Ana Sayfa Blog Sayfa 3242

Müzeler ve Masallar bu hafta Çanakkale’de buluşuyor

Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nin bu yıl 9’uncusunu gerçekleştireceği ‘Çanakkale Müzeler Buluşması’nın başlığı “Müzeler ve Masallar” olarak belirlendi.

 

Temanın içinde hem müze hem de masal bulununca 2013 yılından bu yana Çanakkale Kent Müzesi ve Buğday Derneği ortaklığında düzenlenen ‘Çanakkale Masalcılar Buluşması’ da bu sene 8 – 11 Mart 2017 tarihlerinde gerçekleştiriliyor.

Masalcılar Buluşmasının programı her yıl olduğu gibi bu sene de göz kamaştırıyor. Programda ‘masal’a bütüncül bakış, akademik kavramsal yaklaşım, bilim ve sanat disiplinlerinin hem düşünsel hem de sahadaki uygulamalarının paylaşımı ile ‘masal’ ve ‘müze’ üzerine hem düşünce paylaşımı hem de tartışma konuları da bulunuyor.

Çanakkale, masalcılar buluşması kapsamında 18 de konuk ağırlıyor bu sene. Yurdun dört bir yanından; Mardin, Ankara, İzmir, İstanbul, Kocaeli ve Çanakkale’den akademisyen, sanatçı, doğa bilimci, halk Bilimci, gezgin ve doğal olarak masalcılar Güneşin Aydemir’in kolaylaştırıcılığında Çanakkalelilere muhteşem bir masal dinletisi ziyafeti vaadediyor.

8 Mart Çarşamba günü Çanakkale Kent Müzesi toplantı salonunda 18:00’deki açılış ile başlayacak Masalcılar Bulışması öncelikle müzecilik ve masal buluşması üzerine odaklanacak.

Çanakkale Kent Müzesi Koordinatörü Cevat İnce’nin önerisi ile bu sene “Müzeler ve Masallar” ortak temasında gerçekleşen etkinlikte bir düşünce noktası da Masallar müzelenebilir mi ve Müzeler anlatıhaneye dönüşebilir mi sorularına yanıtlar aramak.

Masalcıların buluşmasından ziyade masal ortak çerçevesinde farklı disiplinlerin biraraya geldiği bir düşünce havuzunun da meydana getireleceği Çanakkale Masalcılar Buluşmasına; Kardeş Masallar projesi ve Mültecilerle çalışmak konu başlığında Deniz Soruklu Evren, Masal ve Beyin konusu ile Sinan Canan, Masal arkeoloji ve müze konusu ile Nihat Erdoğan’ın yanı sıra Permakültür Enstitüsü Türkiye’den tanıdığımız Mustafa Fatih Bakır da masal anlatıcılığının doğanın örüntülerini aktarmadaki rolü konu başlığı ile katkıda bulunacak.

 

(Yeşil Gazete)

 

60 yaşındaki ikili, engelliler için 900 kilometre pedal çevirecek

Antalya’da her ikisi de 60 yaşındaki Hasan Taş ve Erdinç Öztürk, engellilerin sıkıntılarına dikkati çekmek için Çanakkale’ye bisikletle gidecek. İkili 900 kilometrelik yolu, 18 Mart’ta Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde tamamlamayı hedefliyor.

Engelsiz Yaşam Gençlik ve Spor Kulübü Derneği ile Serebral Palsili Çocuklar Derneği, engellilerin yaşadıkları sıkıntılara dikkati çekmek amacıyla farklı bir etkinliğe imza attı.

Hasan Taş ve Erdinç Öztürk, iki dernek adına “Hayatı Fark Ettirmek” sloganıyla 7 Mart Salı sabahı bisikletleriyle yola çıkacak. 11 gün pedal basacak ikili, 900 kilometre yol katederek 18 Mart’ta Çanakkale’ye ulaşmayı hedefliyor.

Çanakkale Zaferi’nin 102’nci yıldönümü kutlamalarına katılacak ikili, engellilerin yaşadığı sıkıntıları anlatacak. Karaalioğlu Parkı’nda Engelsiz Yaşam Gençlik ve Spor Kulübü Derneği üyeleriyle buluşan ikili, kendilerini uğurlamaya gelenlerle vedalaştı. Dernek üyeleri, ikiliyi el sallayarak ve arkasından su dökerek uğurladı.

 

(Ajanslar)

Kadınları 8 Mart mitingine götüren otobüs devrildi; 7 ölü, onlarca yaralı!

Bursa’nın İnegöl ilçesinde Türk Metal Sendikası üyelerini taşıyan otobüs kaza yaptı. Kazada 7 kişi hayatını kaybetti, 35 kişi de yaralandı.

Türk Metal Sendikası üyelerini taşıyan otobüs Bursa’ nın İnegöl ilçesi Osmaniye köyü yakınlarında devrildi.

Kazada ilk belirlemelere göre 7 kişi hayatını kaybetti. 35’e yakın yaralı olduğu bildirildi.

Otobüste 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Ankara’ya giden kadın işçilerin bulunduğu belirtiliyor.

