Ana Sayfa Blog Sayfa 3102

Çöpe hafifçe değinmek

Michael E. Webber tarafından Scientific American Temmuz 2017 sayısında yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Michael E. Webber, Teksas Üniversitesinde Enerji Enstitüsü başkanı, Temiz Enerji kuluçkası eş başkanı ve enerji kaynakları profesörü. Son kitabı Thirst for Power: Energy, Water, and Human Survival (Güç Açlığı: Enerji, Su ve İnsan Sağkalımı) (Yale Üniversitesi Yayınları, 2016)

***

Çin’in Shenzhen şehrinde 20 Aralık 2015’te bir şehir atığı dağı çökerek 69 kişiyi öldürdü ve onlarca evi yok etti. Bu felaket, 2008 yapımı distopya türünde çocuk filmi WALL-E’deki atık kulelerini hayata getirmiş oluyor. Film, korkunç ancak mümkün bir durum olan kendi çöpümüzün kontrolsüzce yığılabileceği, habitatımızı yok edebileceğimizi resmediyordu. Mevcut bir şehri sürdürülebilir yani dünyayı yok etmekten ziyade onu koruyan bir şehir haline getirmenin güçlü yollarından biri, onun atık akışını azaltmak ve geriye kalanı da kaynak olarak kullanmaktır.

Dünya çapında hâlâ birçok insan şehirlere göç ediyor ki bu şehirleri küresel kaynak probleminin çözümünde birincil konuma getiriyor. Belediye başkanları çözümler tasarlıyorlar basitçe çünkü bunu yapmak zorundalar, özellikle de çevre sorunlarıyla mücadele konusunda ulusal heyecanını yitirmiş yerlerde. Paris’te 2015 Aralık’ında şekillenmiş iklim antlaşması da şehirlerin merkezi rolünü onaylıyor. Görüşmeler sırında 1,000’den fazla belediye başkanı da Fransa başkentine giderek salınımları azaltma sözlerini verdiler. Bina inşa kurallarını değiştirmek ve enerji verimliliğine yatırım yapmak birçok şehir lideri için başlangıç noktası. Birçok belediye başkanının söylediğine göre onlar daha fazlasını ulusal hükümetlerden daha hızlı gerçekleştirebilirler.

Şehirlerin ilk adımı atması anlamlı geliyor. New York, Mexcio City ve Pekin gibi bir takım şehirler bazı ülkelerin nüfusundan daha fazla kişiyi barındırıyorlar. Ve kentsel alanlar sıkışık düzende hayatlarımızı idame ettirmenin zorluklarının bulunduğu yerler. Şehirler öncülük edebilir çünkü onlar çözümleri hızla artırabilir ve çünkü onlar dünyanın kaynaklarını kullanmadan, havayı ve suyu kirletmeden ve insan sağlığına zarar vermeden insan hayat kalitesini artırmak için yaşayan laboratuvarlar.

Şehirler boşa harcanmış enerji, karbon dioksit, yiyecek, su, alan ve zamanla dolu. Her bir atık akışını azaltmak ve onları bir maliyet yerine bir kaynak olarak kullanmak milyarlarca insana sürdürülebilir bir gelecek yaratırken birçok sorunumuzu eş zamanlı olarak çözebilir.

Çözüm olarak kirlilik

Kirlilikle ilgili dersler tarihte boldur. Londralı bir doktor olan John Snow, 1848 ila 1854 yılları arasında Londra’yı vuran kolera salgınının lağım suyuyla kirlenmiş kuyulardan kaynaklandığı sonucunu çıkarmıştı. Çözüm apaçık lağım sistemi kurmaktı fakat siyasi liderler Snow’un bulgularını reddetti çünkü onun fikirleri egemen ideolojiye uymuyor ve gereken işlemlerin çok pahalı oldukları kabul ediliyordu. Atıkların bizi öldürdüğünü söyleyen iklim bilimcilerin de benzer bir şekilde reddedildikleri söylenebilir. Gerçi iklim bilimcilerin bize söylediği ölüm daha yavaş ve çok daha dolaylı şekilde, ayrıca problemin çözümü altyapıya kayda değer bir yatırım gerektiriyor.

Yeni liderlerin, 3 milyon nüfuslu kalabalık bir şehre 1,200 mil lağım sistemi döşemek gibi hırslı kamu projelerini oluşturmalarından sonra Snow’a bir kahraman olarak hakkı teslim edildi (büyük ihtimalle günümüz bilim insanlarını bekleyen gelecek de o). Proje aynı zamanda, Londra’nın kent çehresinin önemli bir parçası olan ve birçok insanın gezip dolaştığı güzelim nehir rıhtımlarının da oluşturdu.

Ama günümüzde atıkları süpürüp atmak yeterli değil. Azalttıktan sonra döngüyü tamamlamalı ve kalanını tekrar kullanmalıyız. Önce atığı sınırla sonra onu kullan.

Bu yeni düşünce kirlilik tanımını yeniden yapmakla başlıyor. Teksas Austin belediye su işlerinden oldukça iyi tanınmış mühendis Raj Bhattarai bana kirliliğin yeni bir tanımını öğretti: yersiz kaynaklar. Maddeler eğer yanlış yerdelerse zararlıdırlar: bedenimize, havaya, suya. Fakat doğru yerdelerse faydalıdırlar. Örneğin katı atık çöplüğe göndermek ve faturasını ödemek yerine elektrik üretmek için yakılabilir. Ve milyon kişilik topluluğun pis suyu, yıllık milyonlarca dolarlık altın ve yerel imalatta kullanacak diğer kıymetli metaller için işlenebilir.

Bu fikir namı diğer döngüsel ekonominin daha geniş konseptiyle uyuşuyor. Bir toplumun farklı eylem ve süreçleri bir diğerini faydalı bir şekilde doyurabilir. Basite indirgersek, hayal gücünüzü yitirdiğinizde atık elinizde kalandır.

Az ama öz

Atığı azaltmak için aşikâr bir başlangıç noktası su boruları kaçaklarıdır. Genel olarak şehrin suyunun yüzde 10’u ila 40’ı borularda kaybedilir. Ve belediye suyu temizlediği ve su pompalarını çalıştırdığı için bu su kaçağı enerjiyi de boşa harcar.

Enerji kullanımının kendisi inanılmaz derecede müsrifçedir. Şehrin tükettiği enerjinin yarıdan fazlası bacalar, egzoz, ısıtıcıların arka yüzleri, klimalar ve cihazlardan atık enerji olarak bırakılır. Bu ekipmanları daha verimli hale getirmek, üretmemiz, dağıtmamız ve temizlememiz gereken enerjiyi ne kadar azaltabilir.

