Ana Sayfa Blog Sayfa 3366

Ahlaki Bir Açmaz: Hem Darbeye Hem BAK’a Karşı Olmak – Kerem Altıparmak

Kerem Altıparmak’ın yazısı www.bianet.org sitesinden alındı

15 Temmuz sonrasında Türkiye’deki temel ahlak ölçütünün “darbe karşıtlığı/taraftarlığı” olduğunu söylersek abartmış olmayız herhalde. Bir kişinin iyi mi, kötü mü olduğu darbe karşıtlığı üzerinden tarif ediliyor. Her ne kadar daha çok “FETÖ”cülük şeklinde ifade edilse de, bu örgüt bir kimlik kartı dağıtmadığı için temel ahlaki ölçünün darbe taraftarlığı üzerinden kurulduğunu söyleyebiliriz.

Öyle ki, diğer suçlar toplum içerisinde affedilebilir, rehabilite edilebilir görünürken darbeciliğin affedilemez olduğu ve en ağır şekilde cezalandırılması gerektiği dillendiriliyor. Hatta darbecilere hapishanelerde yer açabilmek için diğer suçlardan hüküm giymiş kişilere dolaylı af getiriliyor. Dahası, darbe suçu nedeniyle daha önce kaldırılmış olan idam cezasının geri getirilmesi ve hatta geriye yürütülerek uygulanması bile tartışılıyor. Öyleyse darbeciliğin ahlaki anlamda kınanırlığı o kadar yüksek ki çok güçlü bir hukuki ilke olan ve Anayasa’da da korunan “suç ve cezaların geri yürümezliği” ilkesinin bile bu ahlaki ilke karşısında koruma görmeyeceği düşünülebiliyor.

Peki, darbe karşıtlığını bu derece güçlü bir ahlaki talep haline getiren temel ilke nedir? Eğer ilke bu kadar güçlüyse, ahlaki tutarlılık başka alanlardaki talepleri de bu ilkeye göre uyarlamayı gerektirir mi?

Çok soyut düzeyde kalmamak için yukarıda dillendirdiğim soruyu çok somut ahlaki alanlar üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Hatırlanacağı gibi çok sayıda üniversite yöneticisi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra “Demokrasi Nöbet”ine katıldı ve darbe karşıtlıklarını sosyal medya üzerinden paylaştı. Aynı akademisyenlerin daha sonrasında ise Barış için Akademisyenler (BAK) hakkında ihraç talebinde bulunduğu görüldü. Öyle ki 1 Eylül tarihli 672 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bazı akademisyenler bu talep üzerine kamu hizmetinden çıkarıldı.

Ben “Darbe karşıtlığı”nın arkasındaki ahlaki ilke ile BAK Akademisyenlerinin ifade özgürlüğünü savunmanın arkasındaki ahlaki ilkenin aynı olduğunu savlayacağım. Bunlardan birini savunanın, diğerini reddetmesi imkansız olduğu için de bunu yapanların ahlaki tutarlılık içerisinde olamayacağını ileri süreceğim.

Şüphesiz, bu sav darbe karşıtlığı ile benzeri başka çok sayıda ahlaki duruş arasında da kurulabilir. Ama bu örneği seçmemin, birkaç nedeni var.

Birincisi; burada seçilen ahlaki aktörler, yani üniversite yöneticileri, iyi eğitimli, muhtemelen bu muhakemeyi güçlü bir şekilde yapabilecek ajanlar. Bu yazıda ileri sürdüğümüz ahlaki tezi neden yanlış gördüklerini söyleyebilirler. İkincisi; kronolojik olarak her iki olay birbirine çok yakın olduğu için kararlara etki edebilecek değişkenler sınırlı. Bir ahlaki ilkenin evrensel olma iddiası varsa yıllar onu değiştiremez ama uygulanmasına etki edebilecek çeşitli değişkenler yıllar içinde ortaya çıkabilir ama bir ilkeyi bu derece güçlü savunan bir kişinin bir hafta sonra bu ilkenin tam tersine hareket etmesi ciddi bir ahlaki tutarsızlığa yol açar. Üçüncüsü; konumum itibariyle bu aktörlerin tavırlarını doğrudan gözlemleme şansım oldu.

Darbe karşıtlığının ahlaki ilkesi nedir?
İnsanlar, büyük kitleler neden darbe girişimine karşı olurlar? Darbeciler neden ahlaken bu kadar güçlü bir şekilde lanetlenir? Darbecinin durumunu, ahlaken kınanan başka davranışlardan daha ağır kılan nedir?

Bu sorunun birinci olası cevabı, darbenin devlete karşı işlenmiş bir suç olması olabilir. Devletin her yönüyle kutsandığı bu günlerde ilk başta bu iddia mantıklı gelebilir. Ne var ki, darbe karşıtlığının gerçekten ahlaki ilkesi bu olsaydı, başarılı darbelerin kınanması imkansız hale gelirdi. Eğer darbeci gücünü yetirir ve başarıya ulaşırsa, devlet o olacağı için darbeye karşı çıkmanın ahlaki bir ilkesi de kalmayacaktı. Örneğin bu durumda ne 27 Mayıs, ne 12 Eylül ve ne de 28 Şubat kınanabilir. Oysa mevcut hükümet 15 Temmuz öncesinde tüm darbelerle yüzleşmeyi sıklıkla dile getiriyordu. Dahası 2010 Anayasa değişikliğinin temel motivasyonlarından biri Geçici 15. Maddeyi kaldırmak ve darbeyle yüzleşmekti. O halde, darbeyi kınanır kılan şey hedefinin devlet olması olamaz. Zaten sivilleşmeyi ısrarla vurgulayan bir siyasi ortamın halka rağmen devleti bu derece kutsaması da garip olurdu.

İkinci olarak, darbe karşıtlığının ahlaki ilkesi sivil/asker ayrımı olabilir. Gerçekten de son yıllarda sıklıkla vurgulanan askeri vesayetin kaldırılması talebi bu açıdan okunabilir. Bununla birlikte, askeri vesayet ve sivil/asker ayrımı kendi başına bir ilke olamaz. Olsa olsa bir ilkenin sonucu olarak kullanılabilir. Bir kişinin bir başkasına nasıl davranması gerektiğini söylemesinde tek başına bir sorun yoktur. Bir başkasına nasıl davranması gerektiğini söyleyen kişinin bunu söylemesinin meşru olup olmadığı önemlidir. Söz gelimi, sivilin askere emir vermesi durumunda, vesayet ve kontrol sorun yaratmaz ama asker silahın namlusunu göstererek sivile belli şekilde davranmasını söylerse, bu emir ahlaken meşru görülmez.

O halde, darbe karşıtlığının ahlaki ilkesini daha derinde aramak gerekir. Bu derinliği 15 Temmuz sonrasında sıklıkla duyduğumuz iki kavramda bulmak mümkündür: “Milli irade” ve “demokrasi”. Bu kavramlar, halkın özgür iradesinin güç yoluyla değiştirilmesinin, bastırılmasının asla kabul edilemeyeceğini vurgulamaktadır. Peki neden?

Aslında tüm milli ve yerli vurgusuna rağmen son derece evrensel bir nedenden dolayı. İnsanın kendi özgür iradesine aykırı bir şekilde hareket etmeye zorlanması, insan onurunu çiğnediği için ahlaken yanlıştır ve kabul edilemez de onun için. Bunun içindir ki, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere siyasetçiler, Batı’yı bizzat kendisinin sahiplendiği bu evrensel ilkelere sahip çıkmamakla ağır bir şekilde eleştirdi, özeleştiriye çağırdı. Batılı hükümetler, Türkiye’nin hukuk kurallarıyla bağlı olmadıklarına göre olsa olsa evrensel bir ahlak ilkesini çiğnedikleri için kınanabilirlerdi. O ilke de sanırım artık bizim için son derece açıktır: “İnsanlar şiddet ve zor kullanarak iradeleri aleyhine davranmaya zorlanamazlar”. Bu zorlamaya karşı direnmek ahlaken meşru ve hatta bayrak haline getirilecek bir davranıştır çünkü insan onurunun en açık tezahürüdür. Nitekim, en ağır silahlar karşısında vücudunu siper eden 240 kişi, onurlarını korumak için yaptıkları bu davranış için saygıyla anılıyor.

Barış için Akademisyenler
Girişte belirttiğimiz gibi demokrasi nöbetlerinde toplumun farklı kesimlerinden insanlar yer aldı. Yer almayanlar da sözlü ve yazılı olarak darbe karşıtlığını dile getirdi. Bunların arasında rektörler, dekanlar vs. gibi üniversite yöneticileri de vardı. Buraya kadar sorun yok, hatta halkla aradaki mesafeleri kaldırmak açısından takdir edilecek bir davranış var. Nihayetinde, darbeye karşı koyanlar sadece kendi iradelerini değil şiddetle ortadan kaldırılacak tüm iradeleri savunmuşlardı. Toplumun kanaat önderlerinin, rektörler dahil, bu onurlu davranışı selamlamaları da şüphesiz bu ahlaki ilkeye verilen önemin vurgulanması açısından önemliydi.

Sorun aynı ilkenin her durumda uygulanıp uygulanmayacağı noktasında ortaya çıkıyor. Darbe karşıtlığını muhtemelen yukarıda açıkladığımız ahlaki ilkeye dayandıran üniversite yöneticileri, özgür iradesiyle bir metni imzalamış meslektaşlarını hukuk zorunu kullanarak imzadan vazgeçirmeye ya da salt bu nedenle cezalandırmaya çalışıyor.

Oysa eğer darbe karşıtlığının arkasındaki ilke evrensel bir ilkeyse ve Batılı siyasetçiler bile bu ahlaki ilkeye uygun davranmaya davet ediliyorsa, tüm davranışlarımızın bu ilkeye uygun olmasını istemek gerekmez mi? Darbe karşıtlığının arkasındaki ahlaki ilkenin BAK imzacılarının iradelerini zorla değiştirmenin yanlışlığını ortaya koymada da işlemesi gerekmez mi?

Şüphesiz iki olay arasında önemli bazı farklar var. Ama bu farklar ilkenin geçersiz kalmasını veya değişmesini gerektirir mi? Sanırım bu soruya, her iki olay arasındaki farkları inceleyerek cevap bulmak mümkün.

