Ana Sayfa Blog Sayfa 3240

Şortlu kadına tekme atan saldırgan hakkında ‘zorla getirme’ kararı

Hemşire Ayşegül Terzi’ye, şort giydiği gerekçesiyle tekme atarak saldıran Abdullah Çakıroğlu  hakkında bir sonraki duruşmaya zorla getirilme kararı çıkarıldı. Saldırgan Çakıroğlu, 9 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

Anadolu 40. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde görülen davanın 4. duruşmasına tutuksuz sanık Abdullah Çakıroğlu ve mağdur Ayşegül Terzi katılmazken, sanık ve mağduru avukatları temsil etti.

Terzi’nin annesi, babası ve kardeşinin de izlediği duruşmayı, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve birçok kadın takip etti. Duruşma salonunda ise çevik kuvvet polislerinin yanı sıra çok sayıda polis memuru hazır bulundu.

Rapor bekleniyor

Mahkeme hakimi, Abdullah Çakıroğlu için Adli Tıp Kurumu Gözlem İhtisas Dairesi’ne akıl sağlığının tespit edilmesi amacıyla yazı yazıldığını ve istenilen raporun mahkemeye gelmediğini belirtti. Hakim İbrahim Uyanık, “Sanık Çakıroğlu bir süre gözlem altında kaldı, henüz rapor gelmedi. Onların sonucunu bekleyeceğiz” dedi.

“Tutuklansın” talebi

Duruşmada söz alan Terzi’nin avukatlarından Birsen Baş Topaloğlu, “Sanık duruşmalardan bağışık tutulmadı. Duruşmalardan kaçmaktadır. Sanığın tutuklanmasını talep ediyoruz” dedi. Bir diğer avukatı Bahar Ünlüer Öztürk ise, “Duruşmalara katılmamaktadır. Hakkında tutuklama kararı verilmesini talep ediyoruz” diye konuştu.”

Sanık avukatı Şemsi Dak, Çakıroğlu’nun duruşmalardan kaçmadığını belirterek, “Bir önceki celse müvekkilimin gözlem altına alınmasına karar verilmişti. İşlemin ne kadar süreceği belli olmadığından kendisine bu celse davetiye gönderilmemiştir. Dolayısı ile müvekkilimin mahkemeye icabet etmemesi söz konusu değildir. Duruşmalardan vareste tutulmasını talep ediyorum. Tutuklama nedenleri ortada yoktur” şeklinde konuştu.

Çakıroğlu’na zorla getirme

Mahkeme hakimi, Abdullah Çakıroğlu için Adli Tıp Kurumu raporunun dönüşünün beklenmesine ve hakkındaki adli kontrol kararının devamına karar verdi. Sanık Çakıroğlu’nun duruşmalardan vareste tutulma talebinin yerinde görülmediğini belirten mahkeme, talebin reddine karar verdi. Mahkeme, Çakıroğlu’nun duruşmaya katılma noktasında bir mazeret ileri sürmediğini kaydederek duruşma gün ve saatinde hazır edilmesi için hakkında zorla getirme kararı çıkarılmasına hükmetti. Tutuklama talebini reddeden mahkeme duruşmayı 3 Mayıs tarihine erteledi.

 

(Ajanslar)

Avrupa Birliği’nden Erdoğan’a: Küstah!

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jean–Claude Juncker Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Nazi uygulaması’ benzetmesini sert dille kınadı.

Jean Claude Juncker Lüksemburg televizyonuna verdiği demeçte, “Günümüz Almanya’sının Nazi dönemi ile kıyaslanmasını kabullenemem. Bu küstahlıktır” dedi.

Deutsche Welle Türkçe’nin aktardığına göre AB Komisyonu Başkanı Juncker sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye’den gelen haberler karşısında hayrete düşüyorum. Türkiye Cumhurbaşkanı ve Türkiye Dışişleri Bakanı’nın günümüz Almanya’sının Nazi Almanya’sından daha kötü olduğu şeklindeki sözlerini kabullenebilmem mümkün değildir. Ebeveynim ve onların ebeveynleri Nazi diktasının ne olduğunu iyi bilirler.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman makamlarını Nazi uygulaması yapmakla suçlaması Federal hükümet tarafından sert bir şekilde kınanmış, Başbakan Angela Merkel de, “Bu gibi anlamsız ifadeler aslında hiç yorumlanamaz ve yersizdir” demişti.

 

(DW)

Roma Bostanı Kadınları’ndan 8 Mart mesajları

Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. İstanbul’da boğaza nazır eşsiz bir mekanı, yani Cihangir’deki Roma Parkı’nın içinde yer alan Roma Bostanı’nı kentin içinde bir vaha haline getiren Roma Bostanı Kadınları’nın 8 Mart kutlaması da hali ile Roma Bostanı’nda ter dökerek oldu.

