Ana Sayfa Blog Sayfa 3297

Milli Tarım Projesi ve gübre – Abdullah Aysu

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Doğal ekosistemlerden tarıma geçişle birlikte toprağa dönmesi gereken bitki kök ve kalıntı maddeleri azaldı. Toprak besin bakımından yoksullaştı. Çünkü tarım, topraktan aldığını geri vermiyor. Şimdi toprak dışarıdan beslenmeye, desteklenmeye muhtaç durumda.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Tarım Bakanı Milli Tarım Projesi açıklamalarında; uygulanagelinen tarım politikalarının yanlış olduğunu açıkladılar. Tespit doğru.

Cumhurbaşkanı, “Özellikle topraklarımız noktasında, şu azotlu gübreyle topraklarımızı mahvettik ve topraklarımız suyla buluştuğu zaman ne yazık ki çamur olup, akıp gidiyor. Doğallıktan uzak, tüm hastalıkların temelinde de ne yatıyor? O gübreleme yatıyor… Azotlu gübre yerine çöp atıklarını kompost gübreye çevirip kullanmalıyız.” dedi.

Tespit doğru, ama çözüm yetersiz. Eksik. Gübre meselesini tek başına kompost ile çözmek olanaksız.

Bakın, Türkiye yılda 5-5,5 milyon ton kimyasal gübre kullanıyor. Bunun yaklaşık 2 milyon tonu amonyum nitrat, 1,5 milyon tonu da içerisinde azot bileşeni olan kompoze gübreler. Kullanılan toplam gübre içerisindeki etkili bitki besin maddesi olarak yararlanılan (BBM) yaklaşık 1,5 milyon tondur.

Kompost çözüm mü?

Kompostaki azot oranı %1,5 ile %3,5 arasında değişmektedir. Ortalaması %2,5 civarındadır.* Eğer ülkemizde şu anda kullanılan kimyasal gübrelerin tümünün içindeki toplam azot miktarını tamamen komposttan karşılamaya girişirsek, toplam azot miktarının 40 katı kompost üretmemiz gerekir. Elbette atık olmadan önce birçok kimyasala muhatap kaldıktan sonra son evre olan atıkların zarar mı, yarar mı, sağlayacağı başka bir tartışma konusu.

Varsayalım ki, yararlı, 1,5 milyon ton azot ihtiyacını karşılamak için yıllık 60 milyon ton komposta ihtiyacımız olacak. Bu ihtiyacı karşılamak için de herkesin yılda 800 kg kompost üretmesi, yani kundaktaki bebekten 80 yaşındaki dedeye kadar her bireyin günlük ortalama 2 kilodan fazla kompost üretmesi lazım. Ortalama bir bireyin günde tükettiği yiyeceğin toplamı bu kadar değil ki!

Hayvan dışkıları

Ezelden beri tarımda yaygın olarak hayvan dışkısı kullanılır. Ama şu an kullanmak riskli olabilir. Çünkü merada otlamayan,  toprak ve bitki için zararlı hormon, antibiyotik ile daha birçok değişik katkılar içeren fenni yemlerle beslenen hayvanın gübresi yarardan çok zarar verir.

-Koyun gübresinin azot ortalaması %2,9. Bu orana göre, gerekli olan koyun gübresi 50 milyon ton civarında.

-Keçi gübresinin azot ortalaması %4. Bu orana göre, azot gübresini keçiden sağlamaya yönelirsek 37,5 milyon ton keçi gübresine ihtiyaç olacak.

-Sığır gübresinin azot ortalaması %1,25. Bu orana göre de, 120 milyon ton sığır gübresine ihtiyaç var.*

Rakamlar bize hayvan potansiyelimizi- sayımızı arttırmamızı işaret ediyor!

Kimyasal azottan doğala geçmek için kompost, hayvan dışkısı dışında diğer seçeneklere de bakmamız; baklagilin havadaki azotu toprağa bağlama kabiliyetinden ayrıca yararlanmamız gerekiyor. Baklagil üretimini arttırmak çözüme önemli etkisi olur. Hayvan dışkısı, kompost, baklagil üretimi, yeşil gübrenin birlikte devreye sokulması sadece azotlu gübreyi değil, tüm kimyasal gübre kullanımından ve tahribatından da bizi ve her şeyi korur; sağlıklı toprak, su, insan ve besinle bizi buluşturur.