İki örnek arasındaki birinci temel fark, kullanılan şiddetin farklı olması. Darbeciler, doğrudan öldürücü silah kullandılar, birçok kişinin hayatını kaybetmesine neden oldular. BAK imzacıları ise sadece hukuki bir tehdit altındalar, yani onlara karşı kullanılan tehdit fiziksel değil. Gerçi, bir mafya babasının imzacıları kan banyosuyla tehdit etmesini, sosyal medyada akademisyenlere yapılan yönelik ağır tehditleri görmezden gelemeyiz ama en azından ağır silahlarla sivillere yönelik gerçekleşen bir saldırının olmadığını da not etmemiz gerekir.

Gerçekten de, darbeden aylar öncesinde “medeni ölü” kavramını ağzına pelesenk eden Cem Küçük, savcıların akademisyenlerin evini basmasını eleştirmiş, onların “medeni ölü” haline getirileceğini belirterek başka yaptırıma ihtiyaç olmadığını belirtmişti. İki şiddet tipi arasında ilk başta çok temel bir fark olarak gözüken bu fark aslında sanıldığı kadar da kritik olmayabilir. Şöyle ki; eğer darbeciler başarılı olsalar ve insanları sonrasında işlerinden atsalardı, bu davranışlarının, sırf silah kullanmadıkları için meşru olduğu ileri sürülebilir miydi? Örneğin, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasası ile işten çıkarılmaların bu nedenle meşru olduğu ileri sürülebilir mi? Başarılı bir darbeci, olası karşı çıkışları fizikselden çok hukuksal araçlarla bastırdığına göre yaptıklarının bir kısmına meşru diğer kısmına ise gayrimeşru muamelesi yapılamaz. Ölçüt, eylemin diğer ahlak ajanlarının iradesini kırmaya yönelik olup olmadığının saptanması olmalıdır.

Bazen hukuki bir yaptırım, fiziksel bir saldırıdan daha etkili ve derin yaralar açabilir. Bu nedenle, BAK imzacılarının muhatabı olduğu tehdidin göz ardı edilebilir olduğu söylenemez. İmzacılar açısından değerlendirilmesi gereken husus şudur: Kullanılan zor, imzacıyı iradesi hilafına hareket etmeye zorlayacak güçte mi? KHK’ler aracılığıyla kamu hizmetinden uzaklaştırılan bilim insanlarının açlığa mahkum olduğu açık. Özel üniversite, özel dershane ve hatta yurtdışına çıkma alternatiflerinin tamamı kapanıyor. Bu kadar ağır bir tehditle karşılaşanların, özgür iradeleri ile hareket etmeleri mümkün değildir. Bu koşullar altında, kişinin iradesine aykırı davranışa zorlanmadığını söylemek, kullanılan şiddetin hafif olduğunu ileri sürmek pek mümkün gözükmüyor.

İki örnek arasındaki ikinci temel fark, birinin iktidar yanlısı diğerinin ise iktidar karşıtı olması. Gerçekten de, darbeye karşı çıkanlar tüm demokrasiyi koruma iddiasıyla hareket etmiş olsalar da asli olarak iktidarı ve çoğunluğu şiddet kullanan azınlığa karşı korudukları söylenebilir. BAK imzacılarının böyle bir iddiası yoktur. Tam tersine, metnin devleti ve dolayısıyla çoğunluğun siyasi değerlerini hedef aldığı ortadadır. Ancak evrensel bir ahlaki ilke, çoğunlukla azınlık arasında böyle bir ayrım gözetemez. Bir başka deyişle, çoğunluğun iradesinin azınlıktan ahlaken daha değerli olduğu ileri sürülemez. Aynı şekilde çoğunluğun sahip olduğu “insan onuru” azınlığın “insan onuru”ndan daha değerli olamaz. Çoğunluk olsa olsa siyasi kararların alınmasında dikkate alınır ama bu dikkat azınlığın onurunu hiçe sayacak şekilde tezahür edemez. İnsan onuru kavramı, herkesin doğuştan eşitliğini kabul etmeyi gerektirir. İnsan insandır, azınlıktan veya çoğunluktan olması onun bu niteliğini ortadan kaldırmaz. Bilakis, azınlığın haklarını çoğunluğun olası saldırısından daha güçlü bir şekilde korumayı gerektirir. O halde, ahlaken yanlış olan çoğunluğun mensubunun onuruna aykırı hareket etmeye zorlanması değil çoğunluk veya azınlıktan olmasına bakılmaksızın “insan”ın onuruna aykırı hareket etmeye zorlanması olmalıdır.

Aynı ayrım, iradenin doğruluğu/yanlışlığı açısından da geçerlidir. Çoğunluk da azınlık da takdirlerinde yanılabilirler. Darbe karşıtlığının ölçüsü, siyasi iktidarın ne kadar başarılı olup olmadığı değildir. Örneğin ekonomik olarak yanlış politikalar uygulayan bir hükümete yapılacak darbe meşru hale gelmez. Halk kendi iradesini seçim gibi meşru yollarla göstererek, iktidarı değiştirebilir. O halde, iktidarın doğru veya yanlış siyasi kararlar almasına bakmaksızın, insanın iradesini zorla değiştirmeye yönelik baskı koşulsuz olarak reddedilmelidir. Siyasi iktidar veya çoğunluk için geçerli olan bu koşulsuzluk şartının azınlık için uygulanmaması için hiçbir gerekçe de yoktur. BAK İmzacıları belki yanlış karar vermişlerdir. Hatta bazılarının iddia ettiği gibi dış güçler tarafından kullanılmışlardır. Ancak bunun yaptırımı, zorla kendi iradelerini ayaklar altına alarak doğru bulduklarına yanlış demeye zorlanmaları olamaz. Eğer BAK imzacıları gerçekten yanılıyorlarsa, yanılgıları zaman içinde ortaya çıkar ya da talepleri çoğunluk tarafından teveccüh görmez. Ama eğer insanların iradesine saygı duyma yönündeki ahlaki ilke doğru ve yanlıştan bağımsız işleyen bir ilke ise, ki öyle olması gerekir, akademisyenler yanlış tercihleri için cezalandırılamazlar.

Nihayet, darbe karşıtlığının arkasında yer alan insan onurunu/iradesini korumaya yönelik ahlaki ilkenin başka bir ilkeyle geçersiz kılınması ihtimali akla gelebilir. Örneğin, bir kişinin iradesinin başka bir kişinin iradesini ortadan kaldırmayı, haksız bir şekilde sınırlandırmayı hedeflediği bir durumda, o iradeye müdahale etmek meşru kabul edilebilir. Irkçı/ayrımcı söylemin bazı koşullarda engellenmesinin arkasında yatan bu karşı ahlaki ilkedir. Bu söylem, başkalarının özgür iradesini dillendirmeyi engellediği ölçüde kısıtlanabilir ve bu kısıtlama insan onuruna aykırı olmadığı gibi tam tersine insan onurunu korumaya yöneliktir. Almanya’daki Türklerin kovulması gerektiğini söyleyen bir Neo-Nazi’nin engellenmesindeki amaç bu kişinin sözleriyle orada yaşayan Türklerin iradesine saldırmasının engellenmesidir.

BAK imzacıları açısından böyle bir durum olmadığı da ortadadır. Evet, metin sadece devleti muhatap almaktadır. Ama şiddeti savunduğu veya ayrımcı/ırkçı bir ton taşıdığı kimse tarafından ileri sürülmemiştir. Bu metni okuduğu için iradesinin zorlandığını, özerk karar alma imkanının sınırlandığını kimse ileri sürmemektedir. İmzacıların, Devlete yönelik hakareti düzenleyen TCK’nin 301. maddesi uyarınca suçlanmaları da bunu göstermektedir. İmzacılar başka insanları değil, yanlış olduğunu düşündükleri politikaları nedeniyle devleti muhatap almaktadırlar. Bu nedenle, özgür iradelerinin başkalarının özgür iradesine etki ettiği için aleyhlerine getirilebilecek bir istisna yoktur.

O halde, BAK imzacılarının imzalarını çekmeye zorlanmaları, imzalarını çekmedikleri için veya doğrudan cezalandırılmaları onları iradelerine aykırı bir şekilde davranmaya zorlamaktadır. Bu zorlama, darbe karşıtlığının temelinde yatan temel ahlaki ilkeyi, yani insanların baskı ve şiddet altında özgür iradelerine aykırı davranarak onurlarından vazgeçmeye zorlamanın kınanması gerektiği ilkesini, açık bir şekilde ihlal etmektedir.

Öyleyse, ahlaken tutarlı davranacak bir ajan hem darbe karşıtı olup hem de BAK imzacılarını cezalandırma, baskı altına alma yoluna gidemez. Darbe karşıtlığı eğer gerçekten bir ahlaki ilkeye dayanıyorsa, zorunlu olarak BAK imzacılarının farklı siyasi görüşlerine de saygı duymayı gerektirir.

Yukarıda açıklandığı gibi darbe karşıtlığı açık ve evrensel bir ahlaki ilkeye dayanmaktadır. Bu ilke, kimsenin kendi iradesi aleyhine şiddetle davranmaya zorlanamayacağı ilkesidir. Bu ilkeye sahip çıkan ve darbeyi kınayan bir rektör, ardından kalkıp BAK imzacılarını iradeleri nedeniyle cezalandıramaz, cezalandırılmasını teklif edemez. Daha doğrusu şimdi hukuken cezalandırır ama bu davranışı hiçbir zaman ve yerde ahlaki bir ilkeyle savunulamaz. Bu ilke çok güçlü bir insan hakları ilkesi olduğu için de, günü gelir daha önce alınmış pozitif hukuk kurallarını geriye yönelik olarak da geçersiz kılar. O kararı alanların ahlaki sorumluluğu ise ebedidir çünkü bu sorumluluğun arkasındaki ahlaki ilke evrenseldir.

Kerem Altıparmak – www.bianet.org

Kerem Altıparmak
Kerem Altıparmak

Memleketin bağırsak sorunu ve ishal olma ihtimali…- Murat Sevinç

Murat Sevinç’in yazısı www.diken.com.tr sitesinden alındı

Çocuklardan birine “Elini prize sokma evladım, çarpılırsın” dediğinizde, sokmuyor. Eylem ile sonucu arasındaki bağı kurabilecek temel eğitimi almış. Bir diğeri, parmağını sokup çarpılıyor ve bir daha yapmıyor. Deneyimle buluyor doğru yolu.

Üçüncü tip ise aynı şeyi defalarca yapıyor. Ne kadar uyarırsanız uyarın. İntikam almak ister gibi. Hem kendi canı yanıyor hem de sizi korkutup sinirinizi bozuyor. Atsan atılmaz, satsan satılmaz.