Sosyal Medya’da bu enfes fotoğraflarını görür görmez sual eyledik biz de kendilerine, “Sizin bugüne, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair mesajlarınız nedir, öğrenebilir miyiz?” diyerek.

Roma Bostanı’nın kadınları (bize göre) soldan sağa Milen Nae, Rana Söylemez, Sevil Baştürk, Aybike Zengin ve Müge Terlan

Sağolsunlar, onlar da, yani Milen Nae, Rana Söylemez, Sevil Baştürk, Aybike Zengin ve Müge Terlan da hemmen yanıt döndüler. Bize de Roma Bostanı Kadınları’nın 8 Mart mesajlarını sizlerle paylaşmak kaldı.

İşte Roma Bostanı Kadınları’nın 8 Mart mesajları!

Sevil Baştürk: Direnişi ile yaşamı güzellestiren sevgili kadınlar Emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun ???

Rana Söylemez: Kadınlar çiçek değil, çiçekleri ekendir.

Aybike Zengin: Gerçeklik, dişil enerji ile dönüşüp dengeye gelecektir. Tüm bilge kadınların kadınlar günü kutlu olsun.

Müge Tarlan: Dayanışa dayanışa büyüyoruz, büyüyeceğiz. Güleceğiz, gezeceğiz. Geceler gündüzler birbirine girerken meydanlarda, sokaklarda olacağız. İnsanın kim, insanoğlunun kim olduğunu herkese bir bir göstereceğiz. Her 8 mart emekçi kadınlar gününde sokaklardan taşacağız. Kutlu, mutlu olsun.

Milen Nae: Gezegeni daha yaşanabilir bir yer haline getirmek için emek harcayan tüm kadınların günü kutlu olsun.

 

(Yeşil Gazete)

8 Mart’ı kutlayan kadınlara iki üniversitede bıçaklı-tekbirli saldırı!

Bilgi Üniversitesi’nde kadın öğrencilerin düzenlediği 8 Mart etkinliğinde, dışarıdan geldiği belirtilen bir grup bıçaklı saldırıda bulundu. Bazı öğrencilerin yaralandığı bildirildi. Bilgi Üniversitesi’ndeki saldırının ardından İstanbul Üniversitesi’nde kurulan 8 Mart standına da yüzleri maskeli olduğu ve tekbir getirdikleri öne sürülen bir grup saldırdı. Saldırıda bir kadın yaralandı.

Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü’nde kadın öğrencilerin 8 Mart etkinliğine turnikelerden atlayarak içeriye giren 30-40 kişi olduğu öğrenilen grup saldırdı. Öğrenciler, saldırganların bıçak kullandığını ve bazı öğrencilerin yaralandığını belirttiler.

Saldırının ardından öğrenciler olaya tepki gösterdi. Yönetime de tepkilerini gösteren öğrenciler, daha önce de benzer şeyler yaşandığını ama güvenlik önlemi alınmadığını söylediler. Öğrenciler saldırı anına ilişkin videoları da sosyal medyadan paylaştılar.

İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde kadınların kurduğu standa iki araç halinde okula gelen 10 kişilik bir grup saldırdı. Bozkurt işareti ve tekbirler ile 8 Mart masasına saldıran grup masayı dağıtıp kadınları darp etti. Saldırı sonucunda yüzüne darbe alan bir kadının kaşı açıldı.

(Yeşil Gazete)

Mersin Barosu Başkanı kadın avukata şiddet uyguladı

Mersin Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin ‘Dünya Kadınlar Günü’ nedeniyle düzenlediği basın açıklamasında Baro Başkanı Ali Er, Mersin Barosu Kadın Hakları Merkezi üyesi Şilan Türk’ü konuşma yaptığı sırada kürsüden iterek şiddet uyguladı.

Er’in konuşmasını bitirmesinin ardından bir kadın avukat, “Açıklamanızda yönetim kurulu adına diyorsunuz, ben yönetimdeyim, bu açıklamayı kabul etmiyorum” diyerek itiraz etti.

Mersin Barosu Kadın Hakları Merkezi üyesi Şilan Türk de bu sırada kürsüye çıkarak, üyelerin istifa metnini okumak istediğini söyledi. Bu sırada Türk, Baro Başkanı Er tarafından kürsüden itildi. Bazı avukatlar olaya tepki gösterirken, kısa süreli arbede yaşandı.

