Ana Sayfa Blog Sayfa 3071

Cengiz’in Cerattepe yalanlarına inanmayın – Mehveş Evin

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Cengiz’in veya herhangi bir maden şirketinin altın madeninin üzerinde oturup ‘Aman çevreye zarar vermeyeyim, bakırımı çıkarıp gideyim’ diyebileceğine inanan varsa, buyursun.

Bugünlerde devlet yetkilileri ve Cengiz İnşaat’ın halkla ilişkiler faaliyetleri sonucu propaganda medyasında ‘Cerrattepe madeni ülkemize büyük faydalar sağlayacak, çevreye acayip duyarlıyız, Artvin halkı müsterih olsun, aman da en yeni teknoloji kullanıyoruz’ şeklinde açıklama ve haberler görürseniz sakın şaşmayın.

Nedeni, bir grup bağımsız, işini yapan gazetecinin hafta sonu Artvin’e gidip, vadiyi gezmesi, halkla ve sivil toplumla konuşarak, bilimsel verilere, hukuki sürece vakıf olarak haber yapıyor olması.

Malum, Cerrattepe 245 gün boyunca, yaz kış demeden halkın nöbetleşerek büyük direnişine sahne oldu. Türkiye’deki en büyük çevre mücadelelerinden biri olarak tarihteki yerini aldı. Sonunda jandarma ve çevik kuvvet gaz bombaları, coplarla müdahale etti. Ha, madenin girişinde halen jandarma nöbet tutuyor, bir şirketin emrine amade!

Cengiz İnşaat, devletin sonsuz ve hukuka aykırı koruması altında alana girdi ve sondaja başladı. Bu süreçte kimsecikler alana sokulmadı. Artvin halkı, 25 yıldır mücadele ettiği, zararlarını bildiği ve kesinlikle istemediği madene karşı hukuk yollarının da kapatılmasıyla kaderine terk edildi.

Hukuk yollarının kapatılması diyorum, zira yıllar içinde defalarca mahkemeye gidildi, kazanıldı, yürütmeyi durdurma kararları alındı, bilirkişi ve ÇED raporlarıyla madenin Artvin’e vereceği korkunç zarar tescillendi.

Ancak ‘kararı beğenilmeyen’ heyetlerin değiştirilmesi ve satın alınan ‘bilim insan’larıyla iç hukuk yolları tıkandı. (Pelin Cengiz’in hukuki süreci ve çevresel zararları yazdığı yazısı)

Gözüne baka baka palavra sıkıyorlar

Artvin, kendisini sarmalayan dağların ve derelerin kucağında, kartpostal güzelliğinde bir kent. Ama kesinlikle yüzeysel bir güzellik değil bu; Avrupa’daki 100 sıcak orman noktası arasında, yani korunması gereken ormanlara sahip. Ağaç dikerek, endemik bitkileri ‘taşıyarak’ korunacağı iddia edilse de bu koca bir yalan.

Maden taşımak için açılan 11 teleferik yolu ve iki ‘galeri’ şimdiden binlerce ağacın ve bitkinin yok olmasına neden oldu. Hala ‘3 bin 500 ağaçcık keseceğiz’ diyorlar, oysa kesimin etkisi çook daha büyük ve bu rakam yalan. Sondaj nedeniyle çıkarılan atıklar gelişigüzel aşağıya sallanıyor, dereler şimdiden kirletiliyor. Daha maden çıkarılmadı, dikkatinizi çekerim!

Madencilik için Avrupa’dan filan örnekler veriliyor, o da yalan. Bugün Avrupa, yaptığı hataların tanzimi olmadığını biliyor. Kalan doğal ormanlarını korumak için son derecede sıkı kurallar ve önlemler alıyor. Yaptıkları, bizimki gibi geri kalmış ülkeleri delik deşik etmek. Bu nedenle

Yani kalkıp Artvin’e 5-6 km uzaklıkta, şehri birebir büyük tehlikelere maruz bırakacak maden ocağı açmak, tam anlamıyla bir delilik!

Üstelik Artvin’i çevreleyen dağlarda 325 maden ruhsatı dağıtıldığı için, tüm Doğu Karadeniz’i sonsuza kadar mezara sokacak, toptan göçe zorlayacak bir süreç başlayacak.

Şirkette çalışan mühendislerin sorularımıza tatmin edici bir cevap veremediğini, çelişkilerle dolu açıklamalar yapmaya çalıştığını belirteyim. Misal;

Soru: Endemik bitkileri taşıyacakmışsınız, nasıl olacak bu?

Cevap: Örnekleri Hacettepe’ye gönderdik, inceliyorlar…

Soru: Aşağıdaki köylerde derenin deterjanlı su gibi aktığını gördük… Neden?

Cevap: Yok öyle bir şey. Varsa şikayet edin.

Yani adamlar sizin kendi gözlerinizle gördüğünüzü bile reddediyor. Maaşlı çalışanlar neticede, asıl sorumlular ortada yok. Ancak kendi propaganda mecralarında, medyaya hazırladıkları broşürleri bastırarak konuşabilir onlar.

Artvin için besmele

Cerrattepe’de elimize verilen dosyalarda, ‘çevreye duyarlılığın’ altını çizmek için kırların içinde elinde çiçek tutan sarışın kız çocuğu imajı kullanılmış. Bol bol süslü propaganda mevcut, bilimsel, somut bilgi yok denecek kadar az.

Israrla Cerrattepe’de sadece bakır çıkarılacağı, bunun için açık madencilik yapılacağı, yani çevreye zarar verilmeyeceği söyleniyor.

Bu da külliyen yalan. Cengiz’in veya herhangi bir maden şirketinin altın madeninin üzerinde oturup ‘Aman çevreye zarar vermeyeyim, bakırımı çıkarıp gideyim’ diyebileceğine inanan varsa, buyursun.