İşte bu üçüncüsü, çok tanıdık!

12 Eylül darbesi olduğunda çocuktum. Atmosferi hatırlayabilecek yaştaydım. Devletin, Kürtleri, solcuları ve olaylara karışmış Ülkücüleri öldürüp işkence yaptığı yıllar. Tabii Kürt diye bir ‘şey’ yoktu, resmi söylemde ‘dağ Türkleri’ idi onlar. Lise yıllarındayken çatışmalar başladı. Üniversite dönemi de bu atmosferde geçti.

Devleti yöneten parlak takım elbiseli sevimsiz herifler her gün TV’ye çıkıp ‘ölenlerin kanlarının yerde kalmayacağını,’ ‘mücadelenin tek bir terörist kalana dek devam edeceğini’ ve tabii ki ‘kararlılığımızı hiç kimsenin test etmemesi gerektiğini’ söylüyordu.

Üzerinden 30 yıldan fazla geçti. 40 binin üzerinde insan öldü. Dünya değişti. Batı demokrasilerinde yönetim biçimleri dönüştü. Daktilodan bilgisayara geçildi. Yakışıklılık denildiğinde Alain Delon’u örnek veren nesil yaşlandı.

Gel zaman git zaman, bir ara devlet, ‘analar ağlamasın’ sloganıyla ‘barış süreci’ başlattı. Ortalık biraz sakinledi. ‘Uygarlığın’ hiç olmazsa ‘U’su belirebilirdi. Şu oldu bu oldu derken, bir iki yıl içinde malum gerekçelerle ‘şehitler ölmez’e varıldı yeniden. Sanırım aynı kapıya çıktığını düşünen çok insan var Türkiye’de; şehitler ‘zaten’ ölmediği için anaların ‘zaten’ ağlamayacağını varsayan! Analar ağlamasın denildiğinde çılgınca alkışlayan kitleler, şehitler ölmez sloganına daha da güçlü alkış tuttu.

Şimdi yine eski sözler, klişe sloganlar, aynı şahlanan milliyetçilik. Zaten söz konusu milliyetçi çığırtkanlık olduğunda, özlenen birlik ve beraberlik (ayran ile rakının kardeşliği) hızla ‘tesis’ edilebiliyor. İki gün önce çok sayıda belediyeye kayyum atandı. Bugüne dek hiç kimsenin aklına gelmeyen bir ‘çözüm’ yolu buldular anladığım kadarıyla! Uzatmaya gerek yok.

Kürt sorununun çözülmemesi için gereken ne varsa, layıkıyla yapılıyor. Bugün lise çağında olan çocuklar, 30 yıl sonra, ‘biz gençken de böyleydi’ diyebilsinler diye herhalde. Kuşakları acı ve mutsuzlukta ‘eşitlemek,’ her bir neslin aynı bataklıkta yaşamasını sağlamak için!

Hep aynı yolu deneyerek farklı sonuç alma beklentisi, yalnızca Kürt sorununda değil, her konuda söz konusu. Şu anayasa dışı, hukuk dışı OHAL KHK’leri örneğin. Ya da on binlerce insanın bir anda suçlu ilan edilmesi. Yargılanmadan, soruşturulmadan, ne oldukları anlaşılmadan, bir gecede işlerinden ekmeklerinden edilmeleri. Aranan insanların yakınlarının rehin alınması.

Mala mülke el koymalar. Türkiye bazı uygulamalarında 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’nın gerisine düşmüş durumda.

Oysa memleketin bu hale gelmesinde, iki üç yıl devam eden ve yüzlerce insanın canını yakan o berbat yargılama süreçlerinin büyük payı var değil mi? O dönemde aklı başında, dürüst insanlar davalardaki hukuk dışılıklara dikkat çekiyordu. Davaların içeriğinden söz etmiyorum. Gündeme gelen bazı iddialar doğru (ki yargılananlar tarafından kabul edilen isnatlar vardı), bazı iddialar ise külliyen yalan olabilir. Benim açımdan bunun hiç bir önemi yok. Savcı ve hâkim değilim.

Önemli olan ve olması gereken, çok daha basit bazı temel ilkeleri savunma iradesini sergilemek. Nedir bunlar? Suçun şahsiliği gibi, kanunsuz suç ve ceza olamayacağı gibi, mahkeme kararı ile sabit olana dek herkesin suçsuz kabul edilmesi gerekliliği gibi, kanuna aykırı delillerin kabul edilemezliği gibi, yargılamada silahların eşitliği gibi ilkeler. Bu denli basit, birinci sınıf çocuklarına öğretilen temel kurallardan söz ediyorum. İnanın, şu sadelikte bir ‘tavır’ dahi Türkiye’nin bu hale gelmesini engelleyebilirdi.

Söz konusu ‘basitliği’ biraz daha açayım ki varmak istediğim yere gidebileyim.

Malumunuz, bazı meslekler önemli oluşlarının ötesinde saygı görürler toplumda. Özellikle din adamlığı, hekimlik ve hukukçuluk. Hiç kuşkusuz başta hekimlik (olağanüstü zor olanı) olmak üzere, önemli işler bunlar. Fakat gereğinden fazla saygı duyulmasının bir nedeni de, kullandıkları dil. Üçünün de ne dediği anlaşılmaz! Türkçe konuşmazlar çünkü.

İkisi Arapça, Farsça, eski Türkçe; biri Latince kavram seti kullanır. İnsan, bilmediğine/anlamadığına daha fazla saygı duyar gayriihtiyarî. Kişisel olarak ne zaman bir hekime yolum düşse, sanki ömrümde ilk kez konuşabilen bir insan görmüş şaşkınlığıyla bakıyorum yüzüne. Anlamakta zorlanıyorum çünkü.

Oysa bu meslek mensuplarının çalışma alanları, uzmanlık bilgisi dışında, bir de ortalama insanın ‘yaşam bilgisine’ hitap eden/dayanan niteliğe sahip.

Konumuz olan hukukçulara/avukatlara bakalım. Bütün o süslü püslü sözcüklerin tanımladığı ‘durumlar’ günlük yaşamın ta kendisi aslında ve hukuk normları dışındaki toplumsal unsurlarla da yakın ilişkili. Örneğin hırsızlık fiilinin suç olarak tanımlanmış olması gibi. Aynı fiil, hem dini kurallara hem toplumsal/ahlaki normlara aykırı. Yani TCK’de yazıyor olmasa da, herkes hızsızlık yapmanın ‘kötü’ bir şey olduğunu düşünür. Ya da birini aldatmanın, birini darp etmenin, birini öldürmenin vs.

Hukuk adı verilen olgunun yaptığı, çoğu zaman toplumsal kabullerle de örtüşen davranışları, durumları, kanıları, çağlar boyunca oluşmuş bazı ortak ilkeler ışığında (ve baskın sınıfın mayasıyla) ‘norm’ haline getirip aralarında hiyerarşi yaratmak. Kuşkusuz çok basitleştiriyorum ancak üç aşağı beş yukarı bunlar söylenebilir.

Demek ki, örneğin ‘henüz yargılanmamış bir insanın suçlu kabul edilemeyeceği,’ herhangi bir hukuk metninde yer alsa da almasa da, hukuk formasyonu olmayan bir insanın rahatlıkla ‘tahmin edebileceği’ bir ilke. Ya da kime sorsanız, “Bir insan suç işlediyse çoluk çocuğunun ne suçu var kardeşim?” diyebilir.

Bunun için ‘suç ve cezanın şahsiliği’ ilkesinden haberdar olması hiç şart değil. Sayısız örnek vermek mümkün.

Türkiye’de yıllardır iğfal edilen hukuk ilkeleri, işte bu denli basit kabullerden oluşuyor. Dolayısıyla, bir insanın gözaltına alındığı an suçlu ilan edilip lince maruz kalması gibi bir örnek bize iki şey gösteriyor: İlki, temel hukuk kurallarından birinin ihlal edildiğini. İkincisi, böyle bir yazılı hukuk kuralı olmasaydı dahi, toplum ortalamasının çok sıradan bir ahlaki ilkeden mahrum olduğunu.

Ezcümle, özellikle böylesi konulara dair ‘hukuka aykırılıkların’ artması, toplumun da geldiği vahim noktanın göstergesi. Tersinden söyleyeyim: Çoğunluğu dürüst insanlardan oluşan bir toplumun devleti, ne kolay kolay sahte delillerle yargılama yapabilir ne de bir gün muhterem dediğini ertesi gün vatan haini ilan edebilir.

Çünkü o dürüst yurttaş ortalaması, soru soracaktır. Çok basit, çok temel, çok bildik soruları.

Bir devlette insanların adaletsizliğe uğramaması için en temel, çok basit bazı ‘evrensel’ ilkelere, asgari saygı göstermek yeterli.

Üç beş yıl önceki mahkemeler esnasında temel yargılama ilkelerine uyulmadı. Aklı başında, dürüst insanlar bunu dillendirdi. Davalara verilen siyasi destek sayesinde beş para etmez savcılar kahraman ilan edildi. Her şey birbirine karıştırıldı. Muhalif sesler aynı torbaya doldurulmaya çalışıldı. İtiraz edenler darbecilikle itham edildi. Sonunda tüm davalar çöktü.

Bugün yapılanlara da yine aklı başında insanlar karşı çıkıyor. Yine her şey birbirine karıştırılıyor. Yine yanlış yöntemler uygulanıyor. Yine ve bu kez inanılmaz kalabalık bir yurttaş kitlesi ya işinden ediliyor ya endişeli halde bekliyor. Yine muhalif sesler aynı çuvala tıkıştırılıyor. Yine hukukun temel ilkeleri ihlal ediliyor.

Her şeyi savunmaya hazır soytarılar bir yana Türkiye’de hiçbir hukukçunun arkasında duramayacağı OHAL KHK’leri çıkarılıyor. Önceden, ‘uyaranlara’ darbeci diyen budala bir kitle vardı; şimdi bir diğer kitle bu kez FETÖ sempatizanlığıyla itham ediyor, uyaranları.

Sonuç? Aynı yöntemle farklı sonuç alınamayacağına göre, kuşkusuz bu kez çok daha kısa sürede çökecek günümüz uygulamaları. Sürpriz yok bu işlerde. Yanlış yöntemle doğru sonuç alınmaz. Karmaşık değil anlayacağınız. Ardından bir kez daha ‘kandırıldık,’ bir kez daha ‘Allah affetsin’ ve belli ki bir kez daha ‘alkış, alkış…’

Geldik yazının başlığına. Önceki yargılama furyası “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” zırvasıyla pazarlanmıştı. Üç beş yıl sonra anlaşıldı ki bağırsaklar temizlenmediği gibi, şiddetli bir peklik söz konusu. Memleket ayakyoluna çıkacak halde değil. 15 Temmuz sonrası bu kez sabah akşam ölçüsüzce müshil verilmeye başlandı.