Artıklar desteklememiz gereken bir başka atık akışıdır. ABD her gün kişi başı iki kilogramdan daha fazla katı atık üretmektedir. Bunları kompost yapma, geri dönüştürme ya da yakma çabalarına rağmen bu katı atığın yarısından biraz fazlası çöplüğe atılmaktadır. Paketlemeyi azaltmak başka faydalarının yanında bu hacmi düşürmenin bir yoludur. Walmart gibi büyük perakendeciler paketlemeyi azaltmanın sonucu olarak taşıma için daha az kamyona ihtiyaç duyduklarını ve malları teşhir için daha çok raf açıldığını keşfetmişler.

Atık yiyecek, kendi yürekleri burkan meselesine sahip. Küresel olarak birçok yerde kıtlık ve gıda eksikliği olmasına rağmen Amerikalılar yiyilebilir yiyeceklerinin yüzde 25 ila yüzde 50’sini atıyorlar. Yiyecek yetiştirmek, depolamak, hazırlamak, pişirmek ve bertaraf etmek anormal miktarda enerji, arazi ve su gerektiriyor. Yani ziyan edilen yiyecek ciddi bir iz bırakıyor. ABD ve Birleşik Krallık ’ta ortaya çıkan I Value Food gibi inisiyatifler bu hayati meseleyi çözmek için atılmış adımlar.

Atığı geri kazanmak

Şehirler atık akışlarını azalttıkları zaman kentsel bir sürecin atığını bir diğer sürecin kaynağı olarak kullanmalılar. Bu düzenlemeler ender ancak merak uyandıran örnekler artıyor. Zürih’teki gibi modern atıktan enerjiye sistemleri çöpü temiz bir şekilde yakıyor ve Florida Palm Beach’teki gibi bazıları yanmadan arda kalan külün içinden metalin yüzde 95’ini geri kazanıyor. Almanya’da Jühnde gibi kırsal köyler sığır ve domuz gübresinden konutlarının enerjisinin büyük bölümünü karşılayabilecek kadar biyogaz üretiyorlar. Teksas Üniversitesi’nden araştırma ekibim Teksas New Braunfels’te bir çimento tesisinin, karbon dioksit salınımlarından ve kömür madenciliğinin etkilerinden kaçınarak kömür yerine geri dönüştürülemez plastiklerden üretilmiş plastikleri yakabileceğini gösterdi.

Çöplüklere bırakılan atıklar bile bir fayda sağlayabilir. Şehirler, atık parçalandıkça çıkan metanı toplayabilir ki bu gazı yakmak aşikâr bir iyileşmedir ya da en azından eşlenik miktarda karbon dioksitten daha çok ısı yakalayan metanın atmosfere kaçmasını engellemiş olur. Güç jeneratörleri yakalanan gazı elektriğe çevirebilir. Vancouver çöplükleri metanı yakalıyor ve domates yetiştiren yakındaki seraları ısıtmak için yakıyor.

Bundan rağmen çöplükler, çöp suyu sızıntısı yaparlar. Bu durum dünyadaki en yeşil şehir olma sözünü veren Vancouver’ı, sakinlerine çöp ve organik atık için ayrı çöp kovaları vermek konusunda cesaretlendirdi. Yetkililer, şehir sakinlerinin çöp kovalarını uygun şekilde kullanmalarını bekliyor ve çöp kamyonlarının doğru şekilde ayrıştırılmış atıkları boşalttıklarını kontrol etmeleri için müfettişler görevlendiriyor. Şehir organik atıktan metan üretirken toprağı daha bereketli hale getiren toprak katkısı üretiyor. Bu çözümler birden fazla sorunu tek seferde çözüyor – tarımı geliştirirken başka türlü satın alınacak enerjiden para arttırıyor, pahalı çöp bertarafı için ihtiyacı azaltıyor ve arazinin gereksiz kullanımına ve zarar görmesine engel oluyor.

Austin bir benzerini, lağım sularının katı atıklarını anaerobik çürükçüllerden geçirerek sattığı ya da yerinde ısı üretmek için kullandığı biyogaz üreterek yapıyor. Arda kalan katıları Dillo Dilo (yerel bir canlı olan armadilloya bir atıf) olarak bilinen popüler toprak katkısına dönüştürüyor. Bu şehir Dillo Dirt satarak para kazanıyor, lağım sisteminin maliyetinin bir kısmını karşılıyor. Kompost yapımı şehir sakinleri arasında artan ve popülerleşen bir trend olmasına rağmen, ki kesinlikle yapılması gereken bir şey, yanlış yapılması daha çok metan salınımına sebep olur. Austin için şehir sakinlerinin yiyecek artıklarını gidere atmaları ve çöp öğütücüsünden geçirmeleri bir şey ifade ediyor çünkü şehrin su arıtma tesisindeki endüstriyel öğütücüleri bir kompost kutusunun işini yapabilir, fakat daha yüksek bir verimle.

Atık ısı bir başka fırsat alanı. Onu toplamak güç çünkü düşük sıcaklıkları elektrik enerjisine dönüştürmek zor. NASA bunu uzay mekiklerinde gerçekleştirebilmek için termoelektrik jeneratörler geliştirdi ancak teknoloji pahalı ve verimsiz. Gelişmiş malzemeler az ya da çok ısıyı elektriğe daha verimli dönüştürebilirler. Kıyafetlerimizi, bulaşıkları ve bedenimizi yıkadığımız zaman pis su borusuna gönderilen sıcak sudan başlanabilir. Oslo’nun bir banliyösü olan Sandvika’nın, civardaki onlarca evi ısıtan ya da kaldırımlar ile yolların buzlarını çözen, şehir atık su boruları boyunca devasa ısı değiştiricileri bulunuyor. Vancouver fikri o kadar sevdi ki konsepti tekrarladı. Atık suyu kullanarak yüzlerce evi ve olimpiyat köyünü ısıtıyor.

Fikri biraz daha ileri götüren, kapalı döngü düşünmenin öncü örneği, Danimarka’daki Kalundborg Simbiyozu. 7 şirkete ek olarak elektrik, su, atık su, katı atık tesislerini içeren belediye hizmetlerine sahip endüstriyel park birinin atığı bir diğerinin girdisi olacak şekilde birbirlerine bağlanmış. Borular, kablolar ve hava kanalları, buhar, gaz, elektrik, su ve atıkları, tüm verimliliği arttırmak ve CO2’de dâhil toplam atığı azaltmak için ileri geri taşıyor. Örneğin, rafinerideki atık su güç santraline akıyor, orada kömür yakılmasından kaynaklanan uçuşan külleri temizlemek ve dengelemek için bu atık su kullanılıyor. Aynı zamanda rafineri atık buharını, buharın ısısından faydalanan, bakteri ve maya kullanarak dünya insülin ihtiyacının yarısını yetiştiren Novo Nordisk’e gönderiyor. Tüm park yaşayan, endüstriyel bir organizma gibi görünüyor. Ve bu endüstriyel park sabitlenmiş ya da azaltılmış salınımlarla ekonomik büyüme gerçekleşebileceğini göstermiş oluyor.