(Ajanslar)

Klorpirifos zehrini stokları bitene kadar çocuklarımıza yedirecek miyiz? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na klorpirifos kullanımı hakkında yanıtlanaması için 11 soru… Ama asıl ve genel soru 12’ncisi “Çocukların sağlığının bozulması bile bizi harekete geçirmiyorsa; ne geçirir?”

Çocuklarımızı klorpirifos’un zararlı etkilerinden koruyabiliyor muyuz, sorusu ile bu yazıya başlamalı.

Klorpirifos (Chlorpyrifos) bir pestisit (telaffuz kolaylığı sağlamak için yazı boyunca klorpirifos sözcüğünü kullanacağım). Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan zehirli maddeler. Klorpirifos tarımsal ürünlerin üretiminde böcekleri öldürmek için kullanılan ve organik fosfatlı olarak nitelenen kimyasal gruba ait bir zehir.

Organik fosfatlı tarım zehirleri insanlar ve hayvanlarda nörolojik sisteme zarar veriyor. Yani beyin, omurilik, motor gelişim ve bilişsel yetenekler üzerinde olumsuz etkileri var. Olumsuz etkilere en duyarlı olanlar ise bebek ve çocuklar. Çocuklar özellikle anne karnında iken klorpirifos’a maruz kaldığında entelektüel yetilerimize kaynaklık eden beynin serebral korteks bölgesinin gelişimi olumsuz etkilenmekte.

Klorpirifos Avrupa Birliği’nde yasak

Geçtiğimiz yıl Ocak ayında yayınladığı bir mevzuat ile Avrupa Birliği tarımsal üretimde klorpirifos kullanımına ciddi yasaklar getiren bir karar aldı. Son yıllarda klorpirifos’un çocuklarda nörolojik sistemin gelişimi üzerinde olumsuz etkilerine işaret eden pek çok bilimsel yayının çıkmasının bu karar üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

Avrupa Birliği’nin Gıda Güvenliği Uygulamaları kapsamında 19.01.2016 tarihli Resmi Gazetesi’nde yayımlanan 2016/60 sayılı kararı ile chlorpyrifos etken maddesi içeren tarım zehrinin çeşitli gıdalardaki maksimum kalıntı limiti (MRL) değeri 0.01 mg/kg değerine düşürüldü. Bu değer, kalıntı limit değeri olarak belirlenebilecek en düşük değerlerden biri.

Maksimum kalıntı limiti bir kimyasal maddenin bir gıda ürününde bulunmasına izin verilen en yüksek değerini ifade ediyor; bu değerin aşılması halinde yenilen gıda maddesinin sağlığa zarar verici olduğu kabul ediliyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ne yaptı?

Bu gelişmeler üzerine ülkemiz Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı geçen yıl Nisan ayında resmi bir yazı yayınlayarak pek çok tarımsal üründe klorpirifos kullanımını sonlandırdı. Klorpirifos kullanımına devam edilecek az sayıdaki üründe ise kalıntı limit değerlerini yeniden düzenledi.

Bakanlığın aldığı karar ile klorpirifos ithali ve klorpirifos kullanılarak yapılacak tarım zehri üretimi 2016 Nisan sonu itibariyle durduruldu. Klorpirifos aktif maddesini içeren tarım zehirlerinin “Elma, armut, şeftali, bağ, patates, domates, biber, patlıcan ile meyve ve sebze” ürünlerinde kullanılmasını düzenleyen hükümlerin 08 Nisan 2016 tarihi itibariyle iptal edilmesine karar verildi. Bu ürünlerin üretiminde kullanılacak klorpirifos içerikli tarım zehirlerinin 31 Mayıs 2016 tarihine kadar piyasadan toplatılmasına ve satışının sonlandırılmasına karar verildi.

Alınan bu kararlara rağmen ülkemiz tarımında klorpirifos kullanımı sona erdi mi? Bu soruya nasıl yanıt ararız?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ülke genelinde yaptığı kalıntı izleme çalışmalarında klorpirifos kalıntısı tespit ettiği gıda ürünleri ile ilgili verileri açıklarsa bu soruya yanıt almak olanaklı. Ama bu veriler açıklanmıyor. Bağımsız saha çalışmaları ise yapılamıyor.

Ancak bakabileceğimiz ve bir fikir sahibi olabileceğimiz bir yer daha var: Ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen gıda ürünleri ithalatçı ülkenin gümrük kapısında analiz ediliyor. Analiz sonucu uygun çıkarsa gıda maddesinin o ülkeye girişine izin veriliyor; aksi durumda ürünler ihracatçı ülkeye geri gönderiliyor. Ürünler üzerinde yapılan pestisit kalıntısı analiz raporları “Gıda ve Yem Hızlı Alarm Sistemi (RASFF)” olarak da bilinen bir internet portalında tutuluyor. Bu kayıtlar kamusal erişime açık; yani isteyen herkes görebilir.

RASSF kayıtlarında klorpirifos sıçraması

Aşağıdaki tabloda 2014-2017 yılları arasında RASSF kayıtlarında klorpirifos içerdiği için ülkemize geri gönderilen gıda ürünlerinin sayısı ve parantez içinde de hangi gıda ürünleri olduğu görülebilir.

