Ana Sayfa Blog Sayfa 3340

Sürdürülebilir Gıda Konferansı’ndan izlenimler: Sorunlardan fırsat yaratmak

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

Birleşmiş Milletler üye ülkelerinin imzalamış olduğu Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri isimli bir program var. Bu program doğrultusunda ülkeler, 2030 yılına kadar sürdürülebilirlik adına eğitimden enerjiye, sağlıktan suya pek çok alanda çeşitli taahhütlerde bulundu. Bu hedeflerin bir uzantısı olarak da 18 Ekim 2016’da Swiss Otel’de Sürdürülebilir Gıda Konferansı düzenlendi.

31

İlan edilen amaç, “artan nüfus, iklim değişikliği ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı karşısında” yapılabilecekleri konuşmaktı. Konferansı, Sürdürülebilirlik Akademisi, Türkiye Gıda İşverenleri Sendikası ve FAO [Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü] düzenledi. Sponsorlar arasında Cargill, Ülker, Lipton, Pınar, Algida gibi büyük şirketler vardı. Tanıtım metinlerinde bunlar “Çözüm Ortakları” olarak isimlendirilmişti. Yani kabaca söylemek gerekirse buluşanlar iş dünyası, devlet yetkilileri ve sektöre yakın [muhalif olmayan] sivil toplum örgütleri idi. 250 TL’lik giriş ücretinin, masrafları çıkarmak haricinde “dışardan gelenlere” karşı bir bariyer işlevi gördüğünü söylemek mümkün.

Büyük gıda üreticilerinin iklim değişikliği gibi önemli sorunlar karşısında nasıl bir tavır takındığını ve ne tür çözümler hayal ettiğini bir yanıyla tahmin etmekle birlikte yine de görmek istedim. Malûm, sürdürebilirlik günümüzün en çok rağbet gören kelimelerinden biri ve bunun şirketler/devletler tarafından sahipleniliyor olması bir yanıyla insanı umutlandırabilir. Ancak vardığım sonuç, umudun böyle bir yerde aranmaması gerektiği.

Dünya Bankası’nın fakirliğe çözüm aramak adına düzenlediği toplantıların çelişkileri üzerine yıllarca çok yazıldı çizildi. Uçaklarla, özel korumalarla ve hattâ hususi aşçıları ile seyahat eden insanların fakirlikle ilgili bir toplantıda bile zenginliklerini ve güçlerini ifşa etmeleri, meseleyi hiç anlamamış olmalarının emaresi sayıldı. (Zira mesele fakirler değil, zenginlerdi!). Bu toplantı da benzer bir durum vardı.

Şöyle başlayalım: Salonun çıkışında karbon salımı en yüksek gıdalardan oluşan bir ziyafet sofrası bulunuyordu. İçerde Mikdat Kadıoğlu’nun konuşmasında bir kahve için 140 litre su harcandığı öğrenildi, sonra dışarda tatlılar, somonlar, yahniler, börekler yendi; kahve eşliğinde hoş sohbetler edildi. Kimse aç kalmadı. Sonra içeriye girilerek tasarruf etmenin faydaları hakkında konuşmalara devam edildi. Swiss Otel’in (ışıklandırma sebebiyle bazen bir diskoyu andıran) yüksek teknolojili salonunda anahtar kelimeler israf, sektör, sürdürülebilirlik ve duyarlılık idi.

Bu tarz kelimeler (misal israf ve tasarruf) şirket yetkililerinin ağzından çıktığında tam olarak ne kastedildiğinden emin olamıyorum. Bugünkü ekonomik modelimizde benim anladığım, eğer gıda şirketin elinde bozulursa (misal taşıma esnasında) bu şirketin hanesine zarar olarak geçiyor. Ancak eğer tüketici aldıktan sonra bozulursa, yenisini alması gerekeceğinden çok da üzülecek bir durum olmuyor. Ekonomik büyümenin önü açılıyor. Diğer bir deyişle, eğer evlerde israf olmazsa gıda piyasası %30-%40 küçülür. Ana maksadı herkese olabildiğince çok eşya satmak, eğer ihtiyaç yoksa dahi o ihtiyacı yaratmak olan şirketler için tüketicinin tasarrufu bir hedef olabilir mi? Bozulmak için tasarlanan onlarca eşya, ortada böyle bir hedef olmadığını söylüyor (Bu konuda harika bir belgesel: Pyramids of Waste. Herkesin seyretmesini tavsiye ediyorum). Ancak şirketler, misal dağıtımı optimize ederek yahut tüketimde su sarfiyatını azaltarak yine de tasarruf edebilir ve bunların kıymeti yok demek haksızlık olur.

Ancak konferansta anlatılan tasarruf örnekleri,  ne yazık ki ilk bakışta lezzetli gözüken ama aslında faydadan çok zarar veren abur cubur gıda tadı bıraktı bende. Ana sponsor Ülker’in yaptığı tasarrufları anlattığı sunum böyleydi mesela. Sayılar aracılığı ile gerçekleri biraz bükmek, şekerlendirmek, pırıltılı bir ambalaja sokmak ve mutlu bir tablo yaratmak sanıyorum daha ziyade bir reklâm faaliyeti, gerçek bir endişeden kaynaklanmıyor. Ne kastettiğimi açayım:

Ülker geçen seneye kıyasla 28 olimpik havuz büyüklüğünde su tasarrufu yapmış. Dünyayı (tırları daha iyi doldurarak) 4 kere daha az dolaşmış. Bunlar olumlu. Ancak kendimizi iyi hissetmemiz için yeterli değil. Kendi öğrencilerime bütün derslerimde anlattığım bir sorun var bu sayıların veriliş şeklinde: Ölçek yok! Eğer senede 150 bin olimpik havuzun suyu harcanıyorsa, 28 çok da önemli bir tasarruf değil. Ülker tırları dünyayı 600 kere dolaşıyorsa 4 rakamının büyük bir anlamı yok. Ancak sorun bununla sınırlı değil, sayılarla yaratılan illüzyonun başka bir boyutu daha var. Ülker’in salondaki herkese dağıttığı bir raporda yıllara göre harcanan enerji rakamları verilmiş. Bu sayılara göre tasarruf ettikleri yıllarda üretimleri de azalmış (2013’te 484 bin tondan 2015’te 465 bin tona). Buna mukabil ürün başına kullandıkları enerji miktarı artmış (yine aynı yıllarda 0.955 MWh’den 0.979 MWh’ye çıkmış). Herhalde kimse dikkat etmez diye düşünülmüş, ama hem ölçeksiz sayı kullanımı hem de gerçeği belli bir şekilde anlatacak sayıların seçilmesi bu tarz sunumların ciddiyetine gölge düşürüyor. Belli ki maksat sürdürülebilirliğin pazarlanması. O yüzden şirketler her durumda bir başarı hikâyesi anlatacak. Ancak odadaki fil şu: Dev ölçekli bir abur cubur üretimine neden sürdürülebilir kıyafeti giydirmeye çalışıyoruz? Dünyanın önemli sorunları hakkında şirketlerin reklâm yapmasına ve kafa bulandırmasına yetecek enerjimiz var mı? Örneğin yine Ülker için hazırlanan reklâm spotunda Fildişi’ndeki kakao üreticisi Bamba’dan (Ülker’in seçtiği hayalî bir isim) Karadeniz’deki fındık üreticisine kadar herkesin Ülker’e değdikçe mutlu olduğu iddia edildi. (Ülker’in son senelerdeki reklâmlarındaki anahtar kelime mutluluk). Bu mutluluk tablosunun içinde kolonyalizm yok, kakao üretmek için plantasyonlarda çalışan köle çocuklar yok, fındığın üstüne atılan envaî çeşit zehir yok, kârın nasıl elde edildiğine dair hiçbir eleştirel pozisyon yok: Hep mutluluk var, sürdürülebilen bir mutluluk!

Cehalet mi yoksa profesyonel yalancılık mı bunun adı, emin olamıyorum. Program broşürünün üstüne karbon-nötr yazmak gibi (nötr olan etkinlik mi, broşür mü belli değil; nötr artık ne anlama geliyorsa) ufak-güzel duyarlılıklarla geçiştirilen meselelere, “sektörün” getirdiği köklü bir çözüm yok diyebilirim. Zaten kelime öyle sündürülmüş durumda ki hemen her şeyi kapsar hâle gelmiş. Yaşar Holding’in tanıtım oturumunda (panelleri böyle isimlendirmek daha doğru) zamanında süt üreticilerinden bir tedarik zinciri kurmanın sürdürülebilirlik örneği olduğu ileri sürüldü mesela. İngiltere’de de zamanında fakirler bir çalışma kampına alınır, orada hem ucuz iş gücü olarak kullanılır hem de zenginlerin hayırseverliğine maruz kalırlarmış. Benden tavsiye: Bu şekilde düşünmek, sürdürülebilirliği daha kârlı bir mecraya dönüştürmenin de önünü açar.

Toparlamak gerekirse, konferansın öne çıkan teması şu oldu diyebilirim: Var olan sorunlar bir fırsata çevrilebilir mi? Bu cevaplanması zor bir soru. Bir yanıyla çoktan bu fırsatlardan istifade edildiğini, örneğin eleştirel kavramların yeni bir pazarlama aracına dönüştüğünü gördüm. Ancak sorunların kaynağı üstüne gerçek anlamda gidilmedikçe (yani ucuz işgücü, aşırı ucuzlatılmış kaynak kullanımı, lobi ve pazarlama faaliyetleri, pazarı elde tutmak için şeker-yağ-tuz basılan gıda üretimi durmadıkça) sürecek olan gelir adaletsizliğidir, açların sayısını aşan obezlerdir, şeker-kalp hastalıkları ve kanserdir, iklim değişikliğinin ödenmeye başlanmış bedelleridir, savaşlarda ölen insanlardır. Bunlar şirketlere nasıl fırsatlar sunuyor, onu da ben değil yatırımcılar düşünsün.

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

32-ozan-zeybek

 

Sezai Ozan Zeybek

Ursula K. Le Guin 87 yaşında – Doğukan Sarıkaya

Eğer insanların duyduğu hikâyeleri değiştirebilirsek dünyayı da değiştirebiliriz” diyor, Judith. Haklılığına inanıyorum, çünkü bugüne dek dünyamı değiştirme motivasyonumu başka hikâyelerin varlığında buldum hep. İşte bu başka hikâyelerden önemli bir kısmının yazarı Ursula K. Le Guin geçtiğimiz gün 87 yaşına bastı.

Win Goodbody | www.wingoodbody.photography
Foto: Win Goodbody | www.wingoodbody.photography

Yarım asır boyunca romanları, hikâyeleri, çevirileri, şiir ve tiyatro alanındaki eserleriyle dünyanın duyduğu hikâye biçimini değiştirdi, değiştirmeye de devam ediyor.

Değişim için kullandığı ve bizlere sunduğu araç ise hayalgücü. Belli ki derdi alışageldiğimiz bu yaşam biçimini, enine boyuna sorgulamak. Le Guin, ışıklı kentlerden yüzünü ormana, kadına, ejderhalara ve karanlığa çeviriyor. Amacının “kimsenin duygularını incitmeden ve mümkün olduğunca çok şeyi alt üst etmek” olduğunu itiraf ediyor.