Kalundborg Simbiyozu – Scientific American

Veri ile güdülen kararlar

Kalundborg’un simbiyotik modeli daha büyük ölçeklerde, mesela bir şehir için, tekrarlanabilir mi? Evet ancak şehirleri akıllı hale getirirsek. Bir endüstriyel park esnektir çünkü birkaç kiracısı ve karar vericisi vardır fakat bir şehirde, enerji, su ve atık hakkında bağımsız olarak her gün karar veren çok sayıda birey ve kurum vardır. Bunları bütünleştirmek, işbirliğine doğru kültürel bir değişime ve akıllı teknolojilerdeki artışla desteklenmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu “akıllı şehirler” her yerde ölçüm, özdevinimli öğrenim ve yapay zekâ ile desteklenmiş ucuz bilgisayarlı hesaplamaya bel bağlayacaktırlar. Bu kombinasyon verimsizlikleri tanımlayabilir ve atıklarla maliyetleri azaltırken tüm ekipmanı otomatik çalıştırarak faaliyetleri optimize edebilir.

Neyse ki şehirleri akıllı hale getirmek, hayat kalitesini düşürmeden daha yoğun nüfusları bir araya getirmek isteyen plancılar için çekici bir hedef. Örneğin nüfus ve halk sağlığı sorunlarının yaygın olduğu Hindistan’da başbakan Narendra Modi, 100 tane küçük ve orta büyüklükteki belediyeyi akıllı şehirlere dönüştürmenin ihtimal dahlinde bir çözüm olduğunu açıkladı.

Akıllı” sıfatının kendisi birçok şehri aptal olmakla itham ediyor. İtham etmenin bir dayanağı var çünkü atıkla dolup taşan belediyeler görünüşe göre kör gözüne çalışıyorlar. ABD Ulusal Bilimler Vakfı Smart and Connected Communities (Akıllı ve Bağlı Topluluklar) yakın zamanda, şehirlerin veriyi daha iyi kullanmalarını sağlamak için büyük bir araştırma girişimi başlattı. Bu arada bu isim sadece akıllı olmanın yeterli olmadığı aynı zamanda sistemlerin ve insanların birbirlerine bağlı olmaları gerektiğini göstermektedir.

Akıllı şehirler büyük ölçüde, yaygın sensör ağından toplanan büyük veri ve hızla kavrayış kazanan, sonuca varan ve veri üzerinden karara varan gelişmiş algoritmalara dayanır. Bağlı ağlar şehirdeki tüm ekipmanlarla bu analizleri iletişiler. Açık bir şekilde ilk yapılması gereken akıllı sayaçlarla elektrik, doğal gaz ve suyun günün hangi saati, hangi ev eşyası ve endüstriyel uygulamada tüketildiğini yakından izlemeye başlamak. Gerçek zamanlı trafik sensörleri, hava kalitesi monitörleri ve kaçak detektörleri kullanıma hazırlar. Austin’de Pecan Street consortium (Pecan Sokağı konsorsiyumu), böylesi bir veri akışının tüketicilerinin tüketimi azaltırken davranışlarını nasıl değiştireceğini öğrenmek için yüzlerce evden bilgi topluyor. Phoenix gibi şehirler ve Fort Carson gibi askeri üsler kendine yeterli enerji ve su tüketicileri ve net sıfır atık üreticisi olmak sözü verdiler. Bu hırslı hedeflere ulaşmak birbirine bağlı yüksek miktarda veri gerektirecektir.

Boşa harcanan zamanı azaltacak daha iyi ulaşım, kentlilere akıllı bir şehirde yaşamanın faydalarının ilk bakışını sunabilir. Ulaşımın ayak izini azaltmak yakıtları temizlemek, taşıtları daha verimli yapmak, yolculuk mesafelerini ve sürelerini azaltmak, taşıtların doluluk oranlarını arttırmak ve yolculuk sayısından tasarruf etmek anlamına geliyor. Eğer insanlar işlerine yakın otururlarsa yürüyebilir, bisiklete binebilir ya da toplu ulaşımı kullanabilirler. Çalışmaların gösterdiğine göre korumalı bisiklet yollarının inşası bisiklet kullanımında dramatik bir artışa sebep oluyor ve bisikletlerin arabalara göre daha az alana ihtiyaç duymaları trafik sıkışıklığını azaltıyor.

Sürücüsüz bir şehir aynı zamanda araç parkları için boşa harcanan park alanlarını ve park alanlarıyla ilişkili süreyi azaltabilir. Eve ya da iş yerinde park edilen bireysel taşıtlar yerine sürekli hareket halinde, paylaşılan ya da otonom arabalarla ihtiyaç duyulan park alanı dramatik bir şekilde kısıtlanabilir. Teksas Üniversitesi Ulaşım Teknolojileri Araştırma Merkezi’ndeki araştırmacılar paylaşılan, otonom taşıtların kullanımının, ölçekli olarak bir şehirde ihtiyaç duyulan toplam taşıt ihtiyacını ve taşıtlar sürekli hareket halinde kalacakları için kat edilecek mesafe bir miktar artsa da salınımları azaltıp azaltamayacağını ortaya koymak için karmaşık modeller kullandılar. Her gün işe gidip gelen kimseler vakitlerini araç kullanarak harcamak yerine dinlenerek, elektronik postaları okuyarak, telefonla görüşerek ya da diğer işleri yaparak geçirebilirler. Bu çalışma katma değer sağlarken bir kişinin ofiste geçireceği süreyi kısaltarak akşam yemeğine eve erken gitmesini sağlayabilir.

Temiz su borularındaki kaçaklar gibi sorunlarımızı çözmek için altyapımızı akıllı yapmak kesinlikle önemli. Eğer temiz su sistemine akışı takip etmek ve kaçağın miktarı ile yerini nokta atış gösterebilen sayaçlar takılırsa kaçakları tespit etmek kolaylaşır. İngiltere Birmingham’dan araştırmacılar, şebekeyi sürekli gözden geçirmek ve kaçakları tespit etmek için küçük basınç sensörleriyle az miktarda güç harcayan bir sistem geliştirdiler. Bu sistem, birilerinin sokağın ortasına su fışkırdığı için araması ve söylenmesinin beklendiği eski usule göre büyük bir iyileşme. Ve belki bir gün sorunu çözmeleri için borular içine akıllı robotlar gönderebiliriz.

