Ana Sayfa Blog Sayfa 3215

200’den fazla kuşun yaşam alanıyken kuruyan gölün kurtarılması için seferberlik

200’den fazla kuşun yaşam alanıyken kuruyan Seyfe Gölü’nün yeniden canlanması için harekete geçildi. Kurumaya neden olan içme ve sulama kuyuları kapatılacak.

Kırşehir’in Mucur ilçesi sınırlarında bulunan ve 200’den fazla kuşun yaşam alanıyken kuruyan Seyfe Gölü’nün yeniden hayat bulması için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü harekete geçti. Gölün kurumasına neden olan Seyfe Gölü kenarında açılan içme ve sulama amaçlı kuyuların kapatılması kararlaştırıldı.

Bir zamanlar yaklaşık 15 kilometrekare alanı kapsayan Seyfe Gölü, kenarında bilinçsizce açılan içme ve sulama amaçlı kuyular nedeniyle toz gölüne dönüşürken, çevresinde bulunan 17 köy de kuraklıkla karşı karşıya kalmıştı. Seyfe Gölü Koruma Derneği Başkanı Mustafa Yavuz’un bir süre önce Kırşehir Valiliği ve Mucur Belediye Başkanlığı’na noter aracılığı ile gölden su çekilmesinin durdurulması için ihtarname de çekmişti. DSİ Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü, gölün kurumasına neden olan Seyfe Gölü kenarında açılan su kuyuları hakkında, “Göl kenarında açılan tüm içme ve sulama amaçlı kuyular kapanacak’ kararı aldı. Seyfe Gölü Koruma Derneği Başkanı Mustafa Yavuz, “Seyfe Gölü kenarında ve içinde yaşam savaşı veren tüm canlılar için müjdeli bir haber. ” dedi.

Yıllardır çabalıyorlar

Son 10 yıldır kuş cenneti Seyfe Gölü’nün kurumaması için çırpındığını belirten emekli öğretmen, Seyfe Gölü Koruma Derneği Başkanı Mustafa Yavuz, müjdeli haberin Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı DSİ Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü’nden geldiğini söyledi. Gelen açıklamada, “İlgi ekindeki dilekçe ile Seyfe Gölü pınarlarının Mucur ilçesi içme suyu derin kuyu pompaları sebebiyle kurulduğu belirtilmiş olup, kuyuların kapatılarak ve yeni kuyuların açılmasına izin verilmemesi ile gölün kurtarılması talep edilmektedir. Seyfe Kapalı Alt Havzası’nda 1049 nolu içme suyu kuyusu ruhsatı iptal edilmiştir. Kapatma işlemlerinin Kırşehir Valiliği veya kaymakamlık vasıtasıyla yaptırılması gerekmektedir. Ayrıca söz konusu alt havzada yeni derin kuyu ruhsatı verilmemektedir’’ denildi.

Dernek Başkanı Yavuz, “Bu belge uygulandığında göl içinde ve kenarında yaşayan tüm canlılar için sevindirici bir haber” dedi.

Denge bozuldu

Yavuz, son üç yıldır gölün kuruması ile bölgede doğal dengenin bozulduğuna dikkat çekerek, “Kuruyan gölden kalkan toz bulutları bitki örtülerine zarar vermeye başladı. Bölgede yaşam savaşı veren ve üreyen 200’e yakın kaçan yaban kuşları canlarını kurtardı, kaçamayanlar ise telef oldu gitti. Gölün doğal güzellikleri yok oldu. Ne yazık ki gözümüz gibi koruyacağımız gölümüzü bürokratik nedenlerle koruyamadık. Gölü besleyen yüksek debide kuyulardan çekilen sular tekrar göle verilmeye başlanırsa, göl az da olsa canlanır, bölgede yaşam bulan göçmen kuşlar tekrar yaşam alanlarına döner” dedi.

Küresel Yeşiller Kongresi Liverpool’da bugün başladı

Küresel Yeşiller Kongresi (Global Greens & European Greens Congress 2017) İngiltere’nin Liverpool kentinde bugün (30 Mart) başlıyor.

Her 5 yılda bir gerçekleştirilen Küresel Yeşiller Kongresi’nde dünyanın her yerinden Yeşiller Partisi delegeleri dört gün boyunca Liverpool’da temaslarda bulunacak.

2000 delegenin Liverpool’da bulunması beklenen kongrede Yeşil Gazete okurlarının tanıdığı bir sima da var. Yazarımız Özgecan Kara, Genç Yeşiller adına kongreyi takip edecek isimler arasında bulunuyor.

 

(Yeşil Gazete)

Selahattin Demirtaş ve Abdullah Zeydan açlık grevine başlıyor!

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP Hakkari Milletvekili Abdullah Zeydan, Edirne Cezaevi’ndeki hukuk dışı uygulamalara karşı açlık grevine başlayacaklarını duyurdu.