Bana göre önemli olan, belirli bir iyileşme umudu sunmak değil, hayal ürünü ama ikna edici bir alternatif gerçeklik sunarak kendi aklımı, böylelikle de okuyucunun aklını, şu anki yaşayış şeklimizin insanların yaşayabileceği tek yol olduğuna dair tembel ve ürkek düşünme alışkanlığından kurtarmaktır. Adaletsiz düzenin sorgusuz sualsiz devam etmesine izin veren bu atalettir çünkü.

Böylece yüzyıllardır insanın meselesini; mülkiyeti, iktidarı, cinselliği, köleliği, sömürüyü, büyümeyi, yolculuğu ve ölümü bambaşka gezegenlerde, bambaşka insanların hikâyelerinde “sonsuz çeşitlilikte dönüp dolaşıp, her zaman nasıl da az çok aynı yere geldiğimizin hatırlatıcısıolarak yeniden bize anlatıyor.

Ve anlatırken erkek egemen hikâye anlatıcılığına başvurmuyor. Bunun yerine, kadim ama unutulmuş olan bir biçimle geliyor:

Foto: Photo courtesy Euan Monaghan/Structo
Foto: Photo courtesy Euan Monaghan/Structo

Bütün o sopalar, mızraklar, kılıçlar, o beyin göçerten, saplanan, vurulan şeyler, o uzun ve sert şeyler hakkında işitmediğimiz şey kalmadı; ama içine bir şeyler konan şeyi, mazrufun zarfını şimdiye kadar hiç dinlemedik. Bu yeni bir hikâye. Yeni bir haber.

İnsanoğlunun ilk buluşunun, 2001: Bir Uzay Macerası’ndaki gibi, başkasının kafasını patlatan kemik değil; toplayıcılık yapan insanın elindekileri dolduracağı bir kap olması gerektiğini savunuyor:  “Bir yaprak, boş bir kabak, bir deniz kabuğu, çanta çuval torba şişe çanak kutu kap. Tutacak bir şey. Doldurulacak bir şey.

Böylece hikâyeleri de hedefine odaklanan bir mızrak olmak yerine, anlatıya ev sahipliği yapan bir kap halini alıyor.

Sırf bu biçimsel farklılık yüzünden belki de, Ursula okuyanlar ya onu çok seviyor, ya da bir türlü bu yeni biçime ısınamıyorlar. Bana sorarsanız, bu biçime kesinlikle bir şans verin derim.

Foto: Huffingtonpost
Foto: Huffingtonpost

Kitaplarını okurken Ursula’nın uzun bir kış gecesinde, sanki ateşin başında, yanı başımızda oturduğunu hayal edebiliyorum. Sözcüklerini özenle seçiyor, tane tane konuşuyor. Bu yaşlı nine, tüm bilgeliğiyle, giderek yok olan bu dünyada ihtiyacımız olan hikâyeleri bizlere anlatıyor. Hatta sadece hikâyeyi anlatmakla da kalmıyor. Mülksüzler’de bu değişim için gerekli anahtarın gizlendiği yeri de gözler önüne seriyor:

Vermediğiniz şeyi alamazsanız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrim yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak…

Ursula severler için de bir kaç not:

Ursula’yı konu alan bir belgesel hazırlanıyor, başarılı bir Kickstarter projesi sonrasında, 2017 ortasında gösterime gireceği duyuruldu: Ursula K. Le Guin’in Dünyaları. Detaylar için: http://worldsofukl.com/

Kendisi aktif olarak blog tutuyor, ancak bir süredir yaşadığı kalp rahatsızlığı sebebiyle yazamıyormuş. Eski blog yazılarına şu bağlantıdan bakabilirsiniz.

Hasta yatağında onu neşelendirmek isterseniz, okur mektupları için açık adresini de paylaşıyor.

29-dogukan-sarikaya

 

Doğukan Sarıkaya

23. Dünya Enerji Kongresi: Enerji için feda edilen geleceğimiz

Parka giriş yasaklandı

“Giriş yasak bayan”. Bıkkın bir ifadeyle yüzüme bakmadan konuşan uzun boylu polis memuru kim bilir kaçıncı kişiye aynı cümleyi söylüyordu. “Niye kapattınız?” diye sorduğumda yüzüme dikkatlice baktı: “Uluslararası kongre var da, güvenlik için”. Etrafıma biraz bakınınca Nişantaşı Parkı’nın çepeçevre çelik polis bariyerleriyle sarıldığını fark ettim. “Kimin güvenliği?”, “Ne konferansı?”, “Kimi kimden koruyorsunuz?” gibi sorulardan vazgeçip “Ama parkın kedileri ne olacak? Hayvanlar dışarıdan gelen yemeklere muhtaç” diye ısrar ettim. Memur devam etti: “Sorun yok. Biri sabah akşam getiriyor yemeklerini”. Çaresiz koca parkın etrafından yürüyüp, ilk açıklıktan Beşiktaş’a doğru inerken arkama döndüm. Bir iki fotoğraf çekip yoluma gidecektim. Ama nereden geldiğini bile göremediğim bir polis memuru yanımda belirip “hanımefendi burada fotoğraf çekemezsiniz, yasak” dedi. Yine de iki fotoğraf çekebilmiştim. Allahtan polis memuru onları da sildirmeye kalkışmadı…

Polis barikatlari Nisantasi ve Macka Parklari
Polis barikatlari Nisantasi ve Macka Parklari

Çelik bariyerlerle çevrili bir kent

Manzara gerçekten acayipti. Sadece Nişantaşı Parkı’nın değil, Maçka Parkı’nın girişini ve Kongre vadisini de boydan boya saran çelik bariyerler dev bir açık hava hapishanesi yaratmıştı. Bariyerlerin arkasında parkta kalmış birkaç kediyse şaşkınlıkla dışarıya bakıyordu. Onlar artık bir hayvan hapishanesinin mahkûmlarıydı. Biz insancıklar da kaldırımlarında park edilmiş otomobillerden ve şantiye paravanlarından adım atacak yer bulamayan, yüz metreden fazla araç trafiğiyle kesilmemiş bir yolda yürümeyi unutmuş ve parklara girmeleri engellenen şehir tutsaklarıydık. Ne insana, ne hayvana, ne de bitkilere yer olmayan bir beton diyarının esirleriydik hep birlikte. Acaba hangi toplantının bariyerleriydi karşımıza çıkan yine?

23. Dünya Enerji Kongresi

Bunca tantana İstanbul Kongre Merkezi’nde 9-13 Ekim 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilen 23. Dünya Enerji Konferansı için kopuyordu. Kongre merkezi çevresinde yüzlerce polisin görev aldığı, Kadırgalar, Bayıldım ve Taşkışla Caddeleri’nin trafiğe kapatıldığı ve Kongre Vadisi’nin çelik bariyerlerle kapatıldığı geniş güvenlik önlemleri kent hayatını cehenneme çevirmişti. Bu güvenlik histerisinden yakın çevrede olan parklar da nasibini almıştı. Ne de olsa Rusya devlet başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere dünyanın ve ülkenin kilit isimleri enerji yatırımlarını imzalamak ve hızlandırmak üzere mahallemize teşrif ediyorlardı. Biz sıradan fanilerin ayakaltında dolaşması elbette yakışık almazdı…

21

Peki, halka kapalı bariyerler arkasında yapılan bu kongrede politikacılar, devlet adamları ve yatırımcılar neler konuşuyordu? Öyle karanlık bir tablo var ki önümüzde. Bilmem ki nerden başlamalı söze? Ev sahipliği yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açılış konuşması olan biteni özetler nitelikte. Erdoğan, “Suriye’ye, Irak’a,Ortadoğu’ya, huzur ve barış getirmek için el ele verelim. Halep’teki küçük bir çocuk şöyle ufka baktığında içi umutla dolmalı. Ancak bugün Halep’te ufka bakan çocuklar, uçakların ve helikopterlerin kendilerini hedef alan bombalarını görüyor” diyordu. Peki, bu haklı temennileri söyleyen de, Türkiye’yi bir enerji sevdasına cehennem koridoruna çevirmeye çalışan da aynı Erdoğan değil miydi?

Cumhurbaşkanı konuşmasına devam etti: “Türkiye’nin, Suriye ve Irak’taki mücadelesi alelade bir tercih değil, hayati bir zorunluluktur. Dünyanın enerji kaynaklarının güvenliği de bu bölgelerin terör örgütlerinden ve teröristlerin faaliyetlerinden arındırılmasına bağlıdır. Dolayısıyla biz kendi milli güvenliğimizde, bütün bunlarla beraber dünyanın enerji güvenliği için de mücadele ediyoruz”. İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burasıydı. Dünyanın enerji kaynaklarının, o kaynakları işletenler şirketlerin ve bu şirketlerden beslenen devletlerin güvenliği ve çıkarları için girilmeyecek savaş, ufku karartılmayacak ülke, kurulamayacak ittifak yoktu.

Doğal gaz boruları
Doğal gaz boruları

Konuşmasının başka bir yerinde Erdoğan, bu sefer de son dönemde düşen petrol fiyatlarından şikâyet ediyor, bunun enerji yatırımlarını olumsuz etkileme ihtimalinden kuvvetle kaçınmak gerektiğini anlatıyordu. Hatta maazallah doğalgaz fiyatları da inebilirdi. Bunlar gelecekte yatırımcıları olumsuz etkileyebilirdi. Fiyatların düşmesini önlemek için daha yakın bir koordinasyon ve iş birliği içerisinde çalışmak gerekiyordu. Evet, yanlış duymadınız, petrolün ve doğalgazın fiyatının düşmesinden endişe eden bir yatırımcı değil, dünyada en pahalı benzini kullanan ülkelerden biri olan Türkiye adlı ülkenin devlet başkanıydı. Ancak bırakın petrol ve doğalgaz gibi ikincil ihtiyaçları, su gibi temel bir ihtiyacın bile her geçen ay pahalandığı, üstelik içilemeyecek kalitede olduğu, kullanımına ayrı, içilmesine ayrı para ödendiği bir ülkede buna çok da şaşmamak gerekirdi. “Aman” diyelim, yatırımcıların kazancı azalırsa halimiz nice olurdu?

Türk Akımı Projesi’nde imzalar atıldı…

Kongrede son yıllarda dillerden düşmeyen Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı Projesi’ne dair anlaşma da Rusya ve Türkiye’nin enerji bakanlarınca imzalandı. Böylece her biri yılda 15 milyar 750 milyon m3 taşıyacak 4 hattan biri Türkiye üzerinden geçecek. Rusya’nın Anapa kenti yakınlarından başlayıp Karadeniz’in içinden 910 km boyunca uzayacak olan doğal gaz boru hattı Kıyıköy’de (Kırklareli) tekrar karaya çıkacak. Buradan Türkiye-Yunanistan sınırında bulunan İpsala’ya kadar uzanan boru hattı, Trakya’yı 260 kilometrelik boru hattıyla adeta ikiye bölecek.