Tabloda da görüldüğü gibi 2016 yılında yasaklama kararının alındığı tarihten sonra klorpirifos ile ilgili kayıtların sıklığında bir sıçrama olduğu gözleniyor.

Klorpirifos için 2014 yılında 2, 2015 yılında 8 ve 2016 yılı Ocak-Mayıs ayı arasında 7 kayıt varken; 2016 Mayıs sonu ile 2017 Şubat arasındaki 8 aylık dönemde 38 kayıt olduğu gözleniyor. Yani klorpirifos kalıntısı içerdiği belirlenen ihraç gıda ürünlerinin sayısında çok ciddi bir artış var. Bir anormallik olduğu kesin. Ama bu anormalliğin bizi ilgilendiren kısmı iç pazarda ne olduğu yani yediğimiz gıda ürünlerinde klorpirifos kalıntısı olup olmadığı.

RASSF kayıtlarındaki bu anormallik ülkemizde tüketilen, yani iç pazara sunulan gıda ürünlerindeki klorpirifos kalıntısına dair neler söyler? Ne gibi tahminler yapabiliriz? Bu önemli sorunun üzerinde duralım.

İhraç ürünlerde bile durum buysa…

Klorpirifos 2016 yılında Türkiye’den Avrupa Birliğine ihraç edilen gıda ürünlerinde kalıntısı en fazla tespit edilen pestisit. RASSF portalındaki 77 adet pestisit kaydının 41 tanesi klorpirifos ile ilgili. Üstelik klorpirifos kalıntısı içerdiği tespit edilen ihraç ürünleri taze yeşil biber (sivri biber, dolmalık biber vs) ve limon gibi klorpirifos kullanımının tamamen yasak olduğu ürünler. Bu ürünlerdeki klorpirifos kalıntısı o kadar çok ki herhangi bir bulaşma değil de kasıtlı olarak kullanıldığını gösteriyor.

İhraç ürünlerde durum buysa ülkemizdeki tarım ürünlerinde de yaygın olarak klorpirifos kullanıldığını ve kalıntısının bulunduğunu düşünmek akla uygun. Benim hiçbir kuşkum yok. Yasaklama kararı sonrası elde kalan klorpirifos stoklarını eritmek için bu tarım zehrinin bolca kullanıldığına inanıyorum. Bu düşüncemi doğrulayacak kesin bir kanıt elde etmek ancak saha çalışması ile mümkün ancak bunu yapma olanağı ne yazık ki yok.

Ama Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın aşağıdaki sorulara yanıt vermesi gerçek durumun ne olduğuna biraz ışık tutabilir. Böyle kritik bir konuda bu basit soruların bile bir yanıtı yoksa o zaman pestisit kalıntı izleme çalışmaları adı altında gerçekte ne yapıldığını sorgulamak gerekli olacaktır; ya da halk sağlığı adına nelerin yapılmadığını…

Yanıtlanması gereken sorular

Eğer çocuk sağlığını, sağlıklı bir neslin oluşmasını önemsiyorsak yanıtı aranması gereken bir dizi soru var.

Soruların muhatabı Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı;

1) Avrupa Birliği ülkeleri klorpirifos kalıntısı içeren gıda ürünlerini iade ediyor; yani vatandaşına yedirmiyor. İade edilen bu ürünlere ne oldu-oluyor? İç piyasaya sunuluyor mu?

2) 2016 yılında ülkemizde yürütülen kalıntı izleme çalışmalarında il bazında kaç adet gıda ürününde pestisit analizi yapıldı?

3) Pestisit analizleri sonucunda kaç adet üründe klorpirifos kalıntısı tespit edildi?

4) Yasaklanmış olduğu halde Avrupa Birliği ülkelerine gönderilen ihraç gıda ürünlerinde klorpirifos kalıntısı çıkması nasıl açıklanır?

5) İhraç gıda ürünlerinin yarısından çoğunda klorpirifos kalıntısı çıkması normal midir? Biber ve limon gibi klorpirifos kullanımı yasak olan ürünlerde bu kadar yüksek bir oranda klorpirifos kalıntısı çıkması nasıl açıklanır?

6) Klorpirifos kalıntısı tespit edilen ürünlere ne yapıldı?

7) Klorpirifos etken maddesini içeren tarım zehri ürünleri piyasadan toplatıldı mı?

8) 2016 yılında ülkemize ithal edilen ve ülkemizde üretilen klorpirifos etken madde esaslı tarım zehri miktarı ne kadardır?

9) Tarım ilacı satan bayilerin 2016 yılı için aylık bazda klorpirifos satış miktarları nedir? 2016 yılı haziran ayından sonra yapılan bayi denetimlerinde klorpirifos stoğuna ve satışına rastlanmış mıdır? Rastlandıysa kaç tane satış bayisine ne gibi idari işlem yapılmıştır?

10) Piyasadan toplatılan klorpirifos içeren tarım zehri miktarı nedir?