Tutuklu bulundukları Edirne Cezaevi’nde mesaj yollayan Demirtaş ve Zeydan, açlık grevine yarın başlayacaklarını duyurdu.
Demirtaş ve Zeydan’ın mesajı şöyle:

“Edirne Cezaevi Müdürü’nün diyaloga kapalı tutumu, hukuk dışı uygulamaları, diğer mahkumlara yönelik insanlık dışı uygulamaları, günlerdir devam eden açlık grevlerinin bitirilmesi konusunda hiçbir iyi niyet adımı atmamış olması nedeniyle biz de Cuma gününden itibaren açlık grevine başlıyoruz.

“Kamuoyunu cezaevlerinde devam eden açlık grevleri ve ihlaller konusunda duyarlı olmaya davet ediyoruz.”

6 aylık eylem yasağından sonra Artvin halkı Cerattepe için sokağa döküldü

Artvin’in Kafkasör Yaylası Cerattepe bölgesinde madencilik faaliyetlerine karşı halkın tepkisi devam ediyor. Yaklaşık 6 aydan beri, toplantı, gösteri, yürüyüş ve basın açıklamasının yasak olduğu Artvin’de, OHAL uygulamasının sona ermesi ile maden karşıtları sokağa döküldü.

Yasak kararının kalkmasının ardından aralarında CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın da bulunduğu kalabalık bir grup, Halitpaşa Meydanı’nda toplandı. Kalabalık adına basın açıklaması yapan Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, referandum sürecine değindi, “Artvin halkı gereğini yapacaktır” dedi. Karahan, şunları söyledi:

“Yeşil Artvin Derneği olarak son kez 6 ay önce basın açıklaması yaparak kamuoyunu bilgilendirme fırsatımız olmuştu. 2016 yılının Temmuz’unda yaşanan darbe girişiminin ağırlığı yetmezmiş gibi, Rize İdare Mahkemesi’nde duruşmamızın olduğu gün, 19 Eylül 2016 tarihinde Valilik kararnamesi ile bütün demokratik haklarımız askıya alınmış, Cerattepe projesi ile ilgili Artvin ve ülke kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla basın açıklaması ve diğer etkinlikleri yapmamız engellenmişti. Sonraki aylarda rutin hale gelen, her ay yenilenen valilik genelgesi ile bizler susturulmaya çalışılırken, maden şirketi de her türlü yalan ve yanlışı kamuoyuna rahatça, hiçbir engel olmadan söylemekteydi. Nihayet bu gün yeniden sözümüzü söyleme imkanı bulabiliyoruz.”

“Artvin halkı gereğini yapacaktır”

Yakın bir süreçte referandum yapılacağını belirten Karahan, “Elbette ülkemiz için doğru olana halkımız karar verecektir. Ancak ilimiz için doğru olanı biliyoruz. Bizler Cerattepe için, 25 bin kişinin sağlıklı yaşam hakkı için, eşsiz bir ekosistemin korunması ve gelecek kuşaklara, önceki kuşaklardan devraldığımız şekilde aktarılabilmesi için, bu yağma ve talan anlayışına karşı çıkabilmek için, bağımsız yargı ve adalet arıyoruz. Yargının bağımsız olacağı, hakimlere baskı yapılmayan, doğru karar veren mahkemelerin tarumar edilip yerine atanmış mahkemelerin getirildiği bir yargı sistemi değil, kurdun, kuşun, eşsiz bir doğa cennetinin ve sadece sağlıklı bir yaşam ve huzur isteyen insanların yaşam hakkına saygılı bir hukuk sistemi istiyoruz. Artvin halkı bu düşüncelerle kararını verecek, gereğini yapacaktır.”

Yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde yapılan basın açıklamasının ardından kalabalık dağıldı.

Fukuşima felaketi döneminin başbakanı: Nükleer enerjinin Japonya’da ve dünyada geleceği yok

Japonya’nın Fukuşima nükleer felaketini yaşadığı dönemde ülkenin başbakanı olan Naoto Kan, nükleer enerjinin Japonya’da ve dünyada geleceğinin olmadığını söyledi. Naoto Kan, fosil ve nükleer enerji kaynaklarının yerini alacak, tarım ile güneşten enerji üretimini birleştiren projeler hakkında konuştu.

2010 yılında Başbakan Naoto Kan göreve geldikten bir sene sonra, Japonya’nın doğusunda meydana gelen deprem ve tsunaminin ardından, Fukuşima Daiichi Nükleer Santali’nde sızıntı yaşanmıştı.

Nükleer santrallere yatırım yapılmasını eleştirdi

New York’taki Cornell Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Kan, “Japon siyasetçiler deprem ve tsunami afetlerine tepki verme konusunda fazlasıyla deneyimli; ancak hiç kimse bu tür bir felakette ne yapılacağını bilmiyordu.” diyerek, nükleer felaketlerin etkilerinin altını çizdi.