Ancak malum, bunun da fazlası çok fena. Böyle giderse altını tutamaz hale gelecek koskoca Türkiye. Şimdiden emareleri var. Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın ‘subliminal yolla darbe mesajı verdikleri’ gerekçesiyle gözaltına alınmaları gibi. La havle!

İnsanlar sorgusuz sualsiz ekmeğinden edildiğinde sevinenler, kendi paçasını kurtarmak için meslektaşını ihbar edenler, solcular ve Kürtler atıldığı sürece olup bitende hiç sorun görmeyenler, işkence fotoğraflarına tezahürat yapan klavye ahlaksızları, yazarlar cezaevine girdiğinde zevk çığlıkları atanlar.

Tüm bunlar, Türkiye’de en temel hukuk ilkelerinin nasıl böylesine rahat ihlal edilebildiğinin gerekçeleri.

Bir yazar gözaltına alındığında, bir akademisyen sorgusuz sualsiz işinden atıldığında ‘iyi olmuş namussuza,’ ‘sülalesini de alsınlar,’ ‘assınlar ulan,’ ‘şerefsiz vatan haini ulan’ tepkilerini verenler, devletin tüm ‘muhtemel’ hukuk dışılıklarının güvencesi konumunda. Arkasında böyle bir yurttaş kitlesi olan hiçbir ceberut idarenin sırtı yere gelmez. Doğru dürüst gazete dahi okunmayan bir memlekette, yazarı, çizeri, akademisyeni katrana bulamak!

Döne döne aynı berbat şeyleri yaşıyoruz. Çocuklukta, gençlikte, orta yaşta. Dünya hızla değişiyor, elimizde akıllı telefonlar, önümüzde bilgisayarlar. Bugün 12 Eylül. Darbenin üzerinden 36 yıl geçti. Tam 36 yıl sonra, faşist cuntanın yaratığı olan mevzuatın en vahim uygulamalarıyla karşı karşıyayız. Darbe anayasasının temel ilkeleri dahi askıya alınmış durumda.

Yaşananlar ne denli vahim olursa olsun ‘iyi bayramlar’ dilemek adettendir. Doğru olan da budur belki. En kötü günde dahi ihmal edilmemeli insani yakınlaşma fırsatları. Hâl böyleyken, dürüst insanların, başkasının mağduriyetine sevinmek dışında hasleti bulunan namuslu insanların, adaletli ve ilkeli insanların bayramı kutlu/mübarek olsun. Diğerlerinin, olmasın.

Bir de tabii, son KHK ile işinden olan değerli meslektaşlarımıza selam etmek isterim. ‘İmzacı’ oldukları için, fırsat bu fırsat denilerek ihraç edilen meslektaşlarımıza.

Bizim SBF’den atılan Nail’e, Onurcan’a, Celil’e, Aysun’a, Ozan’a, Kamuran’a, Ezgi’ye; İLEF’ten Gülseren’e, İlkay’a, Vahdet’e, Can Irmak’a (açığa alındı); DTCF’den Esra’ya…

Yazı önerisi: Meslektaşım Kerem Altıparmak OHAL KHK’si üzerine nefis bir yazı kaleme aldı. Hararetle önerim. Bu yazıları fahri kara kuvvetleri komutanı TBB Başkanı da okuyordur umarım. Temel hukuk ve insan hakları bilgisi herkese lazım.

Murat Sevinç – DikenMurat Sevinç

Dünyadan Altanlara büyük destek

altanlara-destek54 önde gelen yazar, akademisyen ve yayıncı Ahmet ve Mehmet Altan’ın gözaltına alınmasına tepki gösterdi

Platform24.org sitesinin haberine göre dünyanın önde gelen yazar, akademisyen ve yayıncıları Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın gözaltına alınmasına ortak bir mektupla tepki gösterdi. Mektupta Türkiye hükümetinin yazarlara yönelik sindirme harekâtına son vermesi çağrısı yapıldı.

Nobelli edebiyatçılar JM Coetzee ve Orhan Pamuk’un yanı sıra, John Berger, Elena Ferrante, Breyten Breytenbach, Peter Carey, Russell Banks, Alberto Manguel, Roberto Saviano, A.L. Kennedy gibi dünyaca ünlü yazarların imzaladığı mektuba ayrıca tarih, ekonomi, sanat tarihi, antropoloji, edebiyat gibi alanlarda dünyanın önemli üniversitelerinde görev yapan akademisyenler ve uluslararası yayınevlerinin sahipleri de destek verdi.

54 kişinin ilk imzacısı olduğu mektubun tam metni ve ilk imzacılarının tam listesi aşağıda yer alıyor:

Biz aşağıda imzası bulunanlar, dünyanın tüm demokratlarını, Türkiye’yle ve Türkiye’nin önemli bir rol oynadığı Ortadoğu’nun geleceğiyle ilgilenen herkesi, Türk Hükümeti’nin, farklı fikirleri savunan Türkiye’nin en parlak düşünür ve yazarlarına karşı yürüttüğü sindirme ve baskı harekâtına karşı durmaya çağırıyoruz.

Bu mektubun arka planında 15 Temmuz 2016’da neyse ki başarısızlıkla sonuçlanan ve başlamasından sonra kısa sürede bastırılan darbe girişimi yatmaktadır. Türkiye halkı, ülke kurumlarına karşı yapılan bu saldırıya direnmemiş olsaydı, ortaya çıkan yıllar boyu sürecek bir sefalet olacaktı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hükümetin geçici olarak Olağanüstü Hâl ilan etmesi anlaşılabilir. Ancak başarısız darbe girişimi, McCarthy tarzı bir cadı avı yürütmek için bir bahane olarak kullanılmamalı ve Olağanüstü Hâl’de yaşananlar temel hakları, delillerle ilgili hukuk kurallarını ve hatta genel sağduyu kurallarını hiçe saymamalıdır.

Yazar, akademisyen ve ifade özgürlüğü savunucuları olarak bizler, tanıdığımız ve saygı duyduğumuz meslektaşlarımızın Olağanüstü Hâl düzenlemeleriyle hapsedilmesinden özellikle rahatsızlık duyuyoruz. Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak gibi gazeteciler ve yazar Aslı Erdoğan demokrasiyi daima yüksek sesle savunmuş ve militarizm ve her türlü baskı rejiminin her zaman karşısında olmuşlardır.

Tanınmış romancı Ahmet Altan ve önde gelen bir iktisat profesörü aynı zamanda yazar olan kardeşi Mehmet Altan’ın 10 Eylül 2016 tarihinde bir şafak baskınıyla gözaltına alınmış olmasından özellikle rahatsızlık duyuyoruz. İki yazar 14 Temmuz akşamı, yani darbe girişiminden bir gece önce yayınlanan bir televizyon programında darbe destekçilerine bir şekilde subliminal mesajlar vermiş olmakla suçlanıyor.

Ahmet Altan, kitapları milyonlarca satan ve birçok dile çevrilmiş olan bir romancı ve Türkiye’nin en önemli yazarlarından biridir. Aynı zamanda kamunun bilme hakkını savunan Taraf gazetesinin beş yıl süreyle genel yayın yönetmenliğini yapmıştır. Yazarlık kariyeri boyunca birçok kez soruşturmaya uğramıştır. 1990’larda Türkiye’de okurların ülkedeki Kürt gerçeğini anlamasını sağlamaya çalıştığı için ve daha yakın geçmişte 2011 Roboskî/ Uludere katliamı sonrasında ülkenin başbakanını özür dilemeye çağırdığı için soruşturmaya uğramıştır. En son olarak 2 Eylül 2016 tarihinde bambaşka iki davanın dosyalarından büyük oranda kesme- yapıştırma yapılarak hazırlanmış bir iddianameyle açılan bir davada devlet sırlarını ifşa etme suçlamasıyla hâkim karşısına çıkmıştır.

Birçok kitabında Türkiye’nin kimliğini yeniden kurarken ırk veya din üzerine değil, insan haklarına saygı anlayışı üzerine inşa etmesini savunmuş olan köşe yazarı Mehmet Altan, İstanbul Üniversitesi’nde iktisat profesörüdür. Kardeşi Ahmet Altan ve şu an demir parmaklıklar ardında bulunan birçok diğer meslektaşı gibi, suçu bir darbeyi desteklemiş olması değil, şu an iktidarda olan ve başlangıçta demokrasi yönünde kat ettiği yolda şu an maalesef geri viteste gitmekte olan hükümete yönelttiği etkili eleştirilerdir.

Bu nedenlerle Türk Hükümeti’ne ülkenin kıymetli yazarlarını soruşturmaktan vazgeçmesi ve Ahmet ve Mehmet Altan’la birlikte haksız yere suçlanan birçok diğer dost ve meslektaşımızın hızla tahliyesini sağlaması çağrısında bulunuyoruz.