Kısacası, Milli Tarım Projesi’nin kimyasal azotlu gübre karşıtlığı olan tespit doğru. Ancak tek başına kompost ile çözmeye kalkışmak, çözümsüzlüktür. Tarımda kimyasal kullanmak yerine, doğru döngü olan; bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğini bir arada yapmak, kesin ve doğru çözümdür. Gerisi laf-u güzaftır.

*Organik gübre değerleri için bkz: Oregon State University, Values of Organik Fertilizers Hesaplamalar: T.N. Dinç-A.Aysu

 

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

 

Abdullah Aysu

Avrasya Tüneli trafiğe açıldı

Asya ve Avrupa’yı deniz tabanından karayoluyla birleştiren tarihi proje Avrasya Tüneli, sabah 07.00’dan itibaren araç trafiğine açıldı.

Asya ve Avrupa’yı deniz tabanından karayoluyla birleştiren Avrasya Tüneli’nde ilk geçişler başladı. Tünel sabah 07.00’dan itibaren araç trafiğine açıldı. Avrasya Tüneli’nde otomobillerin yapabileceği maksimum hız 70 kilometre olarak belirlenirken, Kazlıçeşme ile Göztepe arasında yolculuk 15 dakika sürecek.

Tünel 30 Ocak’a kadar 24 saat değil, belli bir süre çalışacak. 14 saatle (sabah 07.00-akşam 21.00) başlayacak uygulama ile en geç 30 Ocak’ta 24 saat çalışma sistemine geçilecek.

Tünelden sadece otomobiller ve minibüsler geçebilecek. Ayrıca araçlar için yükseklik sınırı 2,8 metre.

HGS VE OGS İLE GEÇİLEBİLECEK

Tünelin, iki gidiş ve iki geliş yolunda hem HGS hem OGS ile geçiş yapılabilecek. Ayrıca bir nakit gişesi bulunmayacak, araçtaki yolcular için ayrıca ödeme yapılmayacak.

AZAMİ HIZ 70 KM OLACAK

Güzergahta yolculuk süresi 100 dakikadan 15 dakikaya kadar inecek. Avrasya Tüneli’nde hız sınırı 70 km olacak.

TOPLAM UZUNLUĞU 14,6 KİLOMETRE

İstanbul’da araç trafiğinin yoğun olduğu Kazlıçeşme-Göztepe hattında hizmet verecek olan Avrasya Tüneli, toplam 14,6 kilometrelik bir güzergahı kapsıyor.

EN DERİN YERİ DENİZİN 106 METRE ALTINDA

Projenin 5,4 km’lik kısmı deniz tabanı altına özel bir teknolojiyle inşa edilen iki katlı tünelden ve diğer metotlarla inşa edilen bağlantı tünellerinden oluşuyor. Tünelin en derin bölümü deniz seviyesinden 106 metre aşağıda bulunuyor.

ARAÇ GARANTİSİ NE KADAR?

Başlangıçta 120 bin ile 130 bin aracın geçişi bekleniyor. Devlet yüklenici firmaya günde 68 bin 500 araçlık geçişi garanti etti.

60 BİN METREKARE DENİZ DOLGUSU

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi (İBB) tarafından konuyla ilgili yapılan açıklamada bölgeye 60 bin metrekare deniz dolgusu, 15 bin metre yaya yolu, uluslararası standartlarda bisiklet yolu, 320 bin metrekare yeşil alan, yürüyüş yolları, yapıldığı belirtildi. Aynı açıklamada yeni yolların asfaltlanması için 70 bin ton asfalt döküldüğü ayrıca 350 adet aydınlatma direği dikildiği açıklandı.

9 BÜYÜKLÜĞÜNDE DEPREME DAYANIKLI

Tünel fay hatlarına yakınlığı nedeniyle richter ölçeğine göre 9 büyüklüğünde bir depreme dayanacak güçte yapıldı.

Avrasya Tüneli’nde her noktanın 7 gün 24 saat izlendiği kapalı devre kamera sistemi, olay algılama sistemleri, haberleşme ve ihbar sistemleri yer alacak. Yüksek teknoloji altyapısıyla tünel içinde hız kontrolü sağlanacak.