Türk akımı projesi
Türk akımı projesi

Trakya sadece verimli tarım topraklarına sahip bir yer değil. Aynı zamanda dünyada birkaç benzeri olan longoz (subasar) ormanlarının da diyarı. Istrancalar’ın bulunduğu bu verimli topraklar, Ergene Nehri havzası ve subasar ormanlarıyla çok önemli sulak alanları içeriyor. Söz konusu boru hattı Trakya’da kesilmesi planlanan ağaç sayısı 3. Köprü için kesilenin iki katını bulacak. Sadece milyonlarca ağaç kesilmekle kalmayacak, Trakya’daki ormanların, tarım arazilerinin ve su havzalarının bütünlüğü de bozulacak. Proje tamamlanırsa Istranca ormanlarında %40’lık bir kayıp, su varlıklarında ise%80’lik bir azalma ortaya çıkacak. Üstelik hem iklim değişikliği, hem de sulak alanları, ormanlık arazileri ve tarım topraklarını yok eden binlerce maden, taş ocağı, kömürlü termik santral, HES, baraj, ulaşım ve kentsel yerleşim projeler sayesinde Türkiye’nin sulak alanların yarısı zaten yok olmuş durumda. Artık Trakya ülke için kritik öneme sahip son yaşam kaynaklarından biri haline geldi. Tabi politikacılar ve sermayedarlar için toprağın altı boru, üstü beton olurmuş, toprak kirlenirmiş, su bitermiş ne önemi var? Aman canım zaten 80 civarında yeni kömürlü termik santrali de yolda. Bir de bu oluversin çok mu? Türkiye enerji taşıma merkezi dönüşecek ya siz ona bakın! İçecek suyumuz, ekecek toprağımız kalmadığında doğal gaz içeriz, boru hattı süreriz artık…

Ha bir de nükleer santral projeleri var…

Konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk Akımı güzellemeleri yaparken nükleer enerjiden de bahsetmeyi ihmal etmedi. 2010’da Rusya Federasyonu ile Akkuyu nükleer enerji santrali projesinin gerçekleştirilmesine yönelik hükümetlerarası anlaşmanın da imzalandığını belirttikten sonra Japonya’yla da Karadeniz’de bir nükleer enerji santrali için anlaşma yapıldığını da hatırlattı. Erdoğan “Şimdi de üçüncü nükleer santral projesini hayata geçirmenin arayışı içerisindeyiz… Hedefimiz önümüzdeki yıllarda elektrik üretimimizin yaklaşık %10’nun nükleer enerjiden karşılanmasıdır” diyerek devam etti. 2013 yılında Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyesi 34 ülkede arasında ortalama elektrik kayıp kaçak oranı %6,65 iken Türkiye’de %15,46’ti. Bu oranla 34 ülkenin arasında sondan birinci olan Türkiye kaybını ortalama değere çekmek için gerekli altyapı yatırımları yapsa, nükleer santrallerde gerek kalmayacak demekti.

Daha başka enerji projeleri de imzalandı

Bir anlaşma imzalama şenliğine dönen Enerji Kongresi’nde ayrıca Türkiye ile KKTC arasında elektrikte iş birliği anlaşması da imzalandı. Saudi Aramco, 18 Türk şirketiyle ayrı ayrı mutabakat zaptı imzaladı. Böylece bu şirketlerin Saudi Aramco’nun çeşitli projelerinde ihaleye girmesi sağlanmış oldu. Kongrede İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz ile de görüşen Türk yetkililer Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğalgaz ihracı yapacak bir boru hattı kurulması seçeneğini de değerlendirdi. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bir enerji merkezine dönüşmesi için kurulması gereken ittifaklar çeşitli ülkelerle kuruldu veya adımları atıldı.

Bariyerlerin ve kapalı kapıların ardında karartılan bizim geleceğimiz

Halkın giremediği ve dolayısıyla halkın faydasına bir şeyciğin konuşulmadığı bu konferans kapalı kapılar ve polis bariyerleri arkasında gerçekleşmeyecekti de ne olacaktı? Kedi diyarı Nişantaşı Parkı’nı mı merak ettiniz? Konferans bittikten sonra bariyerler çekildi, parka giriş yasağı kalktı. Artık insanlarla kediler buluşabiliyor. Ancak bu özgürlük ancak bir dahaki uluslararası konferansa kadar sürecek gibi görünüyor. Ama çok daha fena gelişmeler bizi bekliyor. Elektrik, gaz, ulaşım, sağlık, eğitim ve benzeri kamu hizmeti alanlarında yaşadığımız ticarileştirme dalgası, havadan toprağa, sudan enerjiye her alanda gerçekleştirilmesi gereken verimli kullanım ve tasarrufu engelliyor. Bir tarafta doğal gazın fiyatının düşmesinden endişelenen politikacılar, suya her ay zam yapan yerel yönetimler ve vatandaşa daha fazla elektrik ve su tükettirip daha fazla kazanan şirketler. Diğer tarafta en temel yaşam haklarına erişimi ekonomik olarak engellenen insanlar, yani biz sıradan faniler. Çözümü öbür taraftakiler değil, biz üretip uygulatacağız. Zira verimliği ve tasarrufu merkeze almayan, geleceğimiz pahasına enerji arzını artırmaktan başka bir hedefi olmayan bu yönetim anlayışı bizi yok edecek. Bu gidişatı durdurmazsak, yakında bırakın çocuklarımızı ufka baktığımızda bizlerin bile göreceği tek şey; kömürlü termik santrallerin kararttığı bir gökyüzü, nükleer enerjiyle bitirilmiş bir gelecek, parkları ve ormanları katledilmiş bir beton çölü.

22-akgun-ilhan

 

Akgün İlhan

[Yeşil İşler] Hrant Dink Vakfı Multimedya Asistanı arıyor

Hrant Dink Vakfı vakfın projeleri dahilinde çekilen fotoğraf ve videoların bilgisayar ortamında işlenmesi, panel, seminer ve toplantıların, film gösteriminin yapıldığı Havak Toplantı Salonu’nun ses ve görsel ekipmandan sorumlu olacak, bu ekipmanın çalıştırılmasını öğrenecek ve etkinlikler sırasında aktif görev alacak multimedya asistanı arıyor.

17

Multimedya Asistanı pozisyonu için aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için Hrant Dink Vakfı’nın web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Ahmet Altan’ın ‘Son Oyun’u

Her şeyi en başından biliyorduk. Katil kendini daha ilk sayfadan ifşa ediyordu. Yine de işte, daha fazlasını merak ediyordunuz, bundan sonraki 4 yüz sayfanın vadettiği ne olabilir?

Tek bir cümle vardı aslında elimi dudaklarıma götürerek sayfaları çevirmeme sebep. Öznesi, yüklemi belirgin ve çok basit,

“Tesadüfleri çıkardığınızda hayat bitiyor.”

Ve işte, bir roman da böyle başlıyor, Son Oyun.

24

Polis arabaları henüz sokağın başından belirmemiş, siren sesleri kararlı ve hızlı bir şekilde yaklaşırken bir okaliptüs ağacının altından anlatılan bir cinayet. Birçok romanda olduğu gibi katil yakalanacağını söylüyor, bizse emin değiliz. Satırları takip edip delilleri netleştiriyor, olacak olanı kesinleştiriyoruz. Birçok romanda olduğu gibi katil bize en sakin sabah mahmurluklarını anlatıyor. Suçundan daha fazlasını itiraf edip aslında kim olduğunu söylüyor. Birçok romanda olmayan şeyse polis arabasını beklerkenki o duyguyu her satırda ve her anda canlı bir şekilde hissettirmeye devam ediyor. Böyle anlatmaya çalışınca çok saçma, biraz da komik geliyor aslında. Cinayet romanı yazmak için hiç bilmediği bir kasabaya yerleşen bir yazar, romanını yazmaktan ziyade onu yaşadığını fark ettiğinde biz okuyucular ilk sayfayı bitirmiş oluyoruz. Belki de yaşadıklarını yazmak ya da yazmak için yaşamakla ilgili pek faydalı bilgilere denk gelmemişti, belki fazla hırslı ve iddialıydı, belki de tembeldi ve kolaya kaçmıştı. Sonuçta katil olmuştu. Bizse, istersek sonu belli bir polisiye romanla birkaç gün muhatap olmuştuk ya da olayı biraz daha deşmek, çamurda oynamak istiyorduk. Sonuçta evet, polisler o ağacın altından onu almaya geliyor. Ama bu roman, Son Oyun, o satırla bitmiyordu.

***

Kim yapıyor bunu?

23

Ahmet Altan hep merak ettiğim biri olmuştur. Kimleri okur, mesela Will Self hakkında ne düşünür, Gezi olaylarıyla ilgili ne yazdı, Taraf’tan nasıl ayrıldı ve sonra ne yapacaktı. Belki kendisinin tercih etmeyeceği bir şekilde, Düşünceye Özgürlük 2000 derlemesini okurken “Atakürt” makalesiyle okumuştum onu ilk kez.

Kendisinin tercih etmeyeceği bir şekilde dedim, çünkü Ahmet Altan gazeteciliğe mesleği olarak bakmak istemiyor aslında. Hatta gazetecilik yaparak asıl mesleği olan yazarlığa ihanet ettiğini söylüyor. Taraf’ın en çok konuşulduğu zamanlar olmalı, 2009 yılında Mithat Alam Film Merkezindeki söyleşisinde gazete için çok roman bıraktığını, kafasındaki bir sürü hikâyeden vazgeçtiğini söylemiş. 2005’te yayınladığı En Uzun Gece’den sekiz yıl sonra bütün o hikâyeler arasından Son Oyun çıktı ilk kez. Bunu Ahmet Altan’ın kendisine sormak isterdim. Neden Son Oyun? Yasemin Çongar, romanın çıktığı gün, 2 Nisan 2013’te T24’te yayınlanan, “Sıradan bir Tanrının Olağanüstü Kitabı” başlıklı yazısında Son Oyun’un gerçekten farklı bir roman olduğunu yazmış. Altan bu romanında kadınları ve erkekleri, bağlanmamayı ve vazgeçmeyi daha bir bütün ve daha sıcak, daha derinlikli anlatıyor Çongar’a göre. Bütün bunlar, Ahmet Altan’ın gazetecilik yaparken yazarlığa dair neleri özlediğinin ipuçları olabilir. Söyleşisinde diyor ki yazmak yerine başka bir şey yaptığı her an vicdan azabı çektiğinden, “mutlu yazar yoktur.”

“Gerçek dünyayla gerçek olmayan arasında bir seçim yapmamı isteseler, gerçek olmayanı seçerdim, orası daha gerçekti.” 

