Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi direnişine, kısa filmle destek geldi.
Kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren cuntacıların darbe girişimi bastırıldıktan sonra ilan edilen Olağanüstü Hal kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile mesleğinden ihraç edildikten sonra direnişe başlayan ve tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın 100 günü bulan açlık grevine bir destek de, Tufan Taştan’ın yönettiği, Serkan Keskin, Özgür Çevik, Serdar Orçin gibi isimlerin rol aldığı ‘Söz Uçar’ adı verilen kısa filmle geldi.
Filmde, polisten kaçan 3 direnişçinin sığındığı kitapçı dükkanının sahibinin direnişçileri kitaplarla koruması ve polislere verdiği cevap en dikkat çekici sahneler oldu.
Kısa film, “Kitaplardan geliyorlar. Nuriye, Semih, Veli… İşlerini geri istiyorlar, yalnız değiller, yaşasınlar” ifadeleriyle son buluyor.
Söz Uçar’ın kadrosu şöyle:
Yönetmen: Tufan Taştan
Hikâye: Barış Bıçakçı
Oyuncular: Ahmet Rıfat Şungar, Funda Eryiğit, Özgür Çevik, Rıza Akın, Serdar Orçin, Serkan Keskin
Trakya Platformu Yürütme Kurulu üyesi Göksal Çidem, Türkiye ve Bulgaristan arasında kaçak geçişleri önlemek için çekilen tel örgülerin hayvanların doğal yaşamını engellediğini belirterek, “İçgüdüleri ile su kaynağına, beslenme ve üreme alanına, kışlama bölgelerine ulaşamaya çalışan yaban hayvanları çaresiz. Geçiş yok. Engel var. Kaçınılmaz son, ölüm. Sınırı geçemeyip burada kalan yaban hayvanları şaşkın, çaresiz” dedi.
Trakya’nın Istrancalar Ormanları’nda bugüne kadar yapılan ve yapılması planlanan her türlü maden, taş ve kalker ocakları için mücadele eden doğal yaşam savunucusu Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi Göksal Çidem, Istanca Ormanları bölgesinde Türkiye ile Bulgaristan arasında kaçak geçişleri önlemek için AB destekli örülen tel örgülerin doğal yaşamı da olumsuz etkilediğini birçok canlının burada hayatını kaybettiğini söyledi. Tel örgüleri aşamayan canlıların ormandaki iş makineleri yüzünden yaşamını yitirdiğini söyleyen Çidem, hayvanların yaşam alanlarının insanoğlu tarafından yok edildiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
“Yakanın bir tarafı Türkiye, diğer tarafı Bulgaristan. Sınırın bir kısmını Rezve (Mutlu) Dere, büyük bir kısmı ise hudut taşından oluşuyor. Karşı tarafta şimdi ikinci bir tel örgü var. İlk tel örgü neredeyse bir asra yaklaşan, işlevini yitiren, doğayla bütünleşmiş soğuk savaş döneminden kalan tel örgü. Yeni tel örgü ise geçtiğimiz yıl yapımına başlanan tel örgü. Ormanları ikiye bölen, dikenli, jiletli kısacası kesici ve delici özelliği olan 4-5 metrelik bir duvar. Mülteci geçişini önlemek için AB nin finansı ile yapılan, ancak ormanı bölen, doğal yaşamı yok eden, habitat parçalanmasına neden olan doğal ormanlarda yapay bir bariyer. İçgüdüleri ile su kaynağına, beslenme ve üreme alanına, kışlama bölgelerine ulaşamaya çalışan yaban hayvanları çaresiz. Geçiş yok. Engel var. Kaçınılmaz son, ölüm. Sınırı geçemeyip burada kalan yaban hayvanları şaşkın, çaresiz. Taş ocaklarında ki patlamalar, ağır iş makineleri kamyonlar ve tahrip edilen ormanlar ve yaşam alanları. Ormanın asıl sahibi onlar, İnsanoğlu ise işgalci. Ormanın asıl sahiplerine yaşama şansı tanımıyoruz. Aslında bugün yok ettiğimiz onların yaşamı ve yaşam alanları değil. Geleceğimizi de yok ediyoruz. Ormanda ve karada yaşayanların yaşam alanları her geçen gün daralırken ve yok olurken, aynı durum gökyüzünde süzülen kuşlar içinde geçerli. Onlarca RES projesi, Yüzlerce devasa kanatlı RES’ler ve iletim hatları. Kısacası bu gidişle kuşlara uçacak gökyüzü, konacak dal, beslenecek alan kalmayacak. Günlük çıkarlar üzerine bu hayvanlara yeryüzünü de gökyüzünü de dar ediyoruz.”
Istranca Ormanları’nın Bulgaristan tarafından kuş, Türkiye tarafından ise dinamit seslerinin yükseldiğini söyleyen Çiğdem, “Bizim köylerimizden karşıya baktığımızda, gördüğümüz orman, duyduğumuz kuş ve müzik sesleri. Oradan bize bakıldığında ise RES (Rüzgar Enerji Santralleri) , duyulan ise iş makineleri, dinamit sesleri. Karşı taraf yüzlerce yıldır sürdürdükleri gelenekler ile kültürü muhafaza ederken, aynı zamanda doğal varlıklarını da korumuş. Biz de ise doğayı yok eden vahşi madencilik ve kirli sanayi, tarihi yok eden defineciler. El ele verilmiş her şeyi yok ediyoruz. Geçmişten bize kalan bu varlıkları yok edersek, geleceğe ne bırakacağız. Ölülere bile saygıyı kaybetmişiz. Geçmişten günümüze kadar kaya mezarlarında yatan eski medeniyetlere ait kaya mezarlar kırılmış, açılmış, kemikler etrafa saçılmış” dedi.
“Istrancalar biyosfer rezerv alanı olmalı”
Çidem, Istranca Ormanları’nın Biyosfer Rezerv Alanı olması gerektiğini belirterek, şunları ekledi:
“Daha fazla kaybetmeden, kalanları kurtarmak için, Istrancaları çok geç olmadan, hazırlıkları 2 yıl süren Biyosfer Rezerv alan çalışmasının, bir an önce onaylanması, kabul edilmesi ve UNESCO ya sunulması gerekiyor. 2 yıl süren çalışmanın amacı buydu. 7 yıldır da İlgili bakanlığın raflarında bekledikçe, tahribat da tehditler de her geçen gün artıyor. Aksi takdirde, gelecek nesillerimize bırakacağımız bir gelecek olmayacaktır. Bugün hak gördüklerimiz yarınlardan çaldıklarımızdır. Vahşi madencilik faaliyetlerinde kapasiteler artarken, ormanlar ve sular azalıyor.”
İyilikleri paylaşarak, sosyal ve ekolojik açıdan sorumlu ve adil “üretici” ve onlardan hizmet alan “türetici”leri buluşturmayı hedefleyen Good4Trust.org, Şişli Belediyesi desteğiyle, 14 Haziran Çarşamba günü (bugün) Maçka Sanat Parkı’nda “İyilik Şenliği“ düzenliyor.
Good4Trust hedefini, adil, çevre ve insana dost üreticileri destekleyerek türetim ekonomisini teşvik edip doğayı kollayan bir toplum ve hakkaniyetli bir ekonomik sistem oluşturmak olarak tanımlıyor.
“Türetim ekonomisi” olarak da adlandırdığı bu modeli, üreticileri ile birlikte tanıtacakları 14 Haziran’daki yani yarın gerçekleşecek şenliğin bir amacı da daha iyi bir dünyanın olabileceğine dikkat çekmek.
Türkiye’nin farklı illerindeki doğa dostu 25 Good4Trust üreticisinin, ürünlerini sergileyip çeşitli sunumlar, uygulama ve deneyimleri gerçekleştireceği şenlikte, canlı müzik performansları da yer alacak.
Karin Karakaşlı’nın yazısı gazeteduvar.com sitesinden alındı
Kimya laboratuvarında pek havalı duran deneydi şu damıtma ve ayrıştırma işlemleri. Karışımlar birbiriyle sınırı belli tabakalar halinde cam şişeler içerisinde nasıl da steril görünürdü.
Oysa iş hayata geldiğinde steril çoğu zaman kirin, pisliğin ta kendisidir. Çünkü ayrışamayacağın, muaf kalamayacağın şeyler vardır hayatta. Ve o korunaklı duvarların, sırça fanusların, kayıtsızlıktan yapılı suni cennet mekânların kalbini kirletir. Deterjan reklamlarının lekelerini çıkarmaya talip olamayacağı yegâne yeri.
Bazı coğrafyaların tarihi, hakikatin yazımını ve aslında bizatihi tecellisini halkların omzuna dayatır. Çünkü resmi anlatı sistematik yalanlar ve inkârlar bütünüdür. Ölülerine senin sahip çıkman gerekir ki yaşarken adını, varlığını unutmayasın. Bu kadar basit. Sen anmazsan hani öldürüldüğü unutturulacak insanlar var. Sen sımsıkı sarılmazsan, “Yok öyle bir şey yaşanmadı” denecek güzellikler. Yani seni parça parça, seni lime lime edecekler. Ayrışmış değil, yok olmuş olacaksın. Kim bilir belki arkadan “Aslında hiç var olmadı” bile diyecekler. İzlerine kast edecekler.
Düzen böyle. Keyfi ihraçlarla işinden olan on binlerce insan adına, kendi işleri, o iş denen şey altında onurları için direnen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerinin yüzüncü gününe gelmiş dayanmış. Esra Özakça, Sultan Özakça 22’nci, İsmail Erdoğan 20’nci günde. Böyle bir sayımdır gidiyor. Ve işin tuhafı, açlık grevi sanki münazara konusuymuş gibi ayrışabiliyoruz. Farklı görüşlerimiz, görmezden gelişlerimiz olabiliyor. Özgürüz ya hepimizi ne istediğimizi düşünmekte… E, teoride elbette öyle. Peki insan hayatının önceliği, talebin duyulması aciliyeti?.. Bunlar masal mı, bunlar hikâye?..
12 YAŞ 13 KURŞUN
Uğur Kaymaz’ı nasıl bilirsiniz? “12 yaşında 13 kurşunla öldürülen” dendi onun için yıllarca. Katliam, faili meçhul cinayet, suikast, yağma zengini bu topraklarda bu tanımla ezildik ezilebilenler olarak. Bu tanımla dirildik yakan öfkemizde.
Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 12 Kasım 2004 tarihinde evinin önünde babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 12 yaşında 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz adına ilçede öğretmen Kamuran Aydoğan tarafından yapılan heykel ilçe belediyesine atanan kayyım tarafından kaldırıldı. Avuçlarında güvercin bulunan iki çocuk heykeli kepçeler tarafından kaldırılarak bilinmeyen bir yere götürüldü.
Öğretmen Kamuran Aydoğan tarafından yapılan heykelde yer alan Kürtçe sözcüklerin Türkçe karşılığı şöyleydi:
Memleketin sokaklarında güler yüzlü çocuklarız
Kan yüzlü bulutlar canımızı alıyor
Biz Mezopotamya çocuklarıyız
Barış güvercinleriyiz
Size göre ise bir can
Bazen hatırlayın bizi
Yüreğinizde yer açın bize
Nerede o koca yürek? Nerede acıları birlikte sağaltacak cesaret? Dihaber’de yer alan habere göre Kızıltepe Belediyesi’ne atanan kayyum Ahmet Odabaşı, geçen yıl oğlunun öldürüldüğü 21 Kasım günü Kaymaz’ın annesi Makbule Kaymaz’ı işten atmış. Hani, bahsettiğimiz böyle bir fikri takip, böyle bir süreklilik.
Hazır yeri gelmişken, baba-oğul öldürüldükten sonra yaşananları da hatırlayalım mı? Dört polis hakkında dava açıldı. Sanık polisler Mehmet Karaca, Yaşafettin Açıkgöz, Seydi Ahmet Döngel ve Salih Ayaz tutuksuz yargılandı. Mahkeme ‘meşru müdafaa’ gerekçesiyle polislerin beraatına karar verdi. Temyize giden davada Yargıtay 1’inci Ceza Dairesi yerel mahkemenin kararını oy birliğiyle onadı. İç hukuk yollarının tükenmesinin ardından Kaymaz Ailesi, AİHM’e başvurdu. AİHM, Uğur ve Ahmet Kaymaz’ın hayatını kaybettiği operasyonun riskleri minimuma indirecek biçimde planlanmadığına ve öldürücü güç kullanımının gerekli olmadığına, dolayısıyla yaşama hakkını düzenleyen 2’nci Madde’nin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi mahkûm etti.
Mesele şu: Heykeli kaldırınca olmamış değil bir kez daha yaşatılmış oluyor o cinayet. Roboski ve Tahir Elçi anıtlarına reva görülenlerde, sayısız köy boşaltmada, tarih boyu kavimlerin sürgün adlı ölüm yolculuklarında olduğu üzere. İnkâr ettiğini tasdik ediyor devlet. Bazılarımız da şükür hatırlamak değil, hiç unutmuyor.
Geceler gündüzler HDP milletvekillerinin gözaltına alınmasıyla aksın gitsin. İçerdeki gazetecilerden haberler, Sur’da yıkım, İstanbul’da inşaat harekâtı, ünlülerin iftar sofraları, dizilerin, evlilik programlarının yeni bölümleri, açlık grevinde bir gün daha…
Özerk, bağımsız duruş kıymetli. Ayrışmak değil. Ayrışmak laboratuvar ortamının faaliyeti. Demiştim değil mi? Steril çok kirli.
İnsanın, dünya üzerinde yarattığı ekolojik tahribata ve o tahribatı tamir edip onarmaya çalışsa da, bunun her zaman mümkün olamayacağına ilişkin zihinlere yer etmiş en çarpıcı sözlerden biri Hubert Reeves’e aittir: “Doğayla savaş halindeyiz, eğer kazanırsak kaybedeceğiz.”
Türkiye’de uzun bir zamandır yaşadığımız durum tam da bu. Türkiye’de aklı, vicdanı ve biraz olsun duyarlılığı olan herkes haftalardır zeytinlikleri talana açacak olan yasanın geri çekilmesi için mücadele ediyor. 17 Mayıs tarihinde TBMM’ye gelen kısa adı “Üretim Reformu Paketi” olan resmi adı ise “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” olan bu yasanın geçmesi halinde, zeytinliklerin ölüm fermanı da imzalanmış olacak.
Çünkü, bu yasa tasarısı, zeytinlikleri, meraları, kıyıları boş arazi olarak görüp, sanayinin, her türlü enerji yatırımının, yapılaşmanın gerçekleştirilebileceği alanlar olarak görüyor. Bir dekarda 15 adetten az zeytin ağacının olduğu yerler “zeytinlik” olmaktan çıkarken, izinsiz zeytin kesmeye ağaç başına 2 bin lira ceza geliyor. Zeytinlikte hayvan otlatmaya verilen hapis cezası kalkıyor. Aslında adına “zeytinlikleri talana ve ranta açma yasa tasarısı” dense yeridir, çünkü yapılmak istenen o kadar açık ve net ki…
Geçen hafta bu yasa tasarısının görüşülmesi bir hafta ertelenerek, bu haftaya atılmıştı. Dün, tasarıdaki “kamu yararı kararı alınan yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına izin verilebilmesine yönelik düzenlemeyi içeren 2. maddenin tasarıdan çıkarılmasına” karar verildi. İktidar sahiplerine geri adım attırmak önemlidir fakat sevinmek için çok erken…
Bu karardan sonra asla rehavete kapılmamak, mücadeleye devam etmek, zeytinlikler gibi kıyıların ve meraların da talana açılmaması için çalışmak gerekiyor. AKP iktidarları döneminde geçmişte, geri çekilen yasa tasarılarının bir süre sonra içlerinde kelime oyunları yapılarak tekrar gündeme getirildiğini ve yine torba yasaların içine sokuşturulduğu biliyoruz zira…
Görünen köy de kılavuz istemiyor, bu niyet okuma da değil, niyetleri ayan beyan ortada. Başbakan Binali Yıldırım, geçen hafta zeytinlik alanların yatırıma açılması girişimleriyle ilgili olarak, “Zeytin mi daha önemli yapılacak tesis mi daha önemli Türkiye’nin geleceği açısından” diye sorduğu soru zihinlerde hala taze.
Dün de, zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına izin verecek 2. maddenin Sanayi Komisyonu’nda dört partinin ortak önergesiyle tasarıdan çıkarılmasına ilişkin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, ağzındaki baklayı çıkardı: “Bazı STK’lar bu süreçte ilin valisine, gıda tarım hayvancılık il müdürü ve bakana güvenmediklerini söylediler. Bunları doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. 15 gündür sanayicilerimizi yağmacı diye ifade eden söylemle karşı karşıya kaldık. Getirdiğimiz 2. maddedeki sistemde bir yanlış ve kusur olmadığını buna inandığımızı ifade etmek istiyorum. Alternatif önerilere açık olduğumuzu her zaman ifade ettik. Bu konuda maalesef bir öneri gelmedi. Reddetmekle sorun çözülmüyor. Türkiye’de zeytinlik sahası tanımı ve zeytinlik sahalarıyla ilgili karar alacak bir yapılanmaya adına ne derseniz deyin ihtiyaç var. Bu ihtiyaç giderilmediği sürece 17-20 defa bu yasa yine gelebilir. Dönmüyor desek de dünya dönüyor.”
Bu ne demek? Biz bu yasa tasarısını şimdilik uykuya alıp, kolladığımız uygun bir zamanda yeniden gündeme getirip Meclis’ten geçiririz demek…
Zaten, zeytinliklerle ilgili maddenin çıkarılması da yetmiyor. Komisyon, zeytinle ilgili maddeyi çıkartmış olabilir ancak, sanayiciye, talancıya, rantçıya, inşaatçıya arsa temini için meraları ve kıyıları imara açacak maddeler duruyor. İlgili maddeler geçerse mesela, köylünün ortak malı olan ve hayvanların otlatılması amacıyla kullanılan meraların vasfı arsaya dönüştürülecek. Mevcut düzenlemede kamu yararının gerektirdiği zorunlu hallerde buna meraların vasfının değiştirilmesine izin veriliyor ve zararın tazmini amacıyla ot bedeli adı altında ödeme yapılıyor. Düzenleme ile meralar sanayi tesisleri için yapılaşmaya açılırken ot bedelinin de alınmamasına imkan verilmek isteniyor.
Diğer yandan, başka bir maddeyle de kıyı ve dolgu alanlarında endüstri bölgelerinin kurulabilmesine izin verilecek. Bakan Özlü, daha önce bir açıklamasında denizlerin doldurularak ada kurulmasına da izin verileceğinden bahsetmişti. Mevcut yasalara göre kıyılarda yapılaşma ancak liman, iskele, tersane gibi denizde kurulması zorunlu olan yapılar için mümkünken değişiklikle kıyıda sanayi tesisi yapılmasına imkan veriliyor. Sadece kıyılarda değil dolgu alanlarında sanayi tesisi kurulmasına izin verildiğinde ne gibi çevresel felaketlerle karşılaşılacak meçhul…
Balkanlar göç yoludur. Kuşlar her yıl doğal döngü içerisinde Avrupa ve Afrika arasında ki yolu süzülerek kat ederken, İnsanlar ise siyasi nedenler ve savaşlar nedeniyle bu topraklarda üzülerek göç etmişlerdir. Bazı göçler acılarla dolu, bazı göçler ise kışın ve baharın habercisidir.
Göçlerin en güzeli kuşların olsa gerek. Ancak bu göçler bile acılar yaşanmasına hızla ilerliyor. Kuşların uçtukları gökyüzünde dönen devasa RES pervaneleri,iletim hatları. Beslenme ve dinlenme için indikleri alanlarda sanayi tesisleri yerleşim alanları. Ormanda yaşayan hayvanların karşısında ise jiletli dikenli teller. Yüzyıllardır göç ettikleri yollar kapanıyor.
İnsanoğlu el birliği ile bu göç döngüsünü tehditler ve tahribatlar ortadan kaldırana kadar işbirliği içerisinde sürdürmelidir. Kuşların göçü durduğunda, leylekler bir şey getirmediğinde, yaşam alanlarında ki yapılaşmanın ve RES lerin bir işe yaramadığını anladığımızda çok geç olduğunu göreceğiz.
Elbette sanayi de, RES de olmalı. Ama doğru yerde olmalı. Hayvanların ve kuşların yaşadığı, beslendiği ve göç yolları yok olursa bu canlılar da yok olacaktır.
Komşumuzda, Sınırın hemen diğer tarafında bu yönde çok olumlu çalışmalar var. Bu çalışmaları yerinde görme fırsatı bulduk.
Doğa Derneği ve Bulgaristan Kuşları Koruma Derneği (BSPB) küçük akbaba ve şah kartal konusunda yaptıkları çalışmaları yerinde görmek için Elhovo ve Macarova’da incelemelerde bulunduk. İncelemelere Bulgaristan Istranca, Sakar ve Rodop dağları bölgesinde Elektrik Dağıtım Şirketi (EVN), Türkiye’den ilgili bakanlık yetkilileri TEDAŞ katıldı.
BSPB, kuşlar konusunda faaliyet gösteren, projeler üreten geçmişi oldukça eski bir stk.
Kartal – akbaba yuvalarının ve beslenme alanlarının bulunduğu bölgeleri dernek adına satın alıyorlar. Köylerde ölen hayvanları veteriner kontrolünden sonra beslenme alanlarına bırakıyorlar. Kartal ve akbaba bilgilendirme merkezinde gelen ziyaretçileri yazılı ve görsel sunumlarla bilgilendiriyorlar. Ayrıca orman içi dinlenme tesisi ve restoran işletmeciliği yaparak derneğin güçlenmesini, dernek güçlendikçe de nesli tehlike altında olan kuşları korumaya çalışıyorlar.
Satın aldıkları alanlara kuşların yuvalanacağı ağaçlar ekilip, rüzgar ve fırtınaya dayanaklı yapay yuvalar inşa edilerek, kuşların üremesine kalıcı çözümler üretiyorlar.
Bu kuşları GPS uydu takibi ile göç takibi yapıyorlar.
Istrancalar, Sakar ve Rodopların bir kısmında RES yok. Çünkü kuş göç yolu. Afrika üzerinden gelip, Avrupa’ya Trakya üzerinden gidiyorlar. Gitmeye çalışıyorlar. Büyük bir kısmı her yıl yeni yeni engelleri aşarak Avrupa’ya ulaşıyor. Ana kuş göç yolu üzerinde bulunan Istrancalarda 31 Adet çed gerekli değildir kararı verilen RES projesi var. Bugün onlarca olan RES’ler yarın yüzlerce, öbürgün binlerce olması çok yüksek ihtimal.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım ve düşünelim. Komşu kuş göç yolu üzerine RES kurmuyor. Gerekçe göçmen kuşlar zarar görür. RES leri iç kısımlara kuruyorlar.
Bizde ise kuşların göç ve beslenme yolları üzerinde, Taş, Kil, Kalker, Çimento, mermer, kum v.b ne kadar madencilik faaliyeti varsa, hepsi bir arada. Biz bugüne kadar epey dava açtık. Açtığımız dava RES’lere değil, onların yanlış yere kurulmasına dava açtık. Bir örnek vermek gerekirse; Evlerimizde enerjiye ihtiyaç var, tuvalete de ihtiyaç var ama tuvaleti salonun ya da mutfağın ortasına yapmıyoruz. Evin ayrı bir köşesine yapıyoruz. Yani doğru bir yere yapıyoruz. RES ler de doğru yere yapılmalı. Dava açma nedenimiz de doğru yer seçimi yapılmadığındadır. Edirne İdare Mahkemesi ve Danıştay kararları da haklılığımızı ortaya koymaktadır.
BSPB ve EVN tarafından projelendirilen çok basit önlemlerle, çok doğru bir çalışma var. Hem elektrik şirketi, hem de kuşlar kazançlı çıkıyor. Enerji nakil hattındaki izalatör ve kablonun yalıtkan ile kapatılması. Kuşların direk üzerine konmasıyla, akıma kapılmasının önüne geçiliyor.
Ülkemizin de taraf olduğu 9 Ocak 1984 tarih ve 84/7601 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 20 Şubat 1984 tarih ve 18318 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi.
Madde 3. Akit Taraflar, II ve III no’lu ek listelerde belirtilen göçmen türler için önem taşıyan ve kışlama, toplanma, beslenme, üreme veya tüy değiştirme yönlerinden göç yollarına uygun ilişki konumunda bulunan sahaların korunmasına özel dikkat göstermeyi kabul ederler hükmü vardır.
Madde 4. Akit Taraflar, bu maddede belirtilen doğal yaşam ortamlarının sınır bölgelerinde bulunmaları halinde, bunların korunması amacıyla, çabalarını uyumlu kılmak yönünden eşgüdüm sağlamayı taahhüt ederler hükmü vardır.
Sınırın sıfır noktasına kurulması planlanan RES sahası, Istranca Park Direktörlüğü Bulgaristan MalkoTarnova Kasabasında olup, Kasaba RES sahasına kuş uçuşu 5-6 km’dir.
AB’nin Bulgaristan-Türkiye Sınır ötesi işbirliği programı kapsamında desteklenen, Çevre ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen Kırklareli ili’nin Karadeniz’e bakan kısmını olusturan Yıldız Dağlarında uygulanan “TR 06 02 16 Yıldız Dağlarında Biyolojik Çesitliliğin Korunması ve Sürdürülebilir Gelistirilmesi Projesi” Aralık 2008 tarihinde uygulanmaya başlanmıs ve Aralık 2009 tarihinde tamamlanmııtır. Projenin faaliyetlerinden birisi de Yıldız Dağları’nın Biyosfer Alan olarak deklare edilmesine yönelik bir adaylık başvuru dosyasının hazırlanmasıdır. Projenin sonucunda Yıldız Dağları Biyosfer Adaylığı dosyasının hazırlıkları da tamamlanmıstır. Dosya UNESCO MAB Komisyonu tarafından istenen formatta ve içerikte hazırlanmıstır.
Bu kapsamda hazırlanan dosyalardan birisi Yıldız Dağları Biyosfer Projesi Rapor Serisi No. 6. Yıldız Dağları’nda kuş çeşitliliği ve dağılımı. Rapor Çevre ve Orman Bakanlığı için AGRERA griconsulting- AGRIN adına 2010 yılında Korhan Özkan tarafından hazırlanmıştır.
Raporda “Yıldız Dağları tüm Palaearktik bölgenin ana kuş darboğazlarından birinin üstünde yer alır. Bu nedenle, bölgede rüzgâr santralleri inşa edilmesi tüm biyocağrafya bölgesindeki avifaunayı çok ciddi olarak etkileyecek olumsuz sonuçlar doğurabilir. Yıldız Dağları’nın kuş göç yolları açısından stratejik konumu göz önüne alınarak bölgede rüzgâr santrali kurulumundan kaçınılmalıdır.” denilmektedir.
Bazı Proje tanıtım dosyalarında ve ÇED raporlarında kuş göç yolunu farklı güzergahlarda göstermeye çalışanlar da görsünler ve bilsinler ki, gün gibi ortada olan bilimsel veriler GPS takılarak uydudan takip edilen kuşların göç yolu Istrancalardır.
Bilime ve hukuka aykırı olduğu açık olan, kuş göç yoluna rüzgar santrali kurmak telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurmadan hepsi tekrar tekrar değerlendirilmeli ve buna göre karar verilmelidir.
Biz de, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bu kuşların yaşamlarını tehdit edecek, yok edecek projeler yerine, komşumuzun yaptığı gibi, koruma ve kurtarmaya yönelik projeler yaparak uygulamaya koymalıyız.
Göksal Çidem
Göksal Çidem Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı
Feminist yazar, akademisyen ve aktivist Şirin Tekeli hayatını kaybetti.
Bir süredir akciğer kanseri nedeniyle tedavi gören Tekeli 73 yaşındaydı. Bedenini tıp öğrencilerinin eğitimi için İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağışlayan Tekeli için cenaze töreni yapılmayacağı bildirildi.
Kadın Eserleri Kütüphanesi, Mor Çatı ve Ka.Der’in kurucularından olan Tekeli’nin çok sayıda kitabı ve çevirisi bulunuyordu.
Şirin Tekeli kimdir?
1944’te Ankara’da doğdu. Lise öğrenimini Ankara Kız Lisesi’nde tamamladı. 1961-1963 arasında Paris’te Fransızca öğrendi ve hukuk fakültesine başladı, daha sonra İsviçre’de Lozan Üniversitesi’ne geçti. Siyaset Bilimi Anabilim Dalında öğrenim gördü.
1968-1981 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistanlık öğretim üyeliği yaptı. Doçentlik tezi kadınların siyasete katılımı üzerine karşılaştırmalı bir araştırma olan Tekeli’nin araştırması, 1982’de Birikim Yayınları tarafından basıldı (Kadınlar ve Siyasal-Toplumsal Hayat, Birikim, İstanbul).
1981’de YÖK’ün yürürlüğe girmesi üzerine üniversiteden istifa etti ve bir daha dönmedi. Feminist hareketin içindeydi, Medeni Kanun değişikliği için “Dilekçe kampanyası”(1984), Dayağa karşı protesto yürüyüşü (1987), Kariye Şenliği’ne (1987) katıldı.
1989’da Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın kuruluş çalışmalarını başlattı. 1996 yılına kadar Kütüphane’de gönüllü olarak çalıştı.
1988’de Kadınlar İçin adlı makaleler derlemesini (Alan, İstanbul), 1990’da Meryem Koray ile birlikte yazdığı Kadınlarla İlgili Eşitlik Politikaları kitabını (TÜSES, İstanbul) yayımlandı. Aynı yıl, Kadın Bakış Açısından Türkiye’de Kadınlar (İletişim, İstanbul) kitabını derledi. Bu kitap, 1995 ve 2010 yıllarında yeniden basıldı ve Almanca (1991) ve İngilizce (1995) baskıları da yapıldı.
1997 yılında KA-DER (Kadın Adayları Destekleme Derneği), Anakültür Kooperatifi ve Winpeace -Türk ve Yunan Kadınları Barış Girişimi’nin oluşumunda kurucu olarak yer aldı.
Üniversiteden ayrıldıktan sonra çeviriler yaptı. 2011 yılına kadar, Fransızca ve İngilizce’den çoğu kadınlar ve demokrasi ile ilgili 25 kitap çevirdi; (Andrée Michel, Feminizm, Kadın Çevresi, 1984; Elisabeth Badinter, Biri Ötekidir, Afa, 1992; Halide Messaudi, Cezayir’de Kadın Olmak, Metis, 1996; Diane Scully (L. Aytek ile birlikte), Tecavüz, Metis, 1994; Germaine Tillion (N. Sirman ile birlikte), Harem ve Kuzenler, Metis 2006; Semih Vaner (der.), Yirmibirinci Yüzyıl Başında Türkiye, Kitapyayınevi 2009; Dejanirah Couto (der.), Harp ve Sulh Avrupa ve Osmanlılar, Kitapyayınevi, 2010 vb.)
Manisa Gördes’te Zorlu Holding’e ait nikel madenine kimyasal madde taşıyan TIR’ın devrilmesiyle 27 ton sülfürik asit çevreye saçıldı.
Gördes-Akhisar yolunun 22. kilometresinde sabah saat 08.00 sıralarında meydana gelen kaza sonucunda kimyasal maddenin büyük çoğunluğu yolun kenarındaki dereye karıştı. Yöre halkı, 5. kez benzer olayla karşılaştıklarını, çevre felaketinin göz göre göre geldiğini kaydetti.
“Ege’nin damı” olarak anılan alan, İzmir’in de su kaynaklarını barındırıyor.
“Maden için kurban kesen yetkililer şimdi nerede”
Gördes Kayacık Belediye Başkanı Ramazan Koyunlu, madene kimyasal madde getirilirken uluslararası taşıma yönetmeliğine uyulmadığını söyledi.
Bölgeye günde 40 ton asit geldiğini ancak yeterli denetim yapılmadığını kaydeden Koyunlu, “Defalarca uyarılarımızı yaptık, ama yetkililer önlem alma gereği duymadı. Madende kullanılacak dev kazan bölgeye getirilirken adını ‘cehennem kazanı’ koymuştuk. Cehennem kazanı madene geldiğinde davul zurna çalıp oynayan, kurban kesen yetkililer, acaba şimdi nerede?” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılacağı yolundaki açıklamasına mimarlar ve sanatçılar tepki gösterdi.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) yöneticisi, Yüksek Mimar Mücella Yapıcı, “AKM yıkılsa bile aynısı yapılmak zorunda” dedi.
Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre; Mücella Yapıcı, şu ifadeleri kullandı:
“AKM, Türkiye Cumhuriyeti’nde opera olarak tasarlanmış ve kamunun kendi kaynaklarıyla uygulanmış tek yapısı. Bu özellikleriyle kendi yapıları içersinde çok önemli. Herhangi bir şekilde zaafiyete uğratılıp yıkıma terk edilse bile elimizde en detaylı projeler olduğu için aynısının tekrar inşaa edilmesi gerekir.”
“Elimizde devletin onayladığı proje var”
Yapıcı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKM ile ilgili açıklamalarını talihsiz bulduğunu söyleyerek, restorasyon kararının dışında verilecek projelerin hukuksuz olduğunu kaydetti:
“Cumhurbaşkanı proje bitti diyor. Kendisinin hangi nitelikte konuştuğunu kavrayamadık. Eğer, AKP başkanı olarak konuşmuş olsa aynı partiden olan belediye başkanının bunu açıklaması lazım. Elimizde devletin onayladığı bir proje var. Bu projenin altına Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da imzası bulunuyor. Projeye 2010 yılında bir finans sağlanacaktı. Ama biz hala bu projenin başlatılmasını bekliyoruz. Eğer ki Olağanüstü Hal içerisinde KHK’larla böyle bir şeye kalkışılacaksa onu bilemeyiz. Buranın bir projesi var ve Cumhurbaşkanı’ndan da bu projeye yönelik açıklama yapmasını bekliyoruz.”
Boşanma davaları sürerken, silah sesi duyulmasın diye, televizyonun sesini açıp eşi Nisa Ece İnçke’yi öldüren Recep İnçke, kendini savundu. Sanık “Kadının asli görevi yemek ve çay yapmaktır” diyen sanık, öldürdüğü eşini suçladı.
İstanbul Kağıthane’de eşi Nisa Ece İnçke’yi boşanma davası açtığı sırada 4 kez kurşunlayarak öldüren Recep İnçke’nin yargılanmasına devam edildi. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, tutuklu sanık Recep İnçke hazır bulundu. Öldürülen Nisa Ece’nin ailesi ile Kadın ve Demokrasi Derneği de duruşmaya müşteki olarak katıldı.
İki sayfalık yazılı savunma
İlk iki duruşmada savunma yapmayan sanık Recep İnçke bu duruşmada mahkemeye iki sayfalık yazılı savunma sundu. Bugüne kadar savunma yapmayışını “Ben de bir takım insanlar gibi huzurunuzda yalan yanlış şeyler söyleyebilirdim. Ancak yaşanmış olan bu olaydan dolayı, rahmetliye kötü söz söylemeyi, olmayan bir takım kelimelerin dünya iyisi olan bir insanın arkasından söylemeyi kendime yakıştıramadım” diyerek savunmasına başlayan sanık, devamında 4 kurşunla öldürdüğü eşini suçladı.
Öldürdüğü eşini suçladı
“Rahmetli, bazı görevlerini yerine getirmiyordu” diyen sanık, kadının asli görevinin “Yemek yapmak, çay demlemek ve evine bakmak” olduğunu savundu. İşten eve gelince bu konulardan dolayı bir takım anlaşmazlıklar yaşadığını söyledi. Olay gününü de anlatan İnçke, telefon ile görüştüğü eşi ile 4-5 saat gezdiğini bu süre içinde herhangi bir olumsuzluğun yaşamadığını ileri sürerek, eşini, “Başka bir yere taşınalım” teklifini kabul etmeyince sinirlerine hakim olamadığı için vurduğunu söyledi. İnçke, “Keşke başka bir yere taşınalım dediğimde rahmetli, ‘ben biliyorum senin korkun abimler’ kelimesini hiç kullanmamış olsaydı. Benim de o an cinnet geçirmeme sebebiyet vermemiş olsaydı” dedi.
Mahkeme, sanığın tutukluluğunun devamına karar vererek duruşmayı erteledi.
İddianameden
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianameye göre, Recep İnçke ile Nisa Ece İnçke’nin 2,5 yıldır evli oldukları belirtildi. Kağıthane’de yaşayan çift arasında yaşanan problemler nedeniyle Nisa Ece İnçke’nin zaman zaman evi terk ederek babasına gittiği, en son kocasının darp etmesi üzerine babasına giderek geçen yıl boşanma davası açtığı anlatıldı. Boşanma davası sürerken 7 Aralık 2016’da Recep İnçke’nin Nisa Ece İnçke’yi arayarak konuşmak istediğini söylediği, tanık anlatımlarına da eşi ile buluşmak için çıktığı ve birlikte yaşadıkları Talatpaşa Mahallesi’ndeki eve geldiği ifade edildi.
Televizyonun sesini açarak ateş etti
İddianamede, Recep İnçke’nin konuşmak için çağırdığı eşini, dışarıdan silah sesinin duyulmaması için televizyonun sesini sonuna kadar açtıktan sonra 4 kez kurşunlayarak öldürdüğü belirtildi. Cinayet sonrası Recep İnçke’nin Pendik’te bir polis merkezine giderek eşini öldürdüğünü söyleyip, silahıyla birlikte teslim olduğu belirtildi. Polis memurlarının olay yerine gittiklerinde televizyon sesinin duyulduğu, kapının kapının çilingir vasıtasıyla açıldığı, Nisa Ece İnçke’nin cesedinin evin giriş koridorundaki holde yerde yatar vaziyette bulunduğu ifade edildi.
Tasarlayarak öldürdü
İddianamede şüpheli Recep İnçke’nin Nisa Ece İnçke’yi yakın mesafeden, televizyonun sesini yüksek açarak planlı bir şekilde tasarlayarak öldürdüğü kaydedildi. Recep İnçke’nin “Kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapsi ve ve “Ruhsatsız silah taşıma”dan da 1 yıldan 3 yıla kadar hapis talep edildi.