Ana Sayfa Blog Sayfa 3180

TEMA’dan ‘kömür üzer’ kampanyası

Türkiye’nin tahıl ambarı Konya ve Karaman, kömür ocakları ve termik santral tehdidi ile karşı karşıya. TEMA Vakfı, bu durumun gıda güvencesine ve tarımsal üretime vereceği zararlara dikkat çekmek üzere Türkiye çapında “Kömür Üzer” kampanyası başlattı.

Cumhuriyet’ten Özlem Yüzak’ın haberine göre Türkiye’nin tahıl ambarı Konya ve Karaman, kömür ocakları ve termik santral tehdidi ile karşı karşıya. Yaklaşık 24 bin futbol sahası büyüklüğü ile eşdeğer tarım ve mera alanlarından oluşan 18 bin hektarlık bir alan söz konusu olan. Buğdaydan arpaya, şeker pancarından nohuta tonlarca üretimin ve ihracatın yapıldığı milyonlarca elma ve kiraz ağacının bulunduğu bölgeye her biri 600 megavatlık, kömürle çalışan 10 termik santralın yapılması, onlarca kömür ocağının açılması bölge tarımının ölüm fermanı anlamına geliyor. TEMA Vakfı bu durumun gıda güvencesine ve tarımsal üretime vereceği zararlara dikkat çekmek üzere Türkiye çapında “Kömür üzer” kampanyası başlattı.

Dün TEMA yetkilileri ile birlikte bölgedeydik. Karaman’da kömür rezervi üzerinde bulunan köylerden sadece biri olan ve yıllık tarımsal geliri 80 milyon TL’yi aşan Akçaşehirlileri dinledik, çiftçilerle konuştuk. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç “Gelecekte su stresi, yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim gibi sorunlar yaşamamamız için tarım alanlarımızı, verimli topraklarımızı korumamız gerekiyor” dedi. TEMA Karaman Temsilcisi Muttalip Yıldırım ise Karaman’ın tarım ile gıda sanayi ile bütünleştiğini, 33 bin işçiye istihdam yaratıldığını, Türkiye’de işsizliğin olmadığı tek kent olduğunu vurgulayarak “1 milyar 818 milyon ton linyit rezervi var. Ancak kalorisi 800 ila 1300 kalori arasında, çok düşük ve kalitesiz. Nem ve kül oranı yüksek. 25-30 yıl sürecek bir rezerv bu, kömür bitecek ama bu verimli topraklar da bitecek” dedi. Akçaşehirli emekli öğretmen ve çiftçi Sami Tunçer “Neden güneş santralları kurulmuyor” diye sordu.

 

(Cumhuriyet)

HES’çi şirket Fındıklı’da SİT alanı kararının kaldırılması için dava açtı

15 yıldır doğal yaşam alanlarını korumak için mücadele eden, hiçbir HES şirketi, taşocağı ve benzer projelere bir tek kazma dahi vurdurmayan Fındıklı halkı, HES’lere karşı yeni bir mücadele sürecine daha giriyor.

Birgün’den Ömer Şan’ın haberine göre Daha önce Fındıklılı köylüler ve yaşam savunucularının başvurusu ile zamanın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca. Doğal SİT Alanı ilan edilen Arılı Vadisinde, hidroelektrik santrali (HES) yapmak isteyen şirket, SİT kararının kaldırılması için dava açtı.

Fındıklı’da ayrıca daha önceden iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle dava açılan HES için ilçede yapılmak istenen ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Sürecine Halkın Katılımı Toplantıları’, Fındıklı halkı tarafından protesto edilerek iptal edilmiş ve ileri tarihe ertelenmişti. Şirket ve toplantıyı düzenleyen Çevre ve Şehircilik Müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre, ilçede yapılamayan Hayat HES’in ÇED Sürecine Halkın Katılım toplantısının 9 Mayıs’ta yapılacağı bildirildi.

Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Fındıklı Derelerini Koruma Platformu Sözcüsü Avni Ertaş, Fındıklı halkının yeni bir mücadele süreci başlattığını, HES ve benzeri projeleri bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da izin verilmeyeceğini kaydetti.

İlçenin, organik tarım havzası konumunda olan, hayvancılık sertifikalı organik arıcılık ve çay tarımının yapıldığı Yaylacılar Köyü sınırları içerisinde yapılması planlanan Hayat HES projesine ilişkin hiçbir çalışma yaptırmadıklarını anlatan Ertaş, “ÇED toplantısı yapmak istediler, protesto ettik, ertelediler. Referandum öncesinde yapacaklardı, onu da ertelediler, biz yine de tepkimizi ve kararlılığımızı ortaya koydu. Yapılan açıklamalara göre Hayat HES için 9 Mayıs’ta şirket yetkilileri ile ilgili kurum yetkililerinin katılacağı ÇED toplantısı yapılacakmış. Şimdiden onlara nasıl bir karşılama yapsak diye düşünüyoruz” dedi.

 

(Birgün)

Bu okulun bahçesindeki ağaçlarda saka, serçe, ispinoz, güvercin ve kumrular için asılı 20 kuş evi var

Okul bahçelerinin yanından geçerken dikkat kesilecek olursanız bu sıra, çocuk kahkahalarının çığlıklara ulanan coşkusunda, kuş sesleri gelecek kulağınıza. Bahar gelince bahçeyi paylaşmaya başladılar yine aralarında. Çocuklar yorulmak nedir bilmez oyunlarını sığdırmaya çalışırken kısa ders aralarına, süzülerek yaklaşıyorlar bu tatlı telaşa. Zil çalınca çocuklar derse, kuşlar ağaçlara…

Kuşları da çocukları da çok seven, bir arada olmalarını önemseyen, her ikisini de ‘gözlemleyen’ Çanakkale Şinasi ve Figen Bayraktar Ortaokulu‘nun rehber öğretmeni Gülşah Çırnaz, bir oyun önermiş bahçede süregelen bu dostluğa:

Var mısınız kuşlar için yuva yapmaya?

Kuşlar için yuva yapma fikri, geçen bahar çocuklarla birlikte okul bahçesinde kurdukları bostana ‘kurda, kuşa, aşa’ niyetiyle tohum ekerlerken gelmiş akıllarına. Okul yönetimi desteklemiş, Çanakkale Orman İşletme Müdürlüğü ile iletişime geçilmiş. Bahçedeki çam ve çınar ağaçlarını çok seven saka, serçe, ispinoz, florya, güvercin ve kumrular için 20 kuş evi, oradan temin edilmiş.

Seslerinde, hareketlerinde neşeli renkler taşıyan kuşların sadece ahşap rengi bir kuş evine girmesine ne çocuklar ne de öğretmenleri razı gelmiş. Her sınıfa bir kuş evi verilmiş. Çocuklar üzerilerine akrilik boyalarla rengarenk çiçekler, yapraklar, ağaçlar, kalpler, güneşler çizmiş.

Boyama işi bitince vernik çekilmiş. Okul bahçesinin etrafındaki demirlere ‘serilen’ kuş evleri bir hafta boyunca güneşte bekletilmiş. Nihayet kuruyunca ağaçlara asılma, sakinleriyle buluşma vakti gelmiş.

Gülşah Öğretmen, çocukların gün içinde sıkça karşılaştıkları kuşları fark etmelerini, onları daha yakından tanımalarını, seslerinden, tüylerinden hangi tür olduklarını bilmeyi öğrenmelerini istemiş. Kuş evlerini ağaçlara asma etkinliği, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinden Ornitolog İbrahim Uysal‘ın, “Kuş Gözlemciliği ve Çanakkale’nin Kuşları” konulu semineriyle birleşmiş.

Kuş gözlemciliği doğalarında var

Beşinci sınıflardan altmış beş çocuğun katıldığı seminerde ve sonrasında yapılan kuş gözleminde olanı biteni, izlenimlerini Gülşah Çırnaz anlatıyor: “400 mm objektif, fotoğraf makinesi, dürbünler, tripotlar, kuş gözlem kitapları… Görünce çok heyecanlandılar, hepsini kullanmak istediler. İbrahim Hoca onları bilgilendirdi. Ayşe Çınar Küçüksöylemez de kuş evlerinin temini için çok yardımcı oldu. Çocuklar o kadar çok şey biliyorlarmış ki, bu kadarını tahmin etmiyordum. Özellikle köyde gördükleri kuşların isimlerinden, ne zaman geldiklerinden, yuva yaptıklarından bahsettiler.”

“İbrahim Hoca onlara çektiği fotoğrafları gösterdi, şaşırdılar. Kuş gözlemcisi ve fotoğrafçısı Necla Çetin de bize katılarak deneyimlerini anlattı. Çok sevdiler, heyecanlandılar. Kuş gözlemciliği diye bir şey olduğunu bilmiyorlardı. Çocuklar artık daha dikkat edeceklerini söylediler. İbrahim Hoca da algılarının daha açık olacağını belirtti. Öyle de oldu. Sürekli yanıma gelip, ‘İspinoz gördüm, bu florya mıydı, bizim yuvamızda yumurta var sanki öğretmenim’ diyorlar. Çocukların zaten doğal bir merak duygusu var. Bu tarz etkinlikler bunu besliyor ve onları mutlu ediyor.”

Kuş evleri Çanakkale Belediyesi ile Orman İşletme Müdürlüğü’nün desteğiyle, çocukların heyecanlı alkışları eşliğinde ağaç dallarına yerleşti. Okul bahçesinde hem bostan, hem de kuş evleri var şimdi.