Nedenini buraya koymaya gerek var mı bilmem, her seferinde aynı endişeyle belli aralıklarla hatırlıyorum “Atakürt” yazısını. Olanlar oluyor, düşünceler eviriliyor ama hissettiklerim olduğu gibi beliriyor hafızamda. Günler, aylar, yıllar, katliamlar geçiyor üzerimizden ve böyle yazılar üzerinden, biz kendi vicdanlarımızın samimiyetiyle baş başa kalıyoruz. Her zaman merak ederim. Bu insanlar, mesela düşünce özgülüğü üzerine aynı yazıyı aynı ya da daha etkili bir şekilde daha kaç defa yazmalılar? Kaç defa suçlanıp, kaç defa tutsak olmalılar? (Ünlü bir ozanın dediği gibi cevaplarımız hep rüzgârda sürüklendi.)

Son Oyun’un katiline göre Tanrı’ya iyi bir romancı demek mümkün değil. Açıklayamadığı boşlukları tesadüflerle kapıyor. Ayrıca ikilemlerle dolu. Kaçınmamızı söylediği duyguları bize bol bol vermiş sanki, şehvet mesela.

Oysa roman yazmak açıklayamadıklarını kavramaya çalışıp, tesadüfleri bağlantılandırmak istiyor. Davranışlarının sorumluluğu almak zorunda birisi olabilmek için. Çünkü şehveti hissetmiş bir kere. Bu döngüyü yaşamak zorunda.

25-bahar-topcu

 

Bahar Topçu

 

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Profiterol – Sevin Turan Bettscheider

Geçenlerde  canım nasıl tatlı istiyor ama mutfakta da o kadar zaman geçiresim yok.  Ne yapsam diye düşünürken sonunda kendimi profiterol yaparken buldum. Sanki çok kolaymış gibi…  Aslında otelde çalışırken hep gözümde büyüttüğüm tatlı evde birkaç porsiyonluk yapınca daha kolay oldu. Tabi koca otelde 10-20 tepsi profiterol  kafası ve ekler ve  bir kazan pasta kreması yapmak hayli zaman alıyordu. Birkez daha büyük bir otelde artık çalışmadığım için kendimi mutlu hissettim. Küçük porsiyonlarla ve özenle çalışmak ve sevdiğin insanlarla ürettiklerini paylaşmak gibisi yok…

39

Kremasından çikolata sosuna gayet lezzetli bir tarif olduğunu garenti edebilirim. Afiyet olsun

Profiterol

Hamur için malzemeler : Yaklaşık 24 profiterol kafası çıkıyor.

60 gr tereyağ
80 gr un
150 gr su
2 yumurta (orta boy)
Pasta kremasi icin malzemeler:
300 gr süt
50 gr krema
100 gr şeker
60 gr yumurta sarisi
25 gr nişasta
1 yemek kaşığı tereyağı
Yarim vanilya çubuğu

Çikolata sosu için:
125 gr krema
60 gr bitter çikolata
1 tatli kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı bal

Yapılışı:

Profiterol kafasi için su ve tereyağını kaynatiyoruz. Daha sonra unu ilave edip karıştırarak kavuruyoruz. Dibine yapismaya başladığında kenara alıp, ya mikserde yada cirpma teli yardimiyla yumurtayi yedirip yumusak bir hamur haline getiriyoruz. Sikma torbasi yardimiyla yagli kagit sarılı tepsiye kucuk toplar halinde sıkıp daha önceden isittigimiz 190 derece firina koyuyoruz ve 15-20 dk pisiriyoruz.(yaklasik 24 adet cikiyor)

40

Diger tarafta kremasi icin süt,krema, vanilya çubuğu ve sekerin yarisini bir tencereye alip kaynatiyoruz. Sekerin diger yarisi, yumurta sarilari ve nisastayida ayri bir kapta karistiriyoruz. Sütlü karisimdan biraz alip yumurtali karisimla ısısını esitlemek için karistirip daha sonra bütün karisimi sütün icine ekliyoruz. Krema halini alinca atesten alip tereyağını ekleyoruz. Soğumasi için yayvan bir kaba alip üstüne kabuk baglamamasi icin strec filmle kapatiyoruz.

41

Cikolata sosu icin :

Krema, bal ve tereyağını ocakta kaynattiktan sonra kenara alip cikolatayi ekliyoruz. Cikolata eriyene kadar karistiriyoruz ve soğumaya birakiyoruz.

42

Soguyan profiterol kafalarinin icine kremayi sikma torbasi yardimiyla dolduruyoruz ve uzerine cikolata sosunu ekliyoruz.

43

Afiyet olsun…

38-sevin-tbett

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

Paris Anlaşması sonrası dünya: Mümkün mü artık dönmek? – Arif Cem Gündoğan & Pelin Cengiz

Bu yazı t24.com.tr/den alınmıştır

Yeni Türkü’nün şarkısında sorduğu sorunun yanıtı, yeni iklim rejimi için mutlak bir ‘Hayır’ kadar basit”

Aralık 2015’te Paris’te gerçekleştirilen iklim zirvesinde (COP21) kabul edilen; 22 Nisan 2016 tarihinde New York’ta imzaya açılan Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için gereken “küresel seragazı salımlarının en az yüzde 55’ini temsil eden en az 55 taraf devlet tarafından resmen kabul edilme” şartı Avrupa Birliği’nin olağanüstü bir hızla anlaşmayı onaylamasının ardından 21 Eylül 2016 itibariyle sağlanmış oldu. Böylelikle küresel iklim değişikliği mücadelesinin çerçevesini düzenleyen Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için hiçbir hukuki engel kalmadı.

1

Anlaşmanın 4 Kasım 2016 itibariyle (yani kritik ABD seçimlerinden dört gün önce) yürürlüğe girmesi ile beraber bundan böyle gündem yeni seçilen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in de dediği gibi anlaşmanın nasıl uygulanacağı ve ülkelerin sorumluluklarını nasıl hayata geçirecekleri üzerine teknik detayların müzakeresi üzerine olacak. İklim kriziyle etkin şekilde başa çıkabilmek için bu detaylar üzerinde hızla uzlaşılması gerekmekte. Kasımda Fas’ın Marakeş şehrinde gerçekleştirilecek iklim zirvesi (nam-ı diğer COP22) bu açıdan kritik öneme sahip ve zirveye haftalar kala Paris Anlaşması sonrasında dünya ve Türkiye nereden gelip nereye gidiyor sorusuna yanıt arıyoruz.

Düşük karbon ekonomisine geçiş

Paris Anlaşması ve tetiklediği gelişmeler her şeyden önce küresel ekonominin, endüstrilerin, sektörlerin artık geri dönülmez bir şekilde dönüşeceğine işaret ediyor. Fosil yakıtlara dayalı sosyo-ekonomik sistemlerin tamamen yenilenebilir enerjiye dayalı bir yapıya evirilmesi bir zorunluluk. Bu durum yalnızca devletlerin değil bütün aktörlerin bu bağlamda birbiri ardına adımlar atmaya başlamasına sebep oldu. Hatırlamak gerekirse, geçen aralık ayından başlamak üzere 3.4 trilyon dolar üzerinde maddi varlık yöneten ve sayıları 500’ü geçen kuruluş fosil yakıt üretimine yönelik faaliyet sürdüren şirketlere yatırım yapmaktan vazgeçtiklerini/vazgeçeceklerini açıkladı. Örneğin, Avrupa sigortacılık devi Allianz Mart 2016’da çeyrek milyar avroluk yatırımını başka alanlara kaydırma kararı aldı. Kaliforniya yasa yapıcı merciler eyaletin en büyük emeklilik fonunun fosil yakıt bağlantılı faaliyetler sürdüren şirketlere yatırım yapamayacağına hükmetti.

Devletlerin düşük (ve nihai olarak sıfır) karbonlu ekonomiye dönüşüme ivme kazandıracak yasa çalışmalarına hız kazandırdıklarına şahit oluyoruz. Piyasa temelli olsun olmasın, iklim değişikliği bağlantılı tedbirleri regüle edecek mevzuat sayısı logaritmik olarak artmakta. Kanada geçtiğimiz haftalarda ülkedeki eyaletlerin tamamında 2018 itibariyle uygulanacak bir karbon fiyatlandırma tedbirini kamuoyu ile paylaştı.

Özel sektör de benzer bir hareketlilik içerisinde. Bank of England yöneticisi Mark Carney ve eski New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg şirketlerin iklim değişikliği bağlantılı riskleri şeffaf şekilde raporlayabilmesi için küresel bir raporlama sistemi yaratmakla meşgul. Yatırımcılar finansal karar verme mekanizmalarına fosil yakıtlarla bağlantılı faaliyetlerin yüksek risklerini entegre ediyor ve ellerini bağlamamak için bu yatırımlardan artan şekilde uzaklaşıyor. Benzer şekilde tedarik zincirlerinin maruz kaldığı iklim riskleri bir maliyet unsuruna çoktan dönüşmüş durumda. Piyasalar 2008 finansal krizine benzer krizler yaşanmaması için Paris Anlaşması sonrası düşük karbon ekonomisine geçiş için takip edilebilir ve öngörülebilir bir yol haritası oluşturmaya çalışıyor.

Sendikalar ve sektörel çatı organizasyonları yaşanacak dönüşümün sosyo-ekonomik açıdan adil olması için yeni istihdam, sosyal adalet ve eğitim reformları üzerinde çalışıyor. Bu dönüşümün büyüklüğüne dair küçük bir örnek vermek çarpıcı olabilir: Birleşik Krallık’ta düşük karbon ekonomisi daha şimdiden 250 bin istihdam ve 46.2 milyar £’lık bir ekonomi yaratmış durumda. Yani erken harekete geçenin daha fazla ekonomik fayda sağladığını söylemek mümkün. Üstelik bu hacim sadece son üç yılda yüzde 30’ün üzerinde büyüme kaydetmiş durumda.

Özel girişimciler (örneğin Bill Gates) iklim krizine yanıt üretebilecek yeni teknolojiler için multi-milyar dolarlık yeni kaynaklar ayırıyor. Yalnızca ABD bu teknolojilere gelecek beş yılda şimdikinin en az iki katı kaynak ayıracağını ilan etti. Bitmedi. Yerel yönetimlerin, özellikle de şehirlerin iklim mücadelesinde etkinliğinin arttığını gözlemliyoruz. Lima-Paris Eylem Gündemi kapsamında şimdiye dek 2364 şehir, 167 bölgesel idare, 2090 şirket, 448 yatırımcı ve 236 sivil toplum örgütünün iklim tedbirlerini kamuoyu ile paylaştığı görülüyor. Bunun yanında 119 ülkeden 7100 şehirde yerel yönetimlerin çeşitli bağlantılı inisiyatiflerin imzacısı olduğu belirtilmekte. Buradan anlamamız gereken şu: Paris Anlaşması sonrası “olağana devam etmek” artık ne mümkün, ne etik, ne adil, ne de karlı.