Tartışmanın büyümesi üzerine tekrar kürsüye çıkıp istifa metnini okumak istediğini dile getiren Türk, şöyle konuştu:

“Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu’nun (TÜBAKKOM)basın açıklaması metninde geçen ‘son 10 yılda artan şiddet’, ‘kararlı bir devlet politikasının uygulanmaması’ ve ‘şiddetin her türlüsüne hayır ibareleri’, siyasi olduğu ve mevcut iktidarı hedef gösterdiği düşüncesiyle, ülkenin hassas bir dönemden geçtiği bahane edilerek, baro başkanlığı tarafından metnin değiştirilmesi istenmiş, aksi halde okunmayacağı beyan edilmiştir. Metni tamamen okumak istediğimi, metinde geçen ve büyük harfle yazılan ‘hayır’ kelimesinin küçük harfle yazılmasında bir sakınca görmediğimizi, hatta ‘son 10 yılda’ ibaresi yerine ‘son yıllarda’ ibaresini de kullanabileceğimizi bildirmemize yönelik uzlaşma çabamıza rağmen, baro başkanının bu tavrı devam etmiştir. Bunun yanında söz konusu etkinlikleri ‘bu şekilde müdahalelerle yapamayacağımızı’ bildirdiğimizde aldığımız cevap, ‘Yerinize yapacak adam bulunur’ şeklinde olmuştur.

(Yeşil Gazete)

Kandilli Rasathanesi Müdürü İstanbul depreminin şiddetini açıkladı

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, İstanbul’da yaşanması beklenen depremin 7 şiddetinin üzerinde olacağını belirterek, “Bilmediğimiz tek şey zamanı” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, Türk-Japon ortak projesi olan MarDİM (Marmara Bölgesi Deprem ve Tsunami Zararlarının Azaltılması Ve Afet Eğitimi) toplantısı öncesi açıklamalarda bulundu.

Haluk Özener, toplantı hakkında bilgi vererek, proje hakkında neler yapıldığını anlatacaklarını belirtti.

Özener, “Proje 2013 yılında başladı ve 2018 yılında sona erecek. Japon tarafı Jica, Türkiye tarafı Kalkınma Bakanlığı tarafından desteklenen bir projeden bahsediyoruz. Bundan sonraki çabalarımız aynı projenin, benzer projelerin devamını sağlamak. Yaklaşık 4 sene geçirdik bu projede. Marmara Denizi ile ilgili faylarla ilgili inanılmaz önemli bilgilere sahip olduk. Fayın yeri, derinliği, oluşan mikro deprem aktiviteleri… Bunu hem sismik yöntemlerle hem de farklı jeolojik yöntemlerle öğrenme şansı elde ettik. Marmara Denizi tabanına yerleştirmiş olduğumuz 15 tane deniz tabanı sismometresi, açılım ölçerler cihazlarıyla Marmara Denizi’nin içini 7 gün 24 saat gözlemliyoruz. Bu gözlemimiz yaklaşık 4 senedir sürmekte. Fay mekanizması, faylanma, fay aktiviteleriyle ilgili çok önemli bilgiler elde ettik. Marmara Bölgesi ve İstanbul civarına koyduğumuz yer istasyonlarıyla bu projeden elde ettiğimiz verileri destekledik” dedi.

“Afet anında insanların, medyanın nasıl davranması gerektiği önemli”

Özener, “Bir de afet eğitimi boyutu var. Bu projenin en önemli bileşenlerinden birisi. Afet anından insanların, medyanın nasıl davranması gerektiği çok büyük önem taşımakta. Hep aynı soruları tekrarlıyoruz, bizlerde hep aynı cevapları veriyoruz. Hem medyanın, hem insanların hem de karar vericilerin bilinçlenmesi ve bu deprem olgusundan korkmadan, onunla yaşayabilmeyi, onuna karşı savaşabilmeyi öğrenmesini istiyoruz. Bu projenin sonunda ümit ediyoruz ki bu çıktılara ulaşabileceğiz” şeklinde konuştu.

“İstanbul’da bizi etkileyecek bir depremin olacağı çok açık”

Haluk Özener açıklamalarının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Özener, olası İstanbul depreminin sorulması üzerine şunları kaydetti:

“Marmara’da daha çok toplamış olduğumuz veriler, depremin lokasyonu ve büyüklüğü ile ilgili bilimsel veriler sağlayacak ama bizim özellikle karar vericilere ve İstanbul çevresi ile Marmara’da yaşan vatandaşlara söyleyeceğimiz en önemli mesaj; İstanbul’da bizi etkileyecek bir depremin olacağı çok açık. Bunun yaklaşık boyutlarını da hep söylüyoruz; 7’nin üzerinde bir deprem olacağı, bazı bilim adamlarına göre 7.2 olacak, 7.5 senaryoları var. Ama 7’nin üzerinde olacağı kesin. Bilemediğimiz tek şey bunun zamanı. Zamanı bilemediğimiz için bununla yaşamaya alışmamız lazım. Bu depremin zamanını maalesef bilemiyoruz. Bilemediğimiz için yapmamız gereken tek şey onunla yaşamayı öğrenmek, ona karşı tedbirler almak. Vatandaşın önünde, kameraların önünde konuşulacak tek şey, buna hazır olmak için elimizden geleni yapmamız ve bununla yaşamaya alışmamız.”