 

(Milliyet, İHA)

Diyarbakır’ın Amed’i silindi

Diyarbakır Büyükşehir Belediye binasının yenilenen Kürdçe ve Türkçe tabelalarında Ulu Cami, On Gözlü Köprü, Dört Ayaklı Minare’nin silueti yer alıyor. Amed yazısı kaldırıldı, T.C. ifadesi ve Türkiye bayrağı eklendi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye binasının 3 Aralık’ta sökülen Kürdçe ve Türkçe tabelaları tekrar asıldı.

Yenilenen Türkçe ve Kürdçe tabelada Diyarbakır’ın simgeleri olan Ulu Cami, On Gözlü Köprü, Dört Ayaklı Minare’nin silueti yer alıyor.

 

(bas news)

Önceki tabelada yan yana bulunan Türkçe ve Kürdçe ifadeler bu kez alt alta. Amed yazısı kaldırıldı. Tabelaya T.C. ifadesi ve Türkiye bayrağı eklendi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı 30 Ekim’de tutuklanmış, 1 Kasım’da belediyeye kayyum olarak Ankara Etimesgut Kaymakamı Cumali Atilla atanmıştı.

 

Obama, Arktik ve Atlantik’ten petrol ve gaz çıkartılmasını süresiz yasakladı

Görevi bırakmaya hazırlanan ABD Başkanı Barack Obama, ABD’nin kuzeyindeki ülke karasularında petrol ve doğalgaz çıkartılmasını süresiz yasakladı.

BBC’nin haberine göre Obama, Kuzey Kutbu (Arktik) ve Atlantik Okyanusu’ndaki bölgelerin gelecekte kiralanmasını “süresiz olarak” kısıtladı.

Hamle, Obama’nın Ocak’ta görevi bırakmadan önce bölgeyi koruma girişimi olarak görülüyor.

Seçilmiş başkan Donald Trump taraftarlarının, Obama’nın bu kararını geri çevirmesi zor olabilir.

Kanada da Washington ile birlikte, kendi Kuzey Kutup bölgelerinde benzer bir adım attı.

Beyaz Saray kararın “güçlü, sürdürülebilir ve yaşayabilir bir Kuzey Kutup ekonomisi ve ekosistemi” için alındığını açıkladı.

Yasağa gerekçe olarak ayrıca kültürel ihtiyaçlar, vahşi yaşamla ilgili kaygılar ve bölgenin petrol sızıntılarına karşı tehdite açık olması gösterildi.

Kalıcı yasak

Kanada kararı beş yılda bir gözden geçireceğini duyururken, Obama’nın koyduğu yasak kalıcı olacak.

Karar başkanlara bu yetkiyi veren 1953 tarihli bir yasaya dayanıyor.

Friends of the Earth kuruluşu “Hiç bir başkan daha önce kıyı bölgelerinin doğalgaz ve petrol araması için kiralanmasının engellenmesi kararını geriye çevirmedi. Donald Trump kararı geri çevirmeye kalkarsa, kendisini mahkemede bulur” dedi.

Ancak Amerikan Petrol Enstitüsü “süresiz yasak” diye bir şey olmadığını ve Trump’ın kararı geri almasını umduklarını söyledi.

Kuzey Kutup bölgesinde diğer seçeneklere göre daha pahalı ve zorlu olduğu için çok az petrol çıkartılıyor.

 

(BBC Türkçe)

Petrol Ofisi’nin Kocaeli körfezine sızan petrol açıklaması, ‘Taşmadan kaynaklı döküntü’

Kocaeli’nde bir petrol şirketine ait depolama tesisinden denize baz yağı sızmasının ardından şirket tarafından açıklama yapıldı.

Kocaeli’nn Derince ilçesinde bir petrol şirketine ait depolama tesisinden, Kocaeli Körfezine yaklaşık 500 litre baz yağ sızdı. Sızıntıyı ilk önce çalışanlar fark etti. Sızıntı hemen durdurulurken, tesis çalışanları denizi temizlemek için harekete geçti.

Ekiplerin çalışması sürerken petrol şirketinden açıklama geldi. Olayın taşmadan kaynaklı döküntü olduğunu ifade eden şirket yetkilileri; çevreye zarar vermemesi için tüm ekiplerin yoğun çaba sarf ettiğini duyurdu.