Yüksek performanslı sensörler, kazalar yaşanmadan önce doğal gaz kaçaklarını bulmamızı sağlayabilirler. Gaz kaçakları sadece doğaya zararlı ve kaynak israfı olmanın yanında tehlikeli de. Bunu eskiyen altyapıyla manşetleri süsleyen patlama haberlerinden görüyoruz.

Akıllı, atık konusunda bilinçli bir şehir nerede yükselir, söylemesi zor. Nüfusu bir milyon ya da daha fazla, Orta Batı’da, ekonomisi on yıllar önce tümüyle tükenmiş olduğu için kendini yeniden yaratması gereken bir şehrin en ideal aday olduğunu düşünüyorum. Akla kısmen Indianapolis geliyor çünkü bir yüzyıl önceki yanlış kararlara dayanan su, atık su ve lağım sistemini yeniden inşa etmeli. Indianapolis şehir merkezine yatırım yapıyor ve şehir merkezi yükselişte. Pittsburgh var olan değerlerini – hareketli bir şehir çekirdeği, şehir gururu, gelecek görüşlü belediye başkanı William Peduto’nun liderliği, Carnegie Mellon Üniversitesi’nin gücü ve gelişimin diğer tüm kaynaklarıyla – fabrika bacalarıyla anılmaktan fikri gücüyle anılır olmaya doğru evriliyor. Ve tabii ki Uber orada otonom taşıt servisini başlattı. Eyalet başkenti olan ve büyük üniversitelerden birine ev sahipliği yapan Ohio Columbus da akıllı şehir olmak için son teknoloji arayanlardan. ABD Ulaştırma Bakanlığı yakın zamanda Columbus’a, hareketlilik yaklaşımını yeniden şekillendirmesi için 40 milyon ABD Doları verdi.

Buralardan Oralara Gitmek

Müsrif şehirleri atığını azaltan ve geriye kalanı tekrardan kullanan şehirlere çevirmek kolay olmayacak. Federal hükümetten bütünleşmiş ar-ge yatırımları hükümetin her bir seviyesinden uygulanabilir politikalarla birleştirilmeli. Ne yazık ki ar-ge fonları bugünlerde azalıyor ve ABD’de Trump yönetiminde daha da azalabilir.

Yatırım sosyal olarak da anlaşılabilir olmalı. Çalışmalar gösteriyor ki akıllı şehirler için ar-ge çalışmaları şehir sakinlerinin ihtiyaçlarından çok teknolojiye odaklanmakta. Yanlış şekilde yapılırsa akıllı bir kentin faydaları hâlihazırda İnternet’e ve yüksek teknolojiye erişimi olanlara yarayacak. Bu durum sadece diğer sosyoekonomik engellerin en üstünde teknoloji açığını da genişletir

Belediyeler şehir sakinlerini de daha akıllı hale getirmek zorunda çünkü her bir birey ne zaman bir şey satın aldığında ya da bir düğmeyi çevirdiğinde bir karar vermiş oluyor. Eğitime ve veriye erişim çok artacak. Şehir sakinlerini birbirlerine bağlamak işbirliği ve komşuluk ilişkileri gerektirir. Parklar, oyun alanları, paylaşılan alanlar, okullar, dini ve toplumsal merkezler yüzyıllar boyunca gelişen şehirlerin temel ilkesi oldular. Şehirlerimiz modernleştikçe ve akılcılaştıkça bizi bir arada tutmak için eski dünyanın daha çok birleşenine ihtiyaç duyabiliriz.

***

Makelenin İngilizce orijinali (Ama ne yazık ki üye olmanız gereken bir dergi)

Makele: Michael E. Webber

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete, Scientific American)

Antarktika’dan Kıbrıs’ın üçte ikisi büyüklüğünde buzdağı koptu

Şu ana dek kayıtlara geçen en büyük buzdağlarından biri, Antarktika’dan koptu. Kıbrıs’ın yaklaşık üçte ikisi büyüklüğündeki kütle, bölgedeki deniz ticaret yollarında problem yaratabileceği kaygısıyla gözlem altında tutulacak.

Dev buzul bloğunun yüzölçümü 6 bin kilometrekare. Bir Amerikan uydusu buzdağını Larsen C Buz Sahanlığı diye bilinen bölgeden geçerken görüntüledi.

Uzmanlar bunu bekliyordu. Larsen buzulundaki büyük bir çatlağı 10 yıldan uzun süredir takip ediyorlardı.

Çatlağın ayrılması 2014’ten itibaren arttı ve her an kopuş olabileceği söyleniyordu.

200 metreden kalın yassı buzdağı, kısa vadede çok hızla çok uzağa gitmeyecek.

Ancak gözlemlenmesi gerekecek. Akıntılar ve rüzgâr buzdağını gemi güzergahlarını tehdit edebileceği Antarktika’nın kuzeyine sürükleyebilir.

Yeni Larsen Buzdağı kayıtlara geçen en büyük 10 buzul arasında. Ancak Antarktika’da görülen en büyük buzdağlarından çok daha küçük.

Uydularca gözlemlenen en büyüğü B-15’ti. 2000 yılında Ross Buz Sahanlığından kopmuştu ve 11 bin kilometrekareydi.

32 bin kilometrekarelik buzul

6 yıl sonra bile bu buzdağının parçaları Yeni Zelanda açıklarından geçiyordu.

1956’da ABD Donanmasına ait bir buzkıranın 32 bin kilometrekarelik bir kütleyle karşılaştığı belirtilmişti. Ancak o dönem uydu teknolojisi olmadığından Belçika’nın yüzölçümünden büyük buzdağını kütlesini doğrulamak mümkün olmamıştı.

Larsen C Buz Sahanlığından daha büyük buzullar da kopmuştu. 1986’da 9 bin kilometrelik bir buzul ayrılmıştı.

Genelde bu bölgeden kopan buz dağları Güney Georgia civarındaki sığ kıta sahanlığında zamanla eriyor.

(BBC Türkçe)

29 ilde IŞİD operasyonu: 5 ölü, 233 gözaltı

Türkiye’de Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüne yönelik 29 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda 233 kişi gözaltına alındı. Konya’da düzenlenen baskında çıkan çatışmada IŞİD üyesi olduklarından düşünülen 5 kişi öldürüldü.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, Konya’nın Meram ilçesinde hakkında yakalama kararı bulunan bir şüphelinin yakalanması için düzenlenen baskında binadakilerin silahla karşılık verdiği ve çatışmada 4 güvenlik görevlisinin hafif yaralandığı belirtildi.