Héctor Abad, Yazar.
Daron Acemoğlu, İktisat Profesörü, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü.
Profesör Rosental Calmon Alves, Knight Vakfı Gazetecilik Programı Kürsüsü, Texas Üniversitesi İletişim Bölümü UNESCO Kürsüsü, Kuzey ve Güney Amerika’da Gazetecilik için Knight Merkezi Direktörü.
Chloe Aridjis, Yazar, Meksika / Birleşik Krallık.
Hans Jürgen Balmes, Editör, S. Fischer Verlage.
Russell Banks, Yazar.
John Berger, Yazar.
Warren Breckman, Rose Family Kürsüsü, Tarih Profesörü, Pennsylvania Üniversitesi.
Breyten Breytenbach, Yazar, Güney Afrika / Fransa.
Daphné Breytenbach, Bağımsız Gazeteci, Fransa.
Jamie Byng, Yayıncı, Canongate Books.
Peter Carey, Yazar.
JM Coetzee, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.
Catherine Farin, S. Fischer Verlage.
Rita Felski, Edebiyat Profesörü, Virginia Üniversitesi ve Güney Danimarka Üniversitesi.
Elena Ferrante, Yazar.
Sandro Ferri, Yayıncı, edizioni e/o, Europa editions.
Maureen Freely, Yazar, İngiliz PEN Başkanı.
Profesör Anthony T. Grafton, Tarihçi, Princeton Üniversitesi.
Constanze Güthenke, Yunan Edebiyatı Doçenti, Antik Dönem Fakültesi, Oxford Üniversitesi.
Chris Hedges, Yazar.
Jim Hicks, Massachusetts Review Genel Yayın Yönetmeni; Massachusetts Üniversitesi’nde Profesör.
Adam Hochschild, Gazeteci, tarihçi.
Violaine Huisman, Brooklyn Müzik Akademisi Sosyal Bilimler Direktörü.
Ayesha Jalal, Mary Richardson Tarih Profesörü ; Tufts Üniversitesi Güney Asya ve Hint Okyanusu Çalışmaları Merkezi Direktörü.
A.L. Kennedy, Yazar.
Laurens van Krevelen, Yazar ve yayıncı, Hollanda.
Wolf Lepenies, Profesör, Berlin Freie Universität Sosyoloji Bölümü.
Mark Lilla, Yazar, Columbia Üniversitesi Beşeri Bilimler Profesörü.
Clementina Liuzzi, Yazar ajanı.
Alberto Manguel, Yazar, Arjantin Milli Kütüphane Direktörü.
Hisham Matar, Yazar.
Tom McCarthy, İç haberler muhabiri, The Guardian.
Claudia Mattalucci, Milan-Bicocca Üniversitesi, Antropoloji Profesörü.
Allan Megill, Virginia Üniversitesi Tarih Profesörü.
Laurent Mignon, Türk Dili Doçenti, Oxford Üniversitesi Antony’s College, Doğu Enstitüsü.
Rick Moody, Yazar.
Paul W. Morris, Amerika PEN Merkezi Edebiyat Programları Direktörü.
Dirk Moses, Profesör, Sydney Üniversitesi Tarih Bölümü.
Glenn W. Most, Klasik antik dönem profesörü, Scuola Normale Superiore, Pisa; Chicago Üniversitesi, Sosyal Düşünce Komitesi.
Enrique Murillo, Editör, Los libros del lince.
Françoise Nyssen, Yayıncı, Actes Sud.
Sandra Ozzola, Yayıncı, edizioni e/o, Europa editions.
Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.
Tim Parks, Yazar.
Daniel Rondeau, Yazar, eski büyükelçi.
Profesör Philippe Sands QC, Hukukçu ve akademisyen, University College London ve Matrix Chambers.
Roberto Saviano, Gazeteci, yazar.
Anya Schiffrin, Columbia Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Kamu İlişkileri Bölümü Uluslararası Medya Savunuculuğu ve İletişim (IMAC) programı Direktörü.
Eugene Schoulgin, Uluslararası PEN Başkan Yardımcısı.
Profesör Salvatore Settis, Sanat tarihçisi, Louvre Müzesi Bilim Kurulu Başkanı, Scuola Normale Superiore di Pisa Eski Başkanı.
Dan Simon, Yayıncı, Seven Stories Yayınevi kurucusu.
Adam Thirlwell, Yazar.
Regula Venske, Almanya PEN Başkanı.

kaynak: platform 24.org

Amy Goodman’a Dakota Petrol Boru Hattı haberinden dolayı gözaltı kararı

ABD üzerinden tüm dünyaya haftaiçi her gün yayın yapan Democracy Now programının yapımcısı ve sunucusu Amy Goodman için, Kuzey Dakota Petrol Boru hattı ile ilgili yaptığı haber nedeniyle gözaltı kararı verildi. Goodman izinsiz geçiş yapma gerekçesiyle suçlanıyor.

Amy Goodman
Amy Goodman

Goodman, geçtiğimiz hafta Kuzey Dakota’da yaşayan Amerikan Yerlileri’nin kendi habitatlarını yapılması planlanan petrol boru hattna karşı korumak gerçekleştirdikleri binlerce kişilik protesto gösterisine katılmış, yerliler ve diğer aktivistler ile röportajlar yapmış, Democracy Now’da 3 Eylül tarihinde yayınlanan özel haberi CBS, NBC, NPR,CNN, MSNBC ve Huffington Post dahil pekçok ulusal ve uluslararası haber kanalından da yayınlanmıştı.

Gözaltı kararını kesinlikle kabul etmediğini ifade eden Amy Goodman, “Bu basın özgürlüğü ihlalidir ve kabul edilemez. Ben sadece işimi yaptım be kendi topraklarını petrol şirketleirne karşı savunan Amerikan Yerlilerinin isyanını haberleştirdim. O gün gerçekleşen eylemde petrol şirketinin güvenlik görevlileri yerlilere karşı biber gazı ve köpekleri de kullandılar” şeklinde konuştu.

 

(Yeşil Gazete, Democracy Now)

Madde 80… Kıymayın Efendiler! – Şanver İsmailoğlu

Şanver İsmailoğlu’nun yazısı bianet.org sitesinden alındı

“Kurt dumanlı havayı sever” sözü sanırım bu günlerimiz için en uygun tanımlama olacaktır. İçeride darbe girişimi sonrası yaşanan –yaratılan-karmaşa (”at izinin it izine karışması”), ülkenin bir bölümünde şiddetini her gün arttıran çatışmalar; artan ölümler, yaşama dair derin kaygılar (yetkililerce her gün, yakalandığının açıklanmasında bir beis görülmeyen canlı-cansız bomba listeleri) ve aynı anda Suriye’de geleceği belirsiz bir savaşa dahil olunması, sanırım bazı çevrelerce vaktin erdiği olarak algılandı.

Uzun yıllardır her istediğini, bazen itirazlar nedeniyle zorlansa da, bazen yasa ve mevzuat engellerine takılsa da gerçekleştirmenin bir yolunu bulmuş olan sermaye çevrelerinin, böyle bir fırsatı kaza etmesi zaten beklenemezdi. Tez elden gereği yerine getirildi! Darbelerin mantığı gereği bir gece “herkes uykudayken” sabaha karşı doğaya darbe yapıldı, katlinin fermanı onaylandı.

Başka bir ülkede olsa kıyametin kopması gerekirken, sessiz sedasız, mecliste ciddi bir itirazla da karşılaşmadan geçti yasa. Zaten pratikte bir geçerliliği de kalmamış olan rektör atamaları maddesinin çıkardığı gürültü patırtı arasında. Onun geri çekilmesi de sanırım milli mutabakatın devam ettiğini göstermeye yönelik bir hamle ve rakibi yorma taktiği idi. Oysa rakip zaten oyunda değildi. Murat başkaydı.

Siyasi partilerin işin ciddiyetini pek kavradıkları söylenemez. Zaten böyle bir beklenti içinde olmamak için de partilerin milletvekili profillerine bakmak yeterli. Baro kuracak kadar avukat ve şantiyelere yetecek kadar inşaatçı mevcut çok şükür. Bırakın yönetici kadrolarını, bünyelerinde ne bir yerbilimci, ne de bir doğal yaşam savunucusu mevcut. Doğanın mekanizmalarını ve dengelerini bilmeden, bırakın nasıl oluştuğunu, doğaya yapılan müdahalelerin ileride nelerle sonuçlanacağına dair yeterli bir bilgiye sahip olmayanların, hangi hukuki bilgiye sahip olursa olsun meseleyi tam anlayamayacağını söylemek zor olmasa gerek.

Eğer böyle olmasaydı, her seferinde kopya afetlere dönüşen doğa olaylarına karşı gereken önlemler alınabilir, doğanın yıkımı, halkın çaresizliği ve mağduriyeti büyük ölçüde önlenebilirdi. Ama inşaatçılarımız da bu günler için var değiller mi. Yıkılanın daha kârlısını yaparlar evellallah.

Kamuoyunun gündemine önce “Madde 70“ olarak giren, bu isimle Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülen, Meclisten sabaha karşı “Madde 75” olarak geçirilen, yeni adı ise “Madde 80” Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

“Madde 80”in ayrıntılarına girmenin bir anlamı yok. Her bir maddesi doğaya ayrı bir hançer. Söylenmesi gereken tek bir şey var; insanlık tarihi boyunca kanun (veya benzeri) yapılan herhangi bir toplulukta herhangi bir medeniyette, herhangi bir devlette doğayı ve yaşamı böylesine yok etmeye dönük, böylesine acımasız, böylesine hukuksuz bir karar alınmamıştır. Artık içinde yaşayan bütün canlı türleri ile birlikte doğa, yok edicilere karşı tamamen sahipsiz ve savunmasız bir durumda.

Artık hiçbir hukuksal mevzuat bu gidişata dur diyemeyecek, hiçbir bilimsel ve teknik itiraz dikkate alınmayacak, taraf olunan uluslararası sözleşmeler göz ardı edilecek. “Stratejik gereklilik ve aciliyet” denilince akan sular duracak. Trabzon Valisinin veciz ifadesiyle de, “Karşı çıkanın kafası kopartılacaktır.”

Böyle bir konuda yazarken insan gerçekten zorlanıyor. Ne denmeli, nasıl söylemeli bağlamında değil elbette. Bu güne kadar ne söylenmedi, söylemediğimiz ne kaldı, tehlikeyi nasıl daha çarpıcı bir biçimde anlatmalı diye.

Geleceğimizi bekleyen zifiri karanlığı; sağlıklı, yaşanabilir bir çevrenin en temel insan hakkı olduğunu; gelecek nesillerin daha doğmadan elinden alınmak istenen haklarını; doğanın, içinde yaşayan bütün sahipsiz canlılara da ait olduğunu nasıl ve hangi cümlelerle anlatabiliriz? Gözü paradan başka bir şey görmeyen yok edicileri, milyonlarca yıllık doğal birikimleri ve doğal varlıkları, dünyanın yaşı ile kıyaslandığında, kısacık ömürlerinde ele geçirdikleri güç ve iktidarla yok etmeye hakları olmadığına nasıl ikna edebiliriz?

İşin bu kısmı çok zor gözüküyor. Anlaşılan, onların nezdinde, bizim bütün söylediklerimizin bir kıymet-i harbiyesi yok. Bilmediğimiz bir durum değil elbette. Onlar yok etmeye, bizlerse karşı çıkmaya devam edeceğiz. İnsanlık tarihi böyle şekilleniyor. Elbette kısa vadede kaybedilenler olacaktır. Ama bu uzun soluklu bir mücadeledir. İnsanlığın ortaya çıkışından başlayan, sınıflı toplumla şekil değiştiren ve şiddetlenen.