Yapılan açıklamada, “Derince’de bulunan madeni yağ tesisimizde bir tanka baz yağı transferi yapıldığı esnada taşma nedeniyle baz yağı döküntüsü meydana gelmiştir. Olaya, konunun uzmanları tarafından derhal müdahale edilmiştir. Taşmadan kaynaklı döküntünün çevreye herhangi bir zarar vermemesi için tüm ekiplerimiz tarafından yoğun çaba sarf edilmektedir” denildi.

Öte yandan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne ait deniz uçağı havadan tespit çalışması gerçekleştirdi. Sızan yakıtın yaklaşık 500 litre olduğu öne sürüldü.

 

(Cumhuriyet)

Sakarya Geyve’li köylüler çimento fabrikasına geçit vermedi

Sakarya’nın Geyve İlçesi’ne bağlı Doğancıl Köyü’nde yapılması planlanan çimento fabrikasının ÇED toplantısına tepki gösteren köylüler, fabrika yetkililerini ve görevlileri köye sokmadı.

Geyve Doğancıl Köyü Mantarlık mevkiinde kurulması planlanan çimento fabrikasının ÇED toplantısı için köye gelen fabrika ve Çevre İl Müdürlüğü yetkililerine, köylüler yolu traktörlerle kapatarak köye girmelerine engel oldu. Köylülerin tepkisi ile karşılaşan yetkililer ÇED toplantısını yapamadı. Siyasi parti temsilcileri ve kitle örgütlerinin de destek verdiği eylemde jandarma geniş güvenlik önlemi alarak, toplantıya gelen görevlilerin bulunduğu araçların etrafında güvenlik kordonu oluşturdu.

Fabrika ve Çevre İl Müdürlüğü yetkililerinin köye girmesine izin vermeyen köylüler soğuk hava nedeniyle yolda ateş yakarak ısınmaya çalıştı. Çevre İl Müdürlüğü yetkililerinin toplantının yapılamadığına dair  tutanağı okuması sonrası, “Direne direne kazanacağız”, “Çimento fabrikası istemiyoruz” sloganları atan köylüler eylemlerini sonlandırdı.

Sakarya Baro Başkanı Zafer Kazan, “Geyve halkının, Sakarya’lıların bu yöndeki geleceği karartılmasın. Temenni ediyoruz ikinci bilgilendirme toplantısına gerek duyulmasın. Biz mümkün oldukça sağduyu içerisinde buradayız. İkinci toplantı tekrarlanmaya kalkılırsa daha büyük bir kitle, daha büyük kalabalık ile daha organize edilmiş bir şekilde burada olacağız. Çünkü iş tatsızlaşmaya doğru gider. Yasal yollar sonuna kadar açık kullanacağız” dedi.

 

(DHA, Evrensel)

Tanığız, şahidiz ama şehit olmak istemiyoruz! – Aylin Keser

Aylin Keser’in yazısı kaosgl.com sitesinden alındı

Birkaç gün önce, bir yıl içinde coğrafyamızda on yedinci kez gerçekleştirilen bombalı saldırıda resmi rakamlara göre 44 kişi hayatını kaybederken 166 kişi de yaralandı. Yine bilindik şeyler oldu ve dakikalar içinde konuya yayın yasağı getirildi. Bir süre sonra takım elbiseli adamlar ekranlara çıkıp Türkiye’de yaşamın aslında muntazam olduğunu fakat bazı düşmanların bizim istikrarlı mükemmel yaşantımızı bozmaya çalıştığını filan anlattı. Aslında düşmanlarımız bizi kıskanıyordu. O kıskanç düşmanlar olmasaydı… Ah o düşmanları bir elimize geçirseydik…

“Düşmanlar-Şehitler”

Medyada ve siyaset dilinde iki tane anahtar kelimemiz var. Bunlardan biri “düşman”. Sonrasında ise “şehit(-ler)” geliyor. Türkiye’de en çok duyduğumuz kelime “şehit”. Her şehrimizin bir şehidi var ve “ölüm, vefat, hayatını kaybetme, yaşamını yitirme vb” den ziyade “şehit” demeyi daha çok seviyoruz. Geçmişten günümüze bir yerde sürekli bir şeyler oluyor ve biz bunların haberlerini izlerken spiker “… sayıda şehit!” diye dramatik sesiyle başlamıyorsa habere kanalı değiştiriyoruz. Şehit yoksa herhalde çok da önemli bir şey olmamıştır diyerekten… Haber bültenleri şehitlerin cenaze görüntülerinde “sinir krizi geçiren aile fertleri” yayınlamak istiyor. Fonda ise dramatik müzikler oluyor mesela utanmadan, sıkılmadan. Oturup bu ölüme hangi parça gider diye şarkı seçiyorlar kurguda… Toplumca şehitseviciyiz dürüst olalım.  Biz ölüleri pek sallamayız ama şehitleri çok severiz.

