayında babam öldü. Ben Aralık ayından beri sözümü tutmakta zorlanıyorum. Aklımda anlattıkları, konuşmak istiyorum. Hangi hikayeyi kimden, neden sakındığımızı unutmadım. Ama bu o hikayeleri saklayabilecek kadar güçlü olduğum anlamına gelmiyor. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra idamın tekrar gündeme gelmesiyle.

İlk harf: İdamın İ’si

12 Eylül’den sonra Türkiye’de 50 idam cezası uygulandı. Son idam mahkumu Hıdır Aslan’ın karşı koğuşundaki 51. mahkum bu hikayenin kahramanı. Hıdır’la son kez o konuştu insanca. Sonra, ertesi gün de onu almaya geleceklerdi. Bekledi. Gelmediler. Bugün yaşıyor.

Hikaye başta bu kadardı. Biz onu sakladıkça uzadı, başka hikayelere aktı. 51. İdam mahkumunun infazdan kurtuluşunun hikayesi sevinç dolu mu olmalıdır mesela? Umutlanmak için mi anlatırsınız, öfkeyi aşarak nefretle sınanmak için mi? Kader, mücadele, inanç ya da tarihsel durum cümleleriyle açıklanabilir mi 51. idam mahkumunun o zaman yaşadıkları. Yıl: 1984.

Dağlara çıktığını, denizlere açıldığını sonra da bir kıyıya demirlediğini duydum. Babamla İzmit’teki evin balkonundaydık. Tamam, demiştim Bahar artık karıştırma, aklında böyle kalsın bu hikaye.
Kalmıştı da aslında. Bu geceki dolunay gibi sade ve aydınlık, kendime has bir kaç yolunu bulmuştum acıları geride bırakmanın.

image

Bu bir yol. Hepimizin içinden geçebilen güzel ve zor bir yol. Şiir gibi yani. İçinde idam’ın i’si yok.

Darbe girişimini ilk duyduğumda o kadar çok korktum ki, ne kadar korkabildiğime şaşırdım. İdam bu korkunun son halkasıydı belki de. Sonuçta idamsız darbeler, darbesiz idamlar da vardı dünyamızda ve 2016 yılındaydık. Görüntüler geldi gözümün önüne: yeşil evdeki slogan atölyeleri, en yakın arkadaşımın eşcinsel olduğunu söylediği akşam, babamla köyde ekoloji cep kitabını okuyuşumuz, sokak yürüyüşlerinde unutamadığım olaylar… Anlar güzeldi ama ben kendimi berbat hissediyordum. Sanki o anları kaybetmiştim, artık benim değillerdi. Onlar da, kaybetmemek için kimseye anlatmayacağım hikayelerden miydi artık?

Darbenin D’si mi, Demokrasinin D’si mi?

Şimdi D dedin, buraya yazdın. Kimisi için darbenin, kimisi için demokrasinin çağrışımı oldu. D sadece bir harf ve sen bir harf üzerinden Demokrasinin reklamını yapmaya çalışıyorsun. D insanlara demokrasiyi çağrıştırsın, darbenin değil demokrasinin ilk harfi olsun toplumsal algımızda diye mücadele ediyorsun. Hayat bir seçim deniyor ve tercihler arasında bırakılıyoruz çoğu zaman iyiyi bulmak için…
Oyun adam asmaca, sor bakalım aradığın kelimede d var mı, asılmaktan kurtulmak için?

image

Yokmuş.

Belki de D’yi fazla anlamlandırdığın için şimdi sadece bir harfi değil, koskoca demokrasiyi arkada bırakmak zorunda kalmış gibi hissediyorsun. Ben böyle hissettim yani. Özellikle geziden sonra sokakları öyle sahiplenmişim ki (yukarıdaki haliyle sahiplenmek), Recep Tayyip Erdoğan daha ilk bağlantısında sokaklara çağırdığı anda kalabalıkların çıkacağına inanamadım, sokakları kaybedeceğimi hissettim. Yukarıdaki mesele yani, olay sokakların siyasi simgesine bile gelmemiş, ben hemen kaybetmiş hissediyorum. Bu hallerime gülümsüyorum şimdi. Sana ne oluyor ayol?

Aynı anda Muhafazakar’n M’sini, Kadının K’sını ve Şölenin Ş’sini söylüyorum.

image

Cesaretli (olduğunu zannettiğim) çıkışlar yapmaya çalışırdım kendimce.

Ben daha müslümanlıkla ilgilenmezken sunniliği önemseyen bir arkadaşıma ateist olduğumu söylemiştim. Hiç o an olduğum kadar ateist olmadım, olmayı da hiç o an önemsediğim kadar önemsemedim. Başbakan Binali Yıldırım’ı ağlatan resmi gördüğümde hatırladım bunu.

image

Sanki sokağa çıksam, tekrar öyle ateist; ve daha çok devletsiz, milletsiz, cinsiyetsiz olmak için tarihi bir fırsatım vardı yani. O yüzden ben de olsam bu resimde, belki de yüzü gülerdi Yıldırım’ın. Toplumsal hareketler böyledir diyebiliriz sanırım. Bireyin, sade bir birey olarak görünür olabilmesi için o hareketin, topluluğun çalışması, katılımcı, yaratıcı falan olması iyi olur. Bu resim de bir çeşit yaratıcılığın sonucu değil mi? Hiç böyle olmayan askerlere karşı siper almak, öncelikli olarak bunu gerektirmeyebilir, bence çok da anlaşılır bir durum. Yani 15 Temmuz gecesinde neden az kadın, hiç çocuk, hiç lgbti, az gezi vardı diye konuşmaya başlayabilirsek önyargıları görmüş olur, elimize birlikte yaşam adına olumlu veri geçmiş olurdu. Henüz o noktaya gelmedik sanki.

Harf dayanışmasına devam ediyorum ve E, L, R ve N diyorum.
image
Yüzüm tek bir harf mi şimdi? Vay yalan dünya. Kuralları iyi çalışmadım demek.
Pekala. Bunu bir kadın yazdığı için saçlarım ve memelerim için devam ediyorum.
Kelimenin ne olduğunu en başından beri biliyorum sonuçta. Beni suçlamayın, herkes biliyor kurtarıcı kelimenin ne olduğunu, yine de oynuyor bu eski oyunu. İsmi iyi yaşayan, güzel yaşamayı bilen anlamına gelen bir arkadaşım demişti, duygular üzerine çalışmak çok zormuş diye. Eh, insanın önce kendisiyle barışık olması zor çünkü. Hep böyle miydi?
Büyüdüm ve herkesin kendisini sevmeye meraklı olmadığını fark ettim. Kabullenmem de ciddi zamanımı aldı. Ve hala anlayamıyorum bir resme bakıp ağlayabilen biri idam cezasını nasıl savunabilir?
Bu soru burda kalabilir böyle. Oyun daha bitmedi çünkü.
image
Çöp kadın da idam sehpasını kaçırıp bize yukarıdaki resmi bıraktı..

126-Bahar-Topçu

 

 

Bahar Topçu