Tokyo Teknoloji Enstitüsü’nde Uygulamalı Fizik dalında lisans öğrenimi almış olan eski başbakan Naoto Kan, felaketin yol açtığı sonuçları henüz kimsenin aydınlatamadığını belirtti. Soğutma sistemlerinin devre dışı kalması durumunda reaktörde erime yaşanacağını bildiğini ifade eden Kan, santralden sorumlu olan Tokyo Elektrik Enerjisi Kurumu’nun, durumun ciddiyetini hemen kavrayamadığını ve ardından bizzat kendisinin santrali ziyaret ettiğini söyledi.

Naoto Kan

Japonya’da 50 milyon kişinin radyasyon nedeniyle tahliye edilip göç etmek zorunda kalacağı “en kötü durum senaryosunu” başarıyla atlattıklarını ifade eden Naoto Kan, Japonya’da şu anda iktidarda olan Liberal Demokrat Parti’nin nükleer yatırımlarına devam etmesini de eleştirerek, nükleer enerjinin Japonya’da geleceğinin olmadığını belirtti.

Kan görevinden istifa etmeden önce, Japonya’nın nükleer enerjiyi 2030 yılı itibariyle bırakmasını teklif etmişti.

“Etkilerinin tamamen geçmesi 100 yıl sürecek” dediği Fukuşima vakasının ardından, Japonya Parlamentosu’na yenilenebilir enerji konusunda yasa tasarıları getirdiklerini söyleyen Kan, bu sayede Japonya’da güneş enerjisi konusunda önemli atılımlar ortaya çıktığını vurguladı.

Dünyaya yenilenebilir enerji çağrısında bulundu

“Güneş ışınları; tarım mahsulleri ve güneş panelleri arasında paylaşılabilir,” diyen Kan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğer bu uygulama yaygınlaşırsa, Japonya enerji ihtiyacının yarısından fazlasını tarlalardan temin edebilir. Nükleer enerji ile fosil yakıtlara bağımlılığın sona ermesi ve yenilenebilir, doğal enerjinin kullanılması; barış ve huzur içinde bir dünyanın yolunu açabilir. Ben kendimi, yılmaksızın bu hedefin gerçekleşmesine adayacağım.”

(BirGün)

‘Hayır’dan sonra II – Aydın Selcen

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Yüz küsur yıldan bu yana “ademimerkeziyetçilik” kavramını “öztürkçeleştirmek” gereksinimi duymamıştık. Demek yaklaşım bize yabancıydı. Yönetim sistemi üzerine konuşmak tabu değil. Uzak değil, yakın tarihimizde de örnekleri var. Ama işin içinde silah var, şiddet var, ölüm var, diyorsunuz. Ben de kiminle çatışılıyorsa, onunla barışılır ve kalıcı çözümün yapısı saydam tartışmalarla Meclis’te kurulur, diyorum.

Doğrusunu isterseniz, çoğulculuk, ademimerkeziyetçilik gibi kavramlarla, 2003-06 yıllarında görev yaptığım Bağdat’ta, yeni Irak anayasasının, konularında önde gelen anayasa uzmanlarının da katılımıyla, yazım sürecinde tanıştım. Hatta Ankara’ya takip ettiğim gelişmeleri yazarken “decentralization” terimini Türkçeleştirmek için üniversite yıllarında okuduğum Prens Sabahattin’den kalma “ademimerkeziyetçilik” sözcüğünü yeniden dolaşıma sokarken duraksadım. Yüz küsur yıldan bu yana demek bu kavramı “öztürkçeleştirmek” gereksinimi duymamıştık. Demek yaklaşım bize yabancıydı.

İzleyen yıllarda (2003-13 arasındaki on yıl), hep Irak’ta görev yaptığım ve/veya Irak üzerine çalıştığım için, şu soruyu da kendime pek çok kez sordum: Günün birinde, diyelim Bağdat’ta yaşayan bir Kürt, “yahu şu filanca Şii veya Sünni Arap Başbakan adayının programını çok beğendim, bu seçimde ona oy vereceğim” diyecek mi? Kimlikçi siyaset, özellikle devletin şiddet tekelinin ortadan kalktığı Irak benzeri ortamlarda var kalma mücadelesiyle birleşince geri dönüşü pek olmuyor. İç savaşlar da, baskın bir üçüncü kuvvet yoksa kolay sona ermiyor. Ama gelin her ikisi de kör şiddetle yoğurulan komşularımız Suriye ve Irak’ı birbirleriyle karşılaştıralım.

Yeni Suriye’nin anayasası hem Esat’ın gücünü sınırlayacak ve denetime açacak, hem Kürtlere belirli bir özerklik tanıyacak biçimde çatışma bittikten sonra yazılacak. Bu konuda bir taslağı Ruslar dolaşıma soktu. Irak’taysa, tam anlamıyla hatta pek çok yönüyle uygulanamamış olsa da referandumla kabul edilmiş ve salt yönetsel tarafıyla ele alınırsa gayet ilerici bir metin var yürürlükte. Buna göre, bırakın halen tek federe bölge olan Irak Kürdistanı’nı, vilayetlere de Bağdat’tan çok büyük oranda özerklik tanınmış durumda. Vilayetlerin tek başlarına veya başka vilayetlere birleşerek bölgeye dönüşme seçenekleri de var.