“Tsunami olacaktır tabii”

Haluk Özener, MarDİM projesinde bulunan tsunami çalışmalarının detaylarının sorulması üzerinde şunları söyledi:

“Tarihse kayıtlara baktığımız zaman Ege Denizi’nde, Akdeniz ve Marmara’nın içinde de tsunamilere rastlandığı görülmekte. Şanslıyız çünkü Marmara bir iç deniz ve fayın özelliğinden dolayı, doğrultu atımlı bir fayda çok büyük tsunamiler beklenmiyor. Bir normal fay veya ters fayda olduğu gibi büyük tsunami beklemek ok gerçekçi olmayacak. Marmara Bölgesi’nde meydana gelecek bir deprem tsunamiden çok daha fazla kayıplara yol açacak. Tsunami olacaktır tabi. Ama bunlar daha çok Marmara Bölgesi’nde, Marmara Denizi içinde, deniz tabanında oluşabilecek heyelanlardan dolayı meydana gelebilecek tsunamiler. Japonya’da, Endonezya’da, açık denizlerde meydana gelen tsunamilerden bahsediliyor ama şanslıyız ki öyle tsunamiler maalesef bizim gündemimiz dışında.”

“En son kayıtlara göre yaklaşık 4 bin deprem olmuş”

Özener, Çanakkale’de yaşana depremlerin sorulması üzerine, “Hala devam ediyor. En son kayıtlara göre yaklaşık 4 bin tane deprem olmuş durumda, biz 4 bin tane deprem kaydettik bugün itibariyle, o aktivite devam ediyor. Ama gittikçe azalıyor. Bu deprem aktivitesinin bir ay kadar devam edeceğini öngörmüştük. Çanakkale’de bizim hem kendi networkümüz var. Depremden sonra hızlı gidip daha sık bir network kurduk. Orayla ilgili çalışıyoruz” şeklinde yanıt verdi.

“3.5 senede bir 7’nin üzerinde deprem olmuş”

Özener, geçen hafta yaşanan Adıyaman depreminin sorulması üzerine, “O da Doğu Anadolu fayında olan bir faydan bahsediyoruz. Onun da yaklaşık 381 tane artçısı oldu, devam ediyor. Oralar için çeşitli istatistikler var. Bu büyüklükteki depremleri 8-8.5 ayda bir tane yani 5 ile 6 arasında bir deprem görme ihtimalimiz var. Bunların Türkiye’de yaşayan insanlar için sürpriz olmaması lazım. 3 ile 4 arasındaki deprem büyüklükleri günde 2 Türkiye’de. 4 ile 4.9 arasında yanılmıyorsam 26 günde bir deprem yaşıyoruz. Tarihsel kayıtlara baktığımız zaman 1900’den bugüne kadar geldiğimizde 2017’ye kadar her 3.5 yılda bir 7 ve üzerinde deprem yaşıyoruz. Bunlar istatistiki rakamlar. Bundan şunu anlamamız gerekiyor; biz her 3.5 yılda bir 7’nin üzerinde bir deprem yaşıyoruz. Bu sene olmaz seneye olur. Yani 1900’den 2017’ye gelene kadar 117 yılda, 3.5 senede bir 7’nin üzerinde bir deprem olmuş” dedi.

 

(Ajanslar)

Yeşil Düşünce Derneği’nde ‘Bahar Dersleri’ başlıyor!

Yeşil Düşünce Derneği tarafından organize edilen Bahar Dersleri‘nin ilkinde dersleri OHAL KHK’leriyle üniversitelerinden uzaklaştırılan akademisyenler ders veriyor.

9 Mart Perşembe günü (yarın) başlayacak derslerin Yeşil Düşünce Derneği’nin Beşiktaş’taki mekânında yapılacağı ve iki ay sürmesinin planlandığı kaydedildi.

Dernekten yapılan açıklamada ayrıca, “Mekânımız 30 kişi kapasiteli olduğundan katılım için kayıtlı ve teyitli kişilere öncelik verilecektir. Gelmediğiniz takdirde bir başkasının gelmesini de engelleyebileceğinizi göz önüne almanız ve kesin gelme durumuna göre kayıt yaptırmanız tercih sebebidir” bilgisi de paylaşıldı.