11) İthal edilen ve ülkemizde üretilen klorpirifos miktarının toplamı ile kullanılan ve piyasadan toplatılan klorpirifos miktarının toplamı nedir? İki toplam arasında bir fark açığa çıkıyorsa bu nasıl açıklanır?

“Çocuklarımızı klorpirifos’un zararlı etkilerinden koruyabiliyor muyuz?” sorusunu “çocukların sağlığının bozulması bile bizi harekete geçirmiyorsa; ne geçirir? sorusu ile değiştirerek bu yazıya son vermeli.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

“Öyleyse biz de Taksim Meydanı’nda gösteri yapalım”

Türkiye’yle Almanya arasında, Die Welt Türkiye Temsilcisi Deniz Yücel’in ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla tutuklanmasının ardından başlayan gerilim sürüyor.

AKP’li siyasetçilerin Almanya’da düzenleyeceği referandum etkinliklerinin iptal edilmesinin ardından karşılıklı açıklamalarla tırmanan gerginlikle ilgili bir yorum da, Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir’den geldi. Özdemir, “Öyleyse biz de Taksim Meydanı’nda gösteri yapalım” dedi.

“Türkiye’de saltanat olur”

Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir Alman Birinci Televizyon Kanalı ARD’nin moma programında Türkiye ile Almanya arasında yaşanan krizi değerlendirdi. Türkiye’de yapılan Nazi benzetmelerine Almanya’nın irrasyonel bir biçimde yaklaşmaması gerektiğini vurgulayan Özdemir “Erdoğan’ın referandumu kaybetmesine neyin katkı sunacağını serin kafayla düşünmeyi öneriyorum. Erdoğan referandumu kazanırsa, Türkiye bir tür saltanat olur ve bu hiç kimsenin yararına olmaz, en az da Türkiye’nin dostlarının” diye konuştu.

Özdemir Türkiye’den siyasetçilerin Almanya’da seçim mitingi düzenleyip düzenlememeleri konusundaki kararın belediyelere bırakılmaması gerektiğini vurguladı. Cem Özdemir “Avrupa Birliği ülkeleri de bu konuda birbirlerine düşürülmemeli. Avrupa’nın ortak tutumu oylanmalı ve en iyi halde de eğer burada konuşmak istiyorsanız, o zaman iyi niyetinizi göstermek için bir jest yapın denmeli” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin referandum etkinliklerinin iptal edilmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ey Almanya sizin demokrasiyle uzaktan yakından alakanız yok. Sizin uygulamalarınız geçmişteki Nazi uygulamalarından farklı değil” çıkışı yapmış “Biz o Nazi dünyasını görmek istemiyoruz. Almanya bunları bırakalı çok oldu sanıyorduk, yanılmışız” diye konuşmuştu. Erdoğan’ın sözlerine Almanya Şansölyesi Angela Merkel “Böyle yersiz açıklamaları ciddiye alıp yorum bile yapmak mümkün değil” yanıtını vermişti.

“Kimse beni durduramaz”

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hamburg’da konuşma yapacağı salonun kapatılmasının ardından Almanya’ya ağır suçlamalar yöneltmişti.

Çavuşoğlu, salonun kapatılmasıyla ilgili olarak Hürriyet gazetesine yaptığı açıklamada, “Tüm uygulamalar Nazi dönemindekilere benziyor. AK Parti’ye ‘hayır’ çıksın diye baskı yapıyorlar… Ben giderim. Kimse beni durduramaz. Toplantı yapacak yer buluruz. İşletme sahiplerini tehdit ediyorlar” ifadelerini kullandı.

 

(DW – Yeşil Gazete)

Felçli adamı iyileştirmek için 10 yaşındaki kız çocuğunu kurban ettiler

Hindistan’ın güneyindeki Karnataka eyaletinde üç kişi, 10 yaşındaki bir kız çocuğunu kurban etme suçlamasıyla gözaltına alındı.

Polise göre büyücü bunun kardeşlerini etkileyen “kara büyüyü” etkisiz hale getirmenin tek yöntemi olduğunu söyledi. Kurban edilen kızın kaçırılmasına yardım ettiği gerekçesiyle 17 yaşındaki bir genç adamın gözaltına alındığı bildirildi.

Polisin yaptığı açıklamaya göre çocuk bir “büyücü”nün talimatları üzerine felçli bir adamı “tedavi etmek” için kurban edildi. Felçli adamın erkek ve kız kardeşi, çocuğu kaçırma ve öldürme suçlamasıyla gözaltına alındı.

“Yeni gözaltılar olabilir”

Polis Müdürü B. Ramesh BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bu suça yardım eden birkaç kişi daha var. Tüm açılardan soruşturuyoruz. Yeni gözaltılar olabilir” dedi.

Cinayet, kız çocuğunun cesedinin bir torbada bulunmasıyla ortaya çıktı. Torbada, “kara büyü” ayinlerinde kullanılan bazı malzemeler de bulunduğu kaydedildi.

Olayla ilgili haber yayılırken, cinayetle suçlanan kardeşlerin evinin önünde bir kalabalık birikti. Polis kalabalığı dağıtmak için güç kullandı.