Açıklamada, binada yapılan aramada, 5 adet Kaleşnikof uzun namlulu tüfek, bir tabanca ve 4 kilogram patlayıcı madde ile çeşitli mühimmatların ele geçirildiği kaydedildi.

Emniyet Genel Müdürlüğünün açıklamasında ayrıca, “Ülke genelinde yapılan operasyonlar kapsamında 25 yabancı şahıs haklarında gerekli idari işlemler yapılmak üzere Göç İdaresi Genel Müdürlüğü birimlerine teslim edildi” ifadesi yer aldı.

DHA: Hedef 15 Temmuz anma törenleriydi

Doğan Haber Ajansı (DHA), operasyonların İzmir ve Mersin’in Tarsus ilçesindeki bacağında gözaltına alınan kişilerin 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümü etkinliklerinde saldırı düzenlemeyi planladıklarını öne sürdü.

DHA, operasyonun IŞİD’in 15 Temmuz etkinliklerine saldırmayı planladığı yönünde gelen bir ihbar üzerine başladığını belirtti.

Habere göre, operasyon kapsamında İzmir’de 22; Tarsus’ta ise 10 kişi gözaltına alındı.

(BBC Türkçe)

Tarım alanlarındaki sulama ve HES, Düden Şelalesi’ni kuruttu

Antalya’nın doğa harikalarından Kepez ilçesi sınırlarındaki Düden Şelalesi’nun suyu, tarım alanlarındaki sulama ve HES nedeniyle kesildi.

Antalya’da Döşemealtı ilçesindeki Kırkgöz ve Pınarbaşı olmak üzere iki büyük kaynağın sularıyla oluşan ve her yıl yerli ve yabancı binlerce turistin ziyaret ettiği Antalya’nın dünyaca ünlü doğa harikalarından Düden Şelalesi’ne yaklaşık bir haftadır su verilmiyor. Bu yıl yağışların da az olmasının olumsuz etkilediği su kaynaklarının bulunduğu Döşemealtı’ndaki tarım arazilerinin sulanması nedeniyle suyu kesilen Düden Şelalesi’ni ziyaret eden yerli ve yabancı turistler, karşılaştıkları manzarayla büyük şaşkınlık yaşıyor. Düden Şelalesi’nin içindeki su kaynağının oluşturduğu nehir ise akışına devam ediyor. Şelalenin girişine ‘Tarım alanlarının sulanması nedeniyle Düden Şelalesi’nde su akışı yoktur’ şeklinde bilgilendirme yazısı asıldı.

Denize dökülen şelalenin suyu da yüzde 50 azaldı

Şelaleye gelen suyun DSİ Bölge Müdürlüğü tarafından kesilmesi, Lara’da falezlerden denize dökülen Düden Şelalesi’ni etkiledi. Sadece nehir suyuyla beslenebilen bu şelalede ise Yukarı Düden’deki su kesintisi nedeniyle yüzde 50’ye yakın oranda su kaybı oluştu. Orman Bölge Müdürlüğü’ne ait olan ve Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin ANSET şirketi tarafından işletilen Düden Şelalesi’nde yaşanan su sıkıntısı, Büyükşehir Belediyesi ASAT şirketi tarafından şelale içindeki su kaynağından pompalarla uygulanacak devirdaim sistemiyle çözülmeye çalışılıyor.

ANSET Genel Müdürü Gaye Doğanoğlu, şelaleyi besleyen Kırkgöz su kaynağındaki suyun Döşemealtı ve Kömürcüler sulama kooperatifleri, bölgedeki tarım arazileri ile elektrik santraline çekildiği ve bu yüzden şelaleye verilemediğini söyledi. Şelaledeki su sorununu çözmeye yönelik pompa sistemi uygulanacağını anlatan Doğanoğlu, “ASAT şimdi orada su pompaları oluşturacak. Çünkü Düden Şelalesi içindeki çayın olduğu alanda da bir su kaynağı var. Biz de o kaynaktan suyu alıp pompalarla devirdaim şeklinde şelaleden suyu tekrar akıtacağız. Ama ne zamanki DSİ kapakları açıp bize suyu verir o zaman Düden Şelalesi’nde yine eski gibi su akacak. Yaklaşık 10 gündür üzerinde çalışma yapılıyor, yeniden elektrik abonesi olduk, satın almalar tamamlandı, bu pompalar yapılıp kendi suyunu Düden Şelalesi kendi içinde çözmeye çalışacak. Ta ki DSİ Düden Şelalesi’ne suyu salıncaya kadar” dedi.

(BirGün)

Aydın Çevre Mücadelesi Platformu’ndan ‘kanser köy’le ilgili “Bağımsız araştırma yapılsın” talebi

Aydın Söke Kisir Köyü’nde uranyum sondajları ile ilgili araştırmanın bağımsız öğretim üyelerinden oluşacak bir heyetle yapılması isteniyor.

Aydın Çevre Mücadelesi Platformu Sözcüsü Dr. Metin Aydın, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun Söke Kisir Köyü yakınındaki uranyum sondajları ile ilgili yaptığı açıklamanın inandırıcı olmadığını söyledi. Aydın, bağımsız öğretim üyelerinden oluşacak bir heyetle alanda ortak çalışma yapılmasını istedi.

450-500 kat yüksek radyasyon

Söke’ye bağlı Kisir Köyü yakınlarında bulunan uranyum sondaj alanının çevre ve halk sağlığına etkileri ile ilgili tartışmalar yaklaşık 4 yıldır devam ediyor. Köyde kanser olaylarının çok yoğun biçimde görülmesi sonrası çeşitli basın kuruluşlarında haberlerin yayımlanmasıyla, Kisir’e 3 kilometre uzaklıkta terk edilmiş uranyum sondajları konusu kamuoyunun gündemine gelmişti. Köyün Yusufalan Mevkii’nde bulunan ve yaklaşık 40 yıl önce terk edilen uranyum sondaj alanında konunun uzmanı bilim insanları tarafından yapılan ölçümlerde limitlerin 450-500 katını bulan radyasyon ölçülmüştü. Çeşitli defalar ölçülen bu yüksek değerlerle ilgili o günden bu yana birçok haber ve etkinlik gerçekleştirilirken, resmi kurumlar ve TAEK bu yüksek radyasyonu önemsizleştirmeye çalışan açıklamalarda bulunmuştu.

