Ana Sayfa Blog Sayfa 3148

Zeytin Yasasının değiştirilmesine 7. kez karşı çıkmazsak ne olacak? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Yatırımların önündeki engelleri kaldırma iddiası ile hükümetin 7 Mayıs’ta TBMM’ne sunduğu “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” içinde zeytinlik alanların yasal statüsünü değiştiren çeşitli hükümler barındırıyor.

Tasarıda 1939 yılından bu yana yürürlükte olan ve zeytinliklerin yasal statüsünü düzenleyen 3573 Sayılı “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun”da değişiklik yapılması öngörülüyor.

Bu kanun AKP hükümeti tarafından daha önce 6 kez değiştirilmek istenmiş ancak kamuoyundaki tepkiler nedeniyle istenen değişiklikler yapılamamıştı. OHAL fırsat bilinerek konu bir kez daha gündemde. Şimdi 7. Kez mecliste olan yasa değişikliği önerisi meclisten geçerse zeytinlik alanlarımızı talan ve yağmadan koruyacak hiçbir hukuki dayanak kalmayacak. Zeytinliklerin ölümü anlamına gelecek bu yasa tasarısına mutlaka karşı çıkılmalı

Yasa değişirse ne olacak?

15 adetten az zeytin ağacı olan alanlar zeytinlik statüsünden çıkarılıyor. Zeytin ağacı kesene hapis değil para cezası geliyor. Parasını ödeyen zeytin ağacı kesebilecek yani. Böylece bir zeytinlikteki ağaçları keserek sayısını 15 adetten aşağı düşürmek mümkün hale geliyor. Dolayısıyla herhangi bir inşaat yatırımı ya da imar değişikliğini sağlamak için ağaçları kesmek ya da sökmek suretiyle bir alanı zeytinlik alan statüsünden çıkarmak yasalaşmış oluyor.

Yasa değişikliği önerisinin en tehlikeli maddesi ise 4. madde. Bu madde ile 3573 numaralı kanunun 20. Maddesinde değişiklik yapılıyor. Bu maddede “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez” hükmü yer alıyordu. Ancak tasarıda bu hüküm kaldırılıyor. Bürokratlardan oluşan ve valinin başkanlık ettiği bir kurul kurulması öngörülüyor. “Zeytinlik Sahaları Koruma Kurulu” adını taşıyacak bu kurulun kararı ile zeytinlik alanlara maden, enerji, inşaat vb gibi her türlü yatırımı yapmak olanaklı bir hale getiriliyor. Bu değişiklikle örneğin, Kolin Şirketi’nin Soma’nın Yırca ilçesindeki zeytinliklerin içine termik santral yapımını engelleyen bir yasa hükmü kalmıyor.

Türkiye’de 826 bin hektar zeytinlik alan üzerinde yaklaşık 169 milyon civarında zeytin ağacı bulunuyor. Yapılmak istenen değişiklikle 578 bin hektar zeytinlik alandaki 117 milyon zeytin ağacı yok edilme tehlikesi altına giriyor. Yapılacak olan değişiklikle mevcut zeytinlik alanların yüzde 70’i maden, enerji gibi sanayi yatırımları ve imar değişiklikleri yoluyla çeşitli inşaat yatırımlarının tehdidi altına giriyor. OHAL koşulları fırsat bilinerek çıkarılacak bu yasa ülkemizdeki özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarındaki doğal hayatın en önemli unsurlarından biri olan zeytinliklerin yok edilmesine yol açacak. Sadece Karaburun’da denize bakan kıyı kesimlerinde bulunan Hurma zeytini yok olacak belki de.

Üstelik bütün bunlar kamu yararı, kalkınma ve gelişme adına yapılacak!

Homeros’tan Castoriadis’e

Zeytinliklerle süslü Ege kıyılarını gezerken yorulup gölgesine oturduğu bir zeytin ağacının Homeros’un kulağına şöyle fısıldadığı rivayet olunur: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım.” Zeytin ağacının Homeros’a söyledikleri aslında bitkisel hayatın tamamı için geçerli. Yeryüzündeki hayatın en asli unsuru olan bitkileri anlatmak için bundan daha iyi bir cümle kurulamazdı. Dünya bir bitki gezegenidir. Yeryüzündeki biyokütlenin %99’unu bitkiler oluşturuyor. İnsan da dâhil bütün hayvanların varlığı bir zerre kadar bile yer tutmuyor bu biyokütle içinde.

Zeytinliklerin harap edilmesine yol açacak bu yasa değişikliği zaman içinde en büyük zararı insanlara verecek. Bitkisel hayatı yok etmek insan hayatını yok etmek anlamına gelir. Bir bağımlılık ilişkisi varsa bu insanın (hayvanların) bitkilere olan bağımlılığıdır.

Zeytin değil kaybolacak ya da yok olacak olan insanlardır. İlişkiler, gelenekler bir toplumu ayakta tutan değerler bütünüdür yok olacak olan. Zeytin ağacı kalıcılığın, yerleşikliğin simgesidir çünkü.

Bitkisel hayatın ne kadar yıkıma uğratılsa da eninde sonunda geri döndüğünü, tekrar yayılmanın ve serpilmenin bir yolunu bulduğunu biliyoruz. Çok zaman alıyor ama böyle oluyor. Bitkilerin yüz milyonlarca yıl boyunca hayatta kalmak, varlıklarını sürdürmek için geliştirdikleri yöntemler, yollar, stratejiler insan aklının bilme ve anlama kapasitesinin çok üzerinde. Zeytin ağaçları biz gelmeden önce de buradaydı, biz gittikten sonra da burada olacak.

Bir ağaca baktığında sadece odun gören, kamu yararı adına kamuyu ortadan kaldıran bir siyasi iktidara bütün bunları nasıl anlatmalı? Kalkınma, gelişme, ilerleme, kamu, kamu yararı gibi kavramlar hiç bu kadar altüst edilmemiş; içeriği boşaltılıp, bambaşka anlamlar taşıyacak şekilde dile getirilmemişti.

Cornelius Castoriadis’in “Dünyaya, İnsana ve Topluma Dair” adlı çeşitli yazılarının toplandığı kitapta yer alan “Gelişme ve Akılcılık Üzerine Düşünceler” başlıklı yazısı gelişme ile toplumsal refah, zaman ile teknolojik ilerleme ve akılcı düşünce ile her şeye kadir olma meselelerini ele alır; bu meseleler arasındaki bağlantıları irdeler. Yazısının sonunda ele aldığı konuları zeytin ağacı üzerinden birbirine bağladığı çok hoş bir bölüm vardır. Şöyle der Castoriadis:

“Benim geldiğim ülkede, büyükbabalarımın kuşağı, uzun vadeli planlama, dışsallık, anakaraların yüzme kuramı ya da Evren’in yayılması gibi şeylerin lafını bile duymamıştı ama, yaşlılıklarında bile, maliyet ve verim gibi sorular sormaksızın zeytin ve selvi ağaçları dikerlerdi. Öleceklerini ve dünyayı kendinden sonra gelecek olanlara, belki de sırf dünya açısından, iyi durumda bırakmaları gerektiğini bilirlerdi. Bilirlerdi ki ellerindeki “güç” ne olursa olsun, bu güç, ancak, onlar mevsimlere uyduklarında, rüzgârları dikkate aldıklarında, sağı solu belli olmayan Akdeniz’e saygı duyduklarında, ağaçları zamanında budadıklarında ve tam kıvamında olabilmesi için şırayı gerektiği kadar beklettiklerinde yararlı sonuçlar verebilirdi. “Sınırsızlık” bağlamında düşünmezlerdi –hatta belki bu sözcüğün anlamını bile kavrayamazlardı- ama gerçek anlamda “sonsuz” bir zaman içinde hareket eder, yaşar ve ölürlerdi.”

Öylesine güzel ve anlamlı ki bu sözler, yazıyı bu alıntı ile bitirmek yerinde olacak.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

‘Kimdur devlet’: Yeşil Yol çalışmaları jandarma eşliğinde yeniden başladı

Doğu Karadeniz’deki sekiz ilin yaylalarını ‘turizmi geliştirme’ gerekçesiyle birbirine bağlamayı amaçlayan ‘Yeşil Yol’ projesi jandarma eşliğinde yeniden başladı.

Yukarı Kavron ve Samistal yaylalarının bağlantısı için bölgeye iş makineleri getirildi, jandarma ekipleri Yukarı Kavron Yaylası’na çıkan yol üzerinde, Galer Düzü mevkisinde kontrol noktası oluşturdu, yaylaya çıkışa yasak getirdi.

Önceki yıl ‘Yeşil Yol Projesi’ kapsamında Rize’nin Çamlıhemşin ilçesindeki Samistal ve Yukarı Kavrun yaylalarında başlayan çalışma, yöre halkının itirazları sonucu durdurulmuş, Samsun, Bayburt, Giresun, Gümüşhane, Ordu, Rize, Trabzon ve Artvin’deki yaylaları kapsayan 2 bin 600 kilometrelik yol çalışması geçen yıl yeniden başlamıştı.

İş makinelerinin bölgede jandarma eşliğinde başlattığı yol yapım çalışmaları devam ediyor. Çalışmaların ‘kış şartları’ nedeniyle durduğu bilgisini verildi.

Yeşil Yol’a karşı direnen Havva Ana’nın “Kimdur devlet? Devlet biziz” sözleri büyük yankı yaratmıştı

“Anlamakta zorlanıyorum”

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Yeşil Yol projesi için “Niye karşı çıkılıyor anlamakta zorlanıyorum. Mükemmel olacak.” demişti.

Yurttaşların çalışmaların yeniden başladığı yaylalara 11 Ekim 2016’da çıkması da engellenmişti.

(Yeşil Gazete)

İsrailliler bağımsız Filistin için meydanda

İsrail’de, Filistin işgalini protesto eden ve iki devlet esasına dayalı bir çözüm talep eden binlerce kişi Tel Aviv sokaklarında protesto gösterisi düzenledi.

Protestoculer yarım asırdır devam eden İsrail’in Filistin işgalini kınadı ve bağımsız bir Filistin devletine desteklerini açıkladı.

İsrailli sivil toplum kuruluşu Peace Now tarafından organize edilen gösteride, İsrail devletinin, işgale, şiddete ve ırkçılığa bir son vermesi çağrısı da yapıldı.

Peace Now lideri Avi Buskila, Press TV’ye yaptığı açıklamada, tüm dünyanın ve İsrail nüfusunun önemli bir bölümünün işgale karşı çıktığını İsraillilere kanıtlamanın zamanının geldiğini söyledi.

Buskila, “Artık İsraillilere, Filistinlilere ve tüm dünyaya İsrail halkının önemli bir bölümünün İsrail işgaline karşı olduğunu ve iki devletli çözümden yana olduğunu gösterme zamanı geldi” ifadelerini kullandı.

Abbas’ın mesajı okundu

İsrail Parlamentosundaki (Knesset) Ortak Arap Listesi Bloku Başkanı Eymen Avde de gösteride yaptığı konuşmada, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın gönderdiği selam ve barış mesajını okudu. Mesajda, “Uyum, güvenlik ve istikrar içinde yaşamanın zamanı geldi” ifadelerini kullanan Abbas, İsrail’i Filistin’i bir devlet olarak tanımaya ve işgali sona erdirmeye çağırdı. Muhalif İşçi Partisi lideri İzak Herzog da gösteriye katılarak iki devletli çözüme desteğini gösterdi. Herzog, Rabin Meydanı’nda yaptığı konuşmada Başbakan Benyamin Netanyahu’yu korku salmakla ve barışa yönelik fırsatları kaçırmakla itham etti.

(Artı Gerçek)

Patika yolların itaatsizliği – Ali Eren Demir

Ali Eren Demir’in yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Yollar hem metaforik olarak hem de fiziken, dünyamızı kaplamış durumda. Yeni yollar, duble yollar, köprülü kavşaklar, yoncalar… Bir yandan da patikalar ve kestirme yollar. Neyse ki. Patikaların ve kestirme yolların varlığını sürdürmesi, o koca duble yolların insan ihtiyaçlarını karşılamadığını gösteriyor olabilir.

İnsanların yaptığı ilk yollar patikalardır. Evden tarlaya, tarladan ormana, ormandan başka bir köye ve geriye. Patikalar bir yerden bir yere gitmenin en kısa değil, en kolay yoludur. Düzlükten dağa tırmanan patika düz değildir, sürekli bir sağa bir sola giderek yolu uzatır, ama çıkışı kolaylaştırır. İngiltere’de mezarlığı olmayan köylerden, mezarlığı olan köylere tabutların taşındığı “ceset patikaları” varmış. Yol bir yeri başka bir yere, bir hayatı başka hayatlara bağlar. Bunu yapmakla kalmaz, iktidarın her yere sızmasını, girmesini sağlar. Yolu olmayan yere iktidar nasıl girsin?

Bugün Avrupa’nın anayollarının Romalılardan kalma olması tesadüf değil anlaşılan. Roma, bir “yol imparatorluğu” idi. Bu sert zeminli yollar, istila amacıyla Roma ordusu tarafından inşa edilmişti. Roma İmparatoru Claudius’un fetihlerine başladığı MS. 4 yılından itibaren, birlikler bu yollar sayesinde hızlı bir şekilde hareket edebildi ve tekerlekli yük vagonları kullanarak malzemelerini taşıyabildiler. Romalıların yapmış oldukları yollar her ne kadar “askerî” bir araç olarak görülse de aynı zamanda egemenlik kurduğu topraklarda “iktidar”ı güçlendirir. Yapılan güçlü ve sağlam yollar merkez ile imparatorluğun geri kalanı arasındaki iletişimi sağlamakta ve bu iletişim merkezin iktidar aracı olarak kullanılmaktaydı. Yol sadece iletişimi sağlamıyordu elbette, ticareti de mümkün kılıyordu. Bilinen en önemli ticaret yolları İpek ve Baharat yollarını bu kadar önemli hale getiren, güvenlikli olmalarıydı. Ticaretin güvenlikli yollarla bağlantısı, İmparatorlukların ticareti denetlemesini de kolaylaştırıyordu.

Aynı şekilde, kurulan ilk demiryolları da az nüfuslu kentleri yoğun nüfusun yaşadığı kentlere bağladı. Böylece, iktidar merkezlerindeki güç, diğer kentlere akıtılabildi, oraların denetimi sağlanabildi. Güney Amerika’da sömürge döneminde çoğunlukla maden yataklarını işletmek amacıyla And dağları ve Amazon havzasını baştan başa kateden demiryolları döşenmiştir.

Örneğin 19. yüzyılda Osmanlı üzerinde Avrupa tarafından kurulmak istenen hakimiyetin en önemli aracı yine “demiryolu”ydu. Osmanlı Devleti 19 yüzyılda demiryollarını yapacak mali ve ekonomik yapıya sahip değildi. Bu sebeple demiryolu yapım ve işletilmesi bir imtiyaz olarak yabancı şirketlere verildi. Böyle olunca da Osmanlı demiryollarını kendi çıkarlarına göre değil, aralarında önemli rekabet olan emperyalist devletlerin ekonomik, siyasi, hatta askerî çıkarlarına göre ele almak durumunda kalmıştır. Osmanlı demiryolu politikasının belirlenmesinde bir etkende dış borçlar olmuştur. Osmanlı hükümeti ya borç karşılığında bir imtiyaz vermiş ya da borç istediğinde yeni bir imtiyaz isteği ile karşılaşmıştır. Demiryolu inşaatları Tanzimat Dönemi’nde başlamış olmakla birlikte, asıl hızlanma Düyûn-ı Umûmiye’nin kurulması ile başlamıştır. Siyasi, askerî ve stratejik ağırlıklı olduğu iddia edilen bu politikanın sonucunda birbirinden kopuk, ağaç görüntüsünde, limanlardan iç bölgelere uzanan demiryolları ülke çıkarlarından çok emperyalist devletlerin çıkarlarına hizmet etmiştir  (Yıldırım, 2002).

“Yollar” tarih boyunca devletin tahakküm kurma, yönetme, yasaklama ve zorlama için kullanmış olduğu en önemli araçlardan biridir. Patika yolların devletin kurmuş olduğu yollara alternatif olarak görülmesi bundandır. Patika yollarda devletin denetim gücü azalırken yasaklarını kontrol etme işlevi de azalmıştır. Patika yolların varlığı tarih boyunca yapılan “modern yolların”, ihtiyaçları tam olarak gidermemesi (giderse bile oldukça fazla maliyet -vergiler-) nedeniyle varlığını hep korumuştur (Şentürk ve Turan, 2012).

Devlet, gücünü, yaptırım yoluyla kullanması ve kanunlara itaati sağlamasıyla inşa eder. Ana yaptırım tekniği, suç ve ceza kategorilerinin kanunlarla belirlenmesi ile temayüz eder (Foucault M., 2000). Tarih boyunca kendi yaptığı yollar dışında yolların kullanılması suç sayan devlet, patika yollarda gezen, ticaret yapan, yük taşıyanları eşkıyalık, kaçakçılık ile tanımlamıştır. İktidar tarafından yapılan yolların dışındaki yolların kullanılması suç sayılmıştır. İktidarın aygıtının güçlenmesi noktasında Foucault, disiplini bir araç olarak tanımlamıştır. 17. yüzyılda geliştirilen kontrol, gözetim mekanizmalarıyla üretilen uysal bedenler, iktidarın uygun gördüğü yolları kullanır. İstediği kadar daha kısa ve düşük maliyetli bir yol olsun, “uygun” yol burasıdır… Disiplin, belirli bir şekilde standartlaşmanın oluşmasını ve oluşan bu standartların dışında hareket edenlerin toplumdan uzaklaştırılmasını kendiliğinden sağlayan toplumsal bir ceza aygıtı olarak oluşturulmuştur. Devlet bireyleri kötü yollardan ve dış düşmanlardan korumuştur ancak bunun karşılığında yurttaşlar devletin kendileri üzerinde meşru bir kuvvet uygulamasını kabul etmiştir (Giddens, 2016, s. 84). Benim de öğrenci olduğum Kocaeli Üniversitesi’nde kilitli parke yollarıyla fakülteler, kantinler birbirine bağlanmıştır ancak bu yolların dışında pek çok kestirme patika da vardır. Belli ki yönetimin yaptığı yollar en kısa ve yeterli yollar değildir (Balaban, 2017). Bu kestirme yolların kullanılma amacı, gidilecek yere daha kısa sürede ve daha az enerji harcayarak gitmektir; tarih boyunca iktidar aygıtının yapmış olduğu yola alternatif patika yollarda olduğu gibi. Ancak rektörlük yalnızca kendi yaptığı yollarda ayağımıza çivi ya da diken batmayacağını taahhüt etmiştir. Yani Foucault’un iktidar biçimlerinden biri olarak gösterdiği “güvenlik”e işaret etmektedir bu.

18. yüzyılın sonunda ivme kazanan sanayileşmenin de etkisiyle, egemenlik yerini disipliner iktidar ve düzenleyici iktidara bırakmıştır. Foucault’un biyopolitika adını verdiği siyaset, insanın temel biyolojik özelliklerini siyaset nesnesi haline getiren bir dizi mekanizmalardan oluşmaktadır. Disipliner iktidar, ideal bir davranış modeli üzerinden norm belirler ve bireyleri buna uyumlu hale getirmeye çalışır.

Güvenlik eksenli düzenleyici iktidar ise normalliği hesap etmekle başlar, normalliğin eğrisini çıkarır ve normu buna göre belirler (Foucault M., 1992). Yani kullanılacak yolların belirlenmesini yaratan “iktidar bilgisi” bu yollarda hareket etmeyi ideal bir davranış olarak gösterir. Maliyet olarak devlete çok pahalıya patlamış bir yol, yaratılan bir algı ile normalleştirilir. Bu yolu kullanan bireylerin normale yakın hareket ettiği bilgisi üretilir. İktidarın işleyişine ve konumlanışına hizmet eden bilgi, sadece bilimsel bilgi değildir. Çağcıl iktidar mekanizmaları yalnız işleyebilmek için değil, gizlenebilmek için de geniş bir bilgi ağı gerektirmektedir. Bu noktada asıl olan, entelektüellerin iktidar mekanizmaları ile ilişkili olduğunu gördükleri “hakikat” söylemlerini ve bilgilerini deşifre etmeleri gerekliliğidir. Örneğin tarihte bilenen en önemli ticaret yolları -İpek ve Baharat yolları- önemli ticaret merkezlerini ziyaret eden bir güzergâh olduğu için kullanılır. Ancak bu yolu kullananların tek amacı bütün ticaret merkezlerine uğramak değil, aynı zamanda güvenli bir şekilde seyahat etmektir. Çünkü İpek Yolu üzerinde bile birçok eşkıya bulunmaktayken bu yol dışında kullanılan yolların güvenliği noktasında hiçbir imparatorluk güvenlik taahhüdü vermemekteydi. Bu da bu yolun kullanılması mecbur kılıyordu. Alternatif birçok yol daha verimli ve daha kısa olabilirken devlet tüm ticaretin kendi hakimiyeti altında sürmesini istiyordu. Bunu ise güvenlik ve akıllaştırma ile sağlıyordu. En mantıklı yolun iktidarın yapmış olduğu yollar olduğu iddia edilirken, bu yolun dışında ticaret yapanların kaçakçı ya da hırsızlar, eşkıyalar, hatta deliler oldukları öne sürülüyordu. Bugün İstanbul Boğazı üzerinde yapılmış olan 3. Boğaz köprüsü büyük maliyetlerle yapıldı. Ancak birçok otobüs ve kamyon şoförü bu yolu oldukça maliyetli ve gereksiz buluyor.

Tarih boyunca iktidarın egemenlik, güç, baskı ve hegemonya aracı olarak kullandığı yolların alternatifleri hep vardır. Bu yollar patika yollardır. Daha az maliyetli, özbilinci ortaya çıkarıp zorluklarla iktidarın değil, kendisinin uğraşmasını isteyen bir bireyin tercihidir. Bence patika yollar, kestirme oldukları kadar, iktidar karşıtlığının da sembolleridir.

Ali Eren Demir – Birikimdergisi.com

 

 

Balaban, E. (2017, Mart 07). “Kocaeli Üniversitesi’nin garip kestirme yolları!”, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/kocaeli-universitesinin-garip-kestirme-yollari-40387357

Foucault, M. (1992). Hapishanenin Doğuşu. Ankara: İmge.

Foucault, M. (2000). Özne ve İktidar. İstanbul: Ayrıntı.

Giddens, A. (2016). Sosyoloji:Kuramlar Ve Bakış Açıları (7 b.). İstanbul: Kırmızı.

Şentürk, İ., ve Turan, S. (2012). “Foucault’un İktidar Analizi Bağlamında Eğitim Yönetimine”, Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi, s. 243-272.

Yıldırım, İ. (2002). “Osmanlı Demiryolu Politikasına Bir Bakış”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 311-324.

 

İklim değişikliği kültür ve gelenekleri yok ediyor

İklim değişikliği, olağan dışı hava olayları, eriyen buzullar, yükselen deniz seviyesi hatta sağlık problemleri gibi etkileri ile biliniyor. Ancak iklim değişikliğinin geleneklerimiz ve kültürümüze etkileri konusunda pek bir şey söylenmedi. Karalar suya gömülürken, insanlar göç etmeye başlarken, iklim düzeni değişirken, halkların kültür ve gelenekleri de yok oluyor.


İklim değişikliği yüzünden yok olan kültürlerin hatırası yaşasın diye ILNAMIQUI: “Nasıl yaptığımızı hatırla.”

Aynı topraklarda binlerce yıldır yaşamış olan halklar, hayatlarını, kültürlerini ve geleneklerini yaşadıkları toprakla birlikte inşa etmiş.

Maldivler’de, “nakaiy” adı verilen yerel bir takvim var. Bu takvim havayı, su yükselmelerini ve yıldızların dizilişini takip ediyor. Yüzyıllardır balık avlamak, tohum ekmek, ev yapmak hatta evlenmek için en uygun zamanlar bu takvime göre belirlenmiş. Şimdi ise, iklim değişikliği yüzünden bu geleneksel yöntem Maldivliler için güvenilir değil.

Türkiye için de benzer bir durum söz konusu. Eskiden çocukların doğum günleri bile doğanın netliğine göre hatırlanırmış. Nüfus kağıdında yazan tarih yerine, doğum günü “ekinler biçilirken”, “kara kış başlayınca” olan insanları hepimiz tanıyoruz. Şimdi bu belleğin hesabı, dünyada olduğu gibi bizde de gerçeği tutmuyor. Yaz ne zaman gelir, tohumu ne zaman ekmek gerekir kimse emin değil.

Fotoğraf: Julio Angulo, Peru

Peru’da, Huacapunco’lar göllerinin kenarında dans eder. Yerel kıyafetler içinde, davul ve flütlerin ritmi ile Tanrı Pachamama’ya ve onun ebabiline, kurak aylar boyunca su onlara yabancı olmadığı için teşekkür ederler. Ama su ihtiyaçlarını karşıladıkları göl kurumaya devam ettikçe, duaları ve adakları yeterli olacak gibi görünmüyor.

Nepal’in Himalaya Bölgesi’nde, “Dhe Köyü” hayvan otlatma gibi geleneklerini korumuş. Şimdi eskiye göre daha az kar var, meraları gibi su kaynakları da bu yüzden kuruyor. Bu da keçi ve sığır gibi besi hayvanlarının ölmesine neden oluyor. Bölge halkı “loshar” ve “yartung” ismini verdikleri festivallerini yüzyıllardır kutluyorlar. Her hane yemek ve chang(yerel bira) yapmak için ufak katkılarda bulunuyor. Festivalde yemek yeniyor, içiliyor, şarkı söyleniyor ve dans ediliyor. Yiyecek üretimi ve besi hayvanı azaldığından köylüler bu geleneği sürdürmekte artık zorlanıyorlar.

Fotoğraf: Binod Parajuli, Nepal

Kathy Jetnil-Kijner (2013), Marşal Adalı şair, Climate Change News’deki yazısında, iklim değişikliğine adaptasyonun neden sadece fiziksel değişikliklere odaklandığını, kültürleri korumakla neden ilgilenmediğini soruyor. Yaşlılardan kayıt yoluyla bilgi ve tecrübe aktarımı yöntemi olan “Jitdam kapeel”i anlatıyor. “Bu tecrübelerin çoğu Marşal Adaları’ndaki belli bölgelerden köken alıyor.” diyor.

“Öncelikle bu yerleri kendimiz görmezsek bu bilgiler ne kadar anlam ifade eder? Pek çok hikaye, türkü ve atasözü özel bir anlamı olan yerle ilgilidir. Bir kaya, bir resif, bir pandanus ağacı koruluğu.” diyor Kijner.

Belgeleme Yoluyla Hatırlama

Yerel hafıza ve yaşam yöntemleri iklim değişikliğine daha fazla direnemeyince ne olacak? Yaşamakta olduğumuz yeri ve denizleri terk edip yelken açmak zorunda kaldığımızda ne olacak? Kültür sürekli değişen bir yapı ama iklim değişikliği bu değişimi hızlandırıyor. Belgeleme, şu anki kültürlerin geleneklerin ve uğradıkları değişimin unutulmamasını garanti altına almanın bütünsel bir yolu.

Ilnamiqui, Azteklerin Nahuati Dili’nden gelen “hatırlamak” anlamında bir kelime.  Aynı zamanda şarkılar, atalar, hayaletler gibi şeyleri “derinlemesine düşünmek” ve “anımsamak” anlamına da geliyor.

“Mā xiquilnāmiquicān … in iuhqui ticchīuhque[h],” bu söz öbeğinde geçen Ilnamiqui kelimesinin bir varyasyonu, “Nasıl yaptığımızı hatırla.” anlamına geliyor. İklim değişikliği yüzünden her şey değişip yok olmadan, gazetecilerden oluşan küresel bir ağ olan Climate Tracker, bu kültürel hatıraları bir foto-kitap projesi ile canlı tutmak istiyor.

Gazeteci ve fotoğrafçılardan oluşan bir ekip, farklı bölgelere seyahat ederek, iklim değişikliğinin kültür ve gelenekler üzerindeki etkilerine odaklanmak istiyor. Kitabı, Kasın’da COP23 iklim müzakereleri ile aynı zamanda  yayımlayacaklar.

Climate Tracker, 2009’dan beri UNFCCC içinde aktif. Dünyanın her yanından , 5,000 gazeteci üyesi var. Bu gazeteciler, bazen en büyük gazetelere ve yerel ve ulusal medyada yayınlar yaptılar. On bir tanesi The Guardian tarafından “BM Paris Zirve’si Öncesinde Takip Edilmesi Gereken Genç Kampanyacılar” olarak adlandırıldı.

Climate Tracker Yöneticisi Chris Wright, “Gazeteciler olarak anlatılmak için bekleyen hikayeleri anlatmak ve iklim değişikliğine karşı harekete geçmek için aciliyet hissini uyandırmaktan sorumluyuz.” diyor.

“Biz genç insanlarız ve iklim değişikliğinden en çok biz etkileneceğiz. Pek çoğumuz fakına varmadan bu kültür ve geleneklerin çoğu yok olup gidecek, ve gelecek nesiller bizim gördüğümüz kültür ve gelenekleri tecrübe edemeyecek. Bu yüzden bunları belgelemek istiyoruz.”

Climate Tracker, son UNFCCC konferansına Türkiye’den de iki kişi katılmamızı sağladı ve orada gazetecilik amacı ile bulunan, Türkiye’ye haber gönderen sadece iki kişiydik. Pek çok ülke, konferans haberlerini, kendileri ile ilgili gelişmelerin haberlerini bizim gibi Climate Tracker bursiyerleri sayesinde alıyor.

Climate Tracker’ın çok geniş bir iletişim ağı var ama çalışan ekibi çok küçük ve ufak bağışların da kendileri için anlamı büyük.

Her biri dünya tatlısı olan ve iklim değişikliğine karşı insanları bilinçlendirmek, gelişmelerden dünyanın her yanını haberdar etmek için, gerçekten gece gündüz çalışan bu ekibe destek olalım.

 

Gerçekten gece gündüz.
(Fotoğraf: Andreas Sieber)

Hepsi Harry Potter hayranı olan ekibin tek ufak kusuru ise, bir kısmının, Pottermore Testi’nde Gryffindor çıkmayanlara biraz tepeden bakması. Ben bağış notuma büyükçe Ravenclaw yazmayı düşünüyorum.

 

Bağış yaparsanız, tabi ki çok güzel, özel tasarım bir tişörtünüz, sweatshirtünüz veya çantanız olacak.
Fotoğraf: Barış Can Sever

Kültürlerin ve geleneklerin hatırası hafızamızdan silinmesin diye sizin de desteklerinizi bekliyorlar.

Climate Tracker’ın bu kitabı gerçeğe dönüştürmesine, kampanyalarına Indiegogo üzerinden destek olarak yardım edin: https://igg.me/at/-Ilnamiqui-ClimateTracker/x/16494607

 

Elif Cansu İlhan

[Kedi-Siz] Begüm Özbek: Kedi ve Yoga, Yoga ve Kedi

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Bencilce konuk seçmeye devam ediyorum. Kimi seversem konuğum o oluyor… Kendime anı topluyorum… Kedi-Siz bahane

Bir zamanlar podyumlarda fırtına gibi esti, şimdi ise hayvan hakları mücadelesinde bilindik bir önder Yaşam Hakkına Saygı Derneği’nin Yönetim Kurulu Üyesi…

Fazla güzel, insanın bakmaya kıyamayacağı kadar güzel, ama içi de dışından bile güzel. Hayvanları yemeyecek kadar Dünya’nın farkında… Ondan birkaç taneye daha ihtiyacımız var…

Yapmak istedikleri için kilometrelerce yol gidebilecek kadar cesur bir kadın. Elbette Hindistan macerasını da konuşacağız… Çünkü Hindistan benim için bir rüya… Gördüğüm ilk günden beri hayranım ona…

Çünkü o Begüm Özbek

***

7 – Begüm Özbek: Kedi ve Yoga, Yoga ve Kedi

Tolga Öztorun: Pumpkin ve Çokomel ile beraber yaşıyorsun… Her kedi insana yeniden yaşamayı öğretiyor. Hayatına dahil olma hikayeleri nasıl?

Begüm Özbek: Pumpkin‘i, sokaklarda yaşayan dostlarımızı düzenli beslediğim bir noktada buldum. Önce ölü olduğunu düşündüm. Yanına gidince miyavlamaya başladı. Sağ bacağı eklemden zedelenmiş sallanıyordu. Hemen veterinere götürdük. Biraz daha geç kalsak açlık ve susuzluktan ölürmüş. Bacağını da ilerleyen günlerde tedaviye cevap verdi. Nihayet artık çok sağlıklı.

Çokomel ile veterinerimizde tanıştık. Öksüz, yetim ve kardeşlerinden ayrı düşmüş bir candı. Pumpkin’in bir kız kardeşe ihtiyacı vardı zaten. Çokomel’ide bu şekilde ailemize kattık. Benim ayrıca evde baktığım kör bir sokak köpeğim var, Lucky. Evimin sokağında baktığım canlar içinde nişanlımla evin hemen önüne bir barınak yaptırdık onlara da orda bakıyoruz. Lucky’i de gündüzleri oraya bırakıyorum. Bunların dışında düzenli baktığımız, tedavilerine yardımcı olduğumuz birçok can var.

Tolga Öztorun: Yakın zamanda Hindistan’da bir seri eğitime katıldın. Jivamukti Yoga Eğitmenisin artık. Nedir bu Jivamukti Yoga? Ben biliyorum ki yoga ile sokak hayvanlarına da yardım ediyorsun. Hindistan’da sokak kedilerinin yaşamı nasıl?

Begüm Özbek: Jiva – Bireysel ruh, Mukti ise – Özgürleşmek demek. Yani Jivamukti – yaşarken özgürleşmek anlamına geliyor.

Yoganın temel taşı Ahinsa – şiddetsizlik veya gereksiz şiddetten kaçınmak anlamına gelir. Örneğin, et yemek, süt ve süt ürünleri tüketmek, deri ve kürk giymek, sirklere, hayvanat bahçelerine, yunus parklarına gitmek hayvanlara uygulanan şiddeti besliyor ve aslında gereksiz çünkü tüm bunların alternatifleri var. Özellikle Jivamukti yoga, vegan yaşam şeklini ve aktivizmi temel alıyor.

Benim yoga Jivamukti hocası olmamın tek sebebi bana hayvan haklarını savunmam ve geniş kitlelerle anlatabilmem için bir platform oluşturması ki Jivamukti yoganın felsefesi bunun için ideal. Yoga pratiği bizlere toplumsal şartlanmışlıklardan sıyrılmak ve doğru olanı görmek ve yapmak için gerekli netliği ve içsel gücü sağlıyor. Örneğin vegan yaşam şeklini seçmek, toplumsal şartlanmışlıkların dışında ve cesaret gerektiriyor. Bizler her zaman hayvanların ve doğanın bizlere ait olduğu ve bizler için yaratıldığı fikri ile yetiştirildik. Bunun ne kadar yanlış olduğunu şu anda çok net görüyorum. Diğer canlıların hayatını cehenneme çevirirken bizler kendi hayatlarımızda mutlu ve huzurlu olmayı bekleyemeyiz. Hepimiz biriz. 13 Mayıs’ta tüm geliri derneğimiz Yaşam Hakkına Saygı‘nın himayesinde ki yaşlı, felçli ve yardıma muhtaç canlara harcanacağı bir yoga dersi verdim.

Ben Mumbai’ye 3 saat uzakta Govardhan Eco Village‘de kaldım bir ay. Her gün sabah 08:00 akşam 23:00 eğitimde olduğum için dışarı çıkamadım. Kedi pek yoktu ancak gördüğüm köpeklerin bazıları çok kötü durumdaydılar. Bunun sebebi Hindistan’da köpekler hala kötü karma olarak görülüyor, kısırlaştırma neredeyse yok ve kuduz çok yaygın. Büyük zorluklarla oraya bir veteriner getirtip yakalayabildiklerimize önemli aşılarını yaptırdık.

Hayvancılık bugün küresel ısınmanın bir numaralı sebebidir. Ancak sektör çok kuvvetli olduğu için çoğu çevreci organizasyonlar bile bunu dile getiremiyorlar korkudan. Hayvansal ürünler tüketmemek sadece kişinin sağlığı için değil aynı zamanda dünyanın geleceği içinde kritik.

Sevdikleriniz, çocuklarınız, torunlarınızın geleceği için seçimlerinizi düşünün ve www.cowspiracy.com sitesini ziyaret ederek izleyin.

https://www.youtube.com/watch?v=dSjE8xw_-Dg

Bu belgeseli çekende bir Jivamukti yoga hocası ki bunu gururla söyluyorum.

Tolga Öztorun: Yoga ve kedi… Bence öyle temel benzerlikleri var ki… Bize yoga ve kediyi anlatır mısın?

Begüm Özbek: Asana dediğimiz tüm yoga pozlarının isimleri hayvanlardan geliyor. Kedi ve inek, aşağı bakan köpek, yukarı bakan köpek, çekirge vs. bu liste uzar gider.

Eski yogiler, Samadhi veya halkı dilinde Nirvanaya ulaşmak için gereken spiriktüel pratikleri oluştururken doğayı gözlemlemişler sürekli.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Begüm Özbek: Esas ben teşekkür ediyorum.

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Son dönemin Kent Kitapları

Kent Hukuku

Kent Hukuku’ndan söz edildiğinde, genellikle, imar uygulamaları ya da çevre konusunda karşılaşılan sorunlar akla gelir. Ancak, bu konuları da kapsamak üzere daha çok, kent olarak tanımlanan, doğal ve yapay çevre öğelerinden oluşan mekânlara ve bu mekânlarda yaşayanlara ilişkin kuralların tümü Kent Hukuku’nun konusudur.

Kenttaşların sahip olduğu kentsel hakları koruma altına alan Kent Hukuku, aynı zamanda onlara bu konuda kimi sorumluluklar da yüklemektedir. Kenttaşların kentle bütünleşmeleri, kendilerini kent kimliğinin ve kültürünün bir parçası olarak görmeleri, hak ve ödev kavramlarının birlikte algılanmasının zorunlu olduğu bilinciyle kentsel haklara sahip çıkmaları büyük önem taşımaktadır.

Kent yönetimlerine, sürdürülebilir, yaşam kalitesi yüksek kentsel mekânlar yaratma, çevre değerlerini korumaya öncelik verme, kamu yararı ve toplum yararını bireysel yararın önünde tutma görevlerini veren Kent Hukuku, aynı zamanda, kent yönetimlerinin, katılımcı, saydam, hesap verebilir, etkin ve verimli hizmet sunan ve yerel özerklikten yararlanan birimler olabilmeleri için yasama, yürütme ve yargı erklerine düşen ödevleri de kapsar.

Kenti, yönetim ve kenttaş boyutuyla ele alan Kent Hukuku’nun yazarları, kentli haklarının güvence altına alındığı, kent yönetimlerinin hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağlı olduğu, kenttaşların edilgen değil, etkin yurttaşlar olarak kentlerine sahip çıktığı ideal bir duruma ulaşmanın önündeki engellerin neler olduğunu ortaya koymaya çalışmakta; sonra da söz konusu sorunlardan her biri için çözüm yolları önermektedir.

Kent Hukuku
Ruşen Keleş, Ayşegül Mengi
İmge Yayınevi
2017

İstanbul 2023

“İstanbul 2023” projesinin adımlarını yerinde, İstanbul’un gitgide genişleyen çeperlerinde gözlemleyen Sinan Logie ve Yoann Morvan, bu yayılmanın ve değişimin etkilerini aktarıyor. Yürüyerek yaptıkları bu gezide, Gebze’nin “cehenneme benzeyen” sanayi bölgelerinden Aydos Tepesi’ne, şehrin neredeyse artık her yerinde boy gösteren kapalı sitelerden kentsel dönüşümle bambaşka bir kimliğe büründürülen gecekondu semtlerine uzanan ve Osmangazi Köprüsü, üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve Kanal İstanbul gibi “çılgın projeler”in de içinde bulunduğu bir güzergâhı ele alıyorlar. Sadece şehrin değişimini değil, bu değişimle birlikte toplumun yok olan eski alışkanlıklarının ve edindikleri yeni eğlence anlayışlarının yanı sıra bu büyümenin kontrolsüz şekilde devam etmesi halinde oluşabilecek tehlikeleri de gözler önüne seriyorlar.

“İstanbul 2023” projesinin adımlarını yerinde, İstanbul’un gitgide genişleyen çeperlerinde gözlemleyen Sinan Logie ve Yoann Morvan, bu yayılmanın ve değişimin etkilerini aktarıyor. Yürüyerek yaptıkları bu gezide, Gebze’nin “cehenneme benzeyen” sanayi bölgelerinden Aydos Tepesi’ne, şehrin neredeyse artık her yerinde boy gösteren kapalı sitelerden kentsel dönüşümle bambaşka bir kimliğe büründürülen gecekondu semtlerine uzanan ve Osmangazi Köprüsü, üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve Kanal İstanbul gibi “çılgın projeler”in de içinde bulunduğu bir güzergâhı ele alıyorlar. Sadece şehrin değişimini değil, bu değişimle birlikte toplumun yok olan eski alışkanlıklarının ve edindikleri yeni eğlence anlayışlarının yanı sıra bu büyümenin kontrolsüz şekilde devam etmesi halinde oluşabilecek tehlikeleri de gözler önüne seriyorlar.

 

İstanbul 2023
Sinan Logie&Yoann Morvan
İletişim
2017

 

Gecekondu Arşivi

 

1932–2016 yılları arasında, konut ve gecekondu üzerine gazetelerde yer almış haberleri derleyen Gecekondu Arşivi kitabında 1530’a yakın gazete kupürü yer alıyor. Bu kupürlerin tıpkı basımlarının sergilendiği kitapta haberlerin yorumlanarak verilmediğini, kupürlerin kronolojik olarak olduğu gibi sıralandığını söyleyen Adanalı, başlangıç olarak 1932’nin seçilmesinin nedenini ise konut sorunu üzerine ilk haber içeriğinin bu yıllarda rastlanması olarak ifade etti ve bu anlamda ilk gecekonduların 30’larda yapıldığı iddiasının bulunmadığının altını çizdi. Kitapta haberlerin geçtiği şehir ve mahallelerin, öne çıkan kişi ve kurumların ayrıca sıralanması ise konut ve gecekondu üzerine yapılacak çıkarımların çapraz okumalarla zenginleşebilmesine olanak tanıyor. Gecekondu Arşivi’ne ek olarak hazırlanan Gecekondu Sohbetleri isimli yayında ise, arşivlemek, bellek, imge, mekan ve mimari konuları özelinde kent araştırmacıları Jean François Perouse ve Tahire Erman, fotoğraf sanatçısı Serkan Taycan, mimar Ayşegül Cankat ve mahalle mücadelesinin içinden gelen Velaaddin Kılıç ile yapılmış söyleşiler yer alıyor. 

Gecekondu Arşivi
Yaşar Adnan Adanalı
2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Kim korkar Zero’dan? – Cengiz Ünal

Evet haklısınız ilk bakışta başlık biraz mantıksız gelebilir. Kim sıfır olmak ister ki? Özellikle bu devirde. Peki ya size sıfır’ın en güvenilir nokta olduğunu söylesem ne hissedersiniz?

Adaya taşınmadan önce bana söylenenlerden veya burada yaşayanların anlattıklarından burayı anlamanın mümkün olamayacağını ancak şimdi anlıyorum. Burada zaman geçirdikçe farkediyorum ki burası belkide “Zero” yu anlayabileceğiniz Türkiye’deki bütün belediyelerin içindeki tek belediye. Adalar Belediyesi.

Zero’nun ne olduğunu anlamadan gittim ben sergiye. Ne olabilirdi ki zaten? Tamam manası “sıfır”dı ama neydi ki bu? Sergilere ne olduğunu bilmeden gitmeyi de severim hani ama bu sefer ezberi bozdum, vapurda da vaktim vardı. Sevgili ve pek akıllı telefonumdan girip yazıverdim google amcaya “Zero”yu, sordum işte. Söylediklerimi abarttığımı düşünmeyin ama, ak sakallı bi dede çıktı videoların birinde. Pek anlaşılır bir ingilizceyle “Zero özgürlüktür, rahatlıktır. Her zaman geri dönebileceğiniz bir noktadır. Sıfır bir kapıdır, kapı her zaman açık. Kapı burada, kapı her yerde. Heryer hiçbir yerdir, hiçbir yer ise budur” dedi. Yani nasıl diyeyim bilmem ki, sanırım uzun bir süre herhalde aynı noktaya bakıp kalmışımdır. İçinde bulunmak istediğim noktayı ne de güzel de anlatmıştı.

1.Dünya Savaşından çıkan Alman kültürü iflas etmiş ve sanatçılar ne yapacaklarını bilemiyorlar. İşte o anda herşeyi sil baştan yapıp sıfırdan tekrar başlamışlar ve resim sanatını geride bırakıp ışığın resmini yapmak yerine ışığın kendisini göstermişler. Bugünkü modern sanatın teknoloji devrimi içerisindeki temellerini atmış, akımın kurucu üyeleri olan Heinz Mack, Otto Piene ve Günther Uecker’ i bugün yeterince tanımıyoruz.

Sanatçıların dönemlerinin gereğini yerine getirmelerine uyan mükemmel bir örnek. Bir devrim. Şimdi benim bu sözlerimi duyanların sergiye gittikten sonra bana diyebileceklerini duyar gibiyim, “Bu mu yani!” Elbette gördükleriniz tahtanın üstüne çakılmış bazı çiviler, plastik, cam ve metalden yansıyan ışıklar. Yani bugün heryerde görebileceğiniz türden basit materyaller olabilir ama onun  felsefesini ve diğer sanat disiplinlerine olan iz düşümünü düşündüğünüzde işin rengi ortaya çıkıyor.

Fransız sanatçı Philip Priasso‘nun iş makinalarıyla dansını ilk izlediğimde büyülendiğim anı hatırladım sergiyi gezerken. Belki takip edenler bilirler iki yıl önce Beşiktaş’ta bir performans sergilemişti. Bir kepçe, bir kepçe operatörü ve bir dansçı için hazırlanmış koreografiyi izleyip büyülenmemek neredeyse imkansız. İnsanın makineyle dans edebileceğini hem de bir kepçeyle hiç hayal etmemiştim. Sanatçının bugünkü varlığı aslında o gün Almanya’da temelleri atılan bu felsefeydi ve ben bunu yeni keşfetmiştim. O gün bu sergiden geri dönerken beni uzun bir süre etkisi altına alacağını anladım. Zira nereye baksam aslında bu üç adamın yıllar önce başlattıklarını her yerde görür olmuştum.

Bugünlerde facede yayılan bir video var bilmem size de denk geldi mi? Yine Fransız bir sanatçı Céleste BOURSIER, Montreal Güzel Sanatlar Müzesinde bence mükemmel bir performans gerçekleştirdi. 10 Gipson Les Paul, 4 Gipson Thunderbird. Bas gitar, ispinoz kuşları ve ziyaretçilerin rastgele geçişlerinin belirlediği harika bir konser bu.

Performans alanında ispinoz kuşları ve ses çıkarılmaya hazır halde duran elektrik gitarlar vardır. Müzeyi gezen ziyaretçiler kuşların hareketlenmesini sağlarlar. Performans alanında kuşların konabileceği sadece gitar telleri olduğundan, ziyaretçiler kuşların gitarlara konmalarını ve kondukları bir gitardan diğerine uçmalarını sağlayarak birlikte doğaçlama bir müzik icra ederler. Bu gerçekten doğayı teknolojinin odak noktasına koyan dahice bir buluş.

Ve yine benim hayranı olduğum Hindistan asıllı İngiliz sanatçı Anish Kapoor da şu anki ününü bu akımın ölçeklendirilmesine borçlu. Sanatçının bal mumu varyasyonları, doğanın içine yerleştirilmiş mükemmel aynaları, ABD’nin Şikago eyaletindeki fasulye görünümlü dev “Bulut Kapısı” ve yine dev iç kulak yapıtını o gün akımın içinde olup bu gün hayatta olmayan sanatçılar görseydi ne düşünürlerdi gerçekten çok merak ediyorum.

Bu verdiğim üç örneğin de çekirdeğinde Zero akımının olduğunu düşünüyorum.

Gelelim bizim ak sakallı dedeye yani bu işin felsefesine. İnsanın her zaman geri dönebileceği bir noktanın var olduğunu bilmesi gerçekten güven verici  ama bunun için insanın sıfır noktasını kabullenmesi gerekir. Yani hiçbir şeye sahip olmamak. Bu günümüz toplumu için pek de kolay olmasa gerek.

Her şeyin daha iyisinin sahip olunması gerektiğini savunan bugünün sistemi ihtiyacımız olmayanların da sanki birer ihtiyaçmış gibi olduğunu göstermek üstüne de ustalaşmış durumda. Sistem korkulardan ve sahte ihtiyaçlardan besleniyor ve modern köleler olan bizler kaybedebilecek ne kadar çok şeyimiz varsa o kadar çok endişeli olduğumuzun farkında değiliz. Aslında sıfıra en yakın noktanın en konforlu alan olduğunu anlamamız için, Almanlar gibi bir dünya savaşı felaketinden yenik çıkmayı beklememiz mi gerekecek?

Bugün hiçbir çocuk telefonunda azalan interneti için hissettiklerinden daha fazlasını boşa akan çeşmesindeki su için hissetmiyor. Yaşaması için gerekli olan şeylerin ne olduğunun bilincinde değil. Çünkü doğduğunda su zaten çeşmeden akıyordu, elektrik de vardı. Soba onlar için sadece bir düğme. Bunlar yeni nesil için standart ve olması gereken donanımlarken eski nesil için bu bir lüks. Ne kadarı yeterli? Sorusundan ve manadan kopmuş durumdayız. İşte bu sebepten “Zero” bence tam da zamanında tekrar gündeme geldi. Sıfırın varlığını unutmamalıyız ve bilmeliyiz ki sıfırdan ne kadar uzaktaysak o kadar büyük bir travma bizi bekliyor olabilir. Hani derler ya “ Ne kadar yükselirsen o kadar düşersin” Tam olarak bu. İnsanoğlu hiçbirşeyin sahibi olmadan çırılçıplak geldiği bu dünyaya, sahip olduğunu zannettiği hiçbirşeyi yanına alamadan gidiyor. Bulunduğumuz her noktadan sıfır kapısı görünüyor ve her zaman açık. Daha iyi hissetmek adına sıfırdan uzaklaşmak yerine, daha kötü hissetmemek adına sıfıra yaklaşmak da güzel bir alternatif.

Biraz da adadan bahsedeyim sizlere. Yazımın başında adalar beldesinin “Zero” yu anlamak için en güzel yer olduğundan bahsetmiştim. Bunu ispatlamam gerekir elbette.

İstanbul’a çok yakın mesafede bulunan bu 4 ada bir yana, bu 4 ada dışındaki Türkiye’nin bütün yerleri diğer yana olsa dahi bu minicik adalar daha ağır basarlar benim gözümde. Neden mi? Burada çok önemli bir şey olmuş, artık nasıl olduysa bilmiyorum adalara motorlu taşıt sokmak yasaklanmış. Türkiyenin her yerine aracınızla gitmeniz mümkün iken maalesef ve sevinerek söylüyorum buraya gelemezsiniz. Arabalı vapur seferleri bu adalara yok. Bu da adaların hayatını tümden değiştiren en önemli unsurlardan bir tanesi. Yani motorlu taşıt konusunda adalar “Sıfır” diyebiliriz. Buradaki herkes bilir eğer bir şey taşıman gerekirse bunu sırtlanırsın. Bir yere gitmek istiyorsan yürümek zorundasın. Buradaki eski yaşayanların alışkanlıkları kendi kendilerine yetebilmeleri yönünde. Ve gerçek şu ki Türkiye ve tüm dünya sıfırdan hızla uzaklaşırken burada bizler halen sıfıra en yakın noktada yaşıyoruz. Yani şu cümleyi kursam daha iyi anlatırım sanırım; Dünya bir petrol krizi yaşasa iki yanımdaki evde, doğma büyüme buralı olan komşum için bu hiç bir şey ifade etmez. Zaten işine yürüyerek gidiyor ve çocukları da okula patenle gidiyorlar. Şaka değil burada çocuklar okula baharda patenle gidiyorlar. Burada bizler her an sıfırı hissediyoruz, mesela lodos olunca seferler durur ve istanbul ile bağı olanlar için tatil demektir bu. Bu adalılar için birbirlerine yaklaşma fırsatıdır. Burada yaşayan herkes şunu hisseder. Bir afet olsa kimse buraya gelmez, yani burada biz bizeyiz. Komşunla iyi anlaşmak zorundasın çünkü yarın onun yüzüne bakacaksın.

Ada konusunda daha çok konuşmak isterdim ama amacımı aşmış olurum sanırım. Fakat anlatmak istediğim; bunlar sıfıra yakın olmanın yani daha iyisine sahip olmamanın getirdikleridir. Elbette teknoloji ile adalılar daha iyi şartlarda yaşayabilirler ama ister inanın ister inanmayın buradaki hiç kimse daha iyi şartlarda yaşamak istemiyor. Hayatı, tüm zorluklarıyla kabul etmişler ve bu sayede gerçekten hiçbir zaman kopmuyorlar. Sanılanın aksine bu mücadele onlara yaşam sevinci getiriyor.

Son olarak da yazımda kameramla sizler için çektiğim bir kare olsun istedim. Heybeliada’dan siz okurlar için gelsin. Alın size “Zero”

 

Cengiz Ünal

Jeolojiden fotoğraf sanatçılığına: Roger Ballen – Merve Damcı

Roger Ballen’ın ismini ilk kez İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’ndeki sergi haberiyle duymuştum.

1950 New York doğumlu Ballen, 30 yılı aşkın süredir Güney Afrika’da yaşayan ve halen fotoğraf çalışmalarını orada sürdüren, Samuel Beckett oyunlarının hayranı bir fotoğraf sanatçısı.

Magnum editörlerinden biri olan ve kanserden kaybettiği annesi Adrienne sayesinde sanat dünyasının içine giriyor. Berkeley Üniversitesi’nde psikoloji bölümünden mezun olduktan sonra profesyonel bir fotoğraf eğitimi almamasına rağmen dünyayı gezerek, 68 olayları, Vietnam Savaşı için sokaklara dökülen savaş karşıtları gibi olayları görüntülüyor. Yaptığı uzun seyahatler ve peşine düştüğü hikayeler New York’a geri döndüğünde adını Boyhood verdiği ilk kitabını oluşturuyor.

Doktorasını maden ekonomisi üzerine yaptıktan sonra temelli Johannesburg’a yerleşiyor.

21‘inci yüzyıl çağdaş fotoğraf sanatının en sıradışı ve üretken fotoğrafçıların biri olarak anılan Bellen, katıldığı fotoğraf festivalleri ve yarışmalarından da birçok ödülle dönüyor. Fotoğrafçı olarak ilk tanınmasını sağlayan çalışması ise 1986’da yayımlanan Dorps: Güney Afrika’nın Küçük Kasabaları. Son olarak Kasım 2014’te Almanya’da çıkan Süddeutsche Zeitung Magazin’de Yılın Sanatçısı ünvanını almaya hak kazanıyor.

Roger Ballen’ın Türkiye’ye ilk kez gelen sergisi, birkaç seriden oluşuyor. Sanatçının jeolog olarak yaptığı saha gezilerinde Afrika’daki yoksullarla ilgili yorumlarına yer verdiği “Dorps”, Güney Afrika kırsalında yaşayan eğitimsiz beyaz nüfusun hüsranını ve kaotik ortamını görüntülediği “Platteland”, ağırlıklı olarak iç mekana, nesnelere ve insanların hayvanlarla olan etkileşimine odaklandığı “Yabanülke”, kapalı alanlarda iç huzursuzlukları ve sıkıntılarını ortaya koyan kişilerin portrelerini çektiği “Gölge Oda”, camı bir tuval gibi kullanarak başka bir dünyaya ait olduğu hissini veren yüz ve bedenleri görüntülediği kurgu dizisi “Hayaletler Tiyatrosu”, Johannesburg’da bir ev insan ve kuşları izlediği “Kuş Sığınağı”, “Misafirhane” ve sanatçının İstanbul’da gittiği bit pazarlarından topladığı eşyalardan oluşan “Ballanesk Oda” adlı çalışmaları dikkat çekici.

Fotoğraflarındaki anlatımlarında insan psikolojisinin karmaşık katmanlarına temas ederek benliğimizin karanlık ve aydınlık taraflarına ayna tutuyor. Zamanla belgesel fotoğrafçılıktan uzaklaşarak kurgusal çalışmalara yönelen Ballen, aynı zamanda çektiği müzik klibi ve videolarla da yelpazesini genişletiyor.

Ballen’ın 80’lerden bu yana çektiği fotoğrafların retrospektif sergisi 31 Temmuz 2017’e kadar İstanbul Modern’de.

 

Merve Damcı

[Babil’den Sonra] Talip Özkan

Yazılı edebiyatın fazla yer tutmadığı Anadolu tarihinde, halk edebiyatı genellikle sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldı. Anadolu halk türküleri de uzun yıllar bu biçimde varlığını sürdürdü.

1939 yılında Denizli’de doğan Talip Özkan ozanlığın, sanatçılığın kuşaktan kuşağa aktarıldığı Anadolu’da, ailesinden hiç kimsenin sanatla uğraşmamış olmasına rağmen küçük yaşlarda Türk Halk Müziği’ne yöneldi. Lise yıllarında Muzaffer Sarısözen ile tanıştı.

1957 yılında Ankara Radyosu’nda kadrolu olarak çalışmaya başladı. İlk önce koroya girdi, sonra sırasıyla enstrümantalist, solist, koro şefi ve pedagogluk yaptı. 1960 yılında İstanbul Radyosu’na geçti.

https://www.youtube.com/watch?v=vls8R5pgqFE&t=3s

Özkan müzik hayatı boyunca, Türk halk müziğinin kökenlerini araştırdı, büyük bir merak ve çabayla bütün ulusal türkülerimizi inceledi. Hiçbir kayıt aracı kullanmadan Osmanlı müziğinin temellerini araştırdı ve 7000 parçalık bir katalog hazırladı.

Kendisi de Yörük ve Avşar olan Talip Özkan özellikle Yörük ve Avşar türkülerini inceledi ve derledi. Türk halk müziğini daha iyi analiz edebilmek için diğer halk müziklerinin ilk dönemlerini araştırdı.

Tatarlardaki söyleyiş biçiminin Kırım’da ve bazı Bulgar topluluklarında hala izlerinin sürdüğünü buldu. Öz Türkçe‘de “Kendisi için şarkı söylemek” anlamına gelen “ırlamak”ın, şimdiki Türkçe ile “Türkü söylemek” eyleminin kökenlerinin Asya’ya dayandığını, Osmanlı saraylarında söylenen klasik türde söyleyiş biçiminin de Asya kökenli olduğunu belirledi.

Paris’te uzun yıllar yaşadığı evi… 143 Avenue Parmentier…

Talip Özkan, 1977 yılında Fransa’ya yerleşmeye karar verdi. Paris Konservatuvarı’nda eğitmenlik yaparken Paris 8. Üniversitesi’nde önce müzikoloji ve sonra da etnomüzikoloji doktorası yaptı. Rotterdam Üniversitesi’nde Türk Halk Müziği dersleri verdi. Aynı okuldan emekli oldu.

Dünyanın birçok yerinde çok sayıda konserler yaptı. Çok sayıda öğrenciler yetiştirdi. Avrupa sanat çevresini, derinlikli müzik bilgisi ve doğaçlama yeteneğiyle etkiledi.

Talip Özkan’ın konserlerinde kullandığı bağlaması, ortada çok eski Asya kökenli sazı ve tamburu.

Birçok değişik telli çalgı ile yaptığı ilk albümünü 1986’da Mysteries Of Turkey (Türkiye Anıları) Radyo France- Occora’dan çıkardı. Bu albümde dut ağacından gövdesi ve köknar ağacından sapı olan 6 telli bir saz kullandı.

Talip Özkan adını ilk kez bu albümü dinlediğimde duymuştum. 1993 senesiydi. Sivas’ta öldürülen aydınlardan müzisyen Hasret Gültekin için eşi Yeter Gültekin, Hasret’in kardeşleri, ailesi ve arkadaşları İstanbul’da bir vakıf kurmaya çalışıyorlardı.

O yıllarda Ruhi Su Dostlar Korosu’na devam ediyordum ve vakıfa da katıldım. Beyoğlu- İstiklal Caddesi üzerindeki vakıf binasında uzun yıllar hep beraber çalıştık. Sivas’a, Hasret’in köyü olan Hanköy’e gittik. İstanbul ve Almanya’da vakıfla dayanışma konserleri düzenledik; resim sergileri açtık; Hasret’in sağlığında kaydedilen türkülerini toparladık, yayımladık; bir kültür-sanat dergisi için çalıştık. Talip Özkan da vakfın destekçilerindendi ve öğrencisi olan Hasret için Avrupa’da yapılan dayanışma konserlerinde yer aldı.

Daha sonra The Dark Fire (Kara Yangın) albümü Axıon etiketiyle yayımlandı. 1993’de Turquie, L’art vivant de Talip Özkan ve 1994’de L’art du tanbur albümleri Radyo France- Occora tarafından yayınlanan Özkan’ın Yağar Yağmur albümü de 1997’de Kalan Müzik etiketiyle Türkiye’ de yayınlandı. Talip Özkan çok sayıda albüme de bağlamasıyla katkıda bulundu.

Talip Özkan bağlamada “taramalı tezene” ve seri parmak hareketleriyle bilinen “Şelpe” tekniklerini geliştirdi. Bu teknik bugün birçok bağlama sanatçısı tarafından kullanılıyor.

Talip Özkan’ın bu yeni geleneksel halk müziği tarzının önemini özellikle belirtmek istiyorum. Eğer kendinden önceki müzisyenleri taklit etseydi, bu kadar geniş bir bakış açısı, değişik teknikleri birleştirme yeteneği ve derinlikli bir müzik kültürü olamayacaktı belki de. Talip Özkan müziğe karşı şüpheyle bakarak her şeyi irdeledi ve halk müziğini kendi içinde çok iyi harmanlamasını bildi.

1977 yılında yurt dışına çıkan sanatçı 23 yıl sonra 2000 yılında ilk kez ülkesine geldi. Dostlarıyla hasret giderdi. Konserler yaptı. CRR’de yapılan bir dinleti sonrasında ilk kez Talip Özkan’la tanışma şansım oldu. Artık parmaklarını eskiden olduğu gibi hızlı kullanamamaktan şikâyet ediyordu.  Ama yine de de ülkesinde, dostlarının arasında olmaktan duyduğu mutluluk yüzünden okunuyordu.

Bu tarihten sonra Paris-İstanbul arasında mekik dokudu. Bu arada hastalığı iyice ilerledi.

Halk müziğimizin usta sanatçısı Talip Özkan 27 Mayıs 2010 günü hayata veda etti. 29 Mayıs 2010’da İzmir’den son yolculuğuna uğurlandı.

Ölümünün ardından Nilüfer Kuyaş’ın yazdığı bir yazıdan seçtiğim bir bölümle Talip Özkan’ı anmak istiyorum:

…onu ilk dinlediğimde ruhumda bir gül açtı, sonra baktım bahçe olmuş. Denize ovaya karşı…Derken, bir vadiye açıldı; ardında ulu dağlar belirdi. Onun da gerisinde bir bozkır uyanıyor ki deme gitsin…Orada, bağlarda dolaşıp üzüm yiyorum. Bir el bana bir kadeh şarap mı uzatıyor, rakı mı dolduruyor, yoksa bir tas pınar suyu mu? Önemli değil…İçtikçe diriliyorum. Bakıyorum bütün dostlar, sevdiklerim orada. Çocukluğum orada. Kırılmış ümitlerim orada. Yitirdiğim aşklar orada. Yaşamaktan ne sevincim varsa orada…Beklemekten ne muradım varsa orada. Şimdi diyorlar ki, ayrılmış bu dünyadan Talip Özkan…Ben de diyorum ki dostlar, o bizimledir. Erenler neredeyse oradadır. Yunus’tur, Karacaoğlan’dır, Pir Sultan’dır… Acıpayam’dadır, İstanbul’dadır, Paris’tedir… Her yerdedir… Bir tepede oturmuş, içinden geleni söylüyordur: “…Yar yolunda dağlar geçtim, sulardan içtim, bin bir güzel gördüm ay kız tek seni seçtim…” Kuzey Ege’de bir sevdalı bahçem var. Badem ağaçlarımın bir kısmı acıdır. Bir acı badem yanacak şimdi dilimde, yüreğimde… Bir de Talip Özkan için tadacağım onu…

Talip Özkan’ın birçok sanatçı gibi yaşarken de hayata veda ettikten sonra da ülkemizde yeterince değerinin bilinmediğini düşünüyorum. Dostları, öğrencileri, sevenleri onu gerçekten sevdiler ama gönül isterdi ki ülkesinde kalabilseydi ve çalışmalarını bu topraklarda sürdürebilseydi. Olmadı. Uzun yıllarını gurbette, Paris’te yaşamak zorunda kaldı… Ölümünden sonra bugün konservatuvarlarımızda onun adına kürsüler açılmış olsaydı; gençler onun çalışmalarından da yararlanıp halk müziğimizi evrensel bir çizgiye taşıyabilseydi. Her yıl bir dizi etkinlikle çalışmaları gündeme yeniden taşınabilseydi. O da yapılamadı. Sadece İzmir’de kızı Aybala ve oğlu Tarkan’ın çabasıyla anma konserleri yapılabildi.

Talip Özkan’ın yaklaşık 60 yıla yayılan sanat hayatını bir gazete yazısına veya bir radyo programına sığdırmama imkân yok elbette. Benim çağdaş Türk halk müziğine bakışımı Ruhi Su’dan sonra değiştiren ikinci insan olan Talip Özkan’a bu hafta ve gelecek hafta Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda yer vereceğim. İlk programda ondan söz edip, yorumladığı türkülerinden örnekler dinleteceğim, haftaya da daha çok türkülerini ve tamburla yorumladığı dans süitlerini dinletmeyi düşünüyorum.

Babil’den Sonra programı her cumartesi 16:00’da Açık Radyo 94.9’da yayımlanıyor.

Türkülerin hiç susmasın Talip Usta…

 

Ercüment Gürçay