Kuşlar ve çocuklar buluşmalı

Gülşah Çırnaz, tüm bunların çocukların doğayla bağını geliştirdiğini, çocukların okula ait ve sorumlu hissettiklerini, öğretmenleriyle farklı etkinlikler yapmanın onlara iyi geldiğini söylüyor ve etrafımızdaki ağaçların, onlara konacak kuşların, kuş evi boyanacak dallarının farkında olmayı hatırlatıyor:

“Kuşları, onların doğmasını, büyümesini, uçmayı öğrenmesini izlemek, doğanın dönüşümünü hissetmek mucizevi bir şey. Kuşların iletişimini, seslerini, hareketlerini, göçünü izlemek beni çok mutlu ediyor. Çocukların da bunu hissetmesi, öğrenmesi çok özel. Onların doğal gözlem yeteneği desteklenmeli. En fazla gözlem yapabilecekleri yer ormanlar, kırlar, bayırlar. Daha sık doğaya çıkmalı çocuklar, kamp yapmalılar, kuş sesleriyle uyanmalılar. Ailelere önerim, bu tarz etkinlikler yapsınlar. Anne, baba bir kuş evi temin edip evde çocuğuyla birlikte boyayıp ormanda bir ağaca asabilir. Eminim bu hem çocuğu hem aileyi mutlu eder. Bunlar hiç zor şeyler değil.”

 

Güneş Dermenci

Seçim demokrasisi: İngiltere’de erken seçim – Ela Bilgin

Bu yazı birikimdergisi.org sitesinden alındı

Antik Yunan siyasal düşüncesinde çokça eleştirilen, modern dünyamızdaysa devletlerin en yüksek aşaması olarak sunulan demokrasinin can çekişmesine tanık olmaktayız. Bu demokrasi krizi ülkemize özgü değil, “demokrasinin beşiği” addedilen devletleri de içine alan küresel ölçekte bir kriz.

Demokrasi/demokratia/demos-kratia, “halkın iktidarı” olarak ve bir eşitlik arayışı içinde Antik Yunan dünyasında ortaya çıkmış [1] ancak öyle herkes de iktidar sahibi bu halktan sayılmamıştı. Günümüz dünyasının demokrasisi ise demos-kratia’dan biraz daha farklı. Zira yine halkın yönetimine atıf yapsa da modern demokrasi, Antik Yunan’daki gibi doğrudan değil, temsille belirlenmiş bir demokrasi. En azından 17. yüzyıl filozofu Thomas Hobbes’tan beri…[2] Demokrasinin temsille belirlenmiş olması, yani temsili demokrasi, demokrasinin nitelediği halk gücünün, “halk için halk adına kullanıldığı ama halk tarafından kullanılmadığı” durumu anlatmakta. Temsili demokrasiyi mümkün kılan seçimlerse “seçen seçilen arasındaki gerçek bir temsil ilişkisini ortaya koymaktan çok, yönetilenlerin kime oy verirlerse versinler, genelde, temsilcilerin ötesinde sisteme rızalarını gösteren bir mekanizma”yı niteliyor. Bunun yanı sıra seçimler sayesinde “bir seçimi öncekinden ayıran süre boyunca, yurttaşlarla parlamento arasındaki ilişki de kesilmiş” oluyor. [3]

Bu çerçevede demokrasinin modern halinin içinde bulunduğu kriz bir yandan sıradan insanların sisteme gösterdikleri rızanın aşındığına, bir yandan da seçimden seçime değil, karar alma süreçlerinin her aşamasında etkin olma taleplerinin güçlendiğine işaret etmekte. Buna karşılık muktedirler/yönetenler ise ellerindeki gücü sürekli yeni bir seçimle tazeleme ihtiyacı içindeler. Her yeni seçim yeni bir sınav, yeni bir risk ve az ya da çok iktidarın bir ölçüde aşınması anlamını taşısa da meşruiyetlerini sürdürebilmek için bunu göğüslemek zorundalar. İngiltere Başbakanı Theresa May’in geçen hafta aldığı erken seçim kararı da bu durumun örneklerinden biri.

May’in Muhafazakar Partisi iktidara geleli henüz iki yıl bile olmamışken ve seçim kanuna göre 2020’ye kadar da iktidarı garantiyken Başbakan erken seçime gitmek istediğini açıkladı. Yine seçim kanununa göre bunun için Avam Kamarası’nın üçte ikisinin onayını alması gerekiyordu. 650 üyeli Parlamento’da 330 Muhafazakar Partili, 229 da İşçi Partili parlamenter bulunuyor. Dolayısıyla muhalefetin desteği olmadan erken seçime gidilmesi mümkün değildi. Ancak durumlarını iyileştirmek ümidiyle İşçi Partisi’nin yanı sıra 54 sandalyeli İskoçya Ulusal Partisi ve 9 sandalyeli Liberal Demokratlar da erken seçime onay verdi. Bununla birlikte muhalifler, Muhafazakarların kendileri lehine çıkan anket sonuçlarına da güvenerek İşçi Partisi’nden oy aşırma ve iktidarı pekiştirme derdinde olduğunu söylüyor ve Theresa May’i fırsatçılıkla suçluyorlar. May’in açıklamaları ise Brexit müzakereleri boyunca ihtiyaç duyacağı güçlü destek ve istikrarı sağlamak için erken seçimin şart olduğu yönünde. Böylece bir yandan selefi David Cameron’ın istifası sayesinde, dolayısıyla seçilmeden göreve gelmiş olmaktan kaynaklanan rıza açığını kapatmak istiyor. Diğer yandan parlamenter sayısını arttırarak, muhalefet içindeki AB yanlılarının ya da sınırlı bir ayrılığı savunanların kendisini yavaşlatmasını engellemek niyetinde. Elbette kendi partisi içindeki AB taraftarlarını elemek de planları arasında.

Aslında Theresa May, göreve geldiği Temmuz 2016’dan bu yana ısrarla 2020’ye dek seçim olmayacağını söylüyordu. Dolayısıyla fikrini değiştirmesini büyük bir sürpriz olarak yorumlayanlar çoğunlukta. Oysa erken seçim kararının zamanlaması bir tesadüf değil. Bu kararın gerekçeleri arasında sayılan, seçimle iş başına gelmemiş olma durumu yeni ortaya çıkmadı örneğin. Referandumun ardından AB yanlısı olduğu için istifa eden Cameron’ın yerine başbakan olduktan hemen sonra bu kararı alabilirdi. Bunun yerine, geleceğini güvenceye alacak adımların tamamlanmasını beklediği anlaşılıyor.

Gerçekten de AB’den ayrılma iradesinin beyan edildiği mektubu Avrupa Birliği Konseyi’ne 29 Mart’ta iletmiş, böylece iki yıl sürecek olan resmi çıkış prosedürünü başlatmıştı. Bunu yapmak, Brexit referandumunun gerçekleştirildiği 23 Haziran 2016’dan itibaren tam dokuz ay sürdü. Hatta bu gecikme Avrupalı liderlerin de tepkisini çekmişti. Buna rağmen ayrılık sürecinin başlatılması, Theresa May’in başbakanlık kariyerinin belki de tek önemli icraatı olarak anılıyor ve anketlere güvenilirse arkasındaki kamuoyu desteğini de güçlendirmiş görünüyor.

Benzer şekilde, May’in ifadesiyle kendisine “siyasal oyunlar oynayan ve Brexit müzakerelerinde İngiltere’nin elini zayıflatma tehlikesi bulunan” muhalefet partileri de parlamenter gelenek içinde yeni ortaya çıkmış değil. Başbakan parlamentodaki “bölünmüşlüğün” erken seçimi zorunlu kıldığını ifade ediyor ve ülkenin “güçlü ve istikrarlı bir liderliğe” ihtiyaç duyduğunu savunuyor. Böylelikle demokratik çoğulculuk bir hamlede bölünmüşlük olurken denetim mekanizmaları da istikrar yolunda harcanıveriyor. Üstelik Başbakan, 2020’de iktidar yorgunu bir partiyle, kazanması güç bir sınava girmektense görevdeki ilk yılında erken seçime gidip 2022’ye kadar en az iki yıl daha koltuğunu sağlama almış oluyor.

Avrupa Birliği’nden kopmanın, ekonominin, ülke içindeki ulusal azınlıkların, göçün ve genel olarak mevcut kapitalist dünya sisteminin tükenişinin yol açtığı öngörülemezlik hâli içinde Muhafazakar Parti hükümeti öncelikle kendi ayrıcalıklı konumunu muhafaza etme telaşında. 8 Haziran seçimlerindeki başarısıysa kampanyası sırasında yurttaşları, koruduğu şeyin kendileri olduğuna ikna edebilmesine bağlı.

Ela Bigin – birikimdergisi.org

Yeni KHK’lar: 484 akademisyene ihraç, evlilik programlarına yasak

Olağanüstü hal (OHAL) kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar ve göreve iade edilenlere ilişkin listelerin de bulunduğu 689 ve 690 sayılı kanun hükmünde kararnameler (KHK) Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı.

689 Sayılı KHK ile aralarında akademik personel ve askerlerin de bulunduğu 3974 kişi kamudan ihraç edildi.

731 kamu personeli görevine iade edildi.

Yurtdışında burslu öğrenim gören 59 kişinin öğrencilikle ilişiği kesildi.

Akademi’de yeni kıyım

689 sayılı KHK ile yükseköğretim kurumlarında görevli 484 akademisyen ve 98 idari personel kamu görevinden çıkarıldı. Daha önceki KHK’lar ile görevden çıkarılan 18 akademisyen göreve iade edildi.

Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Özgür Müftüoğlu, Mersin Üniversitesi’nde “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi imzacısı oldukları için işten çıkartılan akademisyenlerin de aralarında olduğu Dr. Ali Ekber Doğan Yrd. Doç. Dr. Yasemin Karaca, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şener, Yrd. Doç. Dr. Veli Mert, Galip Deniz Altınay, Bermal Aydın, Yrd. Doç. Melahat Kutun, Ar. Gör. Esin Gülsen, Yrd. Doç. Dr. Hakan Mertcan ve Yrd. Doç. Dr. Tolga Tören ihraç listesinde yer alan isimlerden.

OHAL’in ilanından beri çıkarılan yedi KHK ile 5295 akademisyen ihraç edilmiş, bunlardan 113’ü bir başka KHK ile göreve iade edilmiş oldu.

Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (1), Adnan Menderes Üniversitesi (14) , Afyon Kocatepe Üniversitesi (3), Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi (1), Ahi Evran Üniversitesi (1), Akdeniz Üniversitesi (13), Aksaray Üniversitesi (1), Anadolu Üniversitesi (12), Ankara Üniversitesi (10), Atatürk Üniversitesi (27), Balıkesir Üniversitesi (3), Bartın Üniversitesi (2), Batman Üniversitesi (5), Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi (6), Bingöl Üniversitesi (3), Bursa Teknik Üniversitesi (2), Bülent Ecevit Üniversitesi (7), Cumhuriyet Üniversitesi (8), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (43), Çankırı Karatekin Üniversitesi (1), Çukurova Üniversitesi (2), Dicle Üniversitesi (17), Erciyes Üniversitesi (6), Erzincan Üniversitesi (3), Erzurum Teknik Üniversitesi (1), Gazi Üniversitesi (56), Gaziantep Üniversitesi (14), Gaziosmanpaşa Üniversitesi (14), Gebze Teknik Üniversitesi (1), Giresun Üniversitesi (1), Hakkari Üniversitesi (4), Hitit Üniversitesi (6), İskenderun Teknik Üniversitesi (6), İstanbul Teknik Üniversitesi (4), İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (4), Karadeniz Teknik Üniversitesi (18), Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi (3), Kastamonu Üniversitesi (2), Kırklareli Üniversitesi (3), Kilis 7 Aralık Üniversitesi (2), Kocaeli Üniversitesi (2), Manisa Celal Bayar Üniversitesi (1), Mardin Artuklu Üniversitesi (1), Marmara Üniversitesi (4), Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi (10), Mersin Üniversitesi (21), Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi (9), Mustafa Kemal Üniversitesi (4), Nişantaşı Üniversitesi (1), Ordu Üniversitesi (1), Ömer Halisdemir Üniversitesi (1), Pamukkale Üniversitesi (8), Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (2), Sakarya Üniversitesi (10), Selçuk Üniversitesi (6), Sinop Üniversitesi (4), Süleyman Demirel Üniversitesi (39), Şırnak Üniversitesi (1), Trakya Üniversitesi (5), Uludağ Üniversitesi (7), Uşak Üniversitesi (4), Yıldız Teknik Üniversitesi (1), Yüzüncü Yıl Üniversitesi (12).

14 dernek kapatıldı

Bedensel Engelliler Derneği, Denizli Engelliler Derneği dahil 14 dernek ve Yürüyüş dergisi ile Van İpek Yolu Haber Gazetesi kapatıldı, beş dernek ise tekrar açıldı.

Emniyete yeni kadrolar

690 Sayılı KHK ile Emniyet Genel Müdürlüğünün taşra teşkilatına 7 bin çarşı ve mahalle bekçisi kadrosu ihdas edildi.

Evlilik programları yasaklandı

690 Sayılı KHK ile radyo ve televizyonlardaki evlilik programları da yasaklandı. KHK’da evlilik programları “Radyo ve televizyon yayın hizmetlerinde, arkadaş bulma amacıyla kişilerin tanıştırıldığı ve/veya buluşturulduğu türden programlar,” şeklinde tanımlandı.

(Bianet, Yeşil Gazete)

Güneş kooperatifleri Çanakkale’de buluşuyor

İşini Güneşe Dön projesi kapanış toplantısı ve bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri Konferansı, Yeşil Düşünce Derneği ve Troya Çevre Derneği ortaklığında 2-3 Mayıs 2017 tarihlerinde Çanakkale Parion Hotel’de gerçekleşiyor.

Yeşil Düşünce Derneği tarafından  Mart 2016’dan beri süren İşini Güneşe Dön projesi ile Çanakkale bölgesinden çoğu meslek okulu öğrencisi 35 kişiye yenilenebilir enerji eğitimi teorik ve uygulamalı olarak verilmişti.  Proje kapsamında Adatepebaşı köyünde köy sosyal tesisinin ihtiyacını karşılamak üzere 8kw gücünde bir güneş enerjisi santrali kurulmuştu.

Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü, GÜNDER, Boden Hukuk, DGRV (Almanya), EurosolarDK (Danimarka), Folkecenter for Renewable Energy (Danimarka), REScoop (Belçika), WECF (Almanya), EM Normandie (Fransa) ve yereldeki kooperatif temsilcilerinin de katılacağı konferansta kooperatifçilik ve yenilenebilir enerji üretimi farklı yerel deneyimler, yerel yönetimler ve yenilikçi politikalar çerçevesinde birçok açıdan ele alınacak. Konferansta “İşini Güneşe Dön” projesinin çıktıları da katılımcılarla paylaşılacaktır.

Konferansın ikinci gününde gerçekleşecek olan atölye çalışmalarında Türkiye’deki farklı kooperatif ve birliklerden katılacak temsilcilerin mevcut durumları üzerine aktarımları sonucunda yenilenebilir enerji üretiminde istihdam, finans, sorunlar ve çözümler tartışmaya açılacak; öneriler değerlendirilecek.

Konferansın ardından sunum ve atölye çalışmalarından elde edilen verilerin bir araya derleneceği bir rapor hazırlanarak Türkiye’de yenilenebilir enerji ve kooperatifçilik alanındaki henüz sınırlı olan kaynaklara ve yeni kooperatiflerin gelişmesine katkı sunulması amaçlanıyor.

Konferansla ilgili ayrıntlı bilgi

 

(Yeşil Gazete)

Mine Tekman: Deniz çöplerinden çöp denizlerine: Bu sorumluluk hepimizin!

Dünyadaki yıllık plastik üretimi 1950’lerden bu yana 322 milyon tona ulaşmış durumda[1] Plastik hayatımızı öylesine kaplamış durumda ki yaşadığımız zamanları ‘Plastik Çağı’ diye nitelendirenler var.

Yapılan bilimsel çalışmalar, sadece bir yılda bile kıyı ülkelerinde 275 milyon ton plastik atık çıkarılıp bunun 5 ila 13 milyon tonunun şu veya bu şekilde denizde biriktiğini ortaya koyuyor[2]. Ancak suda yüzen plastik miktarı 7000 ile 270,000 ton arasında değişiyor[3] [4]. Denize giden plastik miktarının sadece %1’ini denizde görebiliyoruz. Araştırmalarımıza göre geri kalan miktar ya derin denizlerde ya da mikroplastikler halinde olduğu için gözlerden ırak kalıyor.

Mine Tekman dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri olan denizlerdeki plastik kirliliğini Akgün İlhan’a anlattı.

***

“Yüksek lisansı bitirince tropik denizlerde dalıp renkli balıkları sayarım diye düşünmüştüm ama kendimi buz denizinde çöp sayarken buldum”.

Mine Tekman Kuzey Kutbu’nda

Mine, yazılım mühendisliğinden Kuzey Kutbu’nda dalışlar yapan bir bilim kadını olmaya giden süreci anlatır mısın?  

Bu süreçte en büyük motivasyon kaynağım şans eseri edindiğim dalış ve deniz tutkum oldu. 2006 yılında çocukluk arkadaşım “hadi tüplü dalış öğrenelim, Güney Afrika’ya gidelim” demişti. Dalışa böyle başladım ve deniz yaşamı kafamda gittikçe büyüyen, hiç bir yere sığdıramadığım bir tutku haline geldi. Bir yandan Ortadoğu, Akdeniz ve Afrika bölgesi iş geliştirme yöneticiliği yaparken, öte yandan dalış eğitmeni oldum. Hayalimdeyse işi gücü bırakıp, kendimi tamamen dalışa vermek vardı. Sonunda 2013’te deniz bilimleri eğitimi alıp bilimle uğraşmaya, dalışı da keyif için yapmaya karar verdim. Avrupa’da Erasmus Mundus Deniz Ortamları ve Kaynakları yüksek lisans programına başladım. Sırasıyla Fransa, İspanya ve Belçika’da birer dönem okuyup, Alfred Wegener Enstitüsü’nde (Almanya) denizlerdeki, özellikle de Kuzey Kutbu denizindeki çöp kirliliği alanında çalışmaya başladım. Yüksek lisansı bitirince tropik denizlerde dalıp renkli balıkları sayarım diye düşünmüştüm ama kendimi buz denizinde çöp sayarken buldum. Şimdi iyi ki de bu alana girmişim diyorum çünkü dünyanın en büyük dertlerinden biri denizlerdeki çöp ve plastik kirliliği. Bu alanda bilgi toplayıp, makaleler yazıyoruz. Her sene bir ayımı Kuzey Buz Denizi’nde çalışarak geçiriyorum. 2500 metre derinlikten canlı olarak kameralarla görüntü alıyoruz. Tabi sadece çalışma değil tatil dalışlarıma da devam ediyorum. Mesela iki hafta önce Meksika’da bir dalış gezisindeydim.

“Gittiğim hemen her yerde ciddi miktarda deniz çöpüyle karşılaştım”

Plastik kirliliği denilince aklımıza Hindistan’da veya Çin’de çoğu pet şişlerden oluşan çöp dağları geliyor. Bu çok ciddi bir mesele ama gözlerden daha uzakta yani sosyal algının dışında yaşanan başka bir sorun daha var, denizlerdeki plastik kirliliği. Hakkında çalıştığın bu kirliliği anlatır mısın?

Az önce söylediğim gibi sadece iş için değil, tatilde de dalmak en büyük zevkim. Dolayısıyla şimdiye kadar dünyanın pek çok yerinde dalış yaptım. Gittiğim hemen her yerde ciddi miktarda deniz çöpüyle karşılaştım. Yani aslında deniz çöpleri gözlerden ırak kalma seviyesini çoktan aştı. Verilerle konuşacak olursak, dünyadaki yıllık plastik üretimi 1950’lerden bu yana 322 milyon tona ulaşmış durumda. Plastik hayatımızı öylesine kaplamış durumda ki yaşadığımız zamanları ‘Plastik Çağı’ diye nitelendirenler var. Yapılan bilimsel çalışmalar, sadece bir yılda bile kıyı ülkelerinde 275 milyon ton plastik atık çıkarılıp bunun 5 ila 13 milyon tonunun şu veya bu şekilde denizde biriktiğini ortaya koyuyor. Ancak suda yüzen plastik miktarı 7000 ile 270,000 ton arasında değişiyor. Denize giden plastik miktarının sadece %1’ini denizde görebiliyoruz. Araştırmalarımıza göre geri kalan miktar ya derin denizlerde ya da mikroplastikler halinde olduğu için gözlerden ırak kalıyor.