“Radyasyonun her dozu sağlığa zararlıdır”

Geçtiğimiz aylarda bir kez daha çeşitli gazetelerde yoğun olarak gündeme gelen Kisir’deki uranyum sondajları ve radyasyon kirliliği konusuna TAEK 2015 yılında yörede yaptığı ölçüm ve tahlil sonuçlarını açıklayarak yanıt vermişti.

TAEK’in açıklamalarına çeşitli kesimlerden ve bilim insanlarından tepkiler gelirken AYÇEM Sözcüsü Dr. Metin Aydın da bu açıklamalarla ilgili değerlendirmelerde bulundu. TAEK’in son raporuyla Kisir Köyü’nün isminin sözde temize çıktığını belirten Aydın, şöyle devam etti:

“Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun 2013-2016 yılları arasındaki çalışmasının sonuç raporunda Kisir Mahallesi’nde insan sağlığına etki edecek düzeyde radyasyon gözlemlenmediği belirtildi.

“Burada sorulması gereken sorular şunlardır;

“1) Açıklamada Kisir Köyü’nde radyasyon yoktur denilmiyor. ‘Saptanan doz sağlığa zararsızdır’ deniliyor. İnsan sağlığını etkilemeyen radyasyon dozu diye bir kavram yoktur. Çünkü radyasyonun her dozu sağlığa zararlıdır. Bu işin normali hiç bir ortamda radyasyon olmamasıdır.

“2) 2013-2016 arası ölçüm yapıldı ise niye sonuç açıklamak için bu kadar süre beklendi? TAEK halkın tepkisine göre mi sonuç açıklıyor?

“3) Uranyum ocakları Kisir Köyü içinde değil yaylası olan Yusufalan Mevkii’nde. Bu yayla ise Koçarlı ile komşu olup, 2013-2016 TAEK sonuçlarına göre Koçarlı’da radyasyon ölçümleri dünya ve Türkiye ortalaması üstünde.”

“Bağımsız araştırma yapılsın”

Yörede bağımsız bilim insanlarının 2015 yılında yaptığı ölçümlerde radyasyon oranının normalin 450 katı fazla çıktığını hatırlatan Aydın, “Talebimiz resmî ve bağımsız öğretim üyelerinin ortak yapacağı bir çalışmadır. Aksi durumda yapılan her türlü açıklama şüpheli olup tartışmalıdır. Çünkü TAEK radyasyon sağlığa zararsızdır diye açıklama yapsa da gerçek biz kanser olmaya devam ediyoruz” dedi.

(Evrensel)

Bodrum Tohum Derneği’nden buğday hasat şenliği

Bodrum Tohum Derneği, buğday hasat şenliği yaptı.

Günden güne artan sağlıklı gıda üretim ve tüketim talebi büyümeye devam ediyor. Geçen pazar günü Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Karacahisar köyünde yapılan Buğday Hasat Şenliği bu çabanın en güzel örneklerinden biri. Bodrum Tohum Derneğinin düzenlediği Buğday Hasat şenliği birçok açıdan başarı ile sonuçlandı. Katılımcılar şenlikte, derneğin bu zamana kadar gerçekleştirdikleri eylemler ve sağlıklı gıdanın geleceği açısından yol gösteren bilgiler edindi.

Apelasyon.com’da Mesut Yüce Yıldız imzasıyla yayımlanan haber şöyle:

Bundan dört sene önce yerel tohumları korumak ve bölgede tekrar kullanımını sağlamak amacıyla yola çıkan dernek, çabalarının karşılığını büyük ölçüde almayı başardı. Bölgeye özgü ve kaybolmakta olan domates, biber, buğday vb. çeşitleri tekrar ekilmeye başlandı.

Derneğe üreticiler ve yerel halk kadar Bodrum’da yaşayan ve derneğin ürünlerini tüketen tüketiciler de dahil olmuş, daha en başından üretim ve tüketim alanını ortaklaştırmayı başardılar. Dernek, birçok tarım derneğinin yaşadığı kurumsallaşabilme problemini Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla aştı. Belediye dernek üreticilerine ürünlerini satabileceği bir alan tahsis etmiş, bunun yanında belediye çatısı altında Muğla’ya ait yerel tohumların ayrı ayrı muhafaza edileceği ve istenildiği zaman üretici ile paylaşılabileceği bir tohum merkezi kuruldu.

Derneğin öncelikli amacı üretici sayısını arttırmak ve yerel tohumların daha çok insan tarafından ekiminin yapılmasını sağlamak. Dernek bölgede bol miktarda arazi bulunmasına karşılık üretici bulmakta zorlanıyor. Daha önceleri endüstriyel tarım yapılan köylerde insanlar bir süre sonra endüstriyel tarımın yarattığı koşullar ile tarımsal faaliyetlerinden koptu.

Bölge insanı genellikle geçimini Bodrum’a giderek turizm ve hizmet sektöründe çalışarak sağlıyor. Bodrum Tohum Derneği ise bunu tersine çevirmek ve üretimi tekrar canlandırmak istiyor. Bunu yaparken de kendi atalık tohumlarını kullanarak gerçekleştiriyor.

Şenlikte üreticiler ve tüketiciler bir araya gelmiş, bölgede eskiden yetiştirilen ancak sonradan ortadan kaybolmak üzere olan sarıkılçık ve karakılçık buğdaylarını beraber hasat ettiler. Zaten üretimde de yer alan köylü kadınlar şenlikte de bölgeye özgü ekmek yapımını gerçekleştirdi. Kısacası; Bodrum Tohum Derneği en başından üretim, tüketimde ortaklaşmayı sağlamış, kurumsallaşmayı başarmış ve üretimde cinsiyet ayrımını büyük ölçüde aştı. Dernek ilerleyen zamanlarda bölgede üretimi tekrar canlandıracak potansiyele sahiptir ve bunu kendi atalık tohumlarına sahip çıkarak başardı.

(Apelasyon.com)

Katar krizi hayvanları vurdu: Binlerce deve susuzluktan öldü!

Suudi Arabistan’ın, Katar’la yaşadığı diplomatik krizin ardından, Katarlı çiftçileri sınır dışı etmesi nedeniyle yüzlerce deve susuzluktan öldü.

İki ülke arasındaki sınırdan günde yalnızca birkaç yüz devenin geçişine izin verildi.

Suudi Arabistan topraklarında kalan develer de büyük ağıllara sürüldü ve 50 derece sıcaklıkta dışarıda bekletildi.

Independent.co.uk internet sitesinde yer alan habere göre, bazı çiftçiler Ramazan ayında sahibi oldukları develeri tespit etmeye çalıştı.