 

(BBC)

Alaçatı Ot Festivali başlıyor

İzmir’in Çeşme ilçesinde düzenlenecek 8’inci Alaçatı Ot Festivali’nde, taze ve yenilebilir otlar satışa sunulacak.

Çeşme ilçesinde 6-9 Nisan tarihlerinde 8’incisi gerçekleştirilecek Alaçatı Ot Festivali’nde stant açmak için başvurular başladı. Çeşme Belediyesi’nden yapılan açıklamada, stant başvurularının 13-20 Mart tarihlerinde 11.00-16.00 saatleri arasında, Alaçatı Değirmenaltı Sanat Galerisi’nde kabul edileceği belirtildi.

Başvuru sonuçları, 27 Mart Pazartesi günü Alaçatı Değirmenaltı Sanat Galerisi’nde açıklanacak. Ot Festivali süresince stantlar her gün 10.00 – 19.00 saatleri arasında açık tutulacak. Taze ve yarımadada yetişen yenilebilir otların satılacağı stantlarda bu koşullara uygun ürünlerle ilgili denetimler yapılacak. 20 Mart Pazartesi günü, saat 16.00’da başvuruların sona ereceği belirtilen açıklamada, stant başvurusu sırasında, başvuru evraklarının eksik olması durumunda kayıt yapılmayacağı da ifade edildi.

 

(Ajanslar)

“Şimdi harekete geçmezsek çok geç kalacağız”

Merhaba sevgili Yeşil Gazete’nin iklim için köşesi okuyucuları olan şanslı on kişi,

Bu haftaya güzel haberlerle başlayalım. Çin kömürü terk ediyor.

Çin hükumeti Pazar günü yaptığı açıklamada onlarca kömürlü termik santrali kapatacağını ve yani açılması planlanan termik santral projelerini de iptal edeceğini ilan etti. Yeni yaptırımlarla 50 gigawatt’lık kömürlü termik santralleri kapatırken, kömür kapasitesinde de 150 milyon ton azaltıma gideceğini ilan etti. 2016 yılında Çin’in kömür kullanımı %4.7 azalmıştı. Greenpeace raporlarına göre ise bu azalış yüzdesi yakılan kömürün kilosu üzerinden yapılan bir hesaplama. Yakılan kömürün enerji değerlerine baktığımızda gerçek azaltımın %1.3 olduğunu görüyoruz. Bu farkın nedeni yakılan kömürün kalitesinin artmasından veya yapılan hesaplamaların şişirilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Geçen sene kömür ve demir-çelik endüstrisindeki işler 726,000 azaltılmıştı. Bu sene ise 500,000 kömür işinin azaltılması planlanıyor.

Öte yandan Trump’ın bu hafta Obama’nın federal kömür madenleri hakkında verdiği moratorium kararını ise bozması bekleniyor. Trump’ın bu hafta çıkaracağı bir KHK ile Temiz Enerji Planı da dahil olmak üzere iklim  değişikliğiyle mücadelede büyük önem arz eden federal kömür rödovansı üzerindeki yasakları da tasfiye edeceği konuşuluyor.

Türkiye’de ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yaklaşık 8bin megawatt değerindeki yeni kömür sahalarını 30 yıllığına özelleştireceğini duyurdu. Birgün gazetesinin haberine göre Eskişehir Alpu, Afyon Dinar, Tekirdağ ve Kırklareli’nin yeni sahalarla özelleştirmesi devam etmesi planlanıyor.

Haluk Direskenli’nin enerjigunlugu.com sitesinde bu konuyla ilgili ilginç bir yazısı var. Büyük firmaların kömürlü termik santrallerden çıktığını, yerli kaynaklara teşvik ile açılan yeni ihalelere hükümete yakın küçük firmaların girdiğini, bu firmaların ise teknik kapasitesi olmadığından 2. el kömürlü termik santral kurmaya kadar varan, kalitesiz, tehlikeli, kirli yatırımlar yaptıklarını yazıyor.

Dünyanın bir ucu olan kutuplara dönersek, geçen hafta yaptığımız haberin takibini yapalım. Dünya Meteoroloji Örgütü geçtiğimiz hafta Antartika yarımadasında bulunan Arjantin araştırma merkezinde 17.5C ile rekor bir sıcaklık artışı görüldüğünü bildirdi. Bölgenin dünyanın temiz su kaynağının yüzde 90’ına sahip olduğuna işaret edilen açıklamada buz tabakasının tamamıyla erimesi durumunda dünyadaki deniz suyu seviyelerinin 60 metreye kadar yükselebileceği uyarısı yapıldı. Gazete Duvar ise bu ihtimali “Antartika dünyayı tehdit ediyor” başlığı ile duyurdu. Dünya Antartika’yı tehdit ediyor olmasın?

Güney Kutbunda ise Pazartesi Natural Climate Change dergisinde çıkan araştırmaya göre Kuzey Buz Denizi, atmosferdeki seragazları nedeniyle çok daha asidik oluyor. Karbondioksit havadan çıkıp denizin içinde çözündükçe suyun pH değerini azaltarak asitlenmesine neden oluyor.