Anlaşmanın kabul edildiği günden bu yana geçen aylardaki dönüşümün boyutu göz ardı edilemez düzeye ulaşmış durumda. Başlıca etki dünyanın kömürden hızla uzaklaşmaya başlamış olmasında gözlemlenebilir. Buna en çarpıcı örnek bir zamanlar kömürün anavatanı olarak bilinen Birleşik Krallık’taki dönüşüm olacaktır. 9 Nisan 2016 gününe dönelim. O gün Birleşik Krallık tarihinde ilk kez güneş enerjisi kaynaklı elektrik üretimi kömür kaynaklı elektrik üretimini geçmiş oldu. Bunun yanında, geçtiğimiz altı ay boyunca güneş kaynaklı elektrik üretiminin kömür kaynaklı üretimin üstünde olduğunu belirtmekte fayda var. Birleşik Krallık’taki dönüşümün ardında elbette yenilenebilir enerjiye verilen desteklerden fazlası var: Sera gazı salımlarına getirilen karbon taban fiyatı kömüre olan talebin dramatik şekilde azalışında ve yenilenebilir enerjinin rekabet edebilir hale gelmesinde pay sahibi. Bu da iklim ve enerji politikalarının bütünsel olarak ele alındığında etkili olabileceğini göstermekte. ABD menşeili dev kömür şirketi Peabody’nin iflas haberi, dünya enerji devi Vattenfall’un Almanya’daki linyit varlıklarını satma niyetini açıklaması asla sürpriz değil. Paris Anlaşması’nın imzalandığı günlerde dünya borsalarında kömür şirketlerinin hisseleri dibe çakıldığını hatırlayacak olursak bunun geçici bir eğilim olmadığını daha rahat anlayabiliriz.

Paris’teki iklim zirvesinden üç ay sonra Çin ve Hindistan gibi devlerden kritik hamleler geldi. Çin petrole $40/varil taban fiyatı biçti, ayrıca ülkede kurulması planlanan kömürlü termik santrallerin çoğunu beklemeye almaya dair niyetini açıkladı. Kömür vergisini neredeyse sekiz katına çıkaran, kömür santralleri için daha sıkı standartlar getiren Delhi hükümeti araç kullanımına tek-çift plaka kısıtı getirerek toplu taşıma sistemini güçlendirmeye, hava kirliliğini ve sera gazı salımlarını azaltmaya çalışmakta. Hindistan ayrıca 2022 itibariyle yenilenebilir enerji kurulu gücünü 175 GW’ye çıkarmayı hedeflerken Fransa ile beraber Güneş İttifakı girişiminin lokomotifliğini yapmakta. Eylül ayında varılan bir anlaşmada ABD-Çin’in birbirlerinin 24 milyar dolara varan fosil yakıt teşviklerini şeffaf şekilde kontrol edecekleri ve azaltmak için yollar arayacakları açıklandı. Yine eylül ayında yapılan bir açıklamada Çin Halk Bankası’nın düşük karbon ekonomisine dönüşüm için gerekli finansal sistemi inşa etmek için bir rehber yayımladığı ilan edildi. Buna göre Çin bu dönüşümü finanse edebilmek adına yeşil kalkınma fonu oluşturmayı planlıyor.

Başka anlaşmaları da tetikledi

Tüm bu gelişmeler olurken diğer yandan gezegenimiz verdiği sinyallerde acele etmemiz için alarm veriyor. İklim bilimciler ortalama sıcaklıkların geçtiğimiz 115 bin yıldaki en yüksek seviyesine ulaştığını açıkladı ve benzer olumsuz rekorları artık hemen her gün duymak mümkün. 2015 yılı analizlere göre modern ölçümlerin yapıldığı yılların en sıcağı olarak tarihe geçti. El Nino etkisiyle beraber 2016’nın bu rekoru 2015’ten devralacağı neredeyse şimdiden kesin… Şu an için 1961-1990 ortalamasına göre 0,75 santigrat derece daha sıcak bir dünyada yaşamaktayız ve bunun etkilerini Sandy gibi güçlenmiş kasırgalarda daha şimdiden ağır bedeller ödeyerek görebiliyoruz. Daha vahimi iklim krizinden en çok etkilenenler bununla mücadele kapasitesi en az olan ülkeler. İklim krizi ile mücadelenin aciliyeti ve maliyeti çok açık.

Eylül ayında Oxford’da sıcaklık artışının etkilerini tartışmak için toplanan 200’ü aşkın iklim bilimci var olan çabaların hala yeterli olmadığı kanısında. Şu an için tek başına yetersiz görülen Paris Anlaşması bu bağlamda eksikliklerini görece giderebilecek başka anlaşmaları da tetiklemiş durumda. Bunlardan en önemli ikisi: Montreal Protokolüne getirilen Kigali Değişikliği ve Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu (ICAO) üyeleri tarafından imzalanan anlaşmalar. Kigali Değişikliği ozon tabakasını korumak amacı ile imzalanan ve Birleşmiş Milletler tarihinin en etkili olmuş çevre anlaşması sayılabilecek Montreal Protokolü kapsamında yapılan bir değişiklik. Amaç sera gazları arasında iklim değişikliği etkisi karbondioksit gazına göre binlerce kat yüksek olan HFC (hidroflorokarbon) gazlarının kullanımını azaltarak dondurmak. Bu değişikliğe göre HFC kullanımı 2019 itibariyle azaltılmaya başlanarak gelişmiş ülkelerde 2024 gelişmekte olan ülkelerde ise 2028 itibariyle dondurulacak. Bir diğer kritik anlaşmaya göre ICAO tarafı devletlerin havacılık kaynaklı salımlarını 2020 seviyelerinde nötrlemek için salım denkleştirme (ofset) tedbirine başvuracağı belirtiliyor. 2027’de zorunlu hale getirilecek bu yaklaşım Paris Anlaşması kapsamında belirlenen sıcaklık artışını 2 santigrat derecenin olabildiğince altında dizginleme hedefinin sağlanması bağlamında bilimsel açıdan oldukça yetersiz kalmakta.

Her şeye rağmen Paris sonrası dünya, eski dünya değil. Yeni Türkü’nün ünlü şarkısında sorduğu “Dönmek, mümkün mü artık dönmek?” sorusunun yanıtı, yeni iklim rejimi için mutlak bir “Hayır” kadar basit.

Peki, Türkiye’de durumlar nasıl?

Tüm bu gelişmelerin gösterdiği üzere artık enerji alanında yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Dünyada bir yılda meydana gelen bu gelişmelerin ne kadarı Türkiye’ye yansıdı, COP21 sonrası Türkiye’de iklim politikalarında neler yaşandı onlara bir göz atalım. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, iklim zirveleri Türkiye’nin gerçek anlamda samimiyet testi…

Yeni iklim anlaşmasının temelini oluşturan COP21 öncesi bildirilen Ulusal Katkı Niyetleri Beyanları (INDC) tüm ülkeler tarafından geçen yıl iklim zirvesi öncesi açıklandı. Türkiye açısından bakıldığında verilen niyet beyanı son derece zayıf kaldı, elbette bu durum pek çok eleştiriyi de beraberinde getirdi. 30 Eylül 2015 tarihinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasına sunulan niyet edilen ulusal katkı dokümanına göre Türkiye, her şeyin şu anki gibi seyrettiği senaryoya kıyasla 2030 yılında sera gazı salımlarını toplamda yüzde 21 oranında azaltmayı taahhüt etti.

Türkiye, salımlarının belli bir yılda tepe noktasına çıkacağını ve ondan sonra düşüşe geçeceğini vaat eden ülkelerin yaptığı şekilde bir tepe yılı belirlememiş, dolayısıyla hem 2030’a kadar, hem de sonrasında salımlarının artmaya devam edeceğini ve yakın gelecekte bir azaltım eğilimine girmeyi düşünmediğini ilan etmiş oldu. Türkiye, 1990’dan bu yana artan karbon yoğunluğunu azaltmaya yönelik bir hedef de belirlemedi.

Büyüme hedefleri gerçekçi değil

2030’a kadar gerçekçi olmayan bir biçimde Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 7 büyüyeceği öngörülerek belirlendiği ve bu enerji ihtiyacının da özellikle en kirli fosil yakıt olan kömürle gerçekleştirileceği ulusal niyet beyanında açıkça ortaya konmuş oldu. TÜİK verilerine göre, Türkiye 2010’da yüzde 9,2’lik ve 2011’deki 8,8’lik büyüme oranlarının ardından keskin bir düşüş yaşadı. Sırasıyla 2012’de yüzde 2,1, 2013’te yüzde 4,2, 2014’te yüzde 3, 2015’te 4 büyüyen Türkiye ekonomisi 2016’nın ilk çeyreğinde yüzde 4,7 ve ikinci çeyreğinde ise yüzde 3,1 büyüme gösterdi.

Türkiye’nin son yıllardaki bu büyüme tablosuna bakıldığında yüzde 7 büyüme beklentisinin ne kadar gerçekten uzak olduğu anlaşılabilir, diğer yandan dünyanın kömürü terk ederek yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneldiği bir dönemde, kömürden enerji üreterek büyümek de yine benzer şekilde gerçekçi değil.

TÜİK tarafından Nisan 2016’da açıklanan son verilere göre, Türkiye’nin 2014’te toplam sera gazı salımı 467,6 milyon ton karbondioksit olarak açıklandı. 2014 yılı salımlarında karbondioksit eşdeğeri olarak en büyük payı yüzde 72,5 ile enerji kaynaklı salımları aldı. 2014 yılı toplam sera gazı salımları 1990 yılına göre yüzde 125 artış gösterdi. 1990 yılında kişi başı karbondioksit eşdeğer salımı 3,77 ton/kişi olarak hesaplanırken, bu değer 2014’te 6,08 ton/kişi olarak hesaplandı. Yıllar bazında bakıldığında Türkiye’nin sera gazı salımlarında giderek artan bir ivmeye sahip olduğu görülüyor. Hâlihazırda Türkiye’nin, COP21 resmi raporu verilerine göre yüzde 1,24’lük payla dünyada en fazla sera gazı salımı yapan 17. ülke olduğunu hatırlamakta fayda var.

Fakat Türkiye OECD’nin “gelişmiş ülkeler” kategorisinde yer almasına rağmen “gelişmekte olan ülke” tezine dayanarak bugüne kadar yükümlülük üstlenmekten kaçınırken, niyet beyanında belirttiği hedefleri tutturmak, güya “iklim kriziyle baş edebilmek” için finansal destek bekliyor. Paris Anlaşması sürecinde Türkiye’nin bu özel koşullarına dair beklentisi yerine gelmediyse de, gerek hedeflerin çok düşük olması gerekse de bu düşük hedeflere ulaşmak için bile maddi destek istemesi Türkiye’yi iklim değişikliğiyle mücadelede dünyadaki etkisiz ülkelerden biri haline getirdi.

Yerli kömüre alım garantisi

Türkiye, dünyada en fazla yeni kömürlü termik santral yapmaya devam eden ülkelerden biri olarak, iklim anlaşması sonrasında da iklim suçlarının faillerinden biri olmaktan vazgeçmek, ekonomisini karbonsuzlaştırmak, kömüre verdiği teşvikleri sonlandırmak yerine bildiğini okumayı sürdürüyor. Türkiye, ülkenin ithal doğalgaza bağımlılığını azaltmaya çalıştığını öne sürerek, yeni linyit kömürü santrallerinin inşa edilmesini en önemli seçenek olarak görüyor.