Bizim yüz yılı aşkın süredir kanayan Kürt yaramız ise bana göre, nasıl buranın yerli ahalilerinden Anadolu Ermenilerinin toptan yok edilmesinin yolu Sarıkamış hezimetiyle açıldıysa, bugünkü Irak Kürdistan Bölgesi’ni Kerkük’le birlikte içeren dönemin Musul vilayetinin 1926 Ankara Anlaşması’yla Irak’ta kalmasıyla açıldı. Uzak veya yakın tarihçeyi bir yana bırakalım, birlikte ölmüş, karışık aileler kurmuş, özellikle 1990’ların köy yakma ve boşaltmalarıyla metropollere göçmüş, din ve mezhep birliği olan Türkler ve Kürtleri, Magrep’teki Arap ve Berber halklar nasıl birbirinden çözülemiyorsa, birbirlerinden ayrıştırmak olanaksız. Ta 2017 yılında bu yönde kafa yormak da bana göre zaman ve enerji kaybı.

Hep birlikte yapmamız gereken, sihri bozmadan, ortak tarihimizin ulusal öyküselleştirilmesini güncelleyerek, hukuk zemininde yönetsel çözüm üretmeye çabalamak. Kim bilir, bir diğer yerli ahali Kürtler, kalabalık, Anadolu’nun erişilmesi en uzak, topoğrafyası en zorlu bir bölgesinde homojen biçimde yaşayan direngen bir halk olmasalardı, onlardan da çoktan “kurtulunmuştu.” Ancak bu tarihi veya siyaset antropolojisini ilgilendiren konularda takılıp kalmak bugünkü yönetim sorunumuza çare olmuyor. Kürde Kürtlük öğretmemek taraftarıyım. Kürt sorununu da Kürtçülük, kimlikçilik üzerinden tartışmamak. Esasen “Türk kimliği”, Kürdün kimliğiyle tam simetri oluşturmuyor.

Bizim yapmamız gereken, kafa kafaya verip toplumsal sözleşmemizi yenilemek. Daha sıkıcı ifade etmem gerekirse “idare reformu.” Nasıl cumhuriyetimiz kurulduğunda 71 olan il sayısı 74’e yükseldi, derken arada farklı değişikliklerle 67’ye düştü, sonunda 81’e yükseldi? Bugün kaçımız Üsküdar’ın 1926’da ilden ilçeye döndürüldüğünü anımsar? Esasen AKP iktidarının erken döneminde (2004’te) getirdiği Büyükşehir Belediyesi Kanunu, yerinden yönetim yönünde atılmış doğru yönde ama belki mahcup bir adım değil miydi? Demek ki yönetim sistemi üzerine konuşmak tabu değil. Uzak değil yakın tarihimizde de örnekleri var.

Konu, sadece Kürtleri değil, tüm anayasal yurttaşların daha iyi yönetim talebine verilecek toplu yanıtı ilgilendiriyor. Konu, yönetilenin kendi seçtiği yönetene fiziksel olarak yakın olması. Konu, yurttaşın, karar alma sürecine doğrudan katıldığını, karar alma sürecini etkileyebildiğini görmesi. Konu, yurttaşın kendi yaşamasını ilgilendiren her konuda yönetimden daima ve her an hesap sorabilmesi. Konu, merkez baskısının ülkenin sırtından kaldırılması. Konu, devlet aygıtının yatak odalarımıza kadar girip, neredeyse tıraş olup olmayacağımıza varıncaya kadar günlük hayatımıza karışması yerine her alanda özgürlüğün, serbest girişimin önünü açacak bir biçimde yeniden yapılandırılması.

Bakınız Gaziantep’e. Gaziantep, Fransız işgalinden kendi olanaklarıyla kurtuldu. Cumhuriyetin ayrılmaz bir parçası olduğunu en baştan kendi belli etti. Özkaynakları itibarıyla zengin bir belde olmasının yanı sıra, coğrafi konumu da ticaret açısından avantajlı. Çevresindeki illere göre hatta Türkiye genelinde toplumsal hayatı gayet gelişkin de bir ilimiz. Gaziantep’in, Ankara’ya söylediği öteden beri nedir? Özetle, “biz kendimiz çalıştık başardık, gölge etme başka ihsan istemeyiz.” Mesela Dersim/Tunceli (ayrıntısına girmeye gerek yok) her yönüyle kendine özgü bir yer. Yarın mevcut il sınırları içinde bütünüyle “ulusal doğal park” statüsü kabul edilse fena mı olur?