Üstelik bu şehitlerin kim olduğu önemli değil, hayatını kaybeden insana şehit kılıfını giydirebilelim yeter… Onların hangi koşullarda ve neden öldüklerini, devlete bağlı kurum ve kuruluşların gereken güvenlik önlemlerini filan neden almadığını, bu kadar “büyük şehirlerde” bombaların mısır gibi sağda solda patladığını nasıl takip edemediklerini; hadi onu yapamadılar, sonrasında olayın takibini yapıp yapmadığını merak etmeye gerek yok. Şehit oldu diyoruz ve herkes derin bir oh çekiyor. Sonra gelsin kahramanlık öyküleri, gitsin klip şeklindeki haber bültenleri. Facebook’ta Twitter’da photoshoplu duygusal paylaşımlar…

“İnşallah şehit olursunuz!”

Mesela Beşiktaş’taki patlamadan sonra, Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki polislere gidip “İnşallah siz de şehit olursunuz” demiş. “Allah nasip ederse ben de olurum” diye de eklemiş. İlla şehit olacaklar… Bakanın ve genel olarak partililerin ölüm konusuna bu kadar eğilmiş olmalarının altında derin varoluşçu felsefelerin yattığına inanasım gelmiyor. Aslında bakanın “felsefesi” biraz daha basit işliyor. “Ölünce cennete gidiyon” şeklinde… Yine başka bir yerde öğretmenin biri çocukların eline idam ipi vermiş, şehitlik köşesinin önünde savaş naraları atarak fotoğraf çekilmiş. Bir seferberlik var sanki.

Şehit olma ve hayatını kaybeden insanlara şehit deme konusu o kadar laçkalaştı ki kelimenin içi de boşaltıldı. Çeşitli inanışlarda -özellikle İslamiyette- şehit olma kavramı sürekli dillendirilen bir mevhum. Özellikle son birkaç senedir iktidar partililer şehit kelimesini çok fazla dillendirir oldu. Soma örneğinde olduğu gibi, insanların hayatlarına zerrece değer vermeyen holding sahiplerinin sorumsuzlukları yüzünden hayatını kaybeden yüzlerce emekçiye şehit denildi. Böylece gazımız alındı, ekran başında bi rahatladık… Diğer yandan gündem aşırı hızlı değiştiği için dikkatlerden kaçıyor belki ama toplumsal olaylarda ya da yaşanan iç savaşta kime şehit denilip denmeyeceği de sürekli değişiyor mesela. Askere ayrı bir değer atfedenler, yeri geldiğinde askerliği eleştirenleri satırla dövenler onun da yer ve duruma göre ölünce şehit ya da alelade bir ölü olduğuna kendileri karar veriyor. Darbe gecesi öldürülen erleri hatırlayın… 10 Ekim’de ölenlere şehit denmiyor mesela… Ya da bir bodrumda yanarak ölen çocuğa… Ya da Madımak’ta… Denmesin de zaten. Biz onları -ve dahi hiç kimseyi-  şehit diye anmak istemiyoruz.

İnsanların yaşama hakkının elinden alınışının cezasız kalmasına karşıyız sadece. En azından hukuki süreçlerin usulüne göre uygulanmasını, bari etik çerçeveden çıkılmamasını istiyoruz.

Şehit kime deniyor?

Peki her şey bir yana da şehit kime denir? Nedir bu kadar dillerden düşmeyen şehit kelimesinin kökeni. Arapça kökenli bir kelime olan şehit, ilk anlamıyla tanık, ikincil olarak da Allah yolunda, din uğruna ölen bir müslümana verilen isimdir. Biraz araştırınca Arapça’ya da bu kelimenin Aramice/Süryanice’den geçmiş olduğunu okudum. Bu dilde de “tanık olma, tanıklık etme” anlamına geliyor. Peki bizler neden sürekli insanlara şehit demeye çalışıyoruz? Bir yıldan bugüne tüm toplu katliamlarda, bombalı saldırılarda hayatını kaybeden, vahşice katledilen insanların hepsi öldükleri sırada Allah uğruna mı savaşıyordu? Ve hepsi de müslüman mıydı? Ayrıca şehit denilen insanlardan bazıları zamanında başkalarının canına kıydıysa? Şehitlik kavramının ele alınışını inanç bağlamında belki anlayabilirim ama bunun dahi altının boşaltılıp siyasi çıkarlar için kullanılmasını kabul edemiyorum. Midem bulanıyor. Çünkü IŞİD tecavüz çeteleri de kendi canlı bombalarına şehit diyorlar o nasıl olacak? 10 Ekim’de arkadaşlarımı benden alan adam da şehit olacağını düşünerek yaptı bunu.
“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim”