Derslere kayıt için bu link üzerinden başvuru yapabilirsiniz.

2017 Mart ayı programı ise şu şekilde:

09 Mart 2017 Perşembe, Saat 19.00 | HÜLYA DİNÇER – Geçmişle Yüzleşme: İmkânlar ve Sınırlar

16 Mart 2017 Perşembe, Saat 19.00 | BARAN ALP UNCU – Çevre Hareketlerinden İklim Adaleti Hareketine

23 Mart 2017 Perşembe, Saat 19.00 | NİLAY ETİLER – Sağlık Etki Değerlendirmesi

30 Mart 2017 Perşembe, Saat 19.00 | ELÇİN AKTOPRAK – Ulus Nedir? Azınlık Kimdir?

 

(Yeşil Gazete)

 

WikiLeaks, CIA belgelerini sızdırdı: İnterneti ve akıllı telefonları izliyorlar!

İnternet sitesi WikiLeaks, Salı günü ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı’na (CIA) yönelik en büyük ifşasına başladığını duyurarak kurum ile ilgili olduğunu iddia ettiği 8 bin 761 belgeyi yayımladı.

“Vault 7” takma ismi verilen belgelerde, CIA’in geliştirdiği yazılımlarla akıllı telefonlar, bilgisayarlar ve internete bağlanan televizyonlara nasıl sızdığının yer aldığı öne sürülüyor.

Belgelerde Samsung’un F8000 model akıllı televizyonunun İngiliz istihbaratı yardımıyla hacklendiği iddia ediliyor.

Zaman içerisinde yayınlanacak milyonlarca belgede CIA’in siber saldırı kabiliyetlerini casusluk için nasıl kullandığının bulunacağı belirtiliyor. Belgelerin yayımlanma amacının CIA’in yetkilerini aşıp aşmadığının tartışılması olduğu vurgulanıyor.

Windows, Android, iOS, OSX ve Linux tipi bilgiyasarlar ile internet sağlayıcılara sızmayı başaran yazılımların geliştirildiği ifade ediliyor.

WikiLeaks, CIA ve müttefiki istihbarat servislerinin Signal, WhatsApp ve Telegram gibi haberleşme programlarına sızmayı başardığını öne sürüyor.

Aynı zamanda Android işletim sistemini kullanan telefonlara sızıldığı, ses ve mesaj trafiğinin toplanıldığı aktarılıyor.

WikiLeaks‘in CIA iddiaları

  • Weeping Angel (Ağlayan Melek) takma adı verilen sistemde Samsung’un F8000 model akıllı televizyonuna sızılabiliyor. Kullanıcılar bir şekilde televizyonlarının kapandığına ikna ediliyor, bir kere sızıldıktan sonra televizyonlar aracılığı ile ses kaydedilebildiği gibi görüntü de alınabiliyor.
  • Samsung, HTC ve Sony marka cihazlara sızılabiliyor.
  • CIA’in iPhone ve iPad üzerine çalışan özel bir birimi var. Bu birim, kurumun hedefin konumuna, telefonunun kamerasına, mikrofonuna ve yazışmalarına girmesini sağlıyor.
  • Araçların bilgisayar sistemlerine girmenin yolları aranıyor. WikiLeaks bunun suikastler için kullanılabileceğini iddia ediyor.
  • Popüler virüs koruyucu ürünlere yönelik saldırılar geliştirildi.
  • Rusya ve başka yerlerde geliştirilen kötü yazılımların çalınması için hack teknikleri kütüphanesi oluşturuldu.

CIA’in akıllı televizyonlara sızmak için İngiliz İstihbarat Servisi’yle birlikte çalıştığı iddia edildi. CIA Sözcüsü ise belgelerde yer alan bilgilerin doğruluğuna yönelik bir yorumda bulunmayacaklarını söyledi.

İngiltere’de elektronik dinleme ve izlemeden sorumlu istihbarat kurumu GCHQ konuyla ilgili açıklama yapmaktan kaçınırken, İngiltere İçişleri Bakanlığı da herhangi bir yorum yapmadı.

Amerikan New York Times gazetesi ise belgelerin orijinal olup olmadıpını henüz tespit edemediğini açıkladı.

Snowden: Belgeler gerçek görünüyor

Edward Snowden: “Henüz yayın üzerine çalışıyorum ama Wikileaks’in elindeki büyük bir şeye benziyor. Otantik gözüküyor.”

Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) sırlarını ifşa eden eski istihbarat görevlisi Edward Snowden ise Twitter’dan yaptığı duyuruda hala belgeler üzerinde çalıştığını ancak program ve ofis isimleri ile şifreleme sistemlerinin belgelerin gerçek olduğuna yönelik bir işaret olduğunu söyledi.