Doğa da bir yandan mücadelesini kendi çapında sürdürecek. Milyonlarca yıllık birikimlerini savunacak, kaybettiklerinin yerine yenilerini koymak için önünde uzun zamanlar var, onları başka uygarlıklarla paylaşacak. Onlar için de var olmaya devam edecek.

Tarih ise hükmünü elbette bütün yaşananlara ve yaşatanlara bakarak verecek.

Şanver İsmailoğlu – bianet.orgs%cc%a7anver_ismailog%cc%86lu

Büyük projeler, büyük yalanlar, büyük vurgunlar ve büyük yıkımlar! – Fikret Başkaya

Fikret Başkaya’nın yazısı  Birgun.net sitesinden alındı

Başlarda kapitalizme “yaratıcı yıkıcılık” deniyordu ve gerçekten de öyleydi. Artık öyle değil. Şimdilerde sistem çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor, yaptığından daha çoğunu bozuyor, yıkıcılık yaratıcılığın önüne geçmiş durumda. Kapitalizm öyle netameli bir sistemdir ki, bu dünyada ne varsa metalaştırıyor, paralılaştırıyor, özelleştiriyor, özel mülk kategorisine indirgiyor, her şeyi alış-veriş nesnesine, kâr aracına dönüştürüyor. Müşterekleri yok ediyor, canlı olan ne varsa ölü metalara dönüştürüyor. Velhasıl tam bir kadavra medeniyeti… Tabii bu arada insanı da insanlıktan çıkarıyor. İnsana ve doğaya zarar vermeden yol alamıyor. Lâkin bu kepazelik, “ilerleme”, “büyüme”, “kalkınma”, “çağdaşlaşma”, vb. sayılıyor, üstelik büyük bir başarı olarak sunuluyor ve insanlar bu büyük yalana inanıyor! Aksi hâlde yıkımın bir başarı öyküsü olarak sunulabilmesi mümkün olmazdı.

Şimdilerde «büyük projeler» tam bir yıkım ve yok etme aracına dönüştü. Bir proje ne kadar büyükse, kâr da, vurgun da, tabii yıkım da o kadar büyük oluyor. Mesela 1 km. hızlı tren yolu için harcanan kaynakla yaklaşık 2 km. normal tren yolu yapılabilir. Üstelik kullanıcılar için daha ucuzdur, istasyon sayısı çoktur, kapsayıcılığı fazladır ve daha zevklidir. Ama kapitalistler daha büyüğünü, daha kârlısını tercih ediyorlar… Bu yüzden, işte, Üçüncü Köprü, Üçüncü Hava Limanı, “çılgın proje” de denilen Kanal İstanbul, Osmangazi Köprüsü, Galata Port projesi, Akkuyu ve Sinop nükleer santralları, Doğu Karadeniz için tasarlanan HES’ler, Ilısu Barajı, hızlı tren, dev AVM’ler, Türkiye’nin en büyük camii, vb… dayatılıyor… Bu büyük projelerle amaçlanan toplumun bir ihtiyacını karşılamak değil, kâr etmek, sermayeyi büyütmek, topluma, herkese ait olanı gasp etmek, birilerini daha da zengin etmek, vurgunu büyütmektir. Gerçek durum böyle ama retorik farklı… Büyük sermaye ‘değerlenme’ sıkıntısı çekiyor ve onu aşmak için de bu büyük projeler dayatılıyor. Dolayısıyla ilişki ters-yüz olmuş durumda… İhtiyaçtan hareketle bir şey yapılmıyor, tam tersine kâr etmek, sömürüyü, yağma ve talanı büyütmek için bir “ihtiyaç” peydahlanıyor… Tabii büyük projeler sadece birilerini zengin etme araçları değil, bu büyük projeler eski çağların tapınaklarının yerini almış durumda. Nasıl eski zamanlarda devasa tapınaklar kralların, imparatorların, sultanların, hanların, şahların… egemenliğini meşrulaştırma-kabullendirme işlevi görüyorduysa, finanslaşmış neolibral küresel kapitalizm çağının “büyük projeleri” de benzer bir işlev görüyor. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar.

İstanbul Boğazı’na üçüncü bir köprü kurdular, köprüye Osmanlı İmparatorluğu’nun en zalim, en gaddar, en katliamcı padişahının adını verdiler. Bu topraklarda yetişen onca harika yazar, romancı, şair, sanatçı, ressam, düşünce insanından bir tekinin bile adı akıllarına gelmedi… Gelir miydi? Elbette gelmezdi. Bu rejimin ne mene bir şey olduğunu bilenler, o harika insanlardan bir tekinin bile adının neden akıllarına gelmediğini gayet iyi bilir. Zira, bu ülkenin aydınlık timsali, yüz akı ne kadar yazar, romancı, şair, sanatçı, düşünce insanı… var olmuşsa, bu rejime, bu devlete rağmen var olmuşlardır. Zira bu rejim oldum-olası onları hep katli vacip düşmanlar olarak gördü ve görmeye devam ediyor. Belki böylesi daha iyi, aksi hâlde tam bir yıkım, yok etme ve kirletme aracı olan bu köprü, o güzel insanlardan birinin adını da kirletecekti.

Köprüye ‘üçüncü gerdanlık’ diyorlar. Bir boğazda üç gerdanlığa ne gerek var? Birinci köprü trafik sorununu çözecekti, çözmedi, ikinci köprü trafik sorunu çözecekti çözmedi, üçüncüsü de çözmeyecek. O hâlde dördüncüsü, beşincisi… gündemde demektir… Zira yanlış soruya doğru cevap mümkün değildir. Üçüncü Köprü trafik sorununu çözmeyecek, tam tersine daha da azdıracak. Kuzey Ormanları karayolu için feda edilmiş durumda. Su kaynakları, tarım alanları her türlü canlı yaşam yok edildi. Bu bir betonlama-asfaltlama operasyonudur. Kentin eko-sistemi bozuldu, daha da bozulacak. Ne için? Birkaç sermaye gurubunun güzel hatırı için… Dünyanın en geniş köprüsüymüş. Bir de raylı sistem olacakmış. İki tarafta tren yolu hattı olmadan o raylar ne işe yarayacak? Fakat hızlarını alamıyorlar. Dünyanın en büyük hava limanı için de 35,6 milyar dolar harcanacakmış. O da yapılırsa artık İstanbul’un defteri dürülmüş olacak…

Eğer amaç İstanbul’un trafik sorununu çözmek olsaydı, raylı sistem, deniz ulaşımı ve tüp geçitler gündeme gelirdi. Fakat ondan önce kent nüfusunu sınırlamanın bir yolunu bulmak ve araba şımarıklığına da izin vermemek gerekirdi. Kamu ulaşımını, toplu taşımayı esas alan bir ulaşım sistemi tasarlamak gerekirdi. Zira, araba kenti öldürüyor. Her yeni köprü demek, yeni yerleşim yerleri ve artan nüfus demektir. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün İstanbul’un nüfusunu yaklaşık 5 milyon artırdığı tahmin ediliyor. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün de 6 milyon kadar artırmayacağını kim söyleyebilir? Fakat asıl yıkım yolda. Eğer dünyanın en büyük Üçüncü Hava Limanı ve çılgın proje Kanal İstanbul da gerçekleşirse, İstanbul’un nüfusu 30 milyonu aşabilir ve artık ortada İstanbul diye bir şey kalmaz. Bu ülkenin nüfusunun yaklaşık üçte birini bir yere yığmanın mantığı nedir? 30 milyonluk bir şehir olabilir mi? Bana göre şehir, merkezdeki meydana, kamu binalarına, hastaneye, postaneye, tiyatroya, sinemaya, pazara, eş-dost ziyaretine yürüyerek gidilebilen yerdir. Vaktiyle İstanbul dünyanın en güzel kentlerinden biriyken ve belki birincisiyken, daha şimdiden yaşanamaz bir yer hâline gelmiş durumda. Bu güzelim kentin rant aşkına heba edilmesi insanları neden rahatsız etmez, insanlar bu kepazeliğe neden itiraz etmez? Bir dünya harikasını yok etmek ne mene bir utanmazlıktır? Eğer kapitalizmi sorun etmezseniz, eğer lânet olası özel mülkiyeti sorun etmezseniz, en büyük hırsızlığı en büyük başarı sayarsanız, zenginliği-yoksulluğu adam gibi tartışmaya yanaşmazsanız, güzelim İstanbul’un heba olmasına şaşmak niye?

Tam bir yıkım ve yok etme aracı olan bu ‘büyük projelere’ kim karar veriyor? Büyük sermayenin adamları ve onların devleti karar veriyor. Şimdilerde devlet sadece sermaye için, sermayeyi büyütmek için var. Başkaca hiç bir asgari kaygı söz konusu değil… Yönetenler artık neden yönetemiyor sanıyorsunuz? Böyle bir rejimin hâlâ bir meşruiyeti kalır mı? Bu sürdürülebilir bir durum mudur? O kadar ki, artık bilinen müteşebbis (girişimci) tanımı da değişmiş görünüyor. Zira müteşebbis risk alandır. Yaptığının sonuçları kesin olarak öngörülebilir değildir. Kâr da, zarar da potansiyel bir olasılıktır… Önce bir yer için bir proje tasarlanıyor, kaça mâl olacağına projeyi yapanlar karar veriyor, nereye kurulacağına da onlar karar veriyor. Bir de kâr garantisi veriliyor. İşte her şey gözünüzün önünde olup-bitiyor… Bunun için dahiyane bir şey keşfetmişler. Eğer bir proje planlananın, beklenin altında kâr ederse, aradaki farkı devlet karşılıyor. Bunun adı kapitalistleri maaşa bağlamaktır. İşte şimdilerde tam bir haraca dönüşen ‘vergiler’ asıl onlar için alınıyor!

Rejimin adamlarının övünç kaynağı olan ‘büyük projelerden’ biri olan Osman Gazi Köprüsü’nden geçen araç sayısı, günde 40 bin, yılda 14.6 milyonun altında kalırsa, aradaki farkı devlet karşılıyor! Sevsinler sizin “yap-işlet-devret” modelinizi… Adamlardaki şu “yaratıcı zekaya” bakın: Bir köprü inşa etmişler, geçenden de geçmeyenden de haraç alıyorlar. Bunun anlamı, Nurol-Özaltın-Makyol-Astaldi/Yüksel, Göçay Grubu’nun sahibi olduğu Otoyol AŞ›yi maaşa bağlamaktır. Ve bu durum 22 yıl devam edecekmiş! Artık o şirketler isterlerse 22 yıl sonra emekliye ayrılabilirler… Köprü açıldıktan bugüne kadar sevgili kapitalistlerimize bütçeden ne kadar ödeme yapıldığını merak eden var mı? Sadece 11-26 Temmuz tarihleri arasındaki 16 günde devletin kasasından (sizin cebinizden) yaklaşık 20 milyon dolar ( 59 milyon 541 bin TL) ödenmiş… Eğer matematiğiniz kuvvetliyse şöyle bir denklem kurabilirsiniz: Sevgili şirketlerimize 16 günde devlet bütçesinden 20 milyon dolar ödenirse, 365 günde kaç milyon dolar ödenir?