İçinde yaşadığımız süreçte tam on yedinci kez bombalı eylem gerçekleşiyor ve toplumsal anlamda psikolojimizin sağlıklı olduğunu söyleyemeyiz. Televizyon ekranlarında, sosyal medyada, gazetelerde her yerde salya sümük “şehidim, şehidimiz, şehitlerimiz” kelimeleri dökülüyor. Fakat mecliste bu “şehitlerin”, şehit olmalarına sebep olan olayların araştırılması talebi reddediliyor, olayların arka planı yayınlanamıyor, konu üzerinde tartışma programları yapılamıyor, yazılamıyor, çizilemiyor, eleştirilemiyor, dava açılamıyor… Ama olay yerine hemen “… şehitliği” adı veriliyor. Jilet gibi giyinmiş, 500 korumayla gezen Rayban gözlüklü adamlar da başka adamlara sürekli inşallah şehit oluruz deyip duruyorlar. Adamlar kendi aralarında bu işi çözüyorlar anlayacağınız. Kelimenin tanımı her ne kadar bir cinsiyete işaret etmese de o kadar eril bir kalıba büründürülmüş ki şehit denilince aklımıza direkt olarak bir erkek geliyor. Çünkü bu bazı erkeklerin bu sert ve kirli savaşı zaten doğrudan diğer erkekleri muhatap alıyor. Kullandıkları dilden tavır ve duruşlarına, eylemlerinden söylemlerine yaptıkları her şey tam da erkekçe… Birileri “şehit” olur kadınlar da arkalarından sessizce ağlar. Her şey sessiz sedasız olup bitiyor. İşte burada Ulrike Meinhof’un o sözü geliyor aklıma, her zaman: “Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim.”

Ülkenin her tarafında bir şekilde bu kirli savaşta hayatını kaybetmiş erkeklerin güçlü ve dik duruşlu heykelleri var. Daha da olacak anladığım kadarıyla. (Gerçi artık ölü sayısı orantısız şekilde artış gösterdiği için direkt o bölgeye şehitlik adı veriliyor.) Geçmişten bugüne özellikle İslam ülkelerinde erkekler “şehit olunca cennette onları en yüksek mevkinin beklediği, iki huriyle evlendirileceği” gibi vaatlerle ölüme yollandılar. Peki şehit olunca bu erkekler bu kadar büyük ödüllerle ödüllendiriliyorsa, ve fani dünyamızda çok yüksek mevkilerde yaşayıp da bu kadar şehit olmayı isteyen onlarca erkek varken neden hiç onlara denk gelmiyor bu şehadet? Yoksa Allah onları cennetine kabul etmiyor mu? Ya da şehit olmak için yeterince şey yapmıyorlar mı? Peki insanların hayatta kalmak için mücadele etme isteğine, yaşama dürtüsüne ne oldu? Aslolanın yaşamı güzelleştirmek, yaşamı anlamlı kılmak ve barış içinde yaşamak olduğu gerçekliğine? Kimse kusura bakmasın yaşadığımız şey oldukça can yakıcı ve hiçbirimize değmeden geçmeyecek. Sürekli birilerinin öldürülüp, yaşamlarının ellerinden alınmasından sonra yüzsüzce politika üretilmesi midenizi hâlâ bulandırmıyorsa, en azından bu olmuyorsa asıl şehit sizsiniz demektir.