Edward Snowden, ayrıca CIA’in Amerikan şirketlerini hackleyerek bu şirketler için güvenlik sorunu yaratmasının sıkıntılı olduğunu söyledi.

Snowden, CIA’in bir iPhone telefonda yarattığı güvenlik açığını diğer hackerların kullanabileceğini vurguladı.

WikiLeaks, 2013-2016 yılları arasına dayanan belgeleri kimin ifşa ettiğini açıklamıyor.

İnternet sitesi kimi zaman belgeleri ‘sorumsuz bir şekilde yayınlamakla’ eleştirilse de, bu belgelerde kodlar ve isimler yer almayacak.

 

(BBC Türkçe)

Türkiye’de ‘erkek şiddeti’ 10 yılda 1788 kadını öldürdü!

Türkiye’de erkek şiddeti, 2008 yılından bu yana 1788 kadını öldürdü.

Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınların anısını yaşatmak için kurulan ‘Anıt Sayaç’ın verilerine göre, 2008 yılında 66, 2009 yılında 121, 2010 yılında 200, 2011 yılında 125, 2012 yılında 141, 2013 yılında 228, 2014 yılında 287, 2015 yılında 292, 2016 yılında 277 kadın, erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitirirken, bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne kadar 51 kadının erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiği belirlendi.

Anıt Sayaç nedir?

‘Anıt Sayaç’, Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınların anısını yaşatmak için internet üzerinden kurulmuş bir anıt ve her gün güncellenen bir sayaçtır.

Kadına yönelik şiddet olaylarında 2012 yılının Ocak ve Eylül ayları arasında 125 kadının hayatını kaybettiği açıklandı. Anıt Sayaç kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği böyle bir ortamda farkındalık yaratmak ve bilinmeyen verileri açığa kavuşturmak için düşünüldü. Ölen kadınlarımızın isimleriyle anılacağı bu web sitesi, kadına karşı şiddet konusunda toplumun duyarlılığını geliştirme projesi olmanının ötesinde ölen kadınlara adanmış bir anıttır.

Artış tehdidi tabiatında gizli bu sayaç, şiddetin sürekliliğinin de habercisidir. Kaygı veren bir artış, ağırlaşan bir birikim yanında, aciliyete davet eden bir geri sayım da var ‘Anıt Sayaç’ta. Sayaç attıkça umut eksilmekte; tane tane tükenmektedir.

 

(Yeşil Gazete)

KHK’ları ile gittik, KaHKahalarımızla döneceğiz! – Ece Öztan

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gecenin bir vakti… Çocuklar uyumuş. Bir dolu iş kafamda. Bir makalemize düzeltme gelmiş. 20 gün sonra doçentlik jürim var. Bir an önce bilgisayarın karşısına oturmalıyım… Evde bitmeyen işler bir yanda. Derken ardı arkası kesilmeyen mesaj sesleri telefondan… Korkarak bakıyorum. Yeni bir KHK.  Eylül’den beri ayda bir kaç kez yaşadığımız gibi… Yine isimler arasında görmek tanıdıkları ve bulmak kendini. Görülmemiş bir zalimlikle işimizden edildiğimiz yetmiyormuş gibi, yurttaşlık statümüz düşürülmüş! Emeklilik hakkımız, pasaportumuz… Mesela üniversitedeki görevle bağlı olmayan doçentlik sürecim de durdurulmuş! Hukuk mezunu can dostum, üniversitede çalışamadığı yetmezmiş gibi avukatlık bile yapamaz olmuş bir gecede…

Anlatılacak çok şey var bu elbette. Bugün ben kadınların öykülerinden bahsetmek istiyorum. Kişisel bir hikaye değil yalnızca anlatacaklarım… Benim, bizim, bu ülkenin kadınlarının hikayesi o kadar içiçe ki artık! Kadıköy’de, Ankara’da, Düzce’de günlerce direnen, “işimi istiyorum” diyen kadınların. İstanbul Kalkınma Ajansı’ndaki görevinden ihraç edilen ve ihraca giden süreçte feminist kimliği ve sendikacılığı nedeniyle Betül Celeb’in yaşadıklarının. Ankara’da tek başına istibdat karşısında ayakta dikilen Nuriye Gülmen’in. Evde sessiz çığlıklar içinde kalanların. 15 aylık oğlunu bırakacak kimsesi olmadığı için kendi üniversite vedası dışındaki buluşmalara gelemeyen arkadaşımın, yurtdışında bulunduğu ve istifa ettiği halde ihraç edilen ve ülkeye dönemeyen dostumun.