Haziran ayında TBMM Genel Kurulu’nda, 6719 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kabul edilerek yasalaştı. Yasa, kamuoyunda kayıp kaçak bedelleri üzerinden tartışılsa da, aslında elektrik fiyatlarını yükseltecek bazı değişiklikler içeriyordu. Yasadaki değişikliklerle birlikte yerli kömürden üretilecek elektrik için alım garantisi getirildi. Yerli kömüre dayalı elektrik üretim santralları için TETAŞ tarafından sağlanacak alım garantisinin kWh başına yaklaşık 6 sent olacağı 9 Ağustos’ta Resmi Gazetede yayımlandı.

Konuyla ilgili Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü’nün (IEEFA) yaptığı analiz, Türkiye’nin yeni linyit yatırımı planlarıyla enerji politikasında büyük bir hata yapma riskiyle karşı karşıya kaldığını ortaya koydu. “Enerjide Yol Ayrımı” başlıklı raporda, Türkiye Hükümeti tarafından izlenen linyit yatırımlarını arttırma planının, kamu teşviklerinin maliyetini 1,1 milyar dolarla 2 milyar dolar arasında arttırabileceğini, bu artışın da elektrik fiyatlarına yüzde 19 ile 29 oranında artış olarak yansıyabileceği belirtildi. Enerjide geleceğini kömürlü termik santrallerle fosil yakıt ekonomisine teslim eden Türkiye, gerek siyasi sebeplerle gerekse iş dünyasının istekleri çerçevesinde gücünü yenilenebilir enerjiden alan sürdürülebilir bir enerji politikasına sırt çevirerek treni kaçırmak üzere…

Diğer yandan, Türkiye’nin, 2023 yılına kadar devreye almayı planladığı 18 bin 500 MW’lık büyük linyit kapasitesi ve enerji üretimini büyük ölçüde kömüre dayalı olarak planlamasının şebekede yaşanacak ciddi aksaklıkların da habercisi olduğu söylenebilir. Son 13 yılda yeni konut ve sanayi alanlarının inşasıyla 2,4 milyon hektar tarım arazisini, enerji ve madencilik yatırımlarıyla ise 400 bin hektar orman alanı yok olan Türkiye’nin daha fazla tarım ve orman arazisini kaybetmeye artık tahammülü yok. Linyite sağlanacak alım garantileri sonucunda yeni kömür sahalarının işletmeye açılması bu kaybı arttıracak.

İklim değişikliğiyle mücadelede Türkiye’nin neden samimi olmadığının bir diğer işareti de, yine yasada yer alan özelleştirilen termik santrallere daha önce iptal edilmesine rağmen çevre mevzuatına uymaması için istisna getirilmesi. Yasaya göre, özelleştirilen bütün termik santraller, çevre mevzuatından 2020’ye kadar muaf olacak. Yalnızca yeni yapılacak santraller değil daha önce özelleştirilenler santraller de bu muafiyetten yararlanacak. Bakanlar Kurulu kararıyla bu süre üç yıl uzatılabilecek. Türkiye, Cumhuriyet’in 100. yılına 2023’te termik santrallerin çevresel kirliliğiyle girecek, çevre sorunları katlanarak sürecek.

Türkiye’deki kömür teşviklerinin makroekonomik ve çevresel etkilerini inceleyen bir çalışmaya göre, kömüre verilen üretim ve yatırım sübvansiyonları kaldırılırsa, 2030’a gelindiğinde karbon salımları Türkiye’de hem yüksek hem de düşük gelirli bölgelerde önemli oranda düşecek, ülke genelinde yüzde 5,4 salım azaltımı olacak. Ancak, Türkiye’deki mevcut enerji politikalar ışığında, artan ölçülerde fosil yakıt kullanılması sonucu karbon ekonomisine dayalı büyümeye devam edileceğinin görüldüğü rahatlıkla söylenebilir.

Çevreyi kalkınma önünde bir engel olarak gören devlet politikaları, yalnızca günümüzün yaşam koşullarını değil, gelecek kuşakların yaşamını da ipotek altına alıyor. Sağlık ve Çevre Birliği’nin (HEAL) Ödenmeyen Sağlık Faturası adlı araştırmasına göre, hâlihazırda Türkiye’de faaliyet gösteren 19 termik santralden kaynaklanan hava kirliliğinin sadece sağlık alanında yıllık 3,6 milyar avroya kadar çıkan bir maliyetinin olduğu ve yılda 2876 erken ölüme yol açtığını belirtti.

TEMA Vakfı’nın yaptığı bir çalışma da, kömürlü termik santrallerin Türkiye’nin tarım arazilerine olan etkilerine dikkat çekerek, son 13 yılda 2,4 milyon hektar tarım arazisinin kaybedildiğini ortaya koydu. Bu rakam Türkiye’deki tarım topraklarının yaklaşık yüzde 10’u demek. Benimsenen kömür odaklı enerji politikalarından vazgeçilmediği takdirde Türkiye tarımının geleceği için tablo karanlık. Türkiye’de planlanan 80 termik santralin her birinin 150-200 kilometre çaplı bir alanı etkileyecek olan bu santrallerin yaratacağı hava kirliliğinin 15 milyon hektar tarım alanını olumsuz etkileyeceği belirtiliyor.

Elbette, hava kirliliğinin yanı sıra kömürlü termik santrallerden kaynaklanan başka bir önemli sorun ise iklim değişikliği. Kömürlü termik santraller, ürettikleri elektrik miktarına göre en fazla sera gazı salan tesisler. Kömür odaklı enerji politikalarına devam eden Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları, Türkiye’de yıllık ortalama sıcaklığın 2,5 ila 4 derece arasında artacağını gösteriyor. Raporlara göre bu artış Ege’de ve Doğu Anadolu’da 4 derece, iç bölgelerde ise 5 dereceyi bulacak. Türkiye daha sıcak, daha kurak ve yağışlar açısından daha belirsiz bir iklim yapısına sahip olacak.

OHAL uygulamalarının etkileri

15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından gelen OHAL uygulamalarının olumsuz etkilerinden yine çevre meseleleri ve çevre aktivistleri nasibini alırken, OHAL yandaş sermayeye eşi bulunmaz fırsatlar sundu.

OHAL döneminde çevre hareketlerine yönelik en büyük darbelerden biri Madde 80 ile vurulmuş oldu. Madde 70 ve 75 isimleriyle tartışıldıktan sonra Madde 80 olarak Torba Yasa’da kabul edilen düzenleme, şirketlere, doğayı istedikleri gibi kullanabilecekleri, çevreyi hiçbir denetime tabii olmadan kirletebilecekleri imtiyazları sağladı. Bakanlar Kurulu’nun onay verdiği projeler bir dizi teşvikten yararlanabilecek. Kamu malları ve araziler bu projeleri yürüten şirketlere bedelsiz devredilebilecek. Projeler çevreye zarar verecek nitelikte bile olsa, istenirse, kredi faizleri 10 yıl boyunca devlet tarafından karşılanabilecek, Kurumlar Vergisi’nden muaf tutulabilecek. Yüzde 50 indirimli fiyattan elektrik kullanabilecek. Bu teşviklerin, sera gazı salımlarının başlıca sebebi olan madenler, barajlar, köprü, yol gibi altyapı projeleri, termik santraller ve nükleer santraller gibi projelere aktarılacağı da gün gibi aşikâr.

Yargı kararları hiçe sayıldı

Cerattepe’de Cengiz Holding’e ait Eti Bakır A.Ş. ile Özaltın Holding ortaklığında gerçekleştirilmek istenen maden arama projesinin Rize İdare Mahkemesi’nde görülen duruşması OHAL uygulamalarının en çarpıcı örneği olarak hafızalara kazındı. Yeşil Artvin Derneği’nin çağrısı üzerine Rize’deki duruşmaya desteğe giden yurttaşların araçları defalarca durduruldu, polis kontrol noktalarında defalarca arama yapıldı. Proje için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen “ÇED Olumlu” kararının iptali için 19 Eylül’de yapılan duruşmada heyetin tarafsızlığını yitirdiğine kanaat getiren davacılar, redd-i hakim talebinde bulunarak mahkemeyi terk etti. Ardından, 3 Ekim’de Rize İdari Mahkemesi, “ÇED Olumlu” raporunun yürütmesinin durdurulması ve iptal edilmesi istemiyle açılan Türkiye’nin en büyük doğa davasını reddetti. Kararda projenin devlet ormanı alanda yapılmasında mevzuata aykırı bir durum olmadığı belirtilirken, “Devlet ormanlarında gerekli iznin alınmasıyla madencilik faaliyetlerinin gerçekleştirilmesinin mümkündür. Dava konusu madencilik projesi için gerekli izinler alınmıştır” dendi.

Baskıların arttığı bir diğer proje Doğu Karadeniz’de sekiz ilin yaylalarını birleştirmeyi hedefleyen Yeşil Yol oldu. Yöre halkının yaylalardan inmesi fırsat bilinerek, Danıştay’ın durdurma kararına rağmen gizlice ve zorla Rize’nin Çamlıhemşin ilçesindeki Samistal ve Yukarı Kavrun Yaylaları’nda tekrar çalışma başlatıldı. Dozerlerle yaylaların yok edilmesine karşı çıkan yurttaşlar gözaltına alındı. OHAL ile birlikte çevreye yönelik toplumsal muhalefet git gide tasfiye edilmeye başladı. Hem yargı kararları hiçe sayılıyor hem de bu kararlara uyulmasını isteyenler baskıcı rejimlerde görülen muamelelere maruz kalıyor.

Yine OHAL dönemi uygulamaları fırsat bilinerek, Bursa’da şehir merkezine yapılmak istenen ve daha önce “ÇED Olumlu” kararı iptal edilen DOSAB kömürlü termik santral projesi için ikinci “ÇED Olumlu” kararı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca onaylandı. DOSAB’ta Termiğe Hayır Platformu’nun açtığı dava sonucu ilk ÇED raporu iptal edilmişti. Üç ay sonra hazırlanan ikinci ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca DOSAB’ta Termiğe Hayır Platformu ikinci hukuk mücadelesine başladı. Aynı şekilde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı dosyası iki yıl rafta bekletildikten sonra 10 Ekim’de Amasra’daki Hema Termik Santali için “ÇED Olumlu” kararı verdi. Bartın Platformu, 1460 davacıyla dava açma hazırlığında.

Tüm bu gelişmeler arasında dikkat çeken bir diğer konu da, Türkiye’nin nükleer sevdası. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Rusya ile ilişkilerin normalleşmeye başlamasıyla birlikte Akkuyu NGS’deki sürecin de hızlanması oldu. Ekim ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’yi ziyareti esnasında Mersin Büyükşehir Belediye Meclis toplantısında Akkuyu nükleer santrali projesinin 1/100.000 ölçekli plana işaretlenmesini oy çokluğuyla onaylandı. Diğer yandan, ağustos ayında üçüncü nükleer santral için Çin’le varılan anlaşma da TBMM’den geçti. Haziranda Pekin’deki G20 Enerji Bakanları toplantısında imzalanan mutabakat metni, Akkuyu ve Sinop projelerinden sonraki üçüncü nükleer güç santralı projesinin tasarımından inşaatına, işletmesinden bakım ve sökümüne kadar tüm aşamaları kapsıyor.

Bu yazı t24.com.tr/den alınmıştır

3

 

 Pelin Cengiz

 

 

 

2

 

 

Arif Cem Gündoğan*

*Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Yer Sistem Bilimi Programı, Doktora Öğrencisi)

‘Vatan için ölmek’ ve ‘Pasifizme övgü’ – Kürşat Bumin

Kürşat Bumin’in yazısı diken.com.tr sitesinden alındı

“Adam gibi ölmek ya da madam gibi ölmek” açıklaması hakkında –hak ettiği üzere- epeyce konuşulduğu için bu faslı hızla geçiyorum.  “Ölüm”den bu derece sığ ve acımasız bir dille söz edilmesi karşısında ne söylenebilir ki? .…

Dolayısıyla  bu faslı hızla geçip konunun “adam gibi ölmek”  kısmına yönelelim istiyorum:

Bildiğimiz gibi ‘adam gibi ölmek’, ( tercümesiyle)  ‘erkekler’in bir dava uğruna ölmesi ‘savaşlar’da gerçekleşiyor. Bu ölümler ‘vatan için ölmek’ ve dolayısıyla ‘şehitlik’ olarak adlandırılıyor. Bu ‘şehitlik’ tabii ki din uğruna verilen savaştaki ‘şehitlik’ten farklı nitelikte. Din uğruna şehit olanlar cismani bir ‘vatan’ için değil,  öte dünyadaki bir cennete yönelik  bireysel umut ve iman için canlarını veriyorlar.. ‘Vatan için ölenler’ ise bunu bu türden bir ödül için  değil tamamen seküler çerçevede gerçekleştiriyorlar.

Bilindiği gibi 20. Yüzyılın ilk büyük savaşı -Birinci Dünya Savaşı-  bu ölüm türünün (‘vatan için ölmek’) en trajik biçimde  yaşandığı bir savaştır. ‘Vatanseverliğin’ ‘bireysellik’in önüne geçtiği ilk büyük savaş yani.  Bu savaşta askerlerin cepheden postaladıkları mektuplara bakacak olursak, 18-30 yaşları arasındaki askerler ‘vatan uğruna ölecekleri’ için iftihar etmektedirler…

‘Kendini vatan için feda etmek’ olarak da adlandırabileceğimiz bu ruh halinin sonucu – dönemin Jaures gibi ‘pasifistleri’nin öngördüğü gibi- Avrupa’nın o zamana  kadar karşılaşmadığı bir büyük yıkımla tanışmasıdır.

Savaş, sadece Fransa’da 19-22 yaş aralığından 1.4 milyon gencin ölümüne,  askere çağrılan 8 milyonun 4 milyonu cepheden yaralı olara dönmesiyle sonuçlanmıştır. Cephe gerisinde ise 700.000 dul, 1 milyon yetim bırakarak… Savaşın Avrupa’nın bütününe  çıkardığı fatura ise 10 milyonu asker, 9 milyonu sivil olmak üzere 19 milyon ölüdür.

Peki bütün bu acılar ne içindi? Örnek olarak Fransa ve Almanya arasındaki düşmanlıktan hareketle söylersek, Fransızlar 1870’de ellerinden çıkan Alsace- Lorraine’ı ülkelerine tekrar bağlamak, Almanlar ise bu bölgeyi ellerinde tutmak için ölüyorlardı… Bu bölgenin başkenti sayılabilecek Strasbourg’un bugün AB’nin merkezlerinden birisini oluşturduğu hatırlanınca, birinci büyük savaşın arkasında bıraktığı milyonlarca genç insanın  devletlerin elbirliği ile geliştirdikleri  ‘militarist siyasetlerin şehitleri’ olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Milyonlarca gencin vatan uğruna şehit  ölmak  –ve tabii ki karşı tarafa ‘şehit’ verdirtebilmek- için cephelere nasıl olup da büyük bir coşkuyla koşabildiklerini bireyselliğin belirleyici olduğu bugünün dünyasında yaşayanların anlamaları kolay değil. Nitekim –birçoğumuzun birçok kere şahit olduğu gibi- Batı’da bu yönde yapılan araştırmalar/anketler apaçık bir biçimde ‘bireysellik’in merkeze yerleştiği bu dünyanın ‘vatan için ölmek’ davetine hiç mi hiç olumlu cevap vermediğini gösteriyor. Bu sonuç tabii ki ‘Vatan için ölündüğünü sanıyoruz –ama aslında sanayiciler için ölüyoruz’ diyen Anatole France’ın ya da “Fransa’yı seviyorum, vatanı değil” / “Fransız milli marşının müziği fena değil ama sözleri tartışma götürür” diyen Georges Brassens gibi pasifistlerin doğrudan etkileri sayesinde ortaya çıkmadı. Bu sonuç  (politik ya da sendikal militanlık, vatan, sınıf savaşı, komünizm, üçüncü dünyacılık…) gibi büyük anlatıların yerini  bireyin merkeze konması, özel otonomi, bedenin değerleri, tüketim / rekabet gibi yeni değer ve ilgilerin almasından kaynaklanıyor. Bu dünya artık özellikle birinci büyük savaşta ruhları –ve  bedenleri- esir alan ‘kendini vatana/millete feda etmek’ ruh halini kendinden çok uzak buluyor. Şöyle de diyebiliriz: Bu dünyanın ‘moral’i artık epeydir teolojik çerçeveden beslenmediği gibi Aydınlanma’nın onun yerine geçirdiği seküler ama  ‘vatani ödevler’ gibi  yine ‘kendini feda etmek’ üzerine kurulu  morale de karşıdır. Bu yeni çerçeve tabii ki söz konusu toplumlarda iktidarlar tarafından da önemli ölçüde içselleştirilmiş durumdadır. Bir Fransız düşünürün altını çizdiği gibi, insanlara artık vatan için ölmeye çağıran yok; oysa ikinci dünya savaşına kadar gençlere aşılanan ‘vatansever moral’ çerçevesinde Alsace-Lorraine için ölünebileceği anlatılıyordu. (Durkheim’ın ‘vatanseverlik’i  moral yükümlülüklerin başına yerleştirdiği gibi.)

Okul’dan söz açılmışken bu çerçevede (‘vatan için ölmek’) bu kuruma ne büyük görevler yüklendiğini de hatırlayalım. Fransa’da  Jules Ferry’nin zorunlu ve laik okulunun bu ‘ölçüsüz vatanseverlik’in yerleşmesinde  nasıl bir işlev gördüğünün, bir tür ‘disiplinli askerler ve örnek vatandaşlar’ üretim merkezine dönüştüğünün  altı çizilerek belirtilmesi gibi.

Yazıyı Türkiye’ye gelerek toparlamaya çalışalım: Okulumuzun Jules Ferry’nin yirminci yüzyılın başındaki okulundan konuştuğumuz açıdan bir farkı yok. ‘Vatan için ölmeyi bilmek’ düsturunun bu kurumun temel yakıtlarından birisi olduğu malum. Ordu-askerlik deseniz  hatırlatmama gerek yok. ‘Bedelli’ye izin var ama ‘vicdani ret hakkı’nın ağza alınması bile sakıncalı. (Yıllar önce Mustafa İslamoğlu bu konuda bakın ne diyordu: “Hatırlayın o fıkıh usulü kuralını: ‘Harama aracı olmak da haramdır’: İşte bu yüzden ‘vicdani ret hakkı’ bu ülkede en çok dinine bağlı samimi Müslümanları ilgilendirmektedir.”)

Peki  ruhları ve bedenleri perişan eden bu resmi/gayri resmi idelojinin panzehiri nedir? Tabii ki ‘pasifizm’ denilen ruh hali ve de tabii ki bu adı taşıyan  politik duruş. Dikkat ederseniz bu fikir, bu politik duruş ülkemizden neredeyse sürünerek bile geçmemiştir. Bana sorarsanız bu ülkenin en başta gelen eksikliklerinden birisi ‘pasifizmin’ bir düşünce ve politika olarak yeşermemiş olmasıdır. Bu felsefi-politik anlayışın yeşerdiği zeminlerde ‘adam / madam’ türünden lafların dolaşması memnudur. ‘Pasifizm’in muhakkak ki, Birinci Büyük Savaş’tan sonra Batı  Avrupa’nın savaş karşıtlığı ile tanışmasında ve ‘kurucu babaları’nı  “Artık Avrupa’da savaş olmasın” diye düşündürerek ortaya iyi/kötü bir Avrupa Birliği’nin (AB) çıkmasında da büyük rolü vardır.

Toplum olarak ruh ve beden sağlığımız için ‘Pasifizme övgü’den vazgeçmeyelim…

Kürşat Bumin – diken.com.trku%cc%88rs%cc%a7at-bumin

Bir gazetecinin gücü – Cemal Tunçdemir

Cemal Tunçdemir’in yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Hakkında tutuklama kararı olan gazeteci geçtiğimiz pazartesi sabahı ABD’nin ücra eyaletlerinden North Dakota’nın ücra bir köşesindeki Mandan şehrinde Morton County adliye binasından içeri girdi ve yargıcın karşısına çıkmak üzere teslim oldu. ‘Democracy Now’ haber programının, bugüne kadar çok sayıda gazetecilik ödülü kazanmış yapımcısı gazeteci Amy Goodman’dan başkası değildi bu. Suçu, gazetecilik yapmaktı. Dolayısıyla bu kritik duruşmanın haberini yapmak için bir medya ordusu adliye binasına toplanmıştı.

Bu Goodman’ın, Morton County’e ikinci gelişiydi. 3 Eylül günü ilk kez gelip ‘gazetecilik suçunu’ işlediğinde ise yalnızdı. Standing Rock Yerli Rezervasyon bölgesinde yaşayan Amerikan yerlilerinin Bakken petrol boru hattının inşasına direnişinin haberini yapmaya gelmişti. Dakota Bağlantı Hattı olarak da bilinen petrol boru hattı, Kuzey Dakota’daki Bakken petrol kuyuları bölgesinden başlayıp, güney Illionis’de son bulan 1825 kilometrelik bir yer altı petrol boru hattı. Illinois’nin güneyinde de Meksika Körfezine uzanan bir başka petrol boru hattı ile bağlantısı yapılacak. Boru hattı, Dallas merkezli Energy Transfer Partners adlı bir petrol şirketine ait.

Sioux kabilesine mensup binlerce Kızılderili, bölgelerinden geçirilmek istenen petrol boru hattının, kendileri için tarihi ve kutsal olan alanlar ile temiz su kaynaklarında telafisi imkansız tahribata yol açacağı iddiası ile aylardır protestolar düzenliyordu. Nisan ayında başlayan protestolar, yaz aylarında 200’den fazla Kızılderili kabilesinin de desteğiyle, Amerikan yerlilerinin son 40 yıldaki en büyük hareketine dönüşmüştü.

amy-goodman3 Eylül günü Amy Goodman’ın direniş arazisine gelmesi kritik dönemeç oldu çünkü o güne kadar ABD’nin ana akım televizyon kurumlarının tek biri bile aylardır süren protestoları haberleştirmek için tek bir muhabir bile göndermemişti. Dahası, bu konudaki küçük ajans haberlerine bile o güne kadar hiç yer vermemişlerdi.

Amy Goodman, o gün inşaat çalışmaları olan otlağın bir köşesinde elinde görünür büyüklükte ‘Democracy Now!’ mikrofonu ile son dönemin en dikkat çekecek televizyon haberlerinden birini hazırlamaya başladı. Kameramanı, önce yüzlerce Kızılderilinin buldozerlerin kepçelerinin topraklarını kazmasını dehşetle seyretmesini kaydetti. Ardından inşaat firmasının özel güvenlik kuvvetlerinin köpekleri ve biber gazlarıyla, aralarında çok sayıda kadın ve çocuk olan barışçıl yerlilere saldırısını…

Görüntülerde Goodman’ın, bir güvenlik sorumlusuna ‘’Protestoculara niye biber sıkıyorsunuz?’’ diye soruşu duyuluyor. Amerika’nın bu ücra köşesinde, ortalama Amerikalıların pek de umurunda olmayan bu bir avuç insana karşı yaptıklarına kimsenin dönüp bakmamasının rahatlılığı ile, elinde biber kapsülü ‘birşey sıkmıyoruz’ diye yalan konuşabiliyor.

‘Democracy Now!’ o gün çektiği görüntüleri birkaç saat içinde 7 dakikalık bir haber klibi haline getirdi ve web sitesinden yayınladı. Üç gün sonra ise Goodman, yarım saatlik haber dosyasını, kendi canlı yayınında yayınladı. Yayın kısa süre içinde Twitter ve Facebook üzerinden yayıldı ve müthiş bir dikkat çekti. Sadece ilk gün milyonlarca kez izlendi. CNN, CBS, NBC için artık bu konuya duyarsız kalmak imkansız hale geldi. Goodman’ın haberi bu konudaki sessizlik konsensusunu kırmıştı. Sioux kabilesinin yüzlerce yıllık mirasını, toprağını, yaşam alanlarını koruma çabası artık ana akım medyanın da gündemindeydi.

Görüntülerin oluşturduğu tepki seli hızla büyüdü ve Obama yönetimi birkaç gün sonra boru hattının inşasının askıya alındığını açıkladı. Rolling Stones’dan Matt Taibbi’nin de belirttiği gibi bütün bunları Goodman tetikledi. Yani tek başına bile kalsa yapılan iyi bir gazetecilik…

Bu başarı gazetecilik mesleği için bir kutlama vesilesi olacaktı ki Morton County adliyesinden Eylül ayı ortalarında çıkan bir kararla olay yeni bir boyut kazandı. County’nin halk oyu ile seçilmiş savcısı Ladd Erickson, gazeteci Amy Goodman hakkında, ağır cezalık suç olan ‘özel mülke izinsiz girme’nin yanı sıra bazı diğer suçlamalarla tutuklama kararı çıkardı. Haberci Goodman’ın bu kez kendisi haberdi. Gerçi savcı, Goodman’ın yargıç karşısına çıkmasına günler kala ‘özel mülke izinsiz grime suçlaması’nı geri çekti çünkü bu ağır cezalık suçu sabit kılacak gerekli hiçbir hukuksal şart yoktu. Bunun yerine gazeteci Goodman’ı, ‘isyan ve isyana kışkırtma suçları’ ile suçladı.

Savcı Erickson, gösteriyi haberleştiren bir gazeteci hakkında tutuklama kararına oluşan büyük tepki karşısında kendisini, Amy Goodman’ın gazeteciliğini sorgulayarak ve ‘tutuklamanın gazetecilik faaliyetinden dolayı olmadığı’ görüşüyle savunmaya çalıştı.

Tutuklama kararındaki amacını soran yerel Grand Forks Herald gazetesine, Goodman’ı gazeteci olarak görmediğini, bir protestocu olarak gördüğünü söyledi: ‘’Haberinde dile getirdiği her şey, protestoya meşruiyet kazandırma amaçlı’’. Savcı daha sonra Bismarck Tribune adlı bir diğer yerel gazeteye konuştuğunda ise, ‘’Dünyayı kendi bakış açısına göre etkileyecek bir haber hazırladı. Olabilir. Ama bu onu devletinin kanunları karşısında dokunulamaz hale getirmez’’ diye konuştu.

The Nation dergisinden Lizzy Ratner, ‘’Burada bir durmamız ve bu açıklamadaki absürtlüğün ürperticiliği üzerinde düşünmemiz gerek’’ diye yazıyor ve ekliyor:

‘’Erickson’a göre elinde, beraberinde kamera ekibiyle beraber üzerinde kocaman ‘Democracy Now’ yazılı kocaman bir mikrofon olan, haber videosunda da kolayca duyulacağı gibi oradaki güvenlik görevlilerine kendisini gazeteci olarak tanıtmış, sonra da kaydettiği haber görüntülerini 20 yıldır aralıksız sunduğu günlük haber programında yayınlayan kişi gazeteci değil. Gazeteci değil çünkü kendine ait güçlü bir bakış açısı var. Ve bu bakış açısı savcının kasabasının bakış açısına zıt. Aynı saptırılmış mantıkla, gazetecilik tarihindeki Ida Tarbell ve Upton Sinclair’den I.F. Stone, ve, evet günümüzün Matt Taibbi’sine kadar (ki Erickson’ın gazeteciliğini beğendiği biri), araştırmacı gazetecilerin (muckraker) hiçbiri gazeteci değil hepsi tutuklanması gereken aktivistler.”

”Bu zihin yapısı, gazetecilik mevzisinde emek harcayan herkesi rahatsız etmeli. Özellikle de kudretlileri rahatsız edecek haberleri hazırlamak için günlerini ve çoğu zaman gecelerini feda edenleri… Ciddi gazetecilik, yani toplumun yasak veya basitçe gizlemiş gerçeklerini aydınlatan bir gazetecilik hem zor hem de korkutucudur. Ve bu tür bir gazetecilik, cesaret, mesleğe inanç ve kararlılıkla beraber, Amerikan Anayasasının ifade özgürlüğünü garanti altına alan birinci ek maddesine sarsılmaz bir güven gerektirir. Bu güven tehlike altına girdiğinde bu toplumda ciddi gazetecilik sergileme ihtimali ortadan kalkar. Hiç şüphesiz, Gazetecileri Koruma Komitesinin (CPJ) derhal devreye girip Goodman’ın yanında yer almasının sebebi de bu’’

Goodman hakkındaki tutuklama kararından sonra CPJ Americas adına yapılan açıklamada, ‘’bu tutuklama kararı, önemli bir kamu yararının söz konusu olduğu bir protesto eylemini haberleştiren gazetecinin özel mülküne izinsiz girme teşebbüsüdür’’ denilecek ve eklenecekti: ‘’North Dakota yetkilileri kendilerini daha gülünç durumlara düşürmeden, Amy Goodman’a yönelttikleri suçlamaları çekmeliler ve bütün gazetecilerin işlerini rahatça yapmasının ortamını sağlamalılar’’.

Aynı zamanda Goodman’ın yakın bir dostu da olan Lizzy Ratner, tutuklama kararının çıkmasından sonraki günlere ait bir anısını da paylaşıyor. Bir cenazeye birlikte katıldıklarında Goodman’ın bir seyircisi yanına yaklaşmış ve tutuklama kararına karşı neler yapabileceklerini sormuş. Goodman ise, ‘’bütün yapmanız gereken, North Dakota’daki protestoları yakından takip etmeye, onların mücadeleleri ile ilgilenmeye devam etmek’’ demiş. Bu gelişmedeki asıl haberin kendisi değil North Dakota yerlileri ve onların sorunu olduğuna dikkat çekmiş.

3 Eylül günü bütün medyanın görmezden geldiği bir protestoya mikrofon uzattığında yapayalnız olan Amy Goodman, 17 Ekim sabahı yargıcın karşısına çıktığında kendisini bir medya ordusu izliyordu. Yargıç John Grinsteiner, kerameti kendinden menkul savcının, yetkilerini aşarak hazırladığı absürt ‘isyan’ suçlamasını reddetti ve tutuklama kararını iptal etti. Goodman, mahkeme salonunda çıkarken, yargıcın verdiği karar ile, Amerikan Anaysasının ifade özgürlüğünü garanti altına alan ilkesini tahkim etmesinden memnun olduğunu söyledi ve ekledi: ‘’Bütün medyayı buraya davet ediyorum. Biz de bu protestoların haberini yapmaya kesinlikle devam edeceğiz’’. Nitekim, aynı gün öğleden sonra, sabah yargılandığı Morton County adliye binasının karşısında, konukları iki Kızılderili lider Winona LaDuke and Tara Houska ile Dakota boru hattı etrafındaki gelişmeleri canlı yayında konuşuyordu.

ABD’nin ücra bir köşesindeki bir halkın, yaşamlarını ve doğal ortamlarını koruma iddialı mücadelesi artık, sadece ABD ana akımının da değil, dünyanın dört bir köşesinden medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının da gündeminde. Çünkü, işini ciddiyetle ve cesaretle yapan sadece tek bir gazeteci, olay yerine gitti, haberini yaptı ve yayınladı…

Cemal Tunçdemir – t24.com.trcemal tunçdemir

Arjantinli kadınlar tecavüze uğrayıp öldürülen 16 yaşındaki Lucia Perez için sokaklarda

Arjantin’in farklı kentlerinde binlerce kadın, ülkede infiale neden olan 16 yaşındaki bir kız çocuğunun tecavüz edilip öldürülmesini protesto etti.

33

Lucia Perez bu ayın başında Mar del Plata kentinde öldürülmüştü. Perez’i hastaneye bırakan iki erkek, onun aşırı dozda uyuşturucu kullandığını söylemişti. Ancak doktorlar Perez’in cinsel şiddete maruz kaldığını tespit etti. Olayla ilgili üç kişi tutuklandı.

Kadına yönelik şiddeti protesto eden kadınlar gösterilerde siyah renk giyindi. Yürüyüşler ‘Daha fazla machista şiddeti istemiyoruz’ sloganıyla düzenlendi. ‘Machismo’ kelimesi İspanyolca’da ‘erkek şovenizmini’ tanımlamak için kullanılıyor.

34

Yürüyüşler eş zamanlı olarak Meksika, Guatemala gibi farkl Latin Amerika ülkelerinde de düzenlendi. Savcılar, Perez’e önce esrar ve kokain içirildiğini daha sonra da tecavüz edildiğini söylüyor.

Perez’in anüsüne zorla yabancı bir cismin sokulduğunu söyleyen savcılar, bunun şiddetli bir acıya neden olduğunu ve acı sonucu Perez’in kalbinin durduğunu belirtiyor. Perez hastaneye kaldırılmasından kısa süre sonra yaşamını yitirmişti.

Savcılar, erkeklerin, olayın aşırı dozda uyuşturucudan yaşandığı izlenimi vermek için öldükten sonra Perez’in bedenini yıkadıklarını ve onu yeniden giydirdiklerini belirtti.

 

(İleri Haber, BBC Türkçe)