Görebildiğimiz çöplere dönecek olursak, özellikle plajlarda görülen çöpler çoğunlukla denizden gelip birikenler. İnsanlardaki bu çöplerin bir takım “eğitimsiz” kişiler tarafından plajlara bırakıldığı şeklinde bir algı var. Ancak ille de eğitimsizlikten bahsedeceksek, bu yaklaşım daha bir ‘eğitimsiz’ düşünce şekli. Şunu anlamamız lazım. Bu çöpleri başka birileri denize atmıyor ya da başkaları plajlarda bırakmıyor. Denizlerdeki çöp kirliliğinden bizzat hepimiz sorumluyuz. Kuzey Kutbu’nda yaptığımız araştırmada da bunu kanıtlayan veriler bulduk. Çöplerimizi ayrıştırsak da, paketlesek de düzgün toplama yapılmadığında bu çöpler rüzgârla uçarak denizde sonlanabiliyor. 2015 ve 2016 yıllarında Kuzey Kutbu araştırma gezimizde, gemi hareket halindeyken yüzen çöpleri izledik. “Kuzey Kutbu’nda çöpün ne işi olabilir ki?” derken gördüğümüz çöp miktarları dehşet vericiydi. Tabi ki bir Marmara Denizi kadar kirli değildi ama mesela yüzen kefir kutusu ne işi var Kuzey Kutbu’nda? Geçen sene dalış için Maldiv’deydim orada da kirlilik vardı. Almanya’da bizim enstitünün önünde denizde sürekli çöp görüyoruz. Örnekler sayılamayacak kadar çoğaldı. Türkiye’de de durum vahim. Geçen sene Caddebostan sahilinde yürüyüş yaparken, kıyıdaki çöpleri toplayan görevlilerle sohbet ettim. Her gün tonlarca çöp topladıklarını anlattılar. Türkiye’deki dalışlarımda mutlaka ya bir plastik poşete ya da bir misina parçasına denk geliyorum.

Fotoğraf: Emmanuelle Camallonga (Fotoğraftaki Mine Tekman)

Dünyada okyanusların en derin noktası olan Mariana Çukuru’ndan kutuplara kadar plastik kirliliğinin etkilemediği bir yer kalmamış durumda. Alfred Wegener Enstitüsü, Helmholtz Kutup ve Deniz Araştırmaları Merkezi’ndeki ekibinle birlikte Kuzey Kutbu çevresinde dalışlar yaparak örnekler topluyorsunuz. Bu çalışmadan çıkan en çarpıcı sonuçlar neler?

Kuzey kutbu deniz tabanına (yaklaşık 2,5 km derinde)  gönderdiğimiz kamera ile derin deniz tabanındaki çöp değişimini izliyoruz. Şu anda elimizde 2002-2016 yılları için 5 farklı istasyondan veri var. Yayınlanan makalemizde enlemler arasındaki farkı izleyebilmek için merkez ve kuzey gözlem noktalarına odaklandık[5]. Maalesef analiz sürecini otomasyona tabi tutan bir araç yok. Bu nedenle 2002-2014 yılları arasında 2 istasyondan gelen yaklaşık 7000 fotoğrafı manüel olarak inceledik. Bu süreçte Kuzey noktasındaki çöp miktarının 20 katına çıktığını ortaya çıkardık. Bu korkunç bir rakam! Her sene gittiğimiz araştırma gezilerimizde fotoğraf ve videoları topladıkça incelemeye devam ediyoruz. Bizim araştırmamızın farklılığı, her sene aynı zamanda aynı yöntemi kullanarak, aynı noktalardan fotoğraf ve video örnekleyen tek çalışma olması. Bu sayede yıllar içindeki artışı gözlemleyebiliyoruz.

Bir de LITTERBASE adlı bir veri portalı kurduk.Kuzey kutbu için yaptığımız çalışmalar sırasında farkettik ki deniz çöpleri hakkında dünyada yayınlanan makale sayısı sürekli artıyor. 2005-2010 arası yayınlanan makale sayısı yaklaşık 160 iken, 2011-2013 döneminde bu sayı 200 olmuş[6]. Maalesef deniz çöpü araştırmalarında belli standartlar yok, hala oldukça yeni bir çalışma alanı. Dolayısıyla farklı metotlarla örneklenen ve analiz edilen verileri karşılaştırmak da bu yüzden mümkün olamıyordu. Biz de şimdiye kadar yayınlanmış bütün makaleleri tarayalım, eğer mümkünse bulunan değerleri tanımladığımız belli ölçüm birimleri altında toplayalım dedik. En azından bütün verileri karşılaştıramasak bile, aynı kategoriler altına düşenleri karşılaştırabiliriz diye düşündük. Ve bence en önemlisi, elde ettiğimiz verileri herkesin anlayabileceği biçimde olması. Böylece durumun vahametini bilimsel verilere dayandırarak gösterebiliyoruz. An itibarı ile 1,309 makaleyi içeren LITTERBASE bu şekilde oluştu.

Portalde temelde iki tane haritalandırma gösteriyoruz. Birincisi gözlenen deniz çöp yoğunlukları, ikincisi de deniz çöplerinin canlılarla olan etkileşimleri ve onlara etkileri. Haritalara ek olarak, yine basit grafiklerle topladığımız verileri özetlemeye çalıştık. Denizlerde bulunan çöplerin çeşitleri çeşitlerini gösteren bir grafik var.

Kaynak: http://litterbase.awi.de/litter_graph#

Canlılara nasıl etkilerinin olduğuna dair grafiklerimiz de var. Denizdeki çöplerin kompozisyonuna baktığımızda büyük kısmının plastik kökenli (grinin tonlarıyla gösterilen dilimlerin bütünü) olduğunu görüyoruz. Ortadaki grafik ise kirlilikten etkilenen canlı türlerini gösteriyor. Sırasıyla en fazla etkilenen deniz canlılarının kuşlar ve balıklar olduğu görülüyor. Bu muazzam kirlilik toplamda 1,333 türü etkiliyor. Sağdaki grafik ise çöplerin ölüm oranından oksijen alımına kadar canlılar üzerinde bir dizi olumsuz etki yarattığını gösteriyor.

Kaynak: http://litterbase.awi.de/interaction_graph#

Her plastik atık önünde sonunda mikroplastik oluyor

Bir de mikroplastik kirliliği var. Mikro plastikler diş macunlarımızdan kozmetik ürünlere kadar pek çok yerde kullanılıyor. Bunların denizlerde yarattığı kirlilik ne boyutlarda?

Öncelikle mikroplastikleri diğer deniz çöplerinden ayrı düşünmemek gerek. Deniz çöplerinin asıl görünmeyen yüzü bu mikroplastikler. Tam bir standardizasyon olmasa da 5mm’den küçük plastik parçalarını mikroplastik olarak tanımlıyoruz. Alt sınır ise yok. 10 mikrondan (1mikron, bir metrenin 100000’da biri) küçük olanları tanımlayacak teknolojimiz yok henüz! Birincil ve ikincil mikroplastikler olarak sınıflandırabiliriz. Birincil olanlara örnek kozmetik ürünlerinin içinde olanlar. Peeling özellikli diye adlandırılan bütün ürünlerin içinde lavabolarımızdan geçip atık su tesislerinden sıyrılıp denizlerimize karışan plasik tanecikleri var. Pürüzsüz bir cildimiz olacak diye, besin zincirine bu minik plastik küreleri ekliyoruz. Dünyanın birçok yerinde yasaklanmaya başladı bu ürünler, yakın bir gelecekte tamamen raflarımızdan kalkacağını düşünüyorum. Tabi raflarımızdan kalkmasını beklemeden kullanmaya son vermek daha iyi olur. Ama mikroplastik sorunumuz bunlarla sınırlı değil. Hatta çok daha ciddi olan sorunumuz ikincil mikroplastiklerle. Plastik atıklar denizde güneş ışığın, dalga ve rüzgâr etkisiyle sürekli ufalanıyor ve zamanla mikro boyutlara geliyor. Asıl görünmeyen bilinmeyen atıklar bunlar. Evimin balkonunda çok güneşli bir yerde bağlı bir plastik poşet vardı, bir kaç ay içinde paramparça oldu. Denizlerde dalga ve rüzgârın da etkisiyle birleşince bu süreç çok daha hızlanıyor. Yani denizdeki her plastik atık er ya da geç mikroplastiğe dönüşüyor.

Makroplastiklerin boyutları o kadar küçülebiliyor ki, deniz canlıları bu plastikleri plankton dediğimiz besin zincirinin en altındaki mikroskopik canlılarla karıştırıp besin zannediyorlar. Ya da planktonlar sentetik iplikçiklerini doğrudan besin olarak kullanmaya çalışıyor. Diyeceğim odur ki, The Ocean Cleanup gibi inisiyatifler denizlerden makroplastikleri temizleyebileceklerini iddia ediyorlar. Ancak bu gerçekleşse bile mikroplastiklere ne olacak? Mikroplastikleri temizleyen bir düzenek besin zincirinin temeli olan planktonları da temizleyecektir! Sonrası ekosistemin çöküşü demektir. Büyük plastikleri temizleyelim, parçalanmasınlar, mikroplastik olmasınlar diyenler var. Artık denizlerde bulunan plastik miktarları o kadar arttı ki, hangisini temizleyeceksiniz? Kaldı ki denizlerimizin hacmine göre hala küçük alanları taramış durumdayız. LITTERBASE uygulamamızdan herkes bakabilir, işaretlenmemiş alanlar çöpün görülmediği alanlar değil, hiç bakılmamış bölgeler. Hadi diyelim ki muhteşem bir alet yaptık, deniz yüzeyinin tamamını temizledik. Kuzey kutbundaki araştırmamızla da desteklediğimiz gibi, çöplerin deniz tabanında biriktiğini görüyoruz. Deniz tabanındaki çöpleri ne yapacağız? Gözden uzak olan gönülden de uzak olur deyip görmezden mi geleceğiz? Salt teknolojiyle çözülemeyecek kadar karmaşık bir mesele bu.

Bir de sentetik iplikçikler var. Misal çamaşır makinemizi doldurduk yıkayacağız, içindeki tüm kıyafetler son model sentetik terletmeyen, uçuran, kaçıran kıyafetler. Makineyi bir kere çalıştırdık mı 1900[7]’den fazla sentetik iplikçik önce kanalizasyon sistemine, oradan da denize karışıyor.

Önemli bir başka konu ise ‘plastik adaları’. Dünyada temel deniz akıntıların girdaplar oluşturduğu bölgeler var (Garbage patches). Bu girdaplara giren maddeler çoğunlukla hapis kalıyor, kaçamıyor. Medyada bu bölgelere dair görüntüler makroplastiklerin oluşturduğu adalar şeklinde gösteriliyor. Halbuki bu bölgelerde çoğunlukta olan mikroplastikler. Şimdiye kadar bu bölgelerin beş tanesi tanımlanmıştı. Son araştırmalar gösteriyor ki bir altıncısı da Kuzey Kutbu’nda Barent Denizi’nde oluşuyor[8]. Kuzey Atlantik girdabından Kuzey Kutbu’na doğru akan bir kol var ki bu da Kuzey Kutbu’nda neden son dönemde bu kadar fazla çöp gördüğümüzü açıklıyor.

“Sofra tuzlarımızda bile mikroplastik var”

Resim: Alexis Amann

Mikroplastiklerin canlılara verdiği zararlarla ilgili çalışmalar var mı?

Çok önemli iki yeni makale yayınlandı. İlki farklı ülkelerden sofra tuzlarındaki mikroplastik miktarları üzerine[9]. Evet, sofra tuzumuzda bile mikroplastik var. 149 mikrondan büyük plastikleri incelemişler ve insan sağlığını tehdit eder miktarlar bulunmamış ancak mikroplastik alt sınırı yok henüz. Dolayısıyla daha küçük boyuttaki parçacıkların miktarları araştırmada da belirsiz olarak nitelenmiş. İkinci araştırma çok daha çarpıcı. Şimdiye kadar memelilerde mikroplastik birikimini ve etkilerini inceleyen olmamıştı. Fareler üzerinde yapılan deneylerde mikroplastiğin boyutlarına göre karaciğer, böbrek ve bağırsak dokularında biriktiği görülmüş. Şimdiye kadar yayınlanan makalelerde genelde deniz canlılarının mide içeriklerinde mikroplastik olup olmamasına bakılmıştı. Ama asıl soru işareti bu partiküllerin sindirim sistemini aşıp dokularda birikip birikmemesiyle ilgiliydi. Sorumuzun cevabını almış olduk. Bu makaleyle ilgili bilgiyi paylaştığım Tayland’dan dalgıç arkadaşım harika bir yorum yaptı. “Kalbimizde biliyorduk zaten bunu”. Ayrıca bu mikroplastiklerin enerji ve yağ metabolizmalarında sorunlara yol açtığı ve nörotoksik olduğu da belirtilmiş makalede. Tüm bu bilgileri bir araya getirince ortaya çok basit bir sonuç çıkıyor. Denizde sayısını tam bilmediğimiz ama ölçümleyebildiğimiz kadarıyla çok yüksek miktarda minik plastik parçaları yüzüyor. Bu parçalar besin zinciri sayesinde besin olarak kullandığımız canlılara geçiyor. Bu minik plastiklerin memelilere de zararları var. Yani biz de sürekli mikroplastiklere ve onun zararlarına maruz kalıyoruz. Bunun insan sağlığına etkileri ne olacak, hep birlikte yaşayıp öğreneceğiz.

Plastik atıklar canlıları, biyoçeşitliliği ve habitatları olumsuz etkiliyor.

Fotoğraf: Francis Perez

Bir yanda plastik ürünlerin neredeyse hepsinde bulunan Bisphenol A ve BPA gibi zehirli kimyasallar balıkların üreme sistemlerine etki ederek endokrin üretimini engelliyor ve üremelerine engel oluyor. Öte yanda Norveç’in Sotra adasında karaya vuran bir balinanın plastikleri yiyecek sanarak yuttuğu ve midesi dolduğu için besinsizlikten öldüğü ortaya çıkıyor. Denizlerdeki plastik kirliliği ekosistem ve deniz canlıları üzerinde ne gibi farklı etkiler yaratıyor?

Plastikleri denizanası sanıp yiyen kaplumbağalar, balıkçı ağlarına takılıp ölen yunuslar, anlattığın balina, plastik parçalarını yiyecekle karıştırıp sindiremediklerinden mideleri dolan ve besin alamadıkları için ölen deniz kuşları… Örneklerin çeşitliliği her geçen gün artıyor. Medyanın plastiğin deniz canlılarına zararlarından anladığı da genelde bu örneklerle sınırlı kalıyor. Birkaç gün önce geçen sene topladığım örneklerimi incelemek üzere kuzeyde Helgoland diye bir adadaydım. Adanın uçurumlarında sümsük kuşları yaşıyor. Yürüyüşe çıktığımda gördüm ki hepsinin yuvalarındaki temel malzemelerden biri balık ağlarından kalma plastik iplik parçaları! İnanamadım, daha önce hiç farketmemiştim.

Zehirli kimyasallar konusunda haklısın, canlıların üreme sistemlerine zarar veriyor. Sadece balıkların değil bize de etkisi aynı. Mikroplastikler besin zincirine girmeye başladığına göre bu kimyasallar bizim bünyelerimize de giriyor demektir. Enteresan olan şu ki aslında plastikler karbon bileşikleri, bizim gibi. Normalde zararlı olmayacak bir madde, daha uzun süre dayansın diye eklenen kimyasallar yüzünden böylesi zararlı bir çılgınlığa dönüşmüş durumda.

Yalnız bu hepten karanlık senaryoya rağmen bir şeyleri değiştirmek için hala çok geç olmadığını belirtmekte fayda var. Bu kimyasalların canlılara etkileri laboratuar deneyleriyle araştırılıyor. Bu deneylerde net sonuçlara ulaşmak adına bazen gerçekte olmayan miktarlar canlılar üzerinde kullanılabiliyor. Deniz plastik çöpleri çok fazla miktarlarda olsa da, önlem almak, gidişatı değiştirmek için hala vaktimiz olduğunu düşünüyorum.

Çöplerin deniz tabanında biriktiğine dair güçlü kanıtlarımız var. Hala derin denizler hakkında bilgimiz çok kısıtlı. Öyle ki ayın yüzeyi hakkında daha çok bilgi sahibiyiz. Kuzey Kutbu derin denizde yaptığımız araştırmamızda gözlemlediğimiz çöplerin %56’sı bir biçimde deniz canlılarıyla etkileşim halindeydi. Örneğin neredeyse tüm plastiklerin, suyu filtreleyerek beslenen derin deniz süngerlerine takılmış durumda olduğunu gördük. Bu takılmalar, deniz canlılarının dokularını aşındırıp zarar veriyor. Ya bu canlılarla beslenen yırtıcıların işi kolaylaşıyor, ya da bunlar enfeksiyonlara neden oluyor. Öte yandan bazı deniz canlıları çöpleri yerleşke olarak kullanıyorlar. Özellikle derin denizin çoğunlukla kumlu tabanında yerleşke olarak kullanılabilecek sert maddeler canlılar için faydalı gibi gözükse de, uzun vadede o bölgedeki biyoçeşitliliği olumsuz etkiliyor. Atlantik’in batısından doğusuna yüzerek geçen çöpler olduğunu biliyoruz. Bu çöpler de üzerlerinde canlıları taşıyor ki, yayılmacı türler hatta zararlı patojenler bunlara dâhil olduğu için ulaştığı bölgedeki biyoçeşitlilik tehlikeye atılıyor.

“Çöplerimizi poşetlere koyup ağzını sıkıca kapatıp çöp kutusuna atınca kendi kendine yok olduğunu sanıyoruz!”

Fotoğraf: Ray Van Eng

Peki, plastiklerin denizlerde ve karada birikmesine engel olmak için neler yapılması lazım? Bireysel olarak plastik kullanımını kısıtlamak yeterli mi yoksa daha büyük ölçekte kolektif çözümlere mi ihtiyaç var?

İkisi de… Ama bence plastik karşıtı hareketlere ivmeyi kazandıracak olan tabi ki bizleriz. Bizler tüketim alışkanlıklarımızı değiştirip bunu üreticilere dayatmak durumundayız. Peeling ürünlerinin ya da tek kullanımlık poşetlerin tüm dünyada yasaklanmaya başlaması çok sevindirici. Kimsenin aklına bile gelmeyen bir örnek vereceğim. Kahveciye gidip orada oturacak olmamıza rağmen tek kullanımlık kaplarda kahve içiyoruz. O kapların tepesinde etrafa dökülmesin diye mutlaka bir plastik kapak oluyor. Kahveciye gidip oturacaksak tek kullanımlık kabı reddetmek ya da hiç olmazsa tepesindeki plastik kapağı almamak bile önemli. Ne yaptığımıza dikkat eden bir başkası da aynı şekilde davranmaya başlarsa belki de zincirleme bir bilinç yaratmak mümkün olabilir. Mevcut şartlarda en azından tek kullanımlık poşetlerimizi birden fazla kez kullanalım. Çok ama çok tüketiyoruz, üretim koşullarını araştırmıyoruz, plastiğin çözünme süreçlerini incelemiyoruz, tekrar kullanmıyoruz, evimizde çöplerimizi poşetlere koyup ağzını sıkıca kapatıp çöp kutusuna atınca kendi kendine yok olduğunu sanıyoruz!

Bir de tüketici algısı ile ilgili çok ilginç bulduğum başka bir konu var. Sosyal medyada plastik çöpler hakkındaki paylaşımları sürekli takip ediyorum. Ne zaman ki plastikleri denizden “temizleyen” bir alet önerisi geliyor ya da plastik yediği düşünülen bir canlı keşfediliyor, ortalık ayağa kalkıyor ve paylaşan paylaşana. Çünkü algımız hala biz tüketelim, illa ki temizleyen bulunur şeklinde. İnsanların acilen, çok geç olmadan bu şekilde düşünmekten vazgeçmesi gerekiyor. İlkokullardan itibaren ders programlarına plastik çöpler ve mikroplastiklerin ders konusu olarak eklenmesi çok güzel olurdu.

Geçtiğimiz aylarda güzel bir gelişme oldu. Türkiye Perakendeciler Federasyonu Yönetim Kurulu tarafından 28 Mart’ta yapılanı açıklamaya göre, 1 Ocak 2018’den itibaren Türkiye’deki tüm market ve mağazalara naylon poşet yasağı uygulanacak. 2010 verilerine göre Türkiye denizlere en çok plastik atık atan ülkeler arasında 14. olmuştu. Dünyada 28 ülkede ve 20 ABD eyaletinde naylon torba kullanımı yasaklandı veya ücretlendirme yoluyla azaltılmaya çalışılıyor. Bizde de bu karar hakkıyla uygulanırsa güzel bir gelişme. Buna ne diyorsun?

Türkiye’deki çöp poşeti yasağını bilmiyordum. Bence çok ilginç bir deneyim olacak. Zira Türkiye’de her markete gittiğimde kendi getirdiğim poşetleri kullanabilmek için savaş veriyorum. Bir de mesela meyve sebze alıp, hepsini ayrı poşetlere koyup, sonra o poşetleri bir daha büyük poşete, o da belki yırtılır diye bir daha poşete koyanları görüyorum. Plastik poşetler Türkiyeli insanın ruhuna işlemiş durumda. Onlarsız hayatın nasıl zor olacağına dair film bile çekilebilir…

Kaynakça

https://www.nature.com/articles/srep46173#supplementary-information (2017).

[1] PlasticsEurope. Plastics-The Facts 2015: An analysis of European latest plastics production, demand and waste data. 1-38 (2016).

[2] Jambeck, J. R. et al. Marine pollution. Plastic waste inputs from land into the ocean. Science347, 768-771, doi:10.1126/science.1260352 (2015).

[3] Cozar, A. et al. Plastic debris in the open ocean. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America111, 10239-10244, doi:10.1073/pnas.1314705111 (2014).

[4] Eriksen, M. et al. Plastic Pollution in the World’s Oceans: More than 5 Trillion Plastic Pieces Weighing over 250,000 Tons Afloat at Sea. PLoS One9, e111913, doi:10.1371/journal.pone.0111913 (2014).

[5] Tekman, M. B., Krumpen, T. & Bergmann, M. Marine litter on deep Arctic seafloor continues to increase and spreads to the North at the HAUSGARTEN observatory. Deep Sea Research Part I: Oceanographic Research Papers120, 88-99. doi:http://doi.org/10.1016/j.dsr.2016.12.011 (2017).

[6] Ryan, P. G. A Brief History of Marine Litter Research. 1-25, doi:10.1007/978-3-319-16510-3_1 (2015).

[7] Browne, M. A. et al. Accumulation of microplastic on shorelines woldwide: sources and sinks. Environ Sci Technol45, 9175-9179, doi:10.1021/es201811s (2011).

[8] Van Sebille, E., England, M. H. & Froyland, G. Origin, dynamics and evolution of ocean garbage patches from observed surface drifters. Environmental Research Letters7, 044040, doi:10.1088/1748-9326/7/4/044040 (2012).

[9] Karami, A. et al. The presence of microplastics in commercial salts from different countries. Scientific Reports7, 46173, doi:10.1038/srep46173.

Röportaj: Akgün İlhan

(Yeşil Gazete)

[Kedi-Siz] Sevinç Erbulak: Kavin’imin ilk kelimesiydi kedi. Anne baba değil de kedi

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Erbulaklar,

Onlar üç nesil kedici… Anası, küçük danası, kendisi hepsi kedici… Bugün bize ortancası konuşuyor. En çok sevdiğim…

Üstelik sadece kedici değil, yeşil, adil, isyankâr ve harika bir oyuncu o . Çevreci, az ile yaşayan, köy hayali kuran, sosyal her işin altından o çıkıyor.

Ne yaptılarsa susturamadılar onu. Ailesinden öyle görmüştü çünkü. Aile önemli tabi…

Tüm yaptıkları yetmiyor bir de yeni oyuncular yetiştiriyor. Meslekten aldığını mesleğe yatırmak nasıl da büyük erdem. Afife Jale yaşasa eminim alnından öperdi. Şimdi kendi gibi güzel insanlar ile oynuyor.

Bizde beraber güzel işler yaptık, yine de yapacağız. Durmak yok!

Çünkü o Sevinç Erbulak

***

3 – Sevinç Erbulak: Kavin’imin ilk kelimesiydi kedi. Anne baba değil de kedi

Tolga Öztorun: Ben seni tanıdım tanıyalı (galiba biraz uzun oldu) kedilerin var. Bunu örnek olsun diye sormak istiyorum daha çok. “Kedi ile büyümek ve çocuğunu kedi ile büyütmek”… Mesela büyürken kediler olmasa nasıl bir Sevinç olurdun?

Sevinç Erbulak: Büyürken kediler olmasa anlayamazdım nasıl kurak bir insana dönüşeceğimi. İnsan kedisi yoksa bilemez ki neleri teğet geçtiğini. Kediler benim mutluluk kaynağım, benim rehberlerim; en yakın dostlarım onlar benim. Kedisiz bir eve misafirliğe gittiğimde bile  kendimi o kadar yalnız hissederim ki. Annemin ve babamın sayesinde kendimi bildim bileli kedilerleyim. Sonra seni tanıyıp kedi beslemenin tüm inceliklerini de öğrendim. Daha ne isterim?

Kedi ile büyümek, sakin öğleden sonralar, oldukça hareketli geceler demek. Kedi ile büyümek onlardan paylaşmayı öğrenmek ve bunu hayatında da uygulamak demek. Aşığım hepsine. Aşığız hepsine.

Tolga Öztorun: Kızın Kavin bizden daha da tutkun bir kedici… Sadece evdekiler değil, sokaktakiler de onun derdi, tüm kış onlar için uğraştı…  Gerçi şanslı bir çocuk, ona göre kedi zaten evde yaşayan aile bireyi… Anlatsana bize onun kedilerini… Kavinin kedili hikâyelerini…

Sevinç Erbulak: Kavin tam bir kedikolik. Kavin’imin ilk kelimesiydi kedi. Anne baba değil de kedi. Konuşmasını sabırsızlıkla beklediğimiz bir yaz günü bahçedeki kediye bakıp bana ” a a kedi” demişti birden. Ne bekliyorduk ki?

Ben ona hamileyken uzun süre bir günlük tutmuştum.

Lütfen yağmur yağdığında taşlara çıkan sümüklüböcekleri fark eden ve onları çimene taşıyan bir kızım olsun diye yazmıştım. Ve bilir misin? aynen öyle oldu. Kavinim, her şeyi fark eden bir genç kız.Ben bunu kedilerle iç içe büyümesine bağlıyorum. Onlardan o kadar çok öğrendi ki? Okuldan eve geldiğinde sırayla hepsini öpmesi, sokak hayvanlarına barınak inşa etmesi, proje geliştirmesi, okul ödevlerine mutlaka onların dertlerini anlatan çözüm önerili projeler çizmesi hep bu kedili yaşamın ganimeti. Ne kitapsız ne kedisiz yani ;)

Tolga Öztorun: Mesela günün birinde bir çocuk kitabı yazsan, Kediler ve çocuklar üzerine olsa, Nasıl bir şey olurdu? Neden sürekli gülüyorsam bu soruyu sorarken!

Sevinç Erbulak: Günün birinde bir çocuk kitabı yazsam kavin onu mutlaka resimlerdi. Hatta belki de resimliyordur. Hatta belki kızımızın ismi Titi olabilir ve kedilerle konuşabilme süper gücüne sahiptir. Titi ve kediler sokak hayvanlarının daha uzun ömürlü olabilmeleri için bir dernek kurmuş olabilirler ve şahane fikirlerini hayata geçirmek üzerelerdir ;))) kim bilir?

Günün birinde bir çocuk kitabı yazsam içinde sadece çocuklar ve kediler olur. Bilge Karasu’ya bir selam çakarız ve kitabın adı ” ne masalsız ne kedisiz” olur. Olur mu? Olur :)

Sokaklardaki hayvanların can güvenliğini de ömürlerini de çok önemsiyorum. Bu konuda çocukları bilinçlendirici bir kitap olur diye düşünüyorum.

İçimden böyle geçti yani ;)

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın, Seni seviyorum

Sevinç Erbulak: Bir nedenle kediniz olamıyorsa tabii bunun nasıl bir nedeni olabilir bilemedim ama lütfen çevrenizdeki hayvan dostlarına mama yardımı yapmayı ihmal etmeyin. Sokaktaki yardıma muhtaç hayvanları görmezden gelmeyiniz. Bu dünyayı onlarla paylaşıyoruz, paylaştıkça çoğalacağımızı kendinize hep söyleyiniz.

Söyleyin bana yavru bir kedinin içi minik tüylerle kaplı kulakları ve tozpembe patilerinden daha güzel bir şey var mı bu kara Dünyada?

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

“Babil’den Sonra” her cumartesi 16.00’da Açık Radyo’da!

Yaklaşık 50 senedir dünyanın radyo bahçesinde, avcı- toplayıcı bir radyo gezgini gibi, seslerin, sözlerin, şarkıların peşi sıra geziniyorum, beğendiklerimi de topluyorum.

29 Nisan’ dan başlayarak 25 hafta boyunca her cumartesi 16.00’ da, hayatımda bir iz bırakan, rüzgâra bırakılmış sesleri, sözleri, şarkıları sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

2016 Mart ayından bugüne Yeşil Gazete’ ye yazdığım yazılarla, hazırladığım haberlerle katkı vermeye çalışıyorum. Geçtiğimiz ay “Radyo Günleri” yazısında radyo ile başlayan tanışıklığımdan ve bugün de özellikle Açık Radyo ile süren yol arkadaşlığımdan söz etmeye çalışmıştım.

Açık Radyo da kurucularıyla, emekçileriyle, program yapımcılarıyla ve dinleyicileriyle birlikte tıpkı Yeşil Gazete gibi bir kolektifin ürünü. Bu kolektifin 20 yıldan beri bir dinleyici olarak parçasıyım. Açık Radyo bu sürede benim için bir okul oldu diyebilirim. Açık Radyo ezbere yer olmayan, birlikte tartışılan, birlikte üretilen, birlikte öğrenilen bir okul. Devam zorunluluğu yok, ama bazı dersleri kaçırınca kendimi gerçekten eksik- rahatsız hissediyorum. Bir işte çalıştığım zamanlarda iş görüşmelerimi, dinlemek istediğim program sonrasına ayarlardım. 1990’ lı yıllarda bir dönem İstanbul’ un değişik semtlerinde kiralık evlerde oturdum ve aradığım ilk şey radyo yayınlarının o eve ulaşıp- ulaşmadığıydı. Gerisi bir şekilde hallolurdu.

Bugün Yeşil Siyaset Platformu’ nun da bir üyesiyim ve beni Yeşil Düşünce’ ye- Yeşil Siyaset’ e taşıyan en önemli araç Açık Radyo oldu.

Bugün de doğduğum köyde, Küçükçekmece Gölü’ nün kuzeyinde, Sazlıdere sulak alanının hemen kenarında bir yerde yaşıyorum. Bir zamanlar burası endemik dokusuyla İstanbul’ un en önemli, biricik doğa parçasıydı. Şimdilerde her sabah Sevgili Can Tombil ve Ömer Madra’ nın sesiyle dinlediğimiz saatli maarif takvimi günlerinde, orada radyoyla tanışmıştım ve artık o günler çok gerilerde kaldı. Artık takvimde yazan doğa olayları hiç gerçekleşmiyor ya da zamanında olamıyor. Örneğin leyleklerin köye, sazlıklara gelme zamanı geçti ve hala ortada yoklar!

İklimler değişti. Bizler değiştirdik! Suçu sisteme yüklemek en kolay yol. Oysa ki sistem değimiz şey bizlerden bağımsız bir şey değil.  Doğayı insana sunulmuş bir nimet, bir kaynak olarak gördük ve tükettik. Hem de ürettiğimizden daha fazlasını tükettik. Ve şimdi dünya bir kez daha ahir zamanlardan geçerken nerede yanlış yaptığımızı düşünmek ve Araf’ ta bir yerlerde duran, bizimle aynı kaderi yaşayacak olanlarla yeni bir hayatın YEŞİL SİYASETİNİ yapmak ve kendimizden başlayarak, hayatı yeni baştan, farklı bir biçimde yeniden örgütleyebilmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum.

Aynı mavi gökyüzü altında yaşıyoruz ve yeşil gezegenimiz ilk kez insan kaynaklı nedenlerle ve bir kez daha yaşamın sona ermesi meselesi ile karşı karşıya. Zamanın ruhunu anlamada, yeni bir hayatı kurmada sanatın- müziğin evrensel dilini önemsiyorum. Babil’den Sonra ayrışan dillerimizi ancak sanatın diliyle yeniden çakıştırabiliriz. Bu dil geçmişe, eski değerlere sıkıca tutunma çağrısı yapan bir dil olmamalı. Bu dil karanlık günlerin ardında aydınlık günlerin geleceğini müjdeleyen saf bir iyimserliği de içermemeli. Bir şeyler biliyoruz ama hazır cevaplarımız yok. Ezberlerimiz var belki, ama onları da bir an önce terk edebilmeli, güncelleyebilmeliyiz.

Neden “Babil’ den Sonra?”

Babil geçmişte kalan bir uygarlık kalıntısı değil. Bir fikir, bir düşünce aynı zamanda. Bir ütopya veya bir distopya. Kim nasıl isterse öyle değerlendirir. Babil (Babylon)  üzerine birçok anlamlar yüklenmiş, insanın Tanrı’ya ulaşmaya çalışmasının bir sembolü olan, tanrılaşmaya çalışmanın getirdiği felaketle özdeşleşmiş ilk mega kenttir.

İnsanların ilk zamanlarda tanrılaşmak gibi MEGA meseleleri yoktu. Uçsuz bucaksız doğanın içerisinde birlikte gezip, birlikte avlanıp doğaya karşı önce ayakta kalmayı başardılar. İlk zamanlarda doğadaki gürültüyü- sesleri taklit edip, insanlaştırmaya başladılar. Ki bu seslerin de hala gökyüzünde bir yerlerde, rüzgârın önünde dolaştığını düşünüyorum.

Gelişen el becerileri aklı tetikledi. Akıl el becerilerini sanata dönüştürdü. İnsanlar iş aletleri ürettiler, toprağı işlemeyi öğrendiler ve günü geldi yerleşik düzene geçtiler. Birlikte üretip, üretileni paylaşmayı öğrendiler. Bir yandan iş yaparken diğer yandan dans etmeyi ve şarkı söylemeyi öğrendiler. Sonra bu sesler kelimelere dönüştü. Yaşadıklarını kayalara resmettiler. Heykeller yaptılar.

Ama bir gün içlerinden birisi kalabalıklardan daha farklı olabileceğine,  bir tanrı olabileceğine hükmetti ve üretilenden daha çok pay alması gerektiğini düşündü. İş aletleri silaha dönüştü. Daha aşağıdakiler tanrının her zaman bolluk ve refah içerisinde yaşadığına inandırıldı. Eşit şartlarda yaşamın adresi olarak öbür dünyaya işaret edildi ve bu dünyanın bir geçici durak olduğu fikri hâkim kılındı.

Bob Marley’ in bir şarkısında “Babil sistemi kanımızı emiyor” dediği sistem binlerce yıl önce kuruldu ve bugün de bu sistem çalışıyor.

Asurlu’ lar “Tanrı’ nın kapısı” diyorlardı bu kente. Tarihin ilk mega kenti, hukuki metinlerin ilk başkenti Babil görkemli binaları ve asma bahçeleriyle bu bolluğun, refahın ve bereketin de simgesiydi. İnsanlar için tanrı katına, bolluğa ve refaha ulaşmak da ancak burada mümkün olabilirdi.

Mitolojiye göre tanrının Kapısı olarak gördükleri bu kentte yaşarken bir gün, güçlerini birleştirerek tanrılarına, MARDUK’ a ulaşmak ve zenginliğinden, yaşadığı bolluktan paylarına düşeni alabilmek için bir kule inşa etmeye kalkıştılar. Bu insan kibiri Marduk’ u çok kızdırdı. Bunun üzerine Marduk, Babil’de insanların birbirlerini bir daha anlamamaları için farklı dillerde konuşarak büyük bir kopuş yaşamalarını sağladı. Babil kulesinin yıkılmasından sonra İnsanlar bildikleri ortak dilden mahrum kaldılar ve dünyanın dört bir tarafına dağılarak farklı diller, kültürler inşa ettiler.

Babil’in fetheden en ünlü komutan Büyük İskender’in bile Babil’e adım attıktan sonra kendisini bir anlamda tanrı ilan etmesi ve sonra hastalanarak ölmesi, bu metaforu kuvvetlendiren tarihi olaylardan birisi olarak değerlendirilebilir.

Bana göre günümüzün Babil’ i de, kapitalizmin mega kenti New York’ tu. İkiz Kuleler’ in yıkılışı da Babil Kulesi’ nin yıkılışına çok benziyordu. İngilizce’ nin günümüzün ortak dili olduğunda hem fikiriz sanıyorum. Britanya Krallığı’ nın sömürgeci- yayılmacı hegemonik yapısı bu dili bütün dünyada hâkim kılmıştı. Britanya Krallığı’nın Amerika kıtasındaki egemenliğinin yıkılmasının ardından ABD’nin kendi özgürlüğünü ilan etmesi ve dünyaya egemen bir güç haline gelmesi, bana Babil’ in tarihini anımsatıyor.

Kapitalist dünyanın tanrısı olan paranın en görkemli sembollerinden olan Dünya Ticaret Merkezi çağımızın Babil Kulesi gibi New York’un göbeğinde yükselmişti. 11 Eylül saldırısıyla yıkılan İkiz Kuleler ‘in ardından ABD’nin operasyonuyla dünyada insanlar arasında büyük bir ayrışma yaşanmış, ABD orduları bir zamanlar Babil’ in kurulduğu toprakları işgal etmişti. Bugün de bu topraklarda yaşayan insanlar savaşın pençesi altında kıvranıyorlar. Ortadoğu, Avrupa, ABD, Çin ve Rusya’nın birbirlerine çok yaklaştıkları bir dönemde gerçekleşen bu saldırıyla tekrar birbirilerinin uzağına itildiler. Tıpkı Babil Kulesi’nin ardından ayrı dilleri konuşmaya başlayan insanlara dönüştük bir anlamda. Bu çatışmalı, gergin ortamın bedelini dün olduğu gibi en altta kalan insanlar ve doğa ödeyecek. Ödüyor da. Mavi- Yeşil gezegenimiz artık yoruldu ve iklim değişikliğiyle alarm vermeye başladı.

Bu videoda The Playing for Change Band müzisyenleri Manu Chao’ nun şarkısında onunla birlikte: Acımla tek başıma gidiyorum/ Cezamı çekmeye gidiyorum/ Kaderim yasayı çiğnemek için koşmak/ Büyük Babylon’ un yüreğinde kaybolmuşum/ Belge taşımadığım için bana yasadışı (Clandestino) derler/ Kuzeyde bir şehre gittim/ Çalışmaya/ Hayatımı Cebelitarık ile Ceuata arasında bıraktım/ Denizde bir çizgiyim/ Şehirde bir hayalet/ Otorite yaşamımın yasaklanacağını söylüyor/ Bana yasa dışı derler/ Ben bir yasa tanımazım/ Siyah ve yasa dışı- Mano Negra/ Kolombiyalı yasadışı/ Kübalı yasa dışı/ Afrikalı yasa dışı/ Marihuana yasa dışı diyorlar.

Sanatçılar çoğu zaman Babil’ i ezilen halkaların bir simgesi olarak betimlediler. İnsanlar arası eşitsizliği yasalaştıran Babil’i Bob Marley ve günümüzdeki pek çok Raggae sanatçısı da mısralarında lanetle anarlar. Raggae ile özdeşleştirilen “Rasta” da yine Babil’e karşı protest bir duruşun sembolüdür. Babil’in baskı ve köleliğe dayanan dünyasından kurtulmak için saçlarını uzatan ve taramayan “Rastafaryanlar”, bu şekilde Tanrıların kralı olarak gördükleri Jah’ın onları saçlarından tutarak kurtuluşun sembolü olan Zion şehrine götüreceğine inanırlar. Rastafaryan kültüründe Babil, mevcut kapitalist düzeninin ve sömürü sisteminin sembolüdür. Özellikle Jamaika’da Babil cümle içerisinde bir lanet kelimesi olarak kullanılır.

…İnsanlığın Babil’le mücadelesi bitmeyecek gibi, ya dünya bir gün Babil olacak ya da Babil yıkılacak. Ama yıllardır Raggae dizelerinde bile yıkılamayan bir sistemi, bir fikri yıkmak nasıl mümkün olacak? New York, Roma, Paris, İstanbul, Tokyo belki çağlar sonra toprak olacak adı unutulan birçok şehir gibi, ancak Babil hep orada olacak. Çünkü Babil, duvarların ardına değil insanlığın en büyük mücadelesinin ardında saklı bir şehir…

https://www.youtube.com/watch?v=nIHWfCUDpPc

Programın cıngıl müziği de olan bu şarkıda The Playing for Change Band müzisyenleri Üzülme kardeşim, bu dünyada hepimiz aynıyız. Barışı birlikte gerçekleştireceğiz. Kalplerimiz yakın ve güzel duygularla, titreşimlerle yüklü. Kalbimizin ritmini takip edelim.diyorlar

***

Bugünlerde kiminle konuşsam Türkiye toplumunda bir ayrışmadan, giderek yaşam tarzlarının çatışması olasılığından söz ediyor. Hayatın rengi baskın iki renkten oluşuyor. Her iki renk de kendisini BEYAZ diğerini SİYAH olarak tanımlıyor. Oysa ki başka bir renk daha var: GRİ. Tek başına iç karartıcı gibi görünse de, diğer tüm renkler bir an önce griden sıyrılıp kendi olmaya çabalasa da, SİYAH ve BEYAZ çoğu zaman buna pek de alan açmıyor… Hayatı SİYAH’ ın ve BEYAZ’ ın dışında yer alan bu GRİ alandan kendi renklerimizle zenginleştirebilir, renklendirebilir ve değiştirebiliriz diye düşünüyorum …

Ben gri alanda yer alan renklerden YEŞİL de kendimi daha rahat veu mutlu hissediyorum.  Yeşil, dün olduğu gibi bugün de farklı tonlarıyla grinin bir yerlerinde devinim halinde ve müziğin- sanatın bu devinimi kuvveden fiile taşıyabileceğini düşünüyorum.

 

Bu videoda The Playing for Change Band müzisyenleri, yaşadığımız dünyayı ancak el ele tutuşup, şarkılarla, müzikle, özgürlük ve adaletin hâkim olduğu daha iyi bir yer haline getirebileceğimizi söylüyorlar

29 Nisan Cumartesi 16:00’ da Açık Radyo’ da başlayacak olan Babil’ den Sonra kâinatın UMUT VAR; UMUT DOĞADA, İNSANDA VE ŞARKILARDA diyen tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine açık, YEŞİL bir program olacak. Ağırlıklı olarak dünyadan ve Türkiye’ den her türlü müzikler dinleyeceğiz. Olabildiği kadar sokaktan şarkıları, sesleri dinletmeye çalışacağım. Ama zaman zaman muhabbet de olacak, şiir de, rüzgara bırakılmış diğer sesler- sözler de olacak. Programın ilerleyen günlerde dinleyenlerin de katılımı- önerileriyle katılımcı bir forma dönüşmesini arzuluyorum. Bir anlamda yürürken öğrendiğim(iz), öğrenirken kolektif formunu vermeye çalıştığım(ız) bir radyo programı olmasını umuyorum.

Başlarken ilk sözümüz, Açık Radyo hep açık kalsın; gözümüz hep Yeşil Gazete’ de, kulağımız hep Açık Radyo’ da olsun; sesler, sözler, müzikler, sevgi ve muhabbet eksilmesin hayatımızdan olsun. Sonrasında sözlerimizi hep birlikte çoğaltırız.

29 Nisan Cumartesi 16.00’ da 94,9’ da Açık Radyo’ da buluşmak üzere.

 

Ercüment Gürçay

555k’yi otobüs numarası sanınca dandik edebiyat dergileri yapıyoruz – Elif Cansu İlhan

Kabul edelim ki biz, toplumca biraz mutsuzuz. Sonuç ne olursa olsun mutsuz olmaya devam edecektik, ediyoruz da. Hem de Umut Sarıkaya tipi değil, Galip Tekin hikayesine düşmüş gibi mutsuzuz.

Hem mutsuz olup, hem 555k[1]’yi otobüs numarası sanınca da, dandik edebiyat dergileri yapıyoruz.

Dergiler biraz otomatik, kimisi biraz daha iyi kimisi biraz daha kötü. Hepsinde sevdiğiniz, tanıdığınız bir iki kişi de var “Ne alaka?” dedikleriniz de.

Ama hepsi benzer bir formülle kurgulanmış gibi. Hatta Zaytung’da “Kendi Ot Derginizi Yapın” rehberi bile var[2]. Zannederim rehber takip edilirse, dergi gerçekten yapılabilir (Ben severek okurum bu arada kendisini).

Ali Şimşek, Sanatatak’taki yazısında, “kırılgan ruh hali”, onun deyimi ile “onurlandırılmış güçsüzlük” sebebiyle aynı patlamanın 12 Eylül’den sonra da yaşandığından bahsetmişti[3].

Bu patlama, dergilerden birinin kapağına, Turgut Uyar şiiri sanarak, başka bir “şey” basması ile linç nesnemiz oldu.

Dergi çıkaran insanların, kapağa bastıkları şiiri araştırmamış olması çok da şık değildi.  Şiir sevenler bilir, şiirin kendi sesi vardır. Nasıl bir şarkıcıyı sesinden tanıyorsanız, şair de sesinden tanınır. Yani bu arkadaşlar pek Turgut Uyar okumadan, kapağında Turgut Uyar olan dergi basmışlardı aslında.

Peki niye öyle şeyler yapıyoruz? Yapmazsak dayanamayağımız için. Uykusuz‘da bir kaç hafta önce, hepimizin akıl sağlığını korumaya çalışan Ersin Karabulut, Sandık İçi köşesinde cep telefonları ile radyo tiyatrosu yapmayı anlatmıştı. Arkadaşları ile toplandıklarında, bir telefona ses kaydedip, diğerlerinden efekt yaparak radyo tiyatrosu yapıyorlarmış. Siz de yapın, bir şeyler üretin diyordu. Bu kasvet ve mutsuzluğa dayanmanın tek çaresi üretmek.

Mutsuzluğumuzu bir şey yapmaya yöneltmezsek, linçe yöneltiyoruz. Evet dergi yanlış bir baskı yaptı, sonra da o baskıyı toplattı zaten. Bu yanlış baskı sonunda hepimizin “Büyük Saat”ten haberi oldu. İnternetteki bilgi kirliliği iyice yüzümüze çarptı. Biz de telafi edilmeye çalışılmış bir hata için, oturup dergi linç ettik.

Dandik dergi çıkarmak, bir şey üretmeden dergi linç etmekten iyi değil mi?

Yıllar önce Penguen’den ayrılan çizerler, Uykusuz’u kurduğunda, Kaan Sezyum, Penguen’de, Mizah dergileri bölünerek çoğalınca çok sevindiğini, alacak daha çok dergi çıktığnı yazmıştı (Cam silmek için de Radikal alırdı o zamanlar. Çoğumuza gazete okumayı sevdiren Radikal de azalarak bitti zaten.).

Bu kadar linç sever olmasak, her yerde daha çok kötü dergi gözümüze çarpsa, belki dergi alma alışkanlığını kaybetmez, kötüsünü okuya okuya, şu dönemde Penguen’in nasıl bir hayat kurtarıcı olduğunu fark ederdik ve Penguen kapanmaz, başka dergiler çıkarırdı içinden.

Şimdi bulutların arasından ay doğmayacağına göre[1], bir süre daha mutsuzuz. Bir süre daha dandik dergiler yapacağız demektir. Linç etmek yerine o dandik dergileri alalım, hatta dandik dergiler yapalım çünkü hiçbir şeyin kötüsü olmadan iyisi olmuyor. Zaten Penguen’in kapandığı bir memlekette, yapılmış işlere kötü deme hakkımız yok. İyisinin kıymetini bilmiş gibi.

 

[1] Cemal Süreya’nın 555k şiiri.

[2] http://www.zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=298495

[3] http://www.sanatatak.com/view/yeni-dergi-furyasi-onurlandirilmis-gucsuzluk

 

Elif Cansu İlhan