Bir yıldır yaşadıkları nedeniyle sütü kesilen yeni annenin, baba evinden ayrılmak ve ayakları üzerinde durmak için yıllarca mücadele etmiş gencecik kadınların şimdi içine düştükleri halin… Onlarca yıldır pek çok genç kadına ilham kaynağı olmuş, üniversiteye, öğrencilere verdiği emekleri eşsiz hocalarımın. Daha geçtiğimiz yıl, taşra üniversitelerine, bir gecede sürgün edilmeleri nedeniyle bebeğini babasından ayırmak zorunda kalarak onca ağırlığı tek başına üstlenen ÖYP’li araştırma görevlisi arkadaşımın…

Özcesi, bu topraklarda aman kızım okusun diyerek dişinden tırnağından artırılarak okutulan, kimi zaman ailelerine rağmen okuyan, meslek sahibi olan kızkardeşlerimin öyküsü bu. Öğretmen kadınların, akademisyen kadınların, meslek sahibi kadınların öyküsü…

Bu öykü, ülkemin tarihinde,  üzerine titreyerek filizlendirdiğimiz özgürleşme serüvenimize vurulan hoyrat bir darbenin öyküsü… KHK silsileleriyle akıl ve hukuk dışı bir yolla yeni rejimin intikam nesneleri haline dönüşenlerin öyküsü…

Herbirimizin kişisel öyküleri bu ülkenin kadınlarının ortak öyküsünün bir parçası. O nedenle devlet, siyaset ve rejim tartışmaları, bu ülkedeki toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki dönüşüm, kırılma ve çarpışmaların da öyküsü aslında. O nedenle işte koca bir ülkenin istibdat tarihi, kadınların başına gelenlerinin de tarihi…

“Kızkardeşlerin Sesini Duysun!”

1990’lı yıllardan itibaren üniversitelerde, sokaklarda, kadın hareketi içerisinde peşine düştüğümüz şey, bir özgürleşme düşüydü. Cumhuriyetin yeni kuşak genç kadınları olarak, itirazlarımız vardı. Sesimizin silikleştiği resmi örtüyü aralayıp, bu topraklarda kendi hemcinslerimizin peşine düştük. Bir önceki kuşaktan ilham aldık.  Sesimizi, öykümüzü yazmaya, anlatmaya çalıştık.

Bu öyküyü anlatma, bu öykünün peşine düşme çabası, kişisel tarihimizi de yeniden kurma serüvenimizin parçasıydı. Bir an önce “evden” ayrılmalı tek başımıza ayakta kalmalıydık. Ailesinden farklılaşmaya başlayan kuşaklardık. Ailenin okumuş, “yükselmiş” kızlarıydık. Rahmetli anneannemin, benim mesleğimi komşusuna anlatışı gibi, “hem okuyor hem okutturuyorduk”! Ne vardı hemen evlenecek…

Bir kuşak öncemiz çoğunlukla bir göç öyküsü zaten… Köyden, taşradan veya uzaktan gelip kentlerde varolmaya çalışanların öyküsü. Biz o öyküyü aşmalıydık. Annelerimizin öyküsünü tersine çevirmeliydik. İyi bir iş bulmalı, araştırmalı, okumalı, tartışmalıydık.  Farkındaydık, koca bir Türkiye’nin içinde çok değildik. Ama bir önceki kuşak da olduğu gibi bir avuç da değildik. Bu ülkedeki uçurumların derinliği ile daha çok hırslandık. Haydi hemen okula dedik, aman tezini bitir, aman mezun ol dedik… Emeğimiz dedik, bedenimiz bizimdir dedik! Başımız öne eğilmemeliydi. Ne de olsa annelerimizin, anneanelerimizin içine attıklarından doğmuştuk.

Bu sadece işini kaybetmek değil. Sadece bir gece ansızın gelen bir KHK değil.  Bu ihraçları doğuran iklimle beraber, “olduğumuz”, “yaptığımız”, “kurduğumuz”, onca şey ayaklar altına alınmaya çalışılıyor. İşte bu nedenle evlerimiz yanmış hissi ile uyanıyoruz biz kadınlar.  Ülkede genç kadın işsizliği patlama yapmış, tarım dışı genç kadın işsizliği görülmedik bir artışla %34 seviyelerine çıkmış… Yurtlarda çocuklarımızın bedenlerine, evlerde kadınların emeklerine el konmuş… Erkek şiddeti her gün aramızdan birilerini koparmış, sakatlamış, yaralamış. Hukuk suskun, yargı sessiz…. Konuştuğunda da ağzından çıkan yüreğimizi yaralayan “iyi hal indirimi”. İyi hal! Üç çocuk, yetmez dört hatta beş… Annelik en iyi kariyer diyor tepedeki biri. İş yerlerinde saatlerce çalışsak da, beyazlar daha beyaz renkliler daha renkli olmadıkça kimin umurunda, değil mi?