Diyelim bir ilimiz kıraç, içinden kilometrelerce devam eden cetvel gibi bir karayolu geçiyor. O vilayetin meclisi bu yolda hız sınırını 150km olarak belirleyemez mi? Bir başkası ormanlarla çevrili yolunda, yol cetvel gibi olsa da, çevre kaygılarıyla hız sınırını 70km’ye indiremez mi? Yukarıda değindiğim Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nu tamamlamak adına vali ve belediye başkanı makamları halkın seçeceği biçimde birleştirilemez mi? Anayasasının hiçbir yerinde “federasyon” sözcüğü geçmeyen İspanya’nın Bask Bölgesi’nde yedi ayrı “çeşit” kolluk gücü görev yapıyor. Benzer bir güvenlik yapısının belirli yerlerde talep varsa ve yerine göre uyarlanarak ülkemizde de benimsenmesi üzerine düşünülemez mi?

Ama işin içinde silah var, şiddet var, ölüm var, diyorsunuz. Ben de kiminle çatışılıyorsa, onunla barışılır ve kalıcı çözümün yapısı saydam tartışmalarla Meclis’te kurulur, diyorum. Dünyadaki örneklerde hiç bir barış sürecinde önden teslim olup, silah bırakıp, sonra masaya oturmanın örneği olmadığını anımsatıyorum. Çatışmasızlık ortamına karşılıklı istenirse hemen bugün geçilebilir, geçilmelidir, kalıcı barışı kurmaksa çok daha uzun sürebilir, diyorum. İnsan hayatı kaybının önüne geçilmesi az şey midir? AKP hükümetinin başlattığı barış süreci döneminde, bunu en sert eleştirenler bile herhalde can kaybının durmasından şikayetçi değildi.

Her şeyden önemlisi, yaşanmış tüm yıkıcı şiddete rağmen, sihiri, hamuru, örüntüyü, bizi biz yapan ortak öykü her neyse onu korumak, onun üzerine titremek hepimizin asli ödevi olmalıdır demek istiyorum. Ve bu umutla 16 Nisan’da HAYIR oyu vereceğimi burada bir kez daha kayda geçiriyorum.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Aydın Selcen

 

 

Hrant Dink Vakfı’nda ‘Gacı Gibi’ gösterimi ve söyleşisi

Mersin’deki trans seks işçilerinin mücadelesini anlatan ‘Gacı Gibi’ adlı belgeselin Hrant Dink Vakfı’nda gösterimi yapıldı.

Söyleşiye Gacı Gibi belgeselinde yer alan isimlerden Esmeray’(solda) ve belgeselin yönetmeni Serkan Çiftçi katıldı. Moderatörlüğü ise Kaos GL’den Yıldız Tar üstlendi

!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali ve KuirFest Ankara gibi festivallerde de gösterimi yapılan belgesel, 29 Mart’ta yönetmenin ve belgeselde rol alan Esmeray’ın (Berfin Kılıç) katılımıyla gerçekleşti.

Mersin’de yaşayan trans seks işçisi Deniz sokakta bir grup tarafından nefret saldırısına uğrayarak bıçaklanır. Kaçmaya çalışırken arabanın altında kalır ve bacağı kırılır.

‘Gacı Gibi’ belgeselinde Deniz’in iyileşme sürecinde aynı evi paylaştığı seks işçisi arkadaşlarıyla beraber yaşadıkları mücadele anlatılıyor. Samimi ve neşeli bir dil kullanılarak LGBTİ bireylerin gullüm anlayışı da belgeselde ön planda tutuluyor. Belgesel, bir yandan bize Deniz’in ve arkadaşlarının yaşadığı mücadeleyi gösteriyor. Diğer yandan da bizi Mersin’de LGBTİ örgütlenmesinin oluşumuna, hak mücadelelerine tanık ediyor.

Belgesel gösteriminin ardından Yıldız Tar moderatörlüğünde yönetmen Serkan Çiftçi ve belgeselde rol alan Esmeray (Berfin Kılıç) soruları cevapladı.

‘Gacı Gibi’ belgeselinde Trans seks işçisi Deniz’in aynı evi paylaştığı arkadaşlarıyla beraber yaşadıkları mücadele anlatılıyor

Adnan Menderes Üniversitesi’nde Anestezi bölümünü bitirdiğini ifade eden Berfin Kılıç zorunlu sebeplerden seks işçiliği yaptığını söyledi ve “Kendi mesleğimi yapmayı çok isterdim” dedi. Kılıç, çekimler sırasında çok zorluklar yaşadıklarını, aynı dönemde seks işçisi bir arkadaşının intihar ettiğini belirterek psikolojik açıdan çok yıprandıklarını belirtti.

Kalıplaşmış yargılara karşı güçlü bir silah: Neşe

Trans bireyleri gözlemlediğini belirten yönetmen Çiftçi bu gözlemlerin medyada, internette her yerde kalıplaşmış ön yargılarla yer aldığını söyledi: “Evlerine girebildiysem başka bir noktadan bakmam gerekiyordu. Geceleri kafalarına sopa yiyen insanları ertesi gün evlerinde neşeli göstermek önemliydi. İyimserliklerine, neşelerine hayranım.