Sahibi bulunmayan veya sahipleri ülkeden sınır dışı edilen develer de yol kenarında ölüme terk edildi.

Said Al Hajari adlı bir çiftçi, “Çok üzücü, develer nereye gideceklerini bilemedikleri için çok yorgun düştüler” dedi.

Çiftçi Hussein Al Marri de, “Suudi Arabistan’dan dönmüştüm. Ben de yolda 100’den fazla deve ölüsü, 100’den fazla sahipsiz deve ve koyun gördüm” dedi.

Katar’da da Çevre Bakanı sınırı geçebilen 8 binden fazla deveye sığınak sağlayıp su ve yem verdi.

The Peninsula gazetesi Katar’da çok sayıda veteriner ve uzmanın develere yardım etmek için harekete geçtiğini yazdı.

Körfez’deki kriz nedeniyle 12 bin ila 15 bin arası hayvanın öldüğü bildiriliyor.

Uluslararası Hayvan Hakları Savunucusu SPANA’nın sözcüsü “Dünya genelinde çalıştırılan hayvanlar ve çiftlik hayvanları çatışmaların ve siyasi tartışmaların unutulan kurbanları oluyor” dedi.

Sözcü, “Daha önce defalarca Somali’de, Mali’de ve diğer bölgelerde bu durumu yaşadık. Hayvanların sağlına önem verilmesi ve gıda, su, sığınak, gerekli tedaviye erişim gibi esas ihtiyaçlarının karşılanması mühim” diye konuştu.

(BBC Türkçe)

Asıl yürüyüş, yürüyüşün bittiği yerde başlar (mı?) – Yavuz Baydar

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Kemal Kılıçdaroğlu’nun son üç kilometreye girdiği sıralarda iki yabancı diplomattan aynı soru geldi.

Ne düşünüyorsun?

‘Heyecana davet eden; adalet çölünde susuz kalanları hiç kuşkusuz heyecanlandıran tarihi bir olay’ dedim ikisine de. ‘Ama, Türkiye’nin yığılmış ve karşılıksız bırakılmış taleplerinin, devlete çöreklenmiş hiç kimsenin yakasını bırakmayacağını gösterdiği için bana şaşırtıcı gelmiyor. 10 yıl kadar önce açılmış bir Pandora Kutusu var, ve bu iktidar ittifakı o kutudan çıkanları gaddarca geri tıkmaya çabaladıkça bu tepkisellik de sürecek. İki kere iki dört. Ama abartarak heyecanı kabartmak yerine ihtiyat gerekir.’

‘Neden? Baksanıza ne kadar büyük bir kalabalık…’ diye yazdı biri.

‘Türkçede güzel bir söz vardır, dedim. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer. CHP liderinin başardığı eylemi küçümsemiyor, önemli buluyorum, ama unutmayalım ki, bu ülkede bu denemelerin her biri muhalefetin derin hataları nedeniyle somut birer alternatife dönüşemedi. Gezi, 17-25 Aralık, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi, ve en önemlisi 7 Haziran. Bu sonuncusu ben de dahil pek çoğumuzu ters köşeye yatırdı. Başrol oyuncusu olarak CHP’ye güvenmek isteyen insanlar, kendilerini 1 Kasım’da buluverdi. Süt işte bu.’

Ve ekledim:

‘Bu yürüyüş için iki şey söylenebilir. Bir: Etkisini ve kalıcılığını anlamak için, iktidarın başındaki şahsiyetin, Reis sıfatıyla 15 Temmuz gösterilerini, kitlelere hitabı ve ne derece etkili kullanacağını görmek lazım. Yürüyüş ani parlayan bir alevdir, kuvvetle harlamıştır, ama unutulmasın ki, karşıda olağanüstü bir veritabanına sahip, başa çıkması zor bir zeka var. Erdoğan için bu aleve köpük sıkmak hiç zor olmayabilir. Kaldı ki, kendisine zeka ile meydan okuma kabiliyetine sahip tek siyasi figür, Demirtaş, eli kolu bağlı içerde.’

‘İki, asıl yürüyüş bundan sonraki yürüyüşe – eğer olacaksa – bağlı. CHP liderinin manifestosu, heyecanlananlar kızmasın, böyle kritik bir kırılma noktasına yakışmayacak kadar düşük profilli. Onca mesafe sonunda Maltepe’de alanın dörtte biri dolsaydı, bu üslubu anlardım. Ama yürüyüşün iki milyon küsur insanı toplaması başka bir şey. O kadar insan, o kadar katlanmış bir cesaret demek. Bıçak kemikte ise, manifesto gibi bir manifesto gerekirdi. Kusura bakılmasın, bunun ama’sı mama’sı yok. Tam da bu yüzden, yürüyüşü belirleyecek şey bundan sonraki yürüyüş nedir sorusundadır. Bir strateji var mı? Nedir o, eğer varsa? Kimlere nasıl ulaşılacak? Yoksa bu 2007 Cumhuriyet mitinglerinin sadece bir devamı mı? Yoksa 2014 seçimlerinin senaryosundan farklı bir yere gidilmeyecek mi?’

Bunlar sorulması gereken sorular.

‘Ama biraz da bunun tadını çıkaralım’ diyenler olabilir. Buyurun çıkarın. Ama anlayın ki, iktidardaki üst akıl her saniyeyi değerlendiriyor. Oyun kurucu olan o. İçtüzükle Meclis kadükleşti artık, bundan sonrası eğer demokratik sivil muhalefet koreografisi ise, bilmek gerekir, oyun nedir? Kim bu oyunda yer alacak, kimler gene dışlanacak?

Türkiye’deki durum bir kimlikler, talepler, mağdurlar üçgenine sıkışmıştır.

Kimlikler kemikleşmiş, birbirine alerjili, kendisine ait hak arayışları, meşruiyet iddiaları ve önyargılarla meşguldür. Ama her birinin talepleri, Tarık Ziya Ekinci’nin hatırlattığı gibi, bir anayasa talebini – şimdi bir hayale dönüşmüş olsa da – canlı tutmayı gerektirmektedir. Çünkü kimliklerde kristalize olan talepler, aslına rücu etmeyi başaran, ve cezai muafiyet ve inkarda yeni ittifaklar kuran devletin mağduriyet üretimini hızlandırmıştır. Mağdurlar bir bütündür. Aynen kimliklerin ve taleplerin bir Türkiye bütünü oluşturması gibi.

Kemal Bey’in iki milyona kendisini eşitleyemeyen zayıf manifestosu sadelik ve berraklık yerine iktidarın söyleminden üremiş kavramları ve CHP’nin sıyrılamadığı dili kapsadığı ölçüde, riskler barındırmaktadır.

O manifestoda acaba başta Kürtler, OHAL rejiminin ve öncesinin tüm mağdurları kendilerini bulabildiler mi? ‘Tamam bu kez yoğurdu üflemeye gerek yok’ deme noktasında, bütünlüklü muhalefet için ikna olmaya hazırlar mı?

Bilmiyorum. Umarım CHP yürüyüşle ilgili sağduyulu, partizan olmayan bir araştırma yaptırtıyordur. Saray’ın elinde şimdiden böyle araştırmaların olduğundan adım gibi eminim.

Heyecanlananlar gönül rahatlığıyla ‘bu kez tamam’ diyorlarsa onlar açısından mesele yok. Bana göre soru işaretleri kadar kaygı da var. Bu toplumun huzursuz ve mağdurlarını bir kez daha hüsrana uğratmak gibi bir lüksü yok CHP’nin. Laik taban, Kürt taban, Alevi taban, Müslüman olmayanlar ve Cemaat tabanı mutsuzlukta birleşiyor. Mutsuzluk artıyor. Bütünleşme sağlanmazsa bunun sonu radikalizasyon ve ‘birbirine girme’dir.

Pişmiş aşa su mu katıyorum? Ortada pişmiş bir aş var mı?

Biz gazeteciyiz, aktivist değil.

Bizim işimiz en ters soruları en ters zamanda sormak.

Ajite etmek değil, ülkedeki sosyal dokuyu bu kritik zaman diliminde anlamak ve anlatmak. Aklı duygusallıktan ayırmak.

Yürüyüş bitti.

Asıl yürüyüş eğer olacaksa ne zaman, nasıl, kimlerle beraber, hangi takvimle, hedef ne?

Bunları anlamamız lazım. Hem de vakit geçirmeden, lafa boğmadan.

Yavuz Baydar – artı gerçek

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 5 milyon sazan balığını göllere bıraktı

0

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Çelik, balıklandırma çalışmaları kapsamında, 5 milyon yavru sazan balığını göl ve göletlere bırakmaya başladıklarını duyurdu.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, yavru sazan balıklarının Eğirdir, Beyşehir, İznik ve Uluabat gölleri başta olmak üzere 59 ilde yer alan 591 göl ve gölete bırakılacağını belirtti.

Bu yıl yapılacak balıklandırma çalışmalarıyla 2002 yılından bu yana toplam 80 milyon yavru balığın göl ve göletlere bırakılmış olacağını kaydeden Bakan Çelik’in konuya ilişkin yazılı açıklaması şöyle:

“Bakanlık olarak, su ürünleri kaynaklarımızın ve su ürünlerinin sürdürülebilir kullanılması ve gelecek nesillere miras olarak bırakılmasının sağlanabilmesi, deniz ve iç sularımızdaki su ürünleri stoklarının takviyesi amacıyla ‘Su Kaynaklarının Balıklandırılması Projesi’ni yürütüyoruz. Proje kapsamında, Bakanlığımıza bağlı Akdeniz Su Ürünleri Araştırma, Üretme ve Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü Kepez Üretim Tesisleri’nde üretimi devam eden 5 milyon adet yavru sazan balığının Eğirdir, Beyşehir, İznik ve Uluabat gölleri başta olmak üzere 59 ilde yer alan 591 göl ve gölete bırakılmasına başlandı. Geçen hafta başlayan balıklandırma çalışması Ekim ayında tamamlanacak. Bu balıklar, Anadolu’muzun ekonomik ve tabii türleri arasında yer almakta olup vatandaşımız için kaliteli bir protein ve balıkçımız için önemli bir gelir kaynağı. Aynı zamanda hem sportif hem de ticari balıkçıların gözdesi olmaya devam ediyor.

Sazan balığıyla beraber her yıl ortalama toplam 5 milyon adet kalkan, mersin ve karadeniz alabalığı yavruları göl ve göletlere bırakılıyor. Bu yıl yapılacak balıklandırma çalışmalarıyla birlikte 2002 yılından bu yana toplam 80 milyon adet yavru balık, göl ve göletlere bırakılmış olacak. Balıkçılığımızın sürdürülebilir olması kurallara bağlı avcılık ile mümkün. Tüm balık türleri stoklarının gelecek nesillere aktarılabilmesi için av aracı, balık boyu, av zamanı ve yer yasaklarına uyulması ve en az bir kez üremelerine imkân tanınması, sürdürülebilir balıkçılık yönetimi açısından büyük önem arz ediyor. Gelecek yıllarda da yeni balık türlerini iç sulara bırakarak, vatandaşlarımızın sağlıklı ve kaliteli proteine ulaşmasına yönelik çalışmalar sürdürülecektir”

(T24)

Fransa 2025’e kadar 17 nükleer reaktörünü kapatabileceğini açıkladı

Elektriğinin yüzde 75’ini nükleer enerjisiyle karşılayan Fransa’nın 2025 yılına kadar “17 nükleer reaktörü” kapatabileceği açıklandı. Fransa Çevre Bakanı’nın yaptığı açıklamada 2025 yılına kadar nükleer enerjiye olan bağımlılığı yüzde 50’ye düşürmeyi amaçlandığı belirtildi.

Fransa Çevre Bakanı Nicolas Hulot, söz konusu hamle ile Fransa’nın nükleer enerjiye olan bağımlılığını 2025 yılına kadar yüzde 50’ye düşürmeyi amaçlarken, yenilenebilir enerji yasasıyla uyumlu bir politika hedeflediğini söyledi. Fransa, şu an da elektriğinin yüzde 75’ini nükleer enerjisiyle karşılıyor.

Emmanuel Macron’un yönetimi tarafından alınan ve Fransa Çevre Bakanı Nicolas Hulot tarafından yapılan açıklamaya göre ülke, 2040 yılına kadar tüm benzin ve dizel araçların satışını yasaklamayı planlandığı ve yeni petrol ve gaz arama ruhsatlarının verilmesinin sona erdirilmesinin amaçlandığı söylendi.

2015 Dünya Nükleer Endüstrisi Durum Raporu’nda açıklanan verilere göre ortalama bir nükleer santralin ömrü yaklaşık 30 yıl. Fransa da bulunan 58 reaktörün 15 tanesi 35 yılı aşkın süredir faaliyet göstermekte. Bunların en eskisi 1977’de inşa edilen Fessenheim’dı. Fransa’nın Almanya sınırlarında yer alan Alsace eyaletinde ki bu santral, 2011’deki Fukuşima felaketi sonrası kapatılmıştı.

(BirGün)