Bizler bütün bunları reddeden kadınlardık. Bir avuç değildik, değiliz…

Geldiğimiz yere bakın şimdi! Bir bakın…Onca mücadelenin sonunda şu geldiğimiz yere. Giyinişimiz, görünüşümüz, kahkahamız, hayat tarzımız, kiminle yaşadığımız, kiminle eğlendiğimiz, ne düşündüğümüz, nasıl davrandığımız, ne kadar güldüğümüz bırakın hayatımızdaki erkekleri devletin, bürokrasinin en önemli derdi. Elbette onlardan aldığı yetkiye dayanarak sokaktaki herkesin… Cumhurbaşkanından, bilmem nerenin daire başkanına, oradan “hassasiyetlere sahip vatandaşa” doğru uzanan katmerli bir denetim ağı bu. “Ev”den çıkıp özgürleşmek isteyen kadınları  en büyük tehdit olarak gören bir ağ bu. Baba denetimin gündelikleşmesi, aldığımız her nefesin, attığımız her adımın gözetlenmesi. Örneğin hak ettiği üniversite kadrosunu almayan bir kadın arkadaşıma, kadro sorunun çözülmesi için “baban rektörü arayıp, kızım vatanına bağlı biri desin” diyebilen bir zihniyet bu. Kadınlar iyi bir eğitime, iyi bir işe sahip olduğunda bile iyi vatandaş olduğu konusunda erkek vasisi konuşmadan ikna olmayan bir zihniyet bu. Ayrımcılığın kılcal damarlarına kadar sindiği bir zihniyet bu.

Kendimize Ait Bir Odanın Peşinde!

Kendi yaşadığımız evden, semtten, babadan, sevgiliden geleni reddedip kendimizi oluşturduk. Bağımsızlık gibi “tehlikeli” fikirlerle büyüdük, bu “tehlikeli” fikirleri büyüttük. Bu topraklardaki özgürleşme filizlerinden büyüyen feminist kuşakların akademide de önemli yansımaları oldu. Üniversitelerin entelektüel iklimine önemli bir birikim kazandırdı feminist kadınlar… Dersler, kütüphaneler, konferans salonları, sinema salonları, kantinler, sokaklarda büyüdü yaygınlaştı sözümüz. Gidebildiğimiz neresi varsa, el ele tutuşabileceğimiz ne kadar kadın varsa…

Üniversitedeki tasfiyeler yüzünden evet onlarca ders verilemez, yüzlerce tez yönetilemez hale geldi. Ama sırf bu mu? Bizden sonraki kadınların cesaret ve ilham alacağı o iklim dağıtıldı. Bir bakın tasfiye edilen kadın arkadaşlarımın yazdıklarına, okuttuklarına. Onların kaybettikleri “işin” arkasında bin bir emekle kurulan Kadın Araştırma Merkezleri’ni göreceksiniz. İğne oyası gibi işlenen Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans programlarını göreceksiniz. Verilemeyen feminizm derslerini göreceksiniz. Yazılamayan  toplumsal cinsiyet derslerini göreceksiniz. Yıllardır ince ince, son zamanlarda ise alenen ve hoyratça inşa edilen bir “erkeklik” halini göreceksiniz. Kadınların bağımsız kimliğine, varlığına ve uzun yıllar süren mücadelesine yönelen büyük bir saldırıyı göreceksiniz…

1947-48 Ankara Dil Tarih tasfiyesinin ismi çok öne çıkmayan mağdurlarından biri olan Mediha Esenel, otobiyografisinde “Batı ülkelerinde yüzyıllar alan toplumsal değişim, Türkiye’de bir kuşakta gerçekleşti. Bu da benim ömür sürecime sığdı” der. Bizim kuşakların payına düşense bu baş döndürücü değişimlerin çarpışması oldu. Ancak bir önceki kuşaklar kadar az değiliz artık. Bizim özgürleşmemiz tepeden değildi. Biz ellerimizle inşa ettik onu. Her yerinde alın terimiz var. Kadınların mücadelesi ile filizlenen eşitlikçi eğilimler ve özgürleşmiş yaşamlar var. Kararlıyız, vazgeçmeyeceğiz. Betül Celeb’in Kanun Hükmünde Kadınnamesi’nde dediği gibi “tarihimizin, köklerimizin, mirasımızın fısıltılarını duyuyor musunuz?”.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Ece Öztan