Bilim insanları asitlenmenin dünyanın her yerinde farklı değerlerde olduğuna inanıyor. Ama bu haftanın çalışması Kuzey Kutbu için daha çok endişelenmemize neden oldu. Araştırmaya göre okyanusun artan bir bölümü deniz canlıları için tehlikeli olabilecek kadar asitlendi.

Tüm bunların olacağını ise Shell biliyordu.*

Meşhur petrol devi Shell (aynı ExxonMobil gibi) insan kaynaklı iklim değişikliğinin gerçek olduğunu 1991’den beri biliyordu. “Endişe İklimi” belgeseli 1991’de insan kaynaklı iklim değişikliğini anlatırken iklim mültecileri, açlık ve sele karşı uyarılarda bulunuyor. Shell fosil yakıt yakmanın iklim değişikliğine neden olduğunu kabul ederken, iklim değişikliğine karşı çözüm arayışlarında bulunmayı öneriyor. Rüzgar ve güneş enerjisi gibi yöntemleri önerirken, tek gerçek çözümün fosil yakıt tüketimini azaltmak olduğunu söylüyor. Buna rağmen, Shell Kuzey Kutbunda gaz ve petrol araştırmalarına devam ediyor, dünyanın en kirli yakıtı olan katran kumuna yatırım yapmaya devam ediyor, ve şu anda Shell tarafından finanse edilen lobi grupları dünyayı iklim değişikliğinin var olmadığına ikna etmek için uğraşıyor.

1991’de Shell’in dediği gibi “Şimdi harekete geçmezsek çok geç kalacağız!”

Tezatlıktan aklınızı yitirmediğiniz bir hafta dilerim.

*Güncelleme: Sevgili Ümit Şahin’in uyarısıyla, 1991’de insan kaynaklı iklim değişikliğinin var olduğu zaten biliniyordu. O sıralarda IPCC’nin ilk iklim değişikliği raporu çıkmıştı, dünya iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine hazırlanıyordu. Belki de Shell’in böyle bir belgesel yapması ve fosil yakıtların iklim değişikliğine neden olduğu kamusal bir şekilde kabul etmesi, hatta fosil yakıt tüketimini azaltmayı önermesi ilginç olan. Yine de kampanyanın namı yürüsün ve orijinal habere sadık kalalım diye “Shell biliyordu” diye bırakalım bu cümleyi.

Burger King Amazon ormanlarını soya üretmek için yok ediyor

Fast food zinciri Burger King’in Amazon ormanlarını kendi üretimine alan açmak için yakarak yok ettiği ortaya çıktı.

Mighty Earth adlı araştırma şirketi, fast food devi Burger King’in soya üretilecek tarlalara yer açmak için Brezilya ve Bolivya’daki tropik ormanları yakarak yok ettiğini ortaya çıkardı. Grubun insansız hava araçlarıyla (drone) elde ettiği görüntüler, uydudan alınan veriler ve sürdürdüğü saha araştırması, 2011 ile 2015 yılları arasında Burger King için 700 bin hektar ormanlık arazinin yakıldığı ortaya çıkardı. Bölgede faal olan, büyük araziler satın almış ve çiftçilerden başta soya olmak üzere tarım ürünü ve et üretimi için kritik bitkisel yağ tedarik eden iki büyük şirket var: Cargill ve Bunge. Her ikisi de Burger King’in ana tedarikçilerinden.

Raporda, ormanların bu şirketin yereldeki taşeronları aracılığıyla yakıldığı iddia ediliyor. Mighty Earth adlı araştırma şirketinin CEO’su Glenn Hurowitz, “Bağlantılar ortada. Bunge ve Cargill, Burger King ve diğer fast food zincirlerine tahıl tedarik ediyor. McDonald’s, Subway ve KFC de masum değil, ancak bu boyutta bir orman katline bulaşmış değiller. Burger King, insanlara sunduğu yemeğin nereden geldiğini derhal açıklamalı ve bu işe bir son vermeli” şeklinde konuştu.

 

(BirGün)

Mersin Üniversitesi rektörüne açık mektup – Tolga Tören

Bu yazı sendika15.org/ dan alınmıştır

Sayın Rektör,

Üniversite ile ilişiğimin kesildiğini haber veren mektubunuzu aldım. Tıpkı daha önce ya da benimle aynı zamanda, sizin bildiğiniz ve aşağıda bahsedeceğim -aynı- gerekçe ile ilişiği kesilen diğer dostlar / meslektaşlar gibi.

Öncelikle belirtmek isterim ki, mektubunuzu, adına “Yeni Türkiye” denen garabetin şahsıma sunduğu bir onur nişanesi olarak göğsüme takacağım(ız)dan şüpheniz olmasın.

Bununla birlikte, mektubunuzun, olgular arasında ilişki kurma becerisinden, zat-ı alileriniz gibi rektörlük makamına erişmiş birisinden beklenemeyeceği biçimde,  sınıfta kaldığını belirtmem gerekiyor.

Mektubunuzda, “Yrd. Doç. Dr. Tolga Tören hakkında, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’nın 13 Ocak 2016 tarih ve 1555 sayılı yazısı gereği 11 Ocak 2016 tarihinde internet  üzerinden yayınlanan ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildiriye imza attığı nedeniyle idari soruşturma başlatılmış olması ve ayrıca bu bildiriyi imzalayanlar hakkında İstanbul  Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/5734 hazırlık numarası ile cezai kovuşturma başlatılmış olması” dedikten sonra ekliyorsunuz:

“…birlikte değerlendirildiğinde adı geçenin 2547 Sayılı Kanun’un 23. Maddesi gereği görev süresinin uzatılmamasına karar verilmiştir…”

Konu ile yakından ilgili olmayanlar bu ifadenizden, 2547 sayılı yasanın 23. maddesinin “Bu suça ortak olmayacağız” metnini imzalayanlara, hakkında YÖK emri ile idari soruşturma başlatılanlara ve savcılık tarafından cezai kovuşturma açılanlara ilişkin hükümler içerdiğini sanabilirler.

Oysa, sizin de pek iyi bildiğiniz gibi, 2547 sayılı yasanın “Yardımcı Doçentliğe atama” başlıklı 23. maddesi şu şekildedir:

…Bir üniversite biriminde açık bulunan yardımcı doçentlik, isteklilerin başvurması için rektörlükçe ilan edilir. Fakültelerde ve fakültelere bağlı kuruluşlarda dekan, rektörlüğe bağlı enstitü ve yüksekokullarda müdürler; biri o birimin yöneticisi, biri de o üniversite dışından olmak üzere üç profesör veya doçent tespit ederek bunlardan adayların her biri hakkında yazılı mütalaa isterler. Dekan veya ilgili müdür kendi yönetim kurullarının görüşünü de aldıktan sonra önerilerini rektöre sunar. Atama, rektör tarafından yapılır…”[i]

Açıktır ki, ilgili maddenin “imza” ile, YÖK emri ile açılan bir idari soruşturma ile ya da savcılık tarafından açılan herhangi bir ceza kovuşturması ile ilgisi yoktur. Bu bağlamda, aldığınız karar olsa olsa, maddede yer alan “Atama, rektör tarafından yapılır” ifadesi ile ilgili olabilir ki, bu yetki de, gene yasanın ilgili maddesinde görüldüğü üzere, rektörün kişisel husumetine ya da keyfine bırakılmaz, şartlara bağlanır.

Öyle olmasa dahi, kendi özel mülkünü yöneten bir şahıs değil –ki öyle olsa dahi dilediğiniz gibi karar alamazsınız, malum iş hukuku ya da çalışma ekonomisi gibi disiplinler bunun için vardır- sadece ve sadece bir kamu yöneticisi olarak, kamuda hizmetin sürekliliği, yetişmiş personelin etkin kullanımı, eğitim-öğretimin sürekliliği gibi, kamusal kaygılarla hareket etmekle mükellefsiniz.

Üniversiteden daha önce uzaklaştırdığınız bütün dostlar / meslektaşlar –ve dahi sizin cenahın üniversitelerden çeşitli yollarla uzaklaştırdığı diğer hocalarım, dostlarım, meslektaşlarım- gibi, ilgili şartları fazlasıyla yerine getirdiğim belge ile sabittir. “Tasarrufunuzun”! yukarıda sıralanan kamusal hususlarda aksamalara yol açtığı da aşikar. Bu anlamda, kararınız, tıpkı önceki benzerleri gibi, keyfi ve hukuksuzdur, kamu çıkarı ile örtüşmemektedir.

Ayrıca, ilgili yasa maddesi, “imza” ile, YÖK emri ile açılan bir idari soruşturma ile ya da savcılık tarafından açılan herhangi bir ceza kovuşturması ile ilgili hükümler içerse dahi, açılan soruşturma ya da kovuşturmadan dolayı tarafıma ya da benimle aynı konumda olanlara verilen bir ceza yoktur.

Bu anlamda “takdiriniz” evrensel hukukun en temel ilkelerinden birisi olan ‘masumiyet karinesi’niihlal etmektedir.   

***

Not düşme gereği duymakla birlikte, bu keyfiyet ve hukuksuzluk bahsinden daha fazla devam etmeyeceğim. Keza, hukukun kerameti kendinden menkul bir şey olmadığını, içinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler setinin açığa çıkardığı güç ilişkileri çerçevesinde belirlendiğini bilebilecek politik deneyime sahibim.

Bu bağlamda, uluslararası hukukun temel kavramları ile ya da ‘nötr’ bir ifade ile “hukuksuzluk” olarak tanımlanabilecek kararınızın, verili güç ilişkileri dikkate alındığında ve 653 oyun kullanıldığı rektörlük seçimlerinde sadece 80 oy alarak üçüncü sıradan rektör atandığınız gerçeği ile birlikte düşünüldüğünde, rolünü layıkıyla yerine getirme çabasıyla/kaygısıyla tutarlı olduğunu düşünüyorum.

Nitekim, “egemen, olağanüstü hale karar verendir” ve işletmeye çalıştığınız da “egemenin hukuku”dur, “hukuksuzluğun hukuku”dur, bu anlamda reddettiğimizdir.

Benzer bir düşünceye “akademik özgürlük” bağlamında sahip olduğumu da belirtmek isterim. ‘İmzacı’, ‘muhalif” ya da ‘eleştirel’ pek çok akademi mensubu gibi, ‘başka bir dünya’nın, dolayısıyla ‘başka bir akademi’nin, ‘insan, toplum, doğa yararına’ bir akademinin mümkün olduğuna içtenlikle inananlardanım.

Böyle olduğu içindir ki, Filistinli çocuklar ile birlikte İsrail devletinin Arap halkına karşı ördüğü utanç duvarını taşlayan, sonrasında siyonist lobiler tarafından üniversiteden atılması için kampanya başlatılan Edward Said’in şu sözlerini hiç çıkarmam aklımdan.

… insanın kendi toplumunun, yurttaşlarına hesap vermek zorunda olan yerleşik ve yetkili güç odaklarına seslenme konusunda özel bir görevi olduğuna inanıyorum ben; özellikle de bu güçler apaçık ahlakdışı ve kendisinden çok daha güçsüz bir tarafa karşı yürütülen bir savaşta ya da kasten ayrımcılığı, baskı yapmayı ve toplu zulümü hedefleyen programlar için kullanıldığında”[ii]

Bununla birlikte, tam da yukarıda bahsettiğim egemen – hukuk ilişkisinden dolayı, Said’in çalıştığı Columbia Üniversitesi’nin rektörünün, Said’in üniversiteden atılması için kampanya başlatanlara verdiği şu yanıtı beklemem, beklemeyiz, bekleyemeyiz siz(ler)den:

…Columbia’da bir ifade nizamnamesine inanmıyoruz ve bir ifade polisi gibi de davranmamalıyız. Profesör Said’in sınırda öteki tarafa taş fırlatması meselesine gelince: Bildiğim kadarıyla, taş birisini hedef almış değil; herhangi bir yasa ihlâl edilmiş değil; herhangi bir yasal şikayette bulunulmuş değil; Profesör Said’e karşı cezai veya aslî bir dava açılmış değil. (…) Profesör Said hakkında, bizim ülkemizde veya başka bir ülkede dava açılsa bile onu üniversitenin davranış kurallarına dayanarak cezalandırmak uygun değildir. Kısaca üniversite, bir mensubunun fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, bunlar cezai veya aslî bir davanın konusu olsa da, herhangi bir yaptırımda bulunamaz. (…) Bir üniversite için, siyaseten egemen ideolojinin pasifleştirici etkisinden korkmadan görüşlerini ifade etme özgürlüğüne sahip bireylerin söylem özgürlüğünü korumaktan daha temel bir şey yoktur.” [iii]

Ayrıca, bütün bunların sizler için fazla anlam ifade etmediğinin, hatta belki de, Türkiye siyasi tarihine de geçmiş bir ifadeyle “fasa, fiso” olarak görüleceğinin ayırdındayım. Olsun. Tarihe not düşmek önemlidir.

Bu anlamda, bu mektubun amacı, sizi ya da mevkidaşlarınızı, biat etmeyen bir akademinin varlığına ya da kurulacağına ikna etmek değil elbet. Size ya da mevkidaşlarınıza, hukuk konusunda yol, yordam göstermek de değil. Bunun için yardımcılarınızın ya da danışmanlarınızın; ama hepsinden önemlisi, arkanızda öylece duran koca bir ‘sessizlik ordusunun’ olduğunun fazlasıyla farkındayım, farkındayız.

Sadece, siz(ler) savaştan yana tutum alır ve bir nevi savaş hukuku niteliğinde bir hukuk inşa ederken, bizlerin de barışın hukukunu inşa etme çabalarına, size rağmen, devam edeceğimizi anımsatmak istedim.

Ve, gene sizin için bir anlamı olmayacağını bilerek, üzgünlüğümü(zü) belirtmek: Üniversiteden atıldığım(ız) için değil, savaşın bütün can yakıcılığıyla devam ettiğini gördüğüm(üz)den.

Derdimiz, tasamız budur: Savaşı durduramamış olmak… Önüne zikzak dikiş atılmış binişlerimizi giyip hazır kıtalarda bulunamamak değil.

Savaşı durduramamak bize dert oldu; ama önünüzde eğilmedik, size biat etmedik, bu da size dert olsun.

Arz ederim.

Dipnotlar:

[i] Yükseköğretim Kurulu (1981) “Yükseköğretim Kanunu”,

http://www.yok.gov.tr/web/denklikbirimi/2547-sayili-kanun.

[ii] Said, E. (2015) Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, İstanbul: Ayrıntı, s. 92.

[iii] Cole, J. R. (2001) “Üniversite ve Özgürlük”, Çev: Asena Günal, Birikim (142-143),          http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5126/universite-ve-ozgurluk#.WLsdfBLyjVq.

 

Bu yazı sendika15.org/ dan alınmıştır

 

Tolga Tören