Mahşerin üç atlısı! – Fehim Taştekin

Fehim Taştekin’in yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Ankara, Rusya ve İran’ın çizgisine geldi; gelmek zorunda kaldı. Suriyelileşen bir Türkiye, düşürülen bir uçak ve yerde yatan bir Büyükelçi… Başka ne çare?Hükmüm bu kez peşindir.
Rus uçağının düşürülmesi Türkiye’yi Suriye’de oyundan düşürdü.
Ruslardan özür, Türkiye’yi Rusya’nın istediği şekilde oyuna soktu. Büyükelçi Andrey Karlov’a yönelik suikast da Türkiye’ye oyunu bundan böyle Rusya’nın istediği şekilde oynamaktan başka bir şans bırakmadı.

6 yıldır beslenen silahlı grupları Halep’te yarı yolda bırakmak durumunda kalan Türkiye, kendi sorumluluğunu gizlemeye çalışırcasına günlerdir İran ve Rusya’nın diplomatik temsilcilikleri önünde protestolara göz yumarken Büyükelçi Andrey Karlov’a yönelik suikastla tarifi zor bir duruma düştü. Deyim yerindeyse öteki elini de Ruslara kaptırdı. Ekranlara yansıdığı kadarıyla devletin beti benzi sarardı.
Rus lider Vladimir Putin’in perdenin önünde suikastı iki ülke ilişkilerine yönelik sabotaj olarak yorumlaması birilerini rahatlatmış olabilir. Ancak ‘külyutmaz’ bir istihbaratçı olan Putin kesinlikle perde arkasında bunu “Tanrı’nın bir lütfu” olarak değerlendirecektir. Bildiğimiz Rusların huyu suyu değişmediyse Karlov’un adının Ankara’da bir sokağa verilmesi gibi jestler de perde arkasındaki tufanı asla dindirmeyecektir.
Rusya’nın suikastı ilişkilere yönelik sabotaj olarak yorumlaması siyaseten büyük oynadığının işaretidir. Bu, suikastın arkasında kimin olduğuna bakılmaksızın yapılan bir tercihtir. Türkiye gibi stratejik konumu değerli bir ülkeyi kendi limanlarına çekmeye çalışırken Karlov cinayeti Demoklesin Kılıcı gibi orada asılı duracaktır.

***
Nitekim cinayetin siyasete etkileri gecikmedi. Türkiye, İran ve Rusya dışişleri ve savunma bakanları dün Moskova’da Suriye için buluşurken Türk tarafı ağır bir diyet borcuyla masaya oturdu.

Vekâlet savaşının ateşini körükleyip çözümsüzlüğe oynayan Batı-Körfez ülkelerini dışlayan yeni bir yol deneniyor. Bu, Rusya’nın yönettiği, İran’ın suflörlüğünü yaptığı, Türkiye’nin de rakip sahneden koparılıp dahil edildiği bir oyun. ABD’de yönetimin at değiştirme sürecinde olması da Rusya’nın daha hızlı ilerlemesine imkân veriyor.

Dikkat edilirse Halep hezimetinden beri Suudi Arabistan’ın ağzını bıçak açmıyor. Son zamanlarda Kral Selman adına İran gibi rakip ülkelere esip gürleme işi de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a düşmüştü. İsyanın öteki finansörü Katar ise zaten geri plana itilmişti.
Esasen Suriye krizinin çözümünde İran, Rusya ve Türkiye ilk kez doğru yolda ilerliyor. 2012’de Suriye’nin Dostları Grubu oluşturulurken temel kanaatimiz Türkiye’nin İran ve Rusya’yla baş başa vererek bu krizin barışçıl bir şekilde çözülmesi için çaba harcaması gerektiği yönündeydi. Hatta İran’ın İhvan dahil muhalefet cephesi ile birlikte ortak hükümet kurulması ve seçime gidilmesini öngören çözüm planı Esad’ın çekilmesini içermediği için reddedilmişti. Körfez-Batı ittifakının kirli hesapları uğruna onca kan ve yıkımın ardından Ankara, Rusya ve İran’ın çizgisine geldi; gelmek zorunda kaldı. Suriyelileşen bir Türkiye, düşürülen bir uçak ve yerde yatan bir Büyükelçi… Başka ne çare?

***
Ruslar masaya ülke genelinde ateşkes ve siyasi çözüme dair Moskova Deklarasyonu adıyla bir belge koydu.
Halep’ten sonra mühim bir kırılma, siyasi müzakerelerle ilgili yeni bir konseptin şekillenmesidir. Moskova Deklarasyonu düne kadar Ankara’nın zinhar kabul etmediği bir şeylerden bahsediyor. Bir kere Rusya, İran ve Türkiye Suriye’de ateşkes ve siyasi çözüm sürecinin garantörü oluyor! İkincisi hedefteki yakınlaşmadır. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre üç ülke önceliğin Esad’ın koltuğundan uzaklaştırılması değil terörle mücadele olduğunu kabul etti.