Cerrattepe’de 7 milyon ton bakır cevheri çıkarılacakmış… Bakırı çıkarırken yeraltı suları çıkacak, bunlar da ağır metallerin ortaya çıkmasına neden olacak. Bunun anlamı, yüz milyonlarca ton hafriyat demek.

Daha fenası, Murgul örnek gösteriliyor. Yıllarca bakır madenciliği nedeniyle insansızlaşan, büyük zararlara uğrayan ilçede, Cengiz siyanürlü altın çıkarmaya kalkmıştı. 2014’te Murgul ayaklandı, şimdilik o dosya kapatıldı.

Yaban hayat, orman, börtü böcek, sağlık, iklim değişikliği filan zerre kadar umurlarında olmadığı gibi, insanlar da değil. Ben Cerrattepe’nin sadece iktidar partisinin şirketi olan Cengiz ve birkaç güçlünün elde edeceği büyük rant için değil, Artvin’i sosyal, siyasal olarak yok etmek için de seçildiğini düşünüyorum. 25 bin nüfuslu bir Cumhuriyet kenti olan Artvinliler şimdiden husumetlere şahit oluyor, bakır ve altın çıkarılmaya başlandığında da insansızlaşacak.

Kuzey Galeri’nin girişinde kocaman ‘bismillahirrahmanirrahim’ yazısı göze çarpıyor. Besmele çekmek boşa değil, Artvin kurbanlık bir koyun misali kesilmeye, biçilmeye, talan edilmeye hazırlanıyor.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

 

Mehveş Evin

Eren Bülbül’ün ölümünde ihmal şüphesi İçişleri Bakanlığı’nı harekete geçirdi

Trabzon Maçka’daki Köprüyanı Mahallesi’nde 15 yaşındaki Eren Bülbül ve Astsubay Başçavuş Ferhat Gedik’in şehit edilmesi tüm Türkiye’yi yasa boğarken, Bülbül’ün aile bireylerinden bazıları tarafından gündeme getirilen ihmal iddialarının araştırılması için adli ve idari soruşturma başlatılıyor. İçişleri Bakanlığı olayda ihmal olup olmadığının belirlenmesi için araştırma yapacak.

Habertürk’ten Enis Yıldırım’ın haberine göre olayın ardından Eren Bülbül’ün ağabeyi Çağlar Bülbül, “15 yaşındaki çocuğu alıp çatışmaya götürüyorlar” ifadesini kullanmış, yengesi Aysel Bülbül’ün de “Köyün güvenliği için keşif yapılacaksa neden muhtar yerine çocuğumuz çağrılıyor?” dediği belirtilmişti. Maçka Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı adli soruşturma sürerken, İçişleri Bakanlığı’nın idari soruşturma için Trabzon’a müfettişler göndereceği belirtildi.

DHA’ya konuşan anne Ayşe Bülbül, PKK’lıların evlerinden yemek çalması sonrası ihbarda bulunduklarını, ihbardan sonra telefon trafiğinin sıklaşması üzerine oğluna, “Bizi terörü besliyor diye suçlamasınlar” dediğini belirterek şunları söyledi: “Baktık ki evin çevresinde izler var. Hep ezilmiş. Dedim, ‘Oğlum baksana buraya gelen köyden biri değil. Gerçek terörist.’ Benim de Eren’in de numarasını aldılar. Eren komutanı aradı, ‘Komutanım evin gerileri falan hep ezildi’ dedi. Komutan da Eren’e ‘Resimlerini çek de bana at’ demiş. Çocuk da çekti attı. Sonra biz yaylaya gittik. Eren de amcasına fındık toplamaya gitti. Ama Eren’i sürekli arıyorlardı. Yahu bu çocuğu niye arıyorsunuz? Beni arayın. Beni aramadılar.”

Anne Ayşe Bülbül: Binde 1000 ihmal

Bülbül şöyle devam etti: “Eren’in oraya götürülmesi yüzde 100 değil, binde 1000 ihmaldir. Eren’i cuma namazından sonra bekleyip alıp gitmenin sonucunu istiyorum. Başbakanımızdan, bakanımızdan, yetkililerden Eren’in oraya neden getirildiğini öğrenmek istiyorum. Tek şunu düşünüyorum; ‘Bu çocuktan bilgi alabilir miyiz bakalım, acaba bunlar mı bunu besliyor?’ diye düşündüler. Biz nerede besleyeceğiz onları ormanın dibinde? Nasıl besleyecektim ben kadın kişi eşim yok, çocuklarım yok. Ne diyerek besleyecektim? Madem besledim, niye duyurdum? Sonuçta biz ihbar ettik, evimiz soyuldu.”

Oğlunun neden operasyona götürüldüğünün cevabını istediğini belirten anne sözlerini şöyle sürdürdü: “Benim çocuğum şehit olmak isterdi ama askerde şehit olmak isterdi, kapının önünde değil. Bende en çok yara açan babası olsaydı bu iş böyle olmazdı, olamazdı. 18 ay önce babasını kaybettim ondan sonra da Eren’imi kaybettim. Cumhurbaşkanıyla görüştük. Ne arzun varsa temin edeceklerini söyledi. ‘Eren’in kanını yerde bırakmayacağım’ dedi. Ne desin başka. Önce can güvenliği istiyorum, sonra da camideki bir çocuk oraya niye bir daha gitti?”

Oğluna,“Fındık topladıktan sonra etrafa bak” dediğini, oğlunun,“Anne ben gelemem bir daha buraya korkarım” diye cevap verdiğini aktaran Bülbül, “Ben dediğimde korktu da, bunlar Eren’e ne dedi de korