Ana Sayfa Blog Sayfa 3241

Yatak odasını ve mutfak eşyalarını neden ‘kız tarafı’ alır – Melike Polat

Bu yazı morbattaniye.com/ dan alınmıştır

Sizi biraz kendi özel gündemimle meşgul edeceğim. Şöyle başlayayım, ben kendimi yıllardır feminist olarak tariflerim. Gerek kendi hayatımda gerek kadın mücadelesi alanında elimden geldiği kadarıyla ataerkiye karşı mücadele vermeye çalıştım. Ve aynı ben 3,5 ay sonra evleniyorum. Evlenmek evet. Evleniyorum deyince evlenemedim takdir edersiniz ki. Çoğu insanın yaşadığı süreçlerden geçiyorum ben de. Nişan, ev eşyası, gelinlik vs vs.. Şimdi yeni bilince çıkardığım bir durumu sizinle paylaşmak istiyorum. Malum ev eşyaları alınırken bir çeşit iş bölümü yapılıyor. Bizim gibi ekonomik durumu çok iyi olmayan ve bu sebeple eşyalarını kendileri değil de aileleri alacak olan çiftler için şöyle durumlar ortaya çıkıyor. Bazı eşyaları “kız tarafı” alıyor, bazılarını ise “erkek tarafı” . Madem böyle, alacağız o zaman o eşyaları dedik, bunu dememizle birlikte şöyle bir listeyle karşı karşıya kaldık.

KIZ TARAFI: Yatak odası, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, mutfak eşyaları, küçük ev aletleri, nevresim-yorgan-bornoz takımları….

ERKEK TARAFI: Salon takımı, yemek odası, buzdolabı, televizyon.

Bir dakika yahu! Bu paylaşım rastgele yapılmış bir şeye benzemiyor dememle birlikte beynimde şimşekler çaktı. “Toplumsal cinsiyet rollerine uygun bir dağılım var burada” dediğim anda bütün taşlar yerine oturdu. Nasıl mı?

Yemek yapmak bildiğiniz üzere “kadının görevi”. Çalışsan da çalışmasan da o yemeği yapacaksın. Tencere, tabak, çatal, fincan, bardak, mutfak robotu gibi eşyaları kadın kullanacağı için bunları da kadın seçsin diye düşünmüşler, lütufta bulunmuşlar, sağ olsunlar. E yemeği yaptın, bunların bulaşığı ne olacak? Bulaşık makinesini de sen seç, sonuçta kullanacak olan sensin.  Sıra geldi çamaşıra. Bir zahmet çamaşırları da yıkayıver, kocan mı yapacak? Çamaşır makinesini de al. Yalnız alırken dikkat et kullanabileceğin gibi kolay olsun, kafan karışır o kadar çok düğmeyle. Sonuçta bir erkek değilsin, ortalama üstü zekâ gerektiren bir şeyi kullanamazsın. Sıradaki gelsin. Yatak odası ve o yatağın üzerine serilecek çarşaf, yastık, yorgan… Kadının en önemli görevlerinden biri biliyorsunuz ki kocasını yatakta mutlu etmek. Git şöyle güzel bir yatak odası seç. Ama öyle güzelliğine aldanma, bak bakalım dolabın kullanımı kolay mı? Çamaşırları katlayıp ütüleyeceksin, onların düzenli durabileceği kadar raf ve askılık olsun. Sonra nevresim seçimine geç. Saten nevresimleri, kaz tüyü yorganları unutma. Kocan yatak odasına girdiğinde gözüne güzel görünsün. (Bu aşamada “çeyiz serme” diye bir olay var, her iki ailenin kadınları yeni çiftin evine doluşur ve çeyizde neler var tek tek bakarlar. Bak abartmıyorum tek tek. Bu olayın gerçekleşme ihtimalini savdık biz neyse ki.)

Gelelim “erkek taraf”ının alacaklarına. Buzdolabıyla başlayalım. Konumuz gene yemek arkadaşlar. Kocamızı doyurmak bizim görevimiz onu anladık. Eve ekmeği, yemeği getiren kocamız buzdolabını seçemeyecekse ne anladık? Ben de çalışıyorum, neden eve ekmek getiren kocam oluyor demeyin. Biliyorsunuz ki sizin maaşınız en fazla ev bütçesine “destek” olarak adlandırılır. İstersen işten daha geç gelen sen ol, buzdolabında yemek hazır olacak. Nasıl yaparsın bilemiyoruz ama buzdolabında yemek olmaması durumu anlaşılır bir şey değildir. Resmen “şok”. Bugün ne pişirdin diyerek kapağını açacağı buzdolabını da mı seçemesin adamcağız? Pekâlâ, beyimiz işten geldi, yemeğini rahatça yiyeceği yemek odasını da bırakın kendi seçsin canım! Sonuçta bütün gün yoruldu, şöyle sandalyeleri rahat olan bir yemek odası onun da hakkı ama değil mi? Yemek faslı bitti. (Bundan sonraki bulaşık, çay-kahve aşaması için Bkz. Üst Paragraf) Ne diyorduk, adamcağız yorgun argın işten geldi, ayaklarını uzatıp dinlenmesi gerekiyor tabii ki. Bunun için de koltuğun rahat olması lazım. En rahatının hangisi olduğuna evin erkeği karar verecek elbette. O, bütün gün eşşşek gibi çalışıyor, onun işinin yanında senin yaptığın iş ne ki? Peki, bunu da geçtik. Koltuğuna uzandı adamcağız. Haberdi, maçtı, belgeseldi, filmdi derken bir şeyler izleyecek ki kafasını boşaltsın. İşte o akşam aktivitesinin göz bebeği televizyona geldik. Bırakınız onu da seçsinler efendim, zaten sen anlamazsın öyle teknolojiden, görüntü kalitesinden falan.

İşte böyle sevgili kadınlar. Nasıl bir düzen kurmuşlar, ne yıkılmaz düzeniniz varmış arkadaş!  diye diye sinirimden çatlıyorum günlerdir. Bir çamaşır makinesi alışverişi esnasında yaşadım bu aydınlanmayı, o gün bugündür bunu düşünüyorum. Toplumsal cinsiyet rollerini hep reddettim; ama ataerki kadına biçtiği rolleri her zaman gözümüze sokmuyor. Böyle mutluluklarının arkasına saklıyor bazen ve seni tuzağına düşürüyor. Ben o çamaşır makinesini alsam da toplumun istediği, dayattığı kadın olmayacağım.

8 Mart için son günler ve ben bu aydınlanmayı yeni yaşamış bir kadın olarak özellikle iki slogan için sabırsızlanıyorum.

“Dolapta zıkkımın kökü, sokakta isyan var”, “Bırak evi bok götürsün”

*Yazının orjinal linkte yer alan başlığını yazarının da onayını alarak güncelledik

Bu yazı morbattaniye.com/ dan alınmıştır

 

Melike Polat

Devlet asbesti doğruladı

Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Ankara Tabip Odası, yayınlanan MTA raporu ile Havagazı Fabrikası ve çevresindeki asbestin varlığını ve çevreye yayıldığının kanıtladığını bildirdi.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Ankara Tabip Odası, Hacettepe Üniversitesi ve Türk Toraks Derneği’nin düzenlediği ‘Kentsel Dönüşüm ve Asbest Tehlikesi’ başlıklı panelde MTA raporunu kamuoyuyla paylaştı.

BirGün’ün haberine göre, meslek odaları, 350 ton asbestli malzeme olan Havagazı Fabrikası’nın numunelerini çapraz sorgu için Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne(MTA) gönderdiklerini belirterek, gelen raporda yer alan bilgilere göre bölgede asbestin varlığını ve çevreye yayıldığının kanıtladığını bildirildi.

Bilimsel olarak kanıtlandı

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in asbestli yıkım yapmadığına dair ifadelerinin doğru olmadığının iki raporla bilimsel olarak kanıtlanmış olduğunu vurgulayan meslek odaları, MTA raporunun uzman değerlendirmeleriyle detaylı bir şekilde kamuoyuna açıklanacağını kaydetti.

Rapor mahkemeye sunulacak

25 Şubat’ta asbest yönetmeliğine aykırı bir şekilde halkın sağlığını tehdit ederek yıkım gerçekleştiren Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunan meslek odaları MTA raporunu da mahkemeye sunacaklarını bildirdi.

 

(BirGün)

Canan Yücel Pekiçten: Dans Sanatçısı, Koreograf ve Öğretim Görevlisi

İki yıl önce onun verdiğini bilmeden gittiğim üç gün sürecek bir atölyede karşılaşmıştık. Atölyenin ilk gününden sonra, tekrar Yel Değirmeni Sokağı’nın köşesine giderken hayatımda çok az yere bu kadar isteyerek yürümüşümdür diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Canan Yücel Pekiçten – Dans Sanatçısı, Koreograf, Öğretim Görevlisi. Farklı koreografların eserlerinde dans etmesinin yanı sıra kendi eserleri ile Türkiye’de ve Avrupa’da birçok festivalde yer aldı.

Bu röportaj umarım bir atölye ya da dans gösterisinde karşılaşmanızı sağlar. Çünkü dansın iyileştirici içeriğini orada gerçekten tecrübe ediyorsunuz. Bir şekilde benim için de buna vesile olduğu için teşekkür ediyorum.

* Litvanya’nın Vilnius şehrinde gösteri öncesi stüdyoda verdiği bir poz. Fotoğraf: Goodlife Photography
  • Sanatın protest / aktivist, bireysel özgürlüklere dair içeriği olan yönlerinin daha ön planda olduğu bir dönemde çağdaş dans da daha görünür oldu, diyebilir miyiz?

Canan Yücel Pekiçten: Sanat ve aktivizm birlikteliği gibi dans ve aktivizm de geçmişten bugüne yan yanaydı. Her sanatın olduğu gibi dans sanatının da kendine özgü bir politik olma yolu var. Benim eserlerimden “It’s OK!”in de politik bir söylemi vardı. Ortalama olmanın, daha fazlasını istememenin olumsuzluk olarak dayatıldığı kapitalist düzende kurumsal şirketteki deneyimlerim ile kurulan ilişki ve sahne üstünde yaşanacakların odağa alınarak bir danstan neler beklenir, beklentileri karşılayan bir dans ortalama sayılır mı ve bir dans ne zaman ortalama olur soruları üzerinden düşünerek bir performans hazırlamıştım. Ortalamanın bir problematik ve politik etik bir öneri olarak sunulduğu “It’s OK!” özetle ortalama olana kucak açan ve ortalama olanı etik bir duruş olarak benimseyen bir çalışma idi. Feminizm hareketi ile ilişkili olsun olmasın “Kişisel olan politiktir” söyleminden hareketle politik birçok dans performansı gerçekleştirildiğini söyleyebilirim.

*”It’s OK”, Vilnius Litvanya Fotoğraf: Goodlife Photography
  • Kendin olmaya çalıştıkça yöneldiğin bir alan çağdaş dans sanki ve herkes bir şekilde karşılaşabilir.

Canan Yücel Pekiçten: Evet, herkes bir şekilde karşılaşabilir. Zamansal olarak çağdaş dans ile balenin dışında farklı dans dillerinin ortaya çıkışını içeren bir hareket olan modern danstan sonra karşılaşıyoruz. Bir başka deyişle, modernizm sonrası süreçte karşılaştığımız belli bir dönemi ifade etmeyen hem şimdinin hem de geleceğin dans türü. Tek bir teknikten ileri gelmeyip dansçının zihin ve bedenini birlikte hazırlamak üzere oluşturulmuş farklı hareket etme biçimleri üzerinden deneyimlenebiliyor. Bedenin eğitimi konusunda yerçekimi, momentum, beden ve mekan ilişkisi gibi unsurlar odağa alınıyor. Bedenin doğal duruşu ve hareketi önemseniyor. Eğitim aldığım ve eğitim verdiğim kurumlardaki dans yaklaşımlarının somatik-içeriden algılanan beden, iç fiziksel algı- kavramlara yakınlıkları, dansta demokratik duruşu benimsemeleri bakımından estetik olarak mükemmelliğin yerine dansta etik olarak bireysel özgünlüğün önemsendiğini söylemek mümkün. Dansta demokratik duruş olarak bahsettiğim şey ise yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir kavram. Kısaca, sonuca yönelik olmama, yaratım sürecinin öncelenmesi, sabit bir ideal beden anlayışı yerine dans eden bedenin, kendi anatomik imkanlarına odaklanması ile birlikte özgürleşmesi anlamına geliyor.

  • Çağdaş dans eğitimini ve çalıştığın performansları farklı ülkelerde tecrübe edebildin. Daha çok neleri, nasıl karşılaştırıyorsun?

Canan Yücel Pekiçten: Bu soruya eğitim ve artistik olarak tecrübelerimi ayırarak cevap vermem gerekir. Türkiye’deki çağdaş dans eğitimi ile ilgili olarak uluslararası düzeyde bir eğitim verildiğini söyleyebilirim. Ancak hangi okul olursa olsun bir okulun eğitimine bağlı kalmak, kendini okulun verdikleri ile sınırlamak bir hata olur. Olabildiğince farklı atölyelere, festivallere katılmanın, başka çevrelere dahil olmanın, görmenin, deneyimlemenin önemli olduğunu düşünüyorum. İstanbul’daki dans eğitiminde son dönemde birçok gelişme oldu. Sanatta Yeterlik/Doktora Çalışmalarına devam ettiğim ve aynı zamanda ders verdiğim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çağdaş Dans Ana Sanat dalı başkanı Doç. Tuğçe Tuna yeni bir vizyon getirerek farklı ek programlar oluşturdu. Bunlardan bir tanesi dans ve hareket terapisi programı. Bu program ile dansın ve hareketin iyileştirici, dönüştürücü gücünün kitlelere sağlıklı ortamlar aracılığı ile ulaşması, araç olmasının sağlanması hedefleniyor. Bunun dışında, gençler için “Çağdaş Dans Yarı Zamanlı Eğitim Programı” açıldı. Bu program ile gençler lisans düzeyine gelmeden önce konservatuvar bünyesinde çağdaş dans eğitimi alabilecekler. Bir dans sanatçısı/ koreograf olarak farklı ülkelerdeki tecrübelerim ile yaptığım karşılaştırmada çok pozitif olamayacağım. Çünkü burada prodüksiyon yok, fon yok, kurum yok. Burada bir dans eseri üretmemizin tek sebebi gerçekten yapmak istememiz, bizden kimse bir şey beklemiyor. Bunun yanında, yerel fonlar tarafından desteklenmeyen bireysel çabalarla ilerleyen A Corner in the World – Dünyada Bir Köşe gibi festivallerin düzenlenmesinden mutlu oluyorum. Böylelikle farklı ülkelerden sanatçılarla Türkiye’de bir arada olmak için alan yaratılıyor. Hem böyle festivallerin hem de sanatçıların kurumsal desteğe ihtiyacı var.

Der Zwerg / The Dwarf Fotoğraf: Harun Özkara
  • Polonya’da sergilediğin solo performansın jürinin yaptığı açıklamaya göre kendi iç dünyanı izleyiciye açabilme kabiliyetin sayesinde birincilik aldı. Bu ödüle inanamadığını söylüyorsun.

Canan Yücel Pekiçten: Çünkü böyle bir beklentim yoktu, düşünmedim bile. Benim eserimin sergilenmek üzere davet edilmesi ve Polonya seyircisi ile buluşacak olması benim için başlı başına bir ödül. Ben ödül almak, başarılı olmak gibi gayelerle üretmiyorum, bunu yapmaya ihtiyacım olduğu için yapıyorum, yapmam gerektiğini hissediyorum.

  • Jürinin bahsettiği kabiliyet de bu ihtiyaçtan mı doğuyor?

Canan Yücel Pekiçten: Evet, yapmazsam, içimdekini dönüştürmezsem zararlı olurum, hem kendime hem çevreme. Böyle zararlı olacağıma kendimi asitte çözüp yok etmeyi tercih etmeliyim sanırım. Suyu, havayı, toprağı zehirlemem. Neyse ki dans var hareket var, sanat var.

  • Peki Der Zwerg / TheDwarf ‘ın sürecinden bahseder misin? Sen nasıl başladın ve ürettin?

Canan Yücel Pekiçten: “Der Zwerg/Cüce”, Schubert’in “Der Zwerg, D.771” isimli liedi ile PärLagerkvist’ın  “Dvärgen”(Cüce) romanından esinleniyor. Birbirine aşık bir kraliçe ve onun cücesinin imkansız aşkı ve grotesk hikayesi. Bence ikisi de aynı kişi, bazen biri diğerini baskılıyor. Kendi içindeki karanlığımla bir yüzleşme süreci idi benim için. Ruhun derinliklerinden kafasını kaldıran kötü ruhlu cücenin arzularının dışavurumunu bedenleştirmek, hem kraliçe ve hem de iyelik zamiri ile aitliği belirtilen “kraliçenin cücesi” olmak, ikisini de aynı bedende var etmek istedim.

Der Zwerg / The Dwarf, Polonya Fotoğraf: Pawel Wyszomirski
  • Finlandiya’dan yeni döndün sayılır. 531 başvuru arasından Kone Fonu (Finlandiya) tarafından desteklenen 44 sanatçıdan biri oldun. Bu sanatçıların sadece dördünün dans/performans sanatı alanından geldiğini düşünürsek, ayrıca heyecan verici olmalı. Nasıl bir süreç oldu senin için ve bu süreçte yaptıkların için planların nedir?

Canan Yücel Pekiçten:  Yeni koreografimin yaratım süreci Kone Foundation (Finlandiya) tarafından desteklenince iki ay Finlandiya’da her şeyden uzakta sadece koreografim için çalışma fırsatı buldum. Bu proje, oryantalism kurbanı Madam Butterfly karakteri ve onun kırılmış kalbinden ilham alıyor. Madam Butterfly, Madam Moth (kelebek değil, fakat güve) olarak geri dönüyor. Egzotik bir çiçek muamelesi görmüş kırılgan bir beden güçlenirken toksik bir şeye dönüşüyor. Madam Moth’u ve Der Zwerg’i Eylül ayında İsveç’in Gothenborg şehrinde sahnelemeyi planlıyorum.

Finlandiya Madam Moth adlı eserin fotoğraf çekiminden. Çok üşümüştüm, diyor Canan. Fotoğraf: Soetkin Verstegen

www.cananyucelpekicten.com/

 

Röportaj: Bahar Topçu

(Yeşil Gazete)

Nadire Mater, Yıldırım Türker ve Murat Uyurkulak’a hapis cezası

Kapatılan Özgür Gündem davasında yargılanan gazeteci Nadire Mater ve Yıldırım Türker ile yazar Murat Uyurkulak hapisle cezalandırıldı. Gazeteci Hasan Cemal’e para cezası verilirken Jülide Kural ile İlhami Bakır’ın duruşması ertelendi.

Kapatılan Özgür Gündem Gazetesi Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliğine destek veren gazeteciler Nadire Mater, Hasan Cemal ve Yıldırım Türker ile yazar Murat Uyurkulak’ın davasında karar çıktı. Mahkeme, Mater, Türker ve Yıldırım’a hapis, Cemal’e ise para cezası verdi

Kapatılan Özgür Gündem Gazetesi Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına katılanlardan altısının davasına devam ediliyor. Hakim karşısında olan Nöbetçi Yayın Yönetmenleri şunlar: Nadire Mater, Jülide Kural, İlham Bakır, Murat Uyurkulak, Hasan Cemal ve Yıldırım Türker.

Bianet’in haberine göre, Özgür Gündem davası kapsamında Mater, bugün hakim karşısına çıktı. İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme Mater’i 15 ay hapis ve 6 bin TL para cezasına çarptırdı, hapis cezası ertelendi.

Mahkeme Mater’i Terörle Mücadele Kanunu’nun “propaganda” başlıklı 7/2 maddesince 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı, ceza ise ertelendi. Ayrıca mahkeme, Mater’e “örgüt açıklamalarını basma ve yayınlama” suçlamasıyla 10 ay hapse denk gelen 6 bin TL para cezası verdi. Nadire Mater’in mahkemede son sözü şu oldu: “Bence bu davanın açılması gerekmiyordu ama bu dava, Özgür Gündem ve Kürt medyasının neler yaşadığını gösterdi.”

Yıldırım Türker’e 1 yıl hapis cezası

Mater’in ardından gazetecilerin yargılanmasına Yıldırım Türker ile devam edildi. Türker’in katılmadığı duruşmada avukatlar savunma yaptı. Avukat Emel Ataktürk, basının devleti önceleme gibi bir yükümlülüğünün olmadığını söyledi. Savunmanın ardından mahkeme heyeti verdiği kısa ara ardından Türker’e “Örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla 1 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verdi. Ceza ertelendi.

Verilen aranın ardından öğleden sonra devam eden duruşmada, gazeteci Hasan Cemal ve yazar murat Uyurkulak’ın yargılanmasına devam edildi.

Hasan Cemal’e 6 bin lira para cezası

Hasan Cemal esas hakkındaki savunmasında, “Özgür ve bağımsız medyayı savunmak için burada bulunuyorum bunları savunurken gazeteciliğin suç olmadığını söylüyorum. Ve bu çerçevede Kürt meslektaşlarımın özgürlüğünü savunmak ve bunu savunurken de Kürt gazetecilerin özgür olmadığı bir ortamda Türk gazetecilerin de özgür olamayacağını söylemek için buradayım. Kürt sorunun barış içinde çözüm rayına oturmasının demokrasi, barış ve hukukun üstünlüğüne giden yolda çok büyük bir adım olacağına inanıyorum. O nedenle 1 günlük nöbetçi genel yayın yönetmenliği yaptım. Bugüne kadar Kürt sorunuyla ilgili 4 kitap, sayısız makale yazdım. Kandil’e gidip PKK kadrosuyla ve 93’te Abdullah Öcalan’la da röportaj yaptım ve hakkımda bugüne kadar terör örgütü propagandası ile dava açılmadı. Özgür ve bağımsız medyayı savunmak demokrasi ve barışı savunmakla aynı anlama geldiğini bir kez daha söylüyorum” dedi.

Avukat Fikret İlkiz, Basın Kanunu’nun 11’inci maddesi ile Anayasa ihlali yapıldığı konusunda itirazda bulundu. İlkiz, “Karar, Anayasada yer alan ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine, Anayasanın 38’inci 13’üncü maddesine aykırıdır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesini istiyoruz” şeklinde savunma yaptı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesine gönderilme talebini reddetti. Bunun üzerine savunmasına devam eden İlkiz, yargıda toplumu bilgilendirmeyi amaçlayan haberlerin cezalandırılamayacağı yönündeki kararları örnek gösterdi. AİHM’in Miguel Kastel kararını da örnek gösteren İlkiz, “Hukukun üstünlüğünün hakim olduğu devlette basının önemi unutulmamalıdır. Kastel kararında basın özgürlüğü topluma kamuoyunu ilgilendiren alanda bilgi verip herkesin serbestçe tartışmasını sağlar. Hükümet, basın ve kamuoyunun ayrıntılı incelemesine tabidir. Konu basın özgürlüğü olduğu andan itibaren herkesin bunu bilme hakkı vardır. Bu davayla ilgili olmak üzere başka bir yargı yoluna gidilmesi gerektiği düşüncesindeyiz” diyerek beraat talep etti.

Kararını açıklayan mahkeme Cemal’in terör örgütü propagandasından beraatine karar verirken, “terör örgütünün açıklamalarına yer verdiği” gerekçesiyle 6 bin Türk Lirası ile cezalandırdı.

Murat Uyurkulak’a 1 yıl 3 ay hapis

Daha sonra yazar Murat Uyurkulak’ın yargılanmasına devam edildi. Murat Uyurkulak’ın katılmadığı duruşmada esasa ilişkin savunmasını yapan avukat Hürrem Sönmez, Özgür Gündem gazetesi üzerindeki baskıların dayanışma kampanyasına dönüştüğünü bir kez daha hatırlattı.

Sönmez, “Müvekkilimin gazeteyle dayanışması gazetenin mevcudiyetini sürdürmesi, ifade ve basın özgürlüğü çerçevesinde faaliyetine devam etmesini temin etmek içindi. Basın özgürlüğü siyasi liderlerin düşünceleri hakkında görüş uyandırmak için topluma bilgi sunar. Basın özgürlüğü, toplumun bilgilenme hakkının teminatıdır. Söz konusu yazıda suçun unsurlarının bulunmadığı kanaatindeyiz. Gazetelerin yayın politikaları tartışılabilir, değerlendirilebilir okuyucular tarafından. Fakat yayın politikalarının değerlendirileceği yerler mahkemeler değil toplumdur bu nedenle beraat talep ediyorum” diye konuştu.

Bu talebi kabul etmeyen mahkeme Uyurkulak’a, “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla 1 yıl 3 ay hapis cezası verdi. Ceza ertelendi.

Kural ve Bakır’ın duruşması ertelendi

Rahatsızlığı nedeniyle duruşmaya katılamayan Jülide Kural’ın avukatı Öztürk Türkdoğan, Kural’ın esasa ilişkin savunmasını yapması için mahkemeden süre talep etti. Türkdoğan, Anayasaya aykırılık iddiası üzerinden mahkemeye dilekçe sundu. AİHM kararını örnek gösteren Türkdoğan, yargılamanın Anayasının 13’üncü maddesine göre “hakkın özüne dokunmama ilkesine”, AİHS ve AİHM içtihatlarına aykırı olduğuna değindi. Mazeret talebin kabul eden mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasının inceleneceğini söyleyerek duruşmayı 28 Mart’a erteledi.

Avukat Özcan Kılıç, gazetede yazdığı yazı nedeniyle “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla yargılanan yazar İlhami Bakır’ın yazısında propaganda yapmadığını belirterek beraatini talep etti. Bakır’ın duruşması da 28 Mart’a ertelendi.

 

(Gazete Duvar)

“Her engelli velisi çocuğunu mutlaka spora yönlendirmeli”

Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu (TBESF) Yüzme Türkiye Şampiyonası 3-5 Mart 2017 tarihleri arasında Mersin’de gerçekleştirildi.

Mersin’e Akdeniz Oyunları sırasında kazandırılan Olimpik Havuzda gerçekleşen şampiyonaya Adana, İstanbul, Gaziantep, Çorum, Kahramanmaraş, Sakarya, Isparta, Manisa, Denizli, Kütahya, Eskişehir, Kırklareli, Karaman ve Mersin’deki spor kulüplerini temsilen pekçok sporcu katıldı.

Fotoğraf: Yasemin Arslantaş

Şampiyonadaki tüm sonuçlara TBESF’in web sitesindeki bu linkten göz atabilirsiniz.

“Her engelli velisi çocuğunu spora yönlendirsin”

Fotoğraf: Yasemin Arslantaş

Yeşil Gazete olarak biz de 5 Mart Pazar günü Mersin Olimpik Havuzdaki şampiyonada idik. Görevli ve sporcularla önceden ilgili merciilerden izin almadığımız için görüşme imkanımız olmadı ama Gaziantep Sof Dağı Gençlik ve Spor Kulübü adına yarışmaya katılan Hasan Çelik (21) ve Anıl Çelik’in (18) annesi Meyrem Çelik ile görüşme imkanımız oldu.

Yeşil Gazete olarak Meyrem Çelik ile görüşmemizi sağlayan Mersin Bisiklet Derneği Merbisder üyesi baba oğul Ali ve Cem Maşa’ya da teşekkürler. Yarışmaya katılan Hasan ve Anıl Çelik, Cem’in teyze çocukları oluyor aynı zamanda. (Fotoğraf: Süleyman Uygun)

Polinöropatik ve Nöropatik rahatsızlığı bulunan iki oğlunun yüzme sporuna başladığı 2 yıl öncesinden bugüne gösterdiği gelişimi mutlulukla ifade eden Çelik, “Haberinizde bunu özellikle belirtmenizi rica ediyorum. Her engelli velisi çocuğunu mutlaka spora yönlendirsin. Ben bizzat yaşadım. Büyük oğlum Hasan için spor da fayda etmez diyorlardı ama onun iki yılda nereden nereye geldiğine ben şahidim. Çocuklarımız için spor çok önemli” şeklinde konuştu.

Meyrem Çelik (önde) sporcu çocukları Hasan -Anıl ve kardeşi Meryem Maşa ile birlikte

Takımın Gaziantep’ten Mersin’e ulaşımında sponsor olan ve Antep’teki çalışmaları yürüttükleri Özel Oska Yüzme Havuzu’na da teşekkür ettiklerini kaydeden Çelik, engelli sporlarına katılımın ve ilgilinin artmasını arzu ettiklerini de kaydetti.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Yüzleş(tir)me – Özlem Çuhadar

Ahmet Mithat’ın Çingene adlı eserinde, okuyucuyu Çingeneler hakkındaki olumsuz yargılarla yüzleştiren ve kibar beylerin dünyasında değişmeye zorlanan bir yaban çiçeği Ziba. O, sevdalanış öyküsünde ezber bozan duyguların esin kaynağı, çığlıkları kahkahaya dönüştüren bir halkın unutmaya yazgılı kadın kahramanı…

Kadınların hizmetkâr ve cariye olarak alınıp satılabildiği bir dönemde Ziba’nın yaşadığı olumsuzluklar pek yadırganmasa da Ziba, kadın okuyucular açısından, yazarın hümanist düşüncesini temellendirmek için kullandığı bir araç olmaktan çıkar. Bütün zamanlarda mağdur edilmiş kadınların çıkmayan sesi, yüreğe hapsolmuş özlemi, ıraklara bakan gözü, yaşayamadığı kimliği ve tanımadığı bedenidir artık Ziba…

Romanda Kâğıthane’nin güzelliklerinin betimlendiği satırların ardından Şems Hikmet ve arkadaşlarının bazı özelliklerinin öne çıkarıldığını görürüz. Bu anlatımdaki abartılı ifadeler, Ziba ve diğer Çingenelerle tezat oluşturabilme çabasının bir sonucu olabilir mi, bakalım?

Selimcan: İlmi fevkalade, sohbeti gayet hoş.

Sihri Efendi: İstanbul’un pek nadir yetiştirebildiği edebiyatçılardan.

Davut Bey: Verilen güfteye iki saatte yeni bir beste yapabilecek musiki dağarcığına sahip.

Rakım Bey: Arapçayı yalayıp yutmuş, Farsçada eşsiz, fen bilimlerine aşina bir adam.

Artin Elvanyan: Nakkaş, ressam, mandolin üstadı

Ve Şems Hikmet: İyi terbiye görmüş, Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca bilen yumuşak, elmas gibi bir çocuk.

Okuyucuyla sohbet havası içinde yapılan bu tanıtımın ardından, üçüncü tekil anlatımla Şems Hikmet Bey ve arkadaşlarının, nisanın on yedisinde sandalla gittikleri Kâğıthane’de, kendilerini eğlendirerek para koparmaya çalışan dört Çingene kadın içerisinde sesi ve güzelliğiyle dikkat çeken Ziba’dan etkilenmeleriyle olay örgüsü başlar.

“Bilhassa Davut Efendi, Ziba ’ya herkesten fazla ilgi gösterdi. Kendisi musiki üstadı olup pek çok öğrencilere ders vermiş olduğu gibi, daha çok eğitimli müzisyenlerin seslerini de dinlemiş bulunduğu halde, Ziba ‘nın sesi kadar güzel bir sesi ömründe işitmemiş olduğunu itiraf eyliyordu.  Hatta “Kız, ağzını öyle yapma!”, “O nağmeyi öyle yapma şöyle yap!”, “usulünü de şöyle vur!” gibi birkaç tarife giriştiğinde kızın söylenenleri derhal aldığını görünce, Ziba ‘nın güzelliğinden, sesinden başka olağanüstü zekâsı da herkesin beğenisini kazandı. “(S.19)

Varlıklı bir adam olan Şems Hikmet, ertesi gün tekrar aynı yere giderek Ziba ’yı evine hizmetçiliğe almak istediğini söyler.  Bu teklif, Çingeneler arasında özellikle Mehtap tarafından yadırganırken, Çingenelerin kendilerine dair önyargılardan hangilerini öne çıkardıklarını da görmemize vesile olur.

” A! A beyim! Hiç Çingene kızından hizmetçi olur mu?

Şems Hikmet: – Neden olmasın? Rum’dan, Ermeni’den oluyor ya?

 Mehtap: -hani derler ki güya Çingene elinin değdiği şey murdar olurmuş da!

Şems Hikmet: – Halt etmişsin! Çingene insan değil midir?” (s.24)

Ziba ‘nın kırlarda, çayırlarda serbest gezen bir kız olduğunu ve konakta kapalı kalamayacağını söyleyen Mehtap’ın aksine Ziba, her gün karnı doyuncaya kadar ekmek yiyip dilencilikten kurtulacağı gerekçesiyle gitmek istediğini söyler. Şems Hikmet, Ziba’nın yanından ayrılıp Üsküdar’daki evine gittiğinde öğretmeni olan ve eserin başında âlim ve bilge bir şahsiyet olarak tanıtılan Selimcan’la etnografya üzerinden sohbet eder. Bu sohbet, Çingene kimliğinin nasıl oluştuğuna ve nasıl algılandığına yönelik iddialar içermektedir. Örneğin, Çingenelerin kökeninin Hindistan’a dayandığı, ayrı bir lisanlarının oluşu, kadınlarının edepsiz görünseler bile iffetlerini muhafazada muhafazakâr davrandıkları, kendilerine ait bir dinleri oluşu ve farklı ülkelerde yaşayan Çingenelerin birbirlerine benzemeleri gibi birçok araştırma konusu soru –cevap yöntemiyle irdelenir. Yine bu beyin fırtınası sürecinde Çingenelerle ilgili onaylanmayan temel durumun gerçekte onların inançlarıyla alakalı olduğunu da anlarız.

“Biz, Çingenelerde öyle bir kirlenmişlik farz ederiz ki başkaca hiçbir halkta o kirlenmişliği aklımıza getiremeyiz. Mesela Yahudi ve Hıristiyan kızlarını nikâhımıza aldığımız halde Çingene kızını nikâhlamayız. Halkımızın çoğunluğu, Çingene kızının yatağından sonra ne kadar yıkanılsa insanın temizlenemeyeceğine inanmaktadırlar.  İhtimal ki bu inanışların kaynağı Çingenelerin Müslüman sayılmamalarındandır. Yahudi ve Hıristiyanlar ehl-i kitap oldukları için temiz sayılırlar Çingene eğer bir din ile kendini sakınmamış ise hakikaten kadınları nikâh altına alınamaz. Kestiği yenmez. Din kuralları gereği, üstüne pislik bulaşarak murdar olmuş sayılır.”(s.29)

Şems Hikmet, zihninde körpecik bir fidan gibi gördüğü Ziba ‘yı yeniden şekillendirmek için Düriye Hanım’dan destek ister ve bu kadının evinde Ziba’nın eğitilmesine karar verilir.

Davut Bey’e yaptığı itirafta; “Bendeki sevda bu kızı eğitip öğretmek sevdasıdır. Bir yabani ağaca bir aşı vurarak, sonra da o elimle yetiştirdiğim meyveyi toplamak ve işte böyle bir çabaya dayalı murada ermek istiyorum,” diyen Şems Hikmetin, sonraki satırlarda Ziba ‘ya giderek artan büyük bir aşkla bağlandığını görmek mümkündür.

“Gönlümü bu sevdadan alıkoymaya çalıştıkça gönlüm bana isyan eyliyor.” (s.59)

Ziba’nın, Düriye Hanım’ın yalısında adabı muaşeret kuralları ve musiki eğitimi konularında kısa sürede başarılı olduğunu, hatta kahve ve sofra takımlarını bayağı kadın kadıncık idare etmeyi becermeye başladığını belirten ifadeler ayrıca eğitimin sürekli olarak   öne çıkarılması, Tanzimat dönemiyle başlayan batılılaşma sorunsalının uzantısı olarak değerlendirilebilir. Toplum gerçeklerinden yola çıkarak halkı eğitmeyi amaçlayan yazar, toplumların turnusolü olan Çingeneler konusunda arada kalmış bir aydın portresi çizmektedir.  Bir tarafta mantığının ve dünya algısının etkisiyle Çingeneleri eşitleme ve olumlama çabası, diğer tarafta içinde bulunduğu ortamın değer yargıları…

“Dünyanın gözünde aşağılık, alemin rezili, maskarası bir Çingene kızı, kibardan olan beylerin, efendilerin bir kadına ne yolda hürmet edeceklerini aklına sığdırabilir mi? Bir mecliste ne kadar büyük adamlar bulunursa bulunsun yine o mecliste, en aciz bir kadının bile herkesin hürmetini, saygısını göreceğini, bunun medeniyet ve insanlık gereği olduğunu düşünebilir mi?” (S. 70)

Ailesinin Ziba’yla evliliğini onaylamaması üzerine, Şems Hikmet, eniştesi Rakım Bey’le yaptığı tartışmada, konuya bakışındaki çelişkiyi daha da derinleştirmektedir. “Asıl terbiye insanın kendi yaradılışının hamurunda olmalıdır. Bu yaradılıştan gelen terbiye ki buna yüksek karakter, asalet, şan, soyluluk gibi bin türlü ad takmışlardır ki elbette bir Çingene’de bulunamaz. Her şeyin bir ilkeli, bir gelişmemişi olduğu gibi, insanların da gelişmemişi Çingenelerdir.  Ama düşünmüyorsunuz ki günümüzde medeni denilen şeyler daha ilk başta ilkel idiler. Evcilleştirilmiş hayvanların ve ıslah edilmiş bitkilerin tümü ıssız, ölümcül vahşet çöllerinde iken insanlar onları kendi meskenlerine naklederek ehlileştirmişlerdir.”(s.84)

Yine eserin başında yoğun bir şekilde Çingeneleri tanıtma ve onların da insan olduğunu vurgulama çabasında olan Şems Hikmet’in, Ziba ’da gördüğü bazı olumsuz tutumları anlatırken, Çingenelik sözcüğünü bir davranış biçimi olarak olumsuz anlamda kullanması, onun Çingenelere yönelik olumsuz yargı ve yakıştırmaların etkisinden tam olarak kurtulamadığının göstergesidir. Bu durum eserdeki temel çatışmalardan biridir aslında.  Şems Hikmet, gerçekte sevdiği kadın söz konusu olduğu için Çingeneleri aklama çabasına girmiştir. Öyle ki Çingenelerin bunca sene çöl yabanisi gibi yaşıyor olmasının temel nedenini, onların İslamiyet çerçevesinde terbiye edilmemiş olmalarına bağlayan Şems Hikmet, bu konudaki yetersizliğinden dolayı toplumu ve aydınları sorumlu tutar.

Batılı anlamda roman, hikâye, tiyatro gibi birçok türün ilk kez denendiği Tanzimat’ın birinci döneminde teknik bir kusur sayılan, yazarın eser içerisinde kendisini gizleyememesi sorunu, bu eserde de ağırlıklı olarak hissedilir. Yine yazar, birçok eserinde var olan bir anlatım özelliği olarak kimi zaman kurgunun dışına çıkarak olay örgüsünde adı geçen bazı kavramlarla ilgili bilgi vermiştir.   Ziba’nın musiki yeteneğinin ve zekâsının anlatıldığı bölümlerde piyano ve kemanla ilgili bilgi verilmesi bu üslup özelliğini ve okur merkezci durumu örneklendirmektedir.

Eserin sonunda eniştesi Rakım Efendi’nin, “Çingene ne yapsan yine Çingene kalır.”  yargısını çürütecek olaylar gelişir.  Şems Hikmet, aile fertlerinin yanı sıra karşılaştığı diğer insanlardan da benzer tepkiler alınca, daha fazla dayanamaz ve geçirdiği bunalım sonucunda kendisini bahçedeki   kuyuya atarak intihar etmek ister.  “Mademki bir Çingene kızını sevmek dünyayı böyle alt üst eyledi, benim o dünyada ne işim kaldı? Dünya yine dünyalılara kalsın. İşte ben, başımı alıp bu dünyadan çıkıyorum.” (s.96)

Ev halkının yetişmesiyle kurtarılır, fakat bilincini kaybetmiştir ve artık bir daha eski haline dönemeyecektir.  Çingene kızı Ziba ise bu süreçte, Şems Hikmet’in hizmetini görmesi ve yanında durması için onun evine yerleştirilir.  Böylece beyin sarsıntısı teşhisi konulan Şems Hikmet’in hastalığına çare olsun diye eve çağrılan Ziba, Şems Hikmet’in kendisine duyduğu aşktan da ilk kez haberdar olur.  Ziba’nın konakta misafirliği süresince sergilediği davranışlar, onun aleyhine konuşan herkesi utandırmıştır.

Eserin son bölümünde didaktik havanın ve mesaj verme kaygısının daha da öne çıktığını görürüz.   Ziba, olay örgüsü içinde genelde edilgen bir eser kişisi konumundayken, bu bölümde mesajın odaklandığı kişi olarak öne çıkarılır.  Şems Hikmet, yazarın tezine uygun olarak Ziba ‘yı eğitimle toplumun yücelttiği bir kadın konumuna getirmeyi başarmıştır, ancak Ziba’nın Çingene kimliğinden tamamen soyutlanarak kazandığı bu paye, kadın ve kimlik sorunsalı açısından bakıldığında çok trajik bir hal almaktadır.  Ziba, Şems Hikmet’in ölümünün ardından, yaşamı boyunca velinimetine sadık kalmış iffetli kadın portresiyle de Tanzimat döneminin iyi huylu, melek kadın tiplerine yaklaştırılır.

Ahmet Mithat (1844- 1912)

Yazarın ve gerçekte her dönemin erkek egemen anlayışının kurbanlarından biri olan Ziba, modern insanların arasında, karnını doyurabilmek ve dilenmekten kurtulmak için oldukça ağır bir bedel ödemiştir. Yazar, Ziba ‘yı toplumsal baskının etkisiyle kendi doğasını ve gerçekliğini yaşayamayan bütün kadınların ortaklaşabileceği bir yürek sızısına dönüştürür adeta. Çingene kültüründe öne çıkarılan bahtın mı esiridir Ziba, yoksa yine bir Çingene inancı olan kirlenmemek, kirletmemek midir derdi?  Sorular da yanıtlar da düğüm düğüm… Karşımda Ziba’nın hüzünlü gözleri, gerisi laf-ı güzaf

Bu yazı ilk olarak Papirüs Dergisi, Ocak -Şubat 2017, Çingene dosyasında yayımlanmıştır

 

Özlem Çuhadar Koşal        

 

‘Montaj’ denilen tape gerçek oldu: Etiler’deki huzurevi arazisine ‘ÇED gerekli değil’ kararı

17-25 Aralık Operasyonları döneminin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a ait olduğu öne sürülen ses kayıtlarından kamuoyuna yansıyan Etiler’deki huzurevi arazisine ilişkin “ÇED gerekli değildir” kararı verildi. Sızdırılan kayıtların dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar ile, Taşyapı’nın sahibi Emrullah Turan arasında geçen konuşmalara ait olduğu belirtilmişti. Tapelere ilişkin hükümet kanadı ‘montaj’ açıklamasını yapmıştı.

Projeye ilişkin ÇED’le ilgili resmi süreç geçen 20 Ocak’ta başlatılmıştı. Bakanlık tarafından hazırlanan imar planlarıyla Etiler’deki huzurevi alanı, dinleme kayıtlarında talep edildiği gibi, ‘otel alanına’ çevrilmişti.

İstanbul büyükşehir belediyesi (İBB) çeşitli gerekçelerle Taşyapı’ya ait projenin planlarını 2006 ile 2011’da altı kez reddetmiş, ardından bakanlık devreye girmişti.

17-25 Aralık soruşturmasının TOKİ dosyasında yer alan tapelerde dönemin bakanı Bayraktar’la Taş Yapı’nın sahibi Emrullah Turanlı’nın bir görüşmesi de yer alıyordu. Bayraktar hakkında hazırlanan ve Meclis’e gönderilen fezlekede ‘sağlık tesisi yapımı için imar verilen ve Taş Yapı’ya ait arsaya, otel yapımı için illegal olarak imar alınması’ da vardı.

Dinleme kayıtlarına da yer verilen fezlekede Turanlı, Rumelihisarı Toprakkale Sokak’ta yer alan arsaya otel yapmak için Bayraktar ve bakanlık bürokratlarından ricacı oluyordu.

Karar 2 Mart’ta verildi

Diken’den Rıfat Doğan’ın haberine göre, bakanlık ‘ÇED gerekli değildir’ kararını 2 Mart tarihinde verdi.

Proje dosyasına göre 3 bin 182 metrekarelik alan üzerine 2 bin 534 metrekare taban alanında toplam 29 bin 932 inşaat yapılacak. Proje altı bodrum kat, bir zemin kat ve yedi normal kattan oluşuyor.

Şirketin sunduğu dosyaya göre altı bodrum kata ayrı ayrı havuz, toplantı salonu, otopark, kahvaltı salonu, hamam ve fitness benzeri oluşumlar yapılacak. Zemin katta ofis, toplantı odası ve kafe, yedi normal katta da odalar yer alacak. Çatı katında ise teras ve açık havuz olacak.

 

(Diken)

Eşcinsel olabileceğini söyleyen kızına tecavüz eden babaya 21 yıl hapis

İngiltere’de, eşcinsel olabileceğini kendisiyle paylaşan kızına tecavüz eden babaya 21 yıl hapis cezası verildi. Yargıç, “İşlediğiniz suç, bir lezbiyen olan kızınıza karşı nefret ortaya koyuyor” dedi.

İngiltere’de kendisine eşcinsel olabileceğini söyleyen 16 yaşındaki kızına, ‘erkeklerle cinsel ilişkinin daha iyi olduğu’nu kanıtlama gerekçesiyle tecavüz eden bir babaya 21 yıl hapis cezası verildi.

Olay Warwick kentinde yaşandı. 54 yaşındaki babanın kimliği, kızını korumak için gizli tutuluyor.

Gazete Duvarın’ The Independent’ten aktardığı habere göre, yargıç, kararı açıklarken şu ifadeleri kullandı:

“16 yaşındaki bir kız çocuğu olarak eşcinsel olduğunun ve o yaşta birçok kişinin başına geldiği gibi, kimliğiyle sorun yaşadığının farkına vardı, size söylemeye karar verdi. Sizse gerçek ve kontrolsüz bir öfke sergilediniz, ona erkeklerle cinsel ilişkinin niçin daha iyi olacağını göstermek için tecavüz etmeye karar verdiniz. Onun anlattıklarını dinlemek yürek burkucuydu. İşlediğiniz suç, bir lezbiyen olan kızınıza karşı nefret ortaya koyuyor.”

Dava sürecinde diğer iki kız çocuğunu da geçmişte taciz ettiği ortaya çıkan 54 yaşındaki baba 21 yıl hapis cezası aldı.

 

(Gazete Duvar, The Independent)

Yüzüncü maymunun sırrı ve Yeşil Siyaset – Berkay Erkan

Biliyorum bu günlerde herkes referandum ve sonucuna odaklanmış durumda. Elbette bastığın yeri bilmek, dikkat etmek önemli. Ama ben sizden daha öteye, ileriye bakmanızı isteyeceğim. Görüş alanı biraz sisli ve puslu olsa da nereye gittiğimizi görmemiz gerek. Böylece adım atarken nereye gittiğimizi de biliriz. Aksi halde sadece önümüze bakarak ilerlersek yürüyüşümüz bir gün çıkmaz bir yolda ya da bir uçurum kıyısında bitebilir. Bu yüzden adım atarken ileriye de bakmak şart.

Pasifik okyanusunda bulunan irili ufaklı adalarda bir maymun türü yaşıyor. Macaca Fuscata diye adlandırılan bu Japon maymunlarının davranışlarını inceleyen bilim insanları belki de şimdiye kadarki en ilginç sonuçlara ulaşmıştı. Araştırmacılar bu adalardan sadece birinde kumlara tatlı patatesler gömdüler, maymunlar da bulup yediler. Maymunlar patatesleri yemeyi seviyorlar fakat üstündeki kumlardan hayli rahatsız oluyorlardı. Fakat patateslerin tadı güzel olduğu için kumlu olsa da yemeye devam ettiler. Bir gün 18 aylık bir dişi maymun (adı İmo!) belki de bir rastlantı sonucu, belki bilerek, patatesini küçük bir su birikintisinde yıkayarak yer. Böylece patatesleri kumlu yemekten kurtulur. Bir şey öğrenmiştir ve bunu aile üyelerine de öğretir. Aile üyelerinden sürünün diğer üyeleri de öğrenmeye başlar . Ancak sürü öyle çabucak bunu benimsemez. Bir kısmı uzunca bir süre patatesleri yine kumlu yemeye devam ederler. Sonunda, Koshima adasındaki bu maymunların 99 üyesi bunu öğrenir. Nihayet 100.cü maymun da artık bunu öğrenip yapmaya başlar. İşte bundan sonra çok ilginç bir şey olur ve adadaki tüm maymunlar çok kısa bir sürede patatesleri yıkayarak yemeye başlarlar. Ama bir sürpriz daha vardır ve bilim insanlarının açıklamakta hala zorlandıkları çok tuhaf bir şey daha gözlenir; Koshima adası ile hiçbir ilgisi olmayan diğer adalardaki maymun kolonileri de hiç görmemiş olmalarına rağmen aniden patatesleri yıkayarak yemeye başlarlar. Sanki değişim bir enerji gibi hızla yayılmıştır her yere.

Buna 100. Maymun etkisi denildi. Çünkü bir maymunla başlayan değişim önce yavaş ilerlese de 100. maymunla kritik bir düzeye geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde başka yerlere de yayılmıştı. Fizikte anlatılan nicelik nitelik dönüşümü gibi adeta.  Ama benim dikkat çekmek istediğim şey ise 100. değil, birinci maymun, İmo. Eğer o ilk değişimi başlatmasaydı, 100. maymunun yarattığı etki de olmazdı. Değişimi başlatmak kendisi kadar önemli. Bir değişim gerçekleştiğinde mutlaka bütün çevresine yansıyor, yaygınlaşıyor. Anlaşıldığı gibi, amacım telaşlı günlerimize rağmen  gündeme bunu taşımak. Fakat daha fazla ilerlemeden önce mevcut duruma bir bakarak devam edelim.

İleriyi anlamlandırmak için bulunduğumuz yer ve zamanda neler olduğunun da farkında olmalı. Bilinen şey, Dünya çok zor günlerden geçiyor. Gelecek açısından olduğu kadar siyasete de büyük bir belirsizlik hakim. Yeryüzünün kaynakları artık sınırında ve bunun farkındalığı hala çok  yetersiz. İnsanlık gelecek açısından ilk defa bu kadar vizyonsuz. Toplumsal mücadele hemen her yerde olduğu gibi ülkemizde de bir geleceğe ilerlemek değil bugünü koruma kaygısında. Başka bir dünya mümkün diyor ama ne onu ve ne de nasıl mümkün olduğunu anlatamıyoruz. Üstelik bu kadar arzulanan bir dünya anlatıyorsak neden toplumun büyük çoğunluğu hala harekete geçmez pek anlayamıyoruz. Her yerde egemen güçlerin politikaları hala toplumu yönlendirebiliyor, buna da bir reçetemiz yok. Bilsek, bu zehirin panzehirini de bulmak kolay olacak. İnsanlığın arayışı sürüyor. Bütün bunların yanı sıra yıkıcılığı ya da kötücül sonuçları bize son derece açık görünen bir olayda bile aksine inanan ve savunanların olması bizi şaşırtmaya devam ediyor.

Peki, bu koşullarda siyaset açısından bizde durum nasıl? Halihazırda toplumsal muhalefeti oluşturan bütün siyasi hareketlerin ne kendilerine ne de eylemlerinin sonucuna dair geleceğe  güven duygusundan  yoksun olduğunu söylersek abartmış olmayız. Geçmişten gelen bir hatta faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar sadece. Bunda iktidarların eskisi kadar toplumsal destek kaygısı taşımamalarının payı kadar toplumsal hareketin dağınık ve bir siyasi merkezde toplanamayışının da payı var elbet. Ne var ki bunlar durumu izah etse de değiştirmiyor. Genel olarak dünyanın da içinde olduğu siyasi tıkanma ülkemizde daha derin hissediliyor.  Bu anlamda ülkemizde de hiçbir siyasi hareket toplumsal bir sinerji yaratamıyor. Hep birlikte dağınık bir telaş içinde çalışıyorlar. Çoğunlukla bu telaşın toplumda bir karşılığı da yok. Siyasi faaliyet, vizyonsuz, sadece mevcut halin korunmasına dönmüş durumda. Bu şekilde içine düşülen ruh hali ise tüm faaliyeti paralize ediyor. Oysa siyasi faaliyet, toplumsal yaşama dair bir iddianın organizasyonudur ve mevcut durumu koruma çabasının böyle bir iddia ile uzaktan  yakından ilgisi olmadığı çok açık.

Halen izlenen siyaset ile ne toplumsal harekete yön veren yeni bir gelecek tahayyülü yaratılabilir ne de bunu siyasete taşıyacak araçlar. O zaman sermayenin egemenliği sınır tanımaz bir şekilde tüm hak ve özgürlüklerin üstünden geçerken artık yeni sorunlar karşısında etkili bir siyasi hareketin nasıl gelişeceğine önem vermek, durumu buna göre değerlendirmek ve düşünmek zorunluluğu var demektir. Bugünkü siyaset tarzı, iktidara  kendi politikalarını dayatmak için çok fazla imkan tanıyor. İktidar hegemonyası, dışsal belirleyiciliğe sahip . Böylece toplumsal muhalefeti etkisizleştirecek şekilde yönlendirme yeteneği kazanıyor. 21. yüzyılın yeni siyasetini bütün olarak bu tıkanmayı aşabilen, buradan çıkabilen  yeni bir siyaset tarzı belirleyecek. Bu mümkün. Bunu başaracak olanlar da her şeye rağmen yine mevcut siyasetin içinden çıkacak.

Her siyasi hareketin koşullar karşısında faaliyet alanını belirleyen yetenekleri ve potansiyeli farklı doğal olarak. Savundukları ideoloji, geçmişleri, gibi pek çok unsur bunda etken. Uzun zamandır değişmeyen, kökleşmiş, eski mücadele gelenek ve birikimi ile şekillenen siyaset tarzı, mevcut tıkanmanın aşılamayacağını şimdiye kadar yeterince gösterdi. Buna bir alternatif ararken kaybolan güven duygusunu da kazanmak gerek. Bu yüzden yeni araçlara, yeni organizasyonlara, yeni bir dile, yeni bir vizyon geliştirmeye ihtiyacımız var. Bir de bunlar için gereken değişimi başlatacak cesarete.

Toplumsal muhalefeti oluşturan siyasi akımlar içerisinde pek çoğu, kemikleşmiş yapıları kadar siyasi genleri ile de böyle bir değişimi başlatmaya muktedir değiller. Eski sol, sosyalist akımlar, egemen ideolojinin şekillendiği aynı eksende kendilerini geliştirdiler; egemen olma hali üzerinden değişimi savundular. Bu yüzden sadece iktidar kavgasına girerek yıprandılar ve yeni koşullar ile toplumsal etkilerini kaybederek varlıklarını yeni döneme taşımakta aciz kaldılar. Hayatın içinde bir arayış ile yürüyen Yeşil düşünce, ekolojiyi savunurken toplumsal yaşama dair de doğa gibi,  var olma, yaşama haklarını öne çıkardı. İnsan ve topluma özgü her problemi böyle bir bütünlük içinde kavradığı için gelişimi iktidar eksenli olmadı. Faaliyeti daha çok yaşanan hayatı  bu günden değiştirmeye yönelik oldu. Bu yüzden somut gerçeklik ile ilişkisi daha canlı ve bu onu değişime daha açık hale getiriyor. Eğer böyle bir değişimi başlatacak gücü ve potansiyeli yok demiyorsak, yeşil siyaset bu misyonu üstlenebilir, üstlenmelidir.

Aslında siyaset genel olarak bir yol ayrımında. Siyasi hareketlerin önünde iki yol var:  Ya değişmeden eski dilde bir tekrar, geçmişin bir uzantısı olarak gittikçe daha etkisizleşerek ömrünü tamamlamak,  ya da değişip yenilenerek geleceğe daha güçlü yürüyen bir hareket olmak. Bu istense de istenmese de bir zorunluluk. Tarih geriye dönmez. Koşullardaki değişim de bitmeyecek. Kolay değil. Buna karşın siyasetin üzerinde belki yüzlerce yıllık alışkanlıklar var. O yüzden değişimi önce kendisinden başlatacak bilinç ve cesareti gösteren geleceğe doğru en büyük adımı atacak. İyi de bu değişim nasıl başlayacak? Bunun ilk aşaması, önce kullanılan dili değiştirmek olacak. Çünkü dilin değişmesi , düşünce ve kavrayışın değişmesi, giderek söylem ve ideolojik anlayışın değişmesi demek. Bu gün kullanılan dil eski siyasetin içinde gelişen bir dil. Yeni düşünce ufuklarını açmak için de bu anlamda yeni bir dil gerekli. Yol ayrımında biz de kendimize şu soruyu  sormalıyız: Başka bir dünya umudunun tükenmesine seyirci mi kalacağız, yoksa onu daha da büyütmek için gereken cesareti gösterecek miyiz?  Düşünmeye başlasak iyi olur.

 

Berkay Erkan

Cumhuriyet yazar ve yöneticileri için AİHM başvurusu

Cumhuriyet gazetesinin avukatları, gazetedeki haber ve yazılar gerekçe gösterilerek tutuklanan Cumhuriyet yazar ve yöneticileri adına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurarak “salıverme” kararı verilmesini talep etti.

Cumhuriyet’in 9 yazar ve yöneticisinin 5 Kasım 2016’da, operasyon sırasında yurtdışında olan ve hemen geri dönen gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın ise 12 Kasım 2016’da tutuklandığı belirtilen başvuruda, tutuklama kararlarına yapılan itirazların reddedildiği anımsatıldı. Başvuruda, Anayasa Mahkemesi’ne 26 Aralık 2016’da yapılan başvuruya ilişkin dilekçelerinin alındığını gösteren bir başvuru numarasının dahi ulaşmadığı vurgulandı. AİHM’nin başvuruyu öncelikle incelenmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “özgürlük ve güvenlik” hakkı başlıklı 5. maddesi ile “ifade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmesi istendi. Ayrıca bu maddelere bağlı olarak, tutuklamaların “sınırlamaların amaç dışı kullanılamaması” başlıklı 18. maddesini ihlal ettiği ileri sürüldü. Tutuklama kararları ile ‘ağır’ kişi özgürlüğü ihlalinin yaşandığı belirtilen başvuruda, AİHM’den başvurucuların derhal salıverilmelerine ve her birine 20 bin Avro manevi tazminat ödenmesine karar vermesi talep edildi.

Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre, başvuruda tutuklama sürecindeki hukuka aykırılıklar özetle şöyle sıralandı:

Tutuklama kararındaki korsan yasa maddesi: Başvuruya göre, savcının tutuklama sevk yazısında ve sulh ceza hâkiminin tutuklama kararında skandal çelişkiler yer aldı. Tutuklama kararında suçlama konusu eylemler, “propaganda’ olarak nitelendirildi. Ancak bunun yerine daha ağır ceza öngören “örgüt adına suç işlemek” suçu işletildi, Türk Ceza Kanunu’nun 220/6. maddesinde düzenlenen bu suçtan tutuklama kararı verildiği belirtildi. Ancak bu kapsama giren herhangi bir suç gösterilemediği için suç kısmına aslında 220/7. madde ile ilişkili olan ‘örgüt adına faaliyette bulunmak’ yazıldı. Çünkü 220/6. madde hâkimin tutuklama kararı verebileceği katalog suçlar arasında yer alıyorken, 220/7 katalog suçlar arasında yer almıyordu. Başvuruda bu çelişki için “Tutuklama kararında tanımlanan suç, katalog suçlar arasında olmadığı halde varmış gibi karar verilmiştir. Tutuklama kararı şeklen dahi yasaya uygun değildir” denildi.

Yasaya aykırı sorumluluk

Basın Kanunu’nda yok: Başvurucular, gazetedeki haber ve yazılar nedeniyle tutuklandı. Oysa başvurucuların hiçbiri bir gazetede yayımlanan haber ve yazılar nedeniyle cezai sorumlulukları bulunanların belirlendiği Basın Kanunun 11. maddesi kapsamında yer almıyor.

Makul şüphe yok: Başvurucular, makul şüphe bulunmadığı halde özgürlüklerinden yoksun bırakıldı. Başvurucuların silahlı örgütle bağlantılarının bulunduğuna işaret eden, örgütten talimat, kişi veya reklam geliri aldıklarına dair hiçbir iddia ve delil dosyada yer almadı. Başvurucular Cumhuriyet Vakfı ve gazetenin isim hakkını kiralayan şirketin yönetim kurulu üyeleri, genel yayın yönetmeni, kitap eki editörü, yayın danışmanı ve gazetenin yazarıdır. Cumhuriyet, Türkiye’de ulusal düzeyde yayın yapan en eski gazetedir. Eleştirel bir yaklaşımla kamunun yoğun ilgisini çeken haberler ve yazılar yayınlamakta, sorumlu bir basın kuruluşu olarak kamunun bekçiliği görevini yapmaktadır. Başvurucuların haber ve yazılardan sorumlu tutuldukları ve bu bağlamda ifade özgürlüğünü kullanmaları nedeniyle tutuklandıkları açıktır.

Traji-komik “kaçma” şüphesi: Sulh Ceza Hâkimi, 9 başvurucu ile ilgili tutuklama kararında “kaçma şüphesine” ilişkin iki gerekçe öne sürmüştür: İlki, başvurucuların ‘soruşturma tutanaklarına yansıyan ve sorguda gözlemlenen savunma ve davranışları’dır. Bu ifadeler, tamamen kapalı ve keyfi bir gerekçedir. İkincisi, başvurucuların tutuksuz yargılanırken fırsat bulduklarında kaçtıkları iddiasıdır. Bu bir iftira değilse, tamamen gerçek dışı bir iddiadır. Kadri Gürsel, Musa Kart, Önder Çelik ve Mustafa Kemal Güngör polis evlerine geldiğinde dışarıda olmalarına rağmen davet edildikleri yere gitmişlerdir. Kaçtıkları değil, kaçmadıkları kesindir.

Yayın politikasını değiştirmek suç olamaz: Başvurucular, gazetenin yayın politikasını değiştirmek ve hükümetin hoşuna gitmeyen haber ve yazılar gerekçe gösterilerek üç aydan fazla süredir tutukludur. Onların tutuklanmaları nedeniyle, kamuoyunun, gazetecilerin ve akademisyenlerin görüşlerini ifade etme iradeleri üzerinde caydırıcı etki ortaya çıkmıştır. Tutuklama, yargısal taciz niteliğindedir ve politik amaç taşımaktadır. Kamu otoriteleri iyi niyetle hareket etmemiştir. Türkiye’de hükümete yönelik eleştirel haber ve yazıları nedeniyle 151 gazeteci tutukludur. Gazetenin yayın politikasını değiştirdiği iddiasıyla tutuklama kararı verilmesi ve önceki olaylara gönderme yapılması, tutuklamaların gerçek amacının hükümet politikalarıyla uyumlu bir basın oluşturmak ve hükümetin üstünü örtmek istediği bazı hassas konularda haber yapılmasını cezalandırmak olduğunu göstermektedir. Tutuklamalar, Cumhuriyet gazetesinde çıkmış bazı haberlerden sonra hükümet yetkililerinin yaptıkları açıklamalardan bağımsız düşünülemez. Cumhuriyet’in hedef alınmasının bir nedeni de gazetenin Türkiye’de eleştirel habercilik yönünden sembolik bir anlam taşımasıdır.

“Amaç Cumhuriyet’i susturmak”

Soruşturma hukuki değil siyasidir. Cumhuriyet’in yayınlarından rahatsızlık duyan iktidar, gazeteyi susturmak, yayınlarını durdurmak istemektedir. Bu nedenle sadece gazetecileri değil; gazetenin avukatlarını da (Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör ve Akın Atalay) tutuklamıştır. Soruşturmayı yürüten savcı FETÖ üyeliği suçlamasıyla yargılanmaktadır. Bir ceza davasında yargılanan savcı soruşturma yürütemez. Adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Hemen hemen tek muhalif basın organının yöneticisi, yazarı, çalışanı olarak sırf ifade özgürlüklerini kullandıkları için, açıkça siyasi maksatla aylardır özgürlüklerinden yoksun bırakılmışlardır. Bu durum mağduriyetlerini giderek ağırlaştırmaktadır.

‘Hayali mağdurlar’ tutuklama nedeni

Tutuklama kararında “soruşturmaya konu olaylarla ilgili olarak müşteki veya mağdurların tam olarak tespit edilerek henüz şikâyet ve beyanlarının alınamamış olması” ifadesi yer almıştır. Tutuklama kararında atıf yapılan yazı ve haberlerin hiçbiri üçüncü kişilere yönelik değildir. Tümü siyasi haber ve yazılardır. Son yazı, tutuklama tarihinden üç ay öncedir. Bu sürede şikâyetçi olmayan hayali mağdurları savcının resen araştırıp bulup ifadelerini alacağı, böylece kendilerini baskı görme ihtimaline karşı koruyacağı düşüncesi, tutuklama için kurgulanmış bir düşünceden başka bir şey değildir.

 

(Cumhuriyet)