Ben insanın neşesini yitirdiğinde insanlıktan çıktığına inanıyorum. Neşe onları hayatta tutuyor. İyimser bakış, neşe ve dayanışma onların hayatlarının odağındaydı. Trans bireyler medya tarafından stereotipleştirilmiş kalıplar içinde yer alıyor. Trans bir seks işçisini gördüğü zaman annesi çocuğunun elinden tutup kaçırıyor.  Çok sarsıcı ögeler de koyabilirdik, başka bir anlatım kurabilirdim. Gece hayatıyla çok ilgilenmedik, ama her şeye rağmen neşeli ve iyimser anlatımın transfobi meselesinde kalıplaşmış yargıları birazcık olsun yıkacağına inanıyorum.”

‘Belgeseli homofobikler de izlemeli’

!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ndeki gösterim sonrası yönetmen Çiftçi’nin yanına gelen transfobik bir izleyicinin yorumu belgeseldeki neşeli anlatımın amacı açısından önemli: “Ben homofobik bir bireyim, arkadaşımla başka bir film izlemek üzere randevulaştık, ekildim ve ben de yanlışlıkla bu filme bilet aldım, oturdum izledim. Ben homofobiğim ama bu belgeseli izledikten sonra kendimle ilgili bir şüpheye düştüm, ben niye homofobiğim ki? Sen beni rahatsız etmiş oldun.” diyerek yönetmene geri dönüşte bulunuyor. Serkan Çiftçi yalnızca LGBTİ bireylerin izlemesi gereken bir belgesel olmadığını, homofobik bireylerin de izlemesi gerektiğini vurguladı.

Yönetmen çekimleri 4 ayda tamamladıklarını, çok zorluklarla karşılaştıklarını belirtti. İlk önce dernekteki arkadaşlar ve seks işçileri tarafından dışlandıklarını, ön yargıyla karşılaştıklarını söyleyerek: “Çok sağlıklı ve doğru buluyorum böyle davranmalarını. Onları ikna etmek kolay olmadı.” dedi. Ancak onları doğru temsil edecek bir çalışma yapmaya ikna edebildiklerini ve her şeyden önce arkadaş olmayı başardıklarını söyledi.  Yönetmen LGBTİ örgütleri tarafından belgeselin sahiplenilmesinin kendisi için en önemli nokta olduğunu vurguladı.

Belgesel ekibinde yönetmen Serkan Çiftçi dışında yönetmen yardımcısı Servet Can Dönmez, kamera Özgür Sarıkaya, Çiğdem Eğin ve Serkan Çiftçi, kurgu Serkan Çiftçi, renk düzeltme Hasan Hüseyin Şahin, ses miksajı Emrah Cevher ve yürütücü yapımcısı Çiğdem Eğin de yer alıyor.

 

Haber ve Fotoğraflar: Zümre Deniz Denli

(Yeşil Gazete)

İklim değişikliği ile mücadelede kadınlar en önde

Kaz Dağı ve yöresinde iklim değişikliği konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelip yenilenebilir enerji kaynaklarının üretimi ve kullanımında birlikte yol almaları amacıyla yürütülen Birlikte Yeşil Enerjiye projesi kapsamında kurulan İklim İçin STK Ağı, bu kez iklim değişikliği ile mücadelede kadının rolünü konuşmak için toplandı.

Projenin yürütücüsü Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği‘nin Küçükkuyu’daki dernek binasında yapılan yapılan dördüncü yüz yüze buluşma toplantısına Ayvalık, Gökçeada, Bozcaada, Edremit ve Çanakkale’deki çevre örgütlerinden yaklaşık 70 kişi katıldı.

Heinrich Böll Stiftung Derneği Proje Koordinatörü Menekşe Kızıldere’nin konuşmacı olarak katıldığı toplantıda, iklim değişikliği ve  toplumsal cinsiyet eşitliği ilişkisi, adalet mücadelesi ve kadınlar, iklim değişikliği mücadelesinde kadınların öncülüğü konuları tartışıldı.

İklim değişikliği, iklim ekonomisi ve enerji konuları üzerinde çalışan Menekşe Kızıldere,  dünyanın her yerinde adalet mücadelesinde kadınların sesinin daha güçlü çıktığını söyleyerek bunu iklim mücadelesi üzerinden örneklendirdi:

“Ekoloji mücadelesinin kitleselleştiği olayların başında sayılan, 1700’lü yıllarda Hindistan’da yaşanan ağaca sarılma eyleminin başında kadınlar vardı. O dönemin hükümdarı ağaçları kesip sarayına odun yapmak istiyordu, bir kadın çıktı ve ağaca sarıldı. Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinden sonra kadınlar sokağa çıktığında dile getirdikleri konulardan biri de iklim değişikliğiydi. Kadınların sesi iklim değişikliği mücadelesinde çok güçlü ve önemli.”