3 milyar dolara mal olduğu söylenen Yavuz Sultan Selim Köprüsü için araba başına geçiş ücreti 3 dolar tespit edilmiş (Tabii TIR, kamyon, kamyonet, vb. için çok daha yüksek). Mesela 5 dolar olsaydı memleket daha hızlı kalkınırdı… Ve günde 135 bin otomobil geçişi garantisi verilmiş. Geçişler o rakamın altında kalırsa, devlet 10 yıl 2 ay boyunca aradaki farkı kapatacakmış. Aynı Osman Gazi Köprüsü’nde olduğu gibi… Bir aksilik olsa o köprüden tek bir araç geçmese, devlet devletliğini bilecek ve şirketlerin maaşını tıkır tıkır ödeyecek. Öyle ya dünyanın en geniş köprüsünü yapmak kolay değil!.. İyi de yağma ve talanın, yıkımın ve yok etmenin bir başarı sayılmasının sırrı nedir? Bu nasıl mümkün oluyor? İşte asıl mesele bu… Tüm bu yıkımlar, yok etmeler, kirletmeler, yağma ve talan ilerleme, kalkınma, büyüme, vb. adına yapılıyor. İyi de büyüyen ne pahasına, nasıl büyüyor? O büyüme kimin için ne anlama geliyor? İnsanlar neden sadece yapılanı görüyor da yıkılanı görmek istemiyor? Gerçekten kalkınma denilen nedir? Kapitalizm dahilinde “kalkınma” diye bir şey mümkün müdür? Sermayenin büyümesi neden kalkınma sayılsın? Veya “kalkınma” kelimesi neyi gizliyor? Her yıkımdan sonra insanlar durumlarının iyileşeceğini sanıyorlar? İyi de, birilerinin kâr etme kaygısı sizin refahınız ve doğanın korunması gereğiyle bağdaşır mı? Artık birilerinin bu kepazeliği teşhir etmesi gerekiyor. Daha geç olmadan şeyleri adıyla çağırabilen birileri sahaya çıkmalı, yalana, ikiyüzlülüğe ve sinizme son vermeli.

Fikret Başkaya – BirgünFikret Başkaya

28 Belediye’de kayyum dönemi

belediyeİçişleri Bakanlığı 28 belediyeye kayyum atadı.

İçişleri Bakanlığı açıklamasına göre  PKK-KCK ve FETÖ’ye yardım ve destek verdiği gerekçesiyle, haklarında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar kapsamında görevden alınan 28 belediye başkanının yerine kanun hükmünde kararname gereği 28 kişi görevlendirildi.

Belediyelere atanan kayyumların bu sabah 09.00 itibariyle görevlerine başladığı bildirildi.

Kayyum atanan Belediyeler:

Batman İl Belediyesi, Hakkari İl Belediyesi, Adana-Pozantı İlçe Belediyesi, Ağrı-Diyadin İlçe Belediyesi, Batman-Beşiri İlçe Belediyesi, Batman-Gercüş İlçe Belediyesi, Diyarbakır- Silvan İlçe Belediyesi, Diyarbakır-Sur İlçe Belediyesi, Erzurum-Aşkale İlçe Belediyesi, Erzurum-Hınıs İlçe Belediyesi, Giresun-Çamoluk İlçe Belediyesi, Iğdır-Tuzluca İlçe Belediyesi, Konya-Ilgın İlçe Belediyesi, Mardin-Dargeçit İlçe Belediyesi, Mardin-Derik İlçe Belediyesi, Mardin Mazıdağı İlçe Belediyesi, Mardin Nusaybin İlçe Belediyesi, Muş-Bulanık İlçe Belediyesi, Siirt -Eruh İlçe Belediyesi, Şanlıurfa-Suruç İlçe Belediyesi, Şırnak-Cizre İlçe Belediyesi, Şırnak-Silopi İlçe Belediyesi, Van-Edremit İlçe Belediyesi, Van-Erciş İlçe Belediyesi, Van-İpekyolu İlçe Belediyesi, Van-Özalp İlçe Belediyesi, Batman-Beşiri-İkiköprü Belde Belediyesi, Iğdır-Merkez- Belde Hoşhaber Belediyesi

Kayyum atanan 28 Belediye arasında AK Parti’den seçilen üç, MHP’den seçilen bir belediye başkanı var, diğerleri ise DBP ve HDP’li .

HDP’den  açıklama: Kayyum darbesi

Belediye Başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyum atanması üzerine HDP Merkez Yürütme Kurulu’dan ‘Belediyelere kayyum darbesini kabullenmiyoruz’ başlığıyla bir açıklama yayınladı.

HDP açıklaması şöyle: “Kurban Bayramı’nın arife sabahında, siyasi iktidar 28 belediyeye baskın yaparak ‘yönetime el koyduk’ ifadeleriyle, 36 yıl önceki 12 Eylül 1980 darbesini de hatırlatan tarzda bir kayyum darbesi gerçekleştirmiştir.15 Temmuz’da Meclis’i, yani halkın seçilmiş iradesini bombalayan zihniyetle, seçilmiş belediyelere ‘yönetime el koyduk’ naraları ile giren ve halkın iradesini gasp eden zihniyet arasında fark yoktur. Bir kez daha belirtiyoruz ki, AKP iktidarı ve Erdoğan tarafından Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen ‘belediyelere kayyum’ düzenlemesi, Anayasa’nın birçok maddesine ve Türkiye’nin imzalamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da dahil olmak üzere demokratik uluslararası anlaşmalara, evrensel hukuka ve temel insan haklarına aykırıdır.

Seçmen iradesini yok sayan, seçilmiş yerel yöneticileri ve kurulları işlevsiz kılan, halkın iradesini tanımayan bu hukuksuz düzenleme bizler için yok hükmündedir. Kayyum darbesi ile esas itibariyle Kürt kentlerinde yüzde 65-95 arasındaki oy oranlarıyla seçilmiş belediyeler, yerel yönetimler hedef seçilmiştir. Bu hukuksuz ve keyfi tutum, Kürt kentlerinde mevcut sorunların derinleşmesine, Kürt sorununun iyice çözümsüz hale gelmesine yol açacaktır. Halk seçtiği belediye başkanlarına ve belediye meclislerine sahip çıkacaktır. Halk, verdiği oyları yok sayan, iradesini gasp eden bu zihniyete boyun eğmeyecek, hukuksuz bu düzenlemeyi kabullenmeyecektir. İktidar, 15 Temmuz’u fırsat bilerek attığı bu vahim adımdan bir an önce vazgeçmelidir.”

Yeşil Gazete

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali için Sonbaharda Bozcaada’ya

12 – 16 Ekim tarihleri arasında üçüncüsü gerçekleşecek Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali‘nin (BIFED) yarışma bölümünde yer alacak filmler belli oldu. Dünyanın farklı coğrafyalarında aynı sorunlarla mücadele edenlerin hikayelerini perdeye yansıtan, belgesel film yönetmenlerini, izleyicilerini, aktivistleri, öğrencileri buluşturan festivale bu yıl 58 ülkeden 280 filmin başvurusu yapıldı. Ön jürinin değerlendirmesi sonucu festivalin Fethi Kayaalp Uluslararası Belgesel Yarışması bölümünde 16, Gaia Öğrenci Ödülleri bölümünde ise 11 film finale kaldı.

Festivalin teması ‘ekoloji’

BIFED’E yapılan başvuru sayısının her geçen yıl artması ilginin büyüdüğüne işaret ederken, Festival Başkanı, Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can YILMAZ, geri sayımın hızla sürdüğü festivalle ilgili En iyiler arasında içinde yaşadığımız gezegenin bütün ekolojik gerçekleriyle ilgili çok ciddi bir bilgi birikimini izleyeceğiz, paylaşacağız. Festivalde bu filmlere ek olarak yerel tohumlardan çevreye saygılı mimariye geniş bir yelpazede konular tartışılacak.” dedi.

Konular senden, benden, bizden…

Festival Yönetmeni Petra Holzer, genç belgeselcilerde heyecan yaratarak ilham olmasını beklediği festivalde gösterilecek filmlerde öne çıkan konulara dair ipucu verdi: “Çöp, kömür madenleri, enerji santralleri, köye dönüş, küresel ısınma ve yerli halkların yok oluşu, bu seneki filmlerin başlıca temalarından bazıları. Buna ek olarak ekolojik sorunların, savaşların ve insan hakları ihlallerinin tetiklediği göçler ve mültecilik sorunu da festivalimizde yer alacak. Yunanistan, İsviçre, Meksika, Fransa, ABD gibi birçok farklı ülkeden ve Türkiye’den gelecek konuklarımızla, özellikle de sinema alanında eğitim gören öğrencilerle güzel bir festival süreci umuyorum.”

bifed-2016

Festivale Çek Cumhuriyeti‘nden katılan “Sugar Blues”, şekerin herkes ama özellikle hamile kadınlar üzerinde yarattığı tehlikeleri açıklayan bir yapım olmasıyla göze çarpıyor. İtalyan yapımı “Çöp Mandala” ve ABD yapımı “Sıfıra Doğru”, Nepal ve ABD’deki çöp sorunlarına değiniyor. Brezilya yapımı “Eğer Bu Kasaba Benim Olmasaydı” filmi ise olimpiyat köyü için yok edilen mahallelerle ilgili. Yönetmenliğini Umut Vedat‘ın yaptığı “Kara Atlas” adlı belgesel, festivalin finalindeki iki Türkiye yapımından biri. Film, Yırca’dan Gerze’ye, Karabiga’dan Aliağa’ya yapılan veya yapılması planlanan termik santrallerle ilgili halk direnişlerini konu alıyor. Diğer finalist “Soluk” ise, Metin Kaya‘nın yönetmenliğinde, Zonguldak’taki kaçak madenlere dikkat çekiyor.