Rusya’nın askeri olarak Suriye’ye müdahil olduğu 30 Eylül 2015’ten bu yana tarafları götürmeye çalıştığı çizgi şuydu: Muhalifler Esad’a çekil demeyen bir siyasi çözüme ortak olsun, olmayanlar terör örgütü sayılsın ve bunlara karşı ortak savaş verilsin.
Önceliği Rojava’daki fiili özerkliği bitirmeye veren Ankara, Rusya’nın çizdiği bu çizgiye ne kadar yaklaşır bilmiyoruz. Ama kestirebildiğimiz şey Ankara’nın marjlarının artık ziyadesiyle daraldığıdır. İlişkilerin seyrine dair “uçaktan önce ve uçaktan sonra” diye attığımız çentiği bu kez “Karlov’dan önce ve Karlov’dan sonra” diye güncellememiz gerekiyor. Bu bel bükücü bir çentik!

Fehim Taştekin – gazeteduvar

Türkiye, Rusya ve İran’dan Suriye mutabakatı

Rusya, İran ve Türkiye, Moskova’daki Dışişleri Bakanları toplantısında kabul ettikleri deklarasyonla, Suriye’de ateşkesin genişltip, Şam yönetimi ile muhalifler arasında barış görüşmelerinin yeniden başlaması konusunda anlaştı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Rusya, Türkiye ve İran Suriye’deki barış görüşmelerini tekrardan başlatma konusundaki deklarasyonu destekliyor” diye konuştu.

Deklarasyonda üç ülkenin barış görüşmelerinin garantörü olacağı ifade ediliyor.

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile adını Şam’ın Fethi Cephesi olarak değiştiren Nusra Cephesi genişletilmiş ateşkes mutabakatına dahil edilmedi.

Toplantının ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Lavrov “Üç ülke de Suriye’de önceliğin rejim değişikliği olmadığı konusunda mutabık” dedi ve hedefin Suriye’nin toprak bütünlüğü ile bağımsızlığını korumak ve ‘teröre karşı mücadele etmek’ olduğunu söyledi.

Basın toplantısında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Suriye’de kalıcı bir ateşkes sağlanması için çabalarımızı birlikte sürdürmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

Halep’ten sivillerin tahliyesi

Rusya’nın hem rejime hem de muhaliflere baskı uygulayarak, sivillerin tahliyesi konusunda gelişmeler kaydedildiğini söyleyen Lavrov “Şu an tahliye neredeyse bitmek üzere. Umarız bir iki gün içerisinde hallolur. Sürecin dışında kalan ülkeleri dışlamıyoruz, bütün ülkeleri sürece katılmaya davet ediyoruz” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, ülkelerin Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile El Nusra’ya karşı ortak bir mücadele yürütmesi gerektiğini söyledi ve “Ülkeler, bu grupları başka muhaliflerden ayırsınlar, bu çok önemli çünkü bu kalıcı ateşkesin yolunu açar. Terörist grupların hiçbir ülke için geçici veya kısa dönemli faydaları bile olamaz” dedi.

Çavuşoğlu da Zarif’e yanıt olarak: “(Suriye’de) rejim, muhalifler, bir de dışarıdan gelen başka gruplar var. Hizbullah da var. Bütün bu gruplara yardımın kesilmesi lazım. Bir tarafa işaret etmek doğru değildir” ifadelerini kullandı.

 

(BBC Türkçe)

Anayasa değişiklik teklifi komisyonda

Meclis Anayasa Komisyonu, AKP’nin MHP ile görüşerek Meclis’e sunduğu anayasa değişikliği teklifini görüşmeye başladı.

TBMM Anayasa Komisyonu, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) anayasa değişikliğini görüşmek üzere toplandı.

AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Şentop başkanlığında toplanan komisyon, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”ni görüşüyor.

Toplantıya komisyon üyelerinin yanı sıra çok sayıda iktidar ve muhalefet partisi milletvekili de gelince bazı milletvekilleri ayakta kaldı.

Meclis polisi toplantı salonunun girişinde güvenlik önlemi aldı.

 

(Bianet, Hürriyet)