Doğa doğadır, kadın da kadın  

Menekşe Kızıldere, doğaya ve kadına annelik üzerinden rol biçilmesini eleştirdi:

“Doğayı ‘ana’ olarak görüp sürekli üretebilen ve tüketilebilir kabul eden erk düşünce var. Doğanın ve kadının ne olacağına kimse oturup karar veremez. Doğa doğadır, kadın da kadındır. Doğanın ‘analık’ gibi üretkenlik üzerinden bir rolü yok. Doğayı analaştırıp üretkenlik üzerinden yüceltme arzusu var fakat doğanın limitleri var. Doğanın limitlerinin verdiği tepkilerden biri de iklim değişikliği.”

İklim değişikliğiyle mücadele, toplumsal cinsiyet eşitliği olmadan düşünülemez’

İklim değişikliği ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilişkisi üzerine son yıllarda artan çalışmaların, cinsiyet adaleti olmadan iklim adaletinin olmayacağını savunduğunu anlatan Menekşe Kızıldere, gender – washing yanıltmasına da dikkat çekti:

“Genelde çok uluslu büyük şirketlerin kullandığı “Green – wash” diye bir yöntem var, yeşil yıkama. Bir projeye hem sosyal sorumluluk ayağı katarlar, hem de çevre ayağı. Müthiş çevre projesi gibi gözükür ama aslında çevreye bir katkısı yoktur. Toplumsal cinsiyette de bu durum var, gender – washing diye biliniyor. Vitrine kadınları koyup, kadınlara rol vermeyip, kararların yine erk tarafından alınması, önemli tehlikelerden biri.”

“İklim değişikliğinde artık geri dönüşü olmayan noktaya geldik. İklim değişikliğini durduramayız, sadece adaleti sağlayabiliriz artık. Adalet için de eşitlik gerekli. İklim değişikliği mücadelesinde de adaleti kadınlar sağlayacak. Gezegeni kadınlar kurtaracak.”

Yerel mücadelede de kadınlar hep önde 

Toplantının forum bölümünde, iklim değişikliği ve kadın ilişkisi yereldeki mücadeleden örnekler üzerinden konuşuldu.

Kısacık Altın Madeni ÇED toplantısı

Kaz Dağları’nın Evciler, Güzelköy, Koşuburnu köylerinden Çanakkale’nin Çan ilçesindeki Karadağ ve Dondurma köylerindeki altın madeni mücadelesinde, Çırpılar termik santrali ÇED toplantısının protestosunda kadınların öncü ve etkili olduğu anlatıldı.

Çırpılar Termik Santrali ÇED toplantısı
Karadağlı kadınlar Çanakkale’de altın madeni eyleminde

Son toplantı 8-9 Nisan’da Küçükkuyu’da 

İklim İçin STK Ağı’nın son yüz yüze buluşma toplantısı “İklim Değişikliği ile Mücadalede Strateji Planı Önerileri” başlığıyla 8-9 Nisan‘da Küçükkuyu’da dernek binasında yapılacak. Şükrü Kaygusuz, Özgecan Kara, Ümit Şahin, Mert Altıntaş ve Ayşe Bican’ın da katılacağı toplantıda grup çalışmalarıyla, projeye dahil olan tüm STK’ları kapsayan ortak bir strateji planı çıkarılacak.

Derneğin enerjisi artık güneşten

Birlikte Yeşil Enerjiye projesinin İklim için STK Ağı’nın kurulmasının ve yüz yüze buluşma toplantılarının yapılmasının yanı sıra hedeflerinden biri olan yenilenebilir enerji üretimi için kooperatif gibi örgütlenme modellerinin kurulmasının teşvik edilmesi yolunda da ilk adım atıldı. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin çatısına, 3 kW’lık güneş paneli kuruldu. Derneğin aydınlatma, ses, elektronik cihazları için ihtiyaç duyduğu enerji artık bu panellerden sağlanıyor. Panelin bir benzeri, Küçükkuyu Belediyesi anaokulunun bahçesine de kurulacak.

 

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Atikhisar atıkhisar olmasın: Çanakkale, siyanür nedeniyle 40 yıl sonra susuz kalabilir!

Çanakkale’de 100 bin fazla insanın içme, kullanma ve zirai faaliyetleri için tek su kaynağı Atikhisar Barajı büyük tehdit altında. Barajın su toplama havzası üzerinde planlanan “siyanürlü altın madeni işletmeciliği” Çanakkale şehrini ayağa kaldırdı.

Çanakkale’ye su sağlayan Atikhisar Barajı’nın su toplama havzası üzerinde metalik madencilik işletmesi planlanıyor ve firma son izinleri almak üzere. Bu sebeple, Kazdağı ve yöresinin biricik şehri Çanakkale’de yaşayanlar çok tedirgin. Çanakkale’de hava soluyanlar, su içenler ve tarımsal faaliyette bulunanlar tehlikenin farkındalar.

BirGün’den Mustafa Dermanlı’nın haberine göre, geçen hafta Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi konu üzerine bir toplantı gerçekleştirdi. Şube başkanı Türker Savaş, “Başta Atikhisar baraj suyu olmak üzere yeraltı sularımız bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde kirletilecektir. Kullanılacak siyanür havaya da karşıacağından, havamız da zehirlenecektir. Bu çevre felaketinden Çanakkale’de yaşayan yüzbinlerce vatandaş olumsuz etkilenecektir” dedi.

Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi, İda Dayanışma Derneği, Çanakkale Tabip Odası, Çanakkale Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çanakkale Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği‘nin yaptığı ortak basın açıklamasında, Çanakkale’nin içme ve sulama suyunun sağlandığı Atikhisar Barajı’nın çevresinde faaliyette bulunan maden sahalarının çalışmaya devam etmesi ve işletmeye geçmesi halinde, 40 yıl sonra Çanakkale’nin susuz kalacağına dikkat çekildi. Bölgede ondan fazla metalik madencilik işletmesinin çalışmalarının da sürdüğü dile getirildi.

Basın açıklamasında ayrıca, “Atikhisar Barajı, giderek nüfusu artan Çanakkale’nin içme ve kullanma suyu ile yöredeki tarım alanlarının sulama suyu ihtiyacını karşılayan tek kaynaktır. İlimizde hali hazırda ondan fazla altın-gümüş madeni işletmesi çalışmalarını sürdürmektedir. Bunlardan Lapseki Şahinli-Kocabaşlar maden işletmesi yalan beyanlarla başlangıçta madende kullanılacak suyu olmadığı halde geçici işletme ruhsatı almış, bugünlerde kesin ruhsat almak üzere son hazırlıklarını yapmaktadır. Şahinli işletmesinde olduğu gibi Kirazlı işletmesinde de kullanılacak su yoktur.” denildi.

Çanakkale halkı, yıllardır su kaynakları olan Atikhisar Barajı’na ve suyun önemine dikkat çekmek için, yıllardır şenlikler düzenliyor. Bu kez su toplama havzası başında, Kirazlı-Balaban tepesinde gerçekleşecek olan şenliğe, yediden yetmişe herkes davetli. 2 Nisan Pazar günü, Balaban Tepesi Orman Gözetleme Kulesi’nde gerçekleşecek olan buluşmada aynı zamanda bir basın açıklaması da yapılacak.

Çanakkale’de yaşayanlar, doğa yürüyüş gurupları, esnaf, öğrenciler, kadın erkek çoluk çocuk herkes su kaynakları için kol kola omuz omuza 2 Nisan Pazar gününü bekliyor. Çanakkale yıllardır Atikhisar’ı koruyor ve suyuna sahip çıkıyor. Yetkilileri bu yanlıştan dönülmesi için uyarıyor.

(BirGün)

Bob Dylan Nobel ödülünü almayı kabul etti, hiçbir medya kuruluşu ödül törenine katılmayacak

ABD’li şarkıcı ve söz yazarı Bob Dylan, daha önce törene katılmayacağını açıkladığı tartışma yaratan Nobel Edebiyat Ödülü’nü sonunda almayı kabul etti.

BBC’nin geçtiği habere göre Dylan, bu hafta sonu İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenecek törenle ödülünü alacak.

Dylan’ın ödül için bir konuşma metni hazırlamadığı, bir ses kaydı ile teşekkür edeceği belirtildi.

Hiçbir medya kuruluşu törene katılmayacak

Akademi’den yapılan açıklamada, ödül töreninde hiçbir medya kuruluşu yer almayacak. Yalnızca Bob Dylan ve Akademi üyeleri katılacak.

Sessizliği gizeme dönüşmüştü

13 Ekim’de ödüle hak kazandığının açıklanmasının ardından Dylan sessizliğe bürünmüş, törene gidip gitmeyeceği bir gizeme dönüşmüştü.

75 yaşındaki ünlü şarkıcı ekim ayının sonunda ortaya çıkıp, ödülün kendisine verilmesinin ‘nutkunun tutulmasına neden olduğunu’ söylemişti.

Dylan, İngiliz gazetesi Daily Telegraph’a ‘eğer mümkün olursa ödülü almak için törene gitmeye niyeti olduğunu’ belirtmişti.

Nobel Akademisi ise Dylan’ın ödül törenine katılıp katılmayacağına karar vermediğini açıklamıştı.

Akademi, Bob Dylan’ı “Amerikan şarkı geleneğine yeni ve şiirsel bir ifade tarzı getirdiğini” belirterek ödüle layık bulmuştu.

69 albümü var

Gerçek ismi “Robert Allen Zimmerman” olan 75 yaşındaki Bob Dylan’ın, “Mr. Tambourine Man”, “All Along the Watchtower”, “Like a Rolling Stone” gibi unutulmaz birçok şarkısı bulunuyor.

Bob Dylan, 1962 yılından bu yana toplam 69 albüm yayınlamıştı.

Dylan’ın bugüne dek 11 Grammy ile “Things Have Changed” isimli şarkıyla kazandığı bir de Oscar ödülü bulunuyor.

Bob Dylan, ABD’de 1960’larda ortaya çıkan muhalif ve gelenek yıkıcı şair ve yazarlardan oluşan Beat Kuşağı’nın da temsilcileri arasında.

(T24)