Toplam 17000 TL ödül dağıtılacak

BIFED 2016’nın yarışma bölümünde dereceye girecek filmler için Fethi Kayaalp Büyük Ödülü 7000 TL, ikincilik ödülü 5000 TL, üçüncülük ödülü 3000 TL,  Gaia Öğrenci Ödülü ise 2000 TL olarak belirlendi. Film gösterimlerinin yanı sıra belgesel konularını destekleyen atölye ve etkinliklerin de yapılacağı festivalin programı önümüzdeki günlerde açıklanacak.

Empatiyle, paylaşmayla, dayanışmayla…

BIFED 2016 ekibi, festivalin niyeti için “Mağdurun sesi gittikçe daha kısılıyor, hiç duyulmaz oluyor, haklar sürekli ihlal ediliyor ve bu neredeyse normal bir durum haline geliyor. Örgütlenmenin önünde, anadillerin önünde, cinsel seçimlerin önünde, çalışanın haklarının önünde ciddi engeller var. Ve bütün bu eşitsizliği kanıksamaya başlayan bir toplum var. “dayanışma”, “paylaşma”, “örgütlenme” kelimeleri unutuldu. BIFED’İ bu unutulan kelimelerle oluşturulmuş empati, paylaşma, dayanışma öykülerini size ulaştırmak için yapıyoruz. BIFED ekolojik denge ve çeşitliliğin, ötekinin haklarına duyulan içten saygının, barış ve uygarlığın temel koşulu olduğunu kabul eder. Bu festivali bunu için yapıyoruz. BIFED yerel olanı, küçük olanı, yavaş olanı; yani hakiki olanı önemsiyor.” notunu düşüyor.

BIFED’in özgür olduğuna, belgesel yönetmenlerine baskıdan ve sansürden uzak bir alan açtığına her fırsatta vurgu yapan Bozcaada Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz, “Ekim ayı adamızın en güzel aylarından biri. Tüm film severleri, güzel, kırılgan ve küçük adamıza bekliyoruz.” sözleriyle herkesi bu heyecana ve paylaşıma ortak olmaya, Bozcaada’nın sonbaharda yalnızlaşan sokaklarında kalabalık olduğumuzu hatırlamaya çağırıyor.

http://www.bifed.org/

       BIFED 2016 – BIFED Ana Yarışma Finalistleri

  1. Soluk, Metin Kaya, Türkiye, 2015,47’
  2. Kara Atlas, Umut Vedat, Türkiye, 2016, 70’
  3. Rendalalı Mikea, Alain Rakotoarisoa, Madagaskar/ Fransa, 2016, 62’
  4. Gölün Kızı, Ernesto Cabellos, Peru, 2015, 88’
  5. Endişe için Kelime Yok / No Word for Worry, Runar Jarle Wiik, Norveç/Myanmar/Tayland, 2015, 89’
  6. Herşeyim, Arturo Gonzalez Villasenor, Meksika, 2014, 86’
  7. Güneşin Düştüğü Gün, Aya Domenig, İsviçre/Finlandiya, 2015, 78’
  8. Güzel Hayat, Jens Schanze, İsviçre/Almanya/Kolombiya, 2015, 97’
  9. Çöp Mandala, Alessandro Bernard, İtalya, 2015, 52’
  10. Şeker Blues, Andrea Culkova, Çek Cumhuriyet, 2014, 78’
  11. Kışın Lampedusa, Jakob Brossmann, Avusturya/İtalya/İsviçre, 2015, 93’
  12. Kömür Denizi, Gian Luca Rossi, İtalya, 2015, 78’
  13. Eğer Bu Kasaba Benim Değilse, Felipe Pena, Brezilya, 2014, 52’
  14. İyi Şeyler Bekler, Phie Ambo, Danimarka, 2014, 95’
  15. Hayatı Düşlemek, Morteza Jafari, Yunanistan, 2016, 66’
  16. Sıfıra Doğru, Christopher Beaver, ABD, 2014, 57′


    BIFED 2016 Gaia Öğrenci Filmleri Finalistleri

    ‘1.Vefa, Baran Vardar, Türkiye, 2016, 13’16’’
    2.Aşağı Yukarı Galata, Çağan Duran, Ali Uluç Kutal, 2015, Türkiye, 2015, 80’
    3.Kıllıt, Zeynep Altay, Türkiye, 2016, 18’
    4.Katık, Yahya Ercan, Türkiye, 2015, 17’
    5.YÜK ‘Kağıttan Yaşamlar’, Eren Akman, Türkiye, 2016, 18’
    6.Tekneler Dönerken, Khin Maung Kyaw, Myanmar/Almanya, 2014, 30’
    7.Motel Hasankeyf, Valeria Mazzucchi, Türkiye/İsviçre, 2015, 28’
    8.Djado Ivan, Silke Meya, Almanya, 2015, 20’
    9.Arlette. Cesaret bir Kasdır, Florian Hoffmann, İsviçre/Almanya, 2015, 84’
    10.Imetsen’in Kadınları, Kawtar Hilali, İsviçre, 2015, 31’
    11.Ağac, Roya Eshraghi, Küba/İran/Kosta Rika, 2015, 13’

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Öcalan’a Bayram görüşü

öcalanPKK lideri Abdullah Öcalan’a Kurban Bayramı’nda ailesiyle görüşme izni verileceği öğrenildi.

Öcalan’a Kurban Bayramı dolayısıyla kardeşi Mehmet Öcalan’la açık görüş izni verilecek.

Görüşmenin gün ve saati ise gizli tutuluyor.

Öcalan ile son olarak 5 Nisan ayında Avrupa Konseyi İşkenceyi ve Kötü Muameleyi Önlenme Komitesi (CPT) üyeleri görüşmüştü.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Kongreya Jinen Azad (KJA), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK) 5 Nisan’dan bu yana haber alınamayan Öcalan ile görüşme yapılması talebiyle 5 Eylül 2016 günü Diyarbakır DBP merkezinde açlık grevi başlatmıştı. Açlık grevine aralarında siyasetçiler ve sanatçıların bulunduğu 50 kişi katılıyor.

Öcalan’ın bayramda ailesiyle görüşmesi için izin çıktığı yönündeki haberlere ilişkin  açlık grevcilerinden Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı Nadir Yıldırım, “Öcalan’dan haber alana kadar, 5 Eylül’de dediğimiz gibi direnişimiz sonuna kadar sürecek” dedi.

 

Kaynak: Bianet

ABD ve Rusya anlaştı: Suriye’de Bayram ateşkesi

lavrov-kerryABD ve Rusya Suriye’de Pazartesi şafak vaktinden itibaren geçerli olacak bir çatışmasızlık üzerinde anlaşmaya vardıklarını duyurdu.

Plan kapsamında Suriye ordusu Moskova ve Washington’un belirlediği bölgelerdeki muhaliflere yönelik operasyonlarını durduracak.

Kremlin ve Beyaz Saray ise IŞİD’e (Irak Şam İslam Devleti) karşı mücadele için müşterek bir merkez kuracak.

Çatışmasızlık anlaşması duyurusu, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’un haftalardır devam eden ikili istişarelerinin sonuncusunun ardından geldi.

Türkiye’den yapılan açıklamada da çatışmasızlık anlaşmasının memnuniyetle karşılandığı ifade edildi. Dışişleri Bakanlığı açıklamasında “Anlaşmanın başarıyla uygulanması önemli” dendi.

Dışişleri açıklamasında özellikle Halep’e insani yardım ulaştırılmasının hayati öneme sahip olduğu belirtilirken, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler aracılığıyla Halep’e yardım ulaştırmaya hazır olduğu vurgulandı.

İsviçre’nin Cenevre kentinde anlaşmanın detaylarını duyuran Kerry, planın işe yaraması için hem muhaliflerin hem de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetiminin üzerine düşeni yapması gerektiğini vurguladı.

Muhalif grupların prensipte plana uyacağı yönünde mesaj gönderdiğini ifade eden Kerry, muhalefetin en önemli şartının Esad yönetiminden çatışmasızlık konusunda ciddi olduğunu göstermesi olduğunun da altını çizdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise Esad yönetimiyle çatışmasızlık anlaşmasının detaylarını görüştüklerini ve Şam’ın masaya konan şartları yerine getirmeye hazır olduğunu belirtti.

Anlaşma kapsamında kuşatma altında olan ve uzun süredir insani yardım girmeyen yerleşim yerlerine yardım götürülmesi de var.

Kerry, basın toplantısında “Çatışmasızlık, kuşatma altındaki bölgelere yardım ulaştırılmasını da gerektiriyor. Buna Halep de dahil” diye konuştu.

Çatışmasızlık planının sorunsuz yürümesi halinde ABD ve Rusya anlaşmanın yürürlüğe girmesinin 7’nci gününde bir ‘müşterek uygulama merkezi’ kuracak.

Taraflar IŞİD ve feshedilen Nusra Cephesi’nin yerine kurulan Şam’ın Fethi Cephesi’ne karşı operasyonların devam edeceğini de açıkladı.

Lavrov, kurulacak müşterek merkez sayesinde ABD ve Rusya’nın ‘terörist – ılımlı muhalefet’ ayrımını koordinasyon içerisinde yapabileceğini ifade etti.

ABD ve Rus hava kuvvetlerinin koordinasyon içinde hava operasyonları düzenleyeceğini de söyleyen Lavrov, bazı bölgelerde Suriye ordusunun hava operasyonlarına dahil edilmeyeceğini de vurguladı.

Lavrov, “Koordine hava operasyonlarının nerelerde düzenleneceğini saptadık. Bu konuda Şam yönetimi de hemfikir. Bu bölgelerde sadece Rus ve ABD uçakları görev yapacak” diye konuştu.

Anlaşma kapsamına girmeyen bölgelerde Suriye ordusunun hava operasyonları da devam edecek.

Taraflar hangi koordine hava operasyonlarının düzenleneceği bölgelerin yerleri hakkındaysa detaylı bilgi vermedi.

Lavrov ve Kerry, varılan mutabakatın ileride başlatılacak bir siyasi geçiş sürecinin yapı taşı olabileceğini de ifade etti.

Kerry, “Bu plan bugüne kadarki en kapsamlı anlaşma. Eğer tüm taraflar anlaşmaya uyarsa Suriye’nin geleceği için siyasi müzakerelerin başlaması sağlanabilir” dedi.

Birleşmiş Milletler’in Suriye özel temsilcisi Staffan de Mistura, anlaşmayı memnuniyetle karşıladıklarını belirtirken, BM olarak barış sürecinin başlatılması konusunda ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını söyledi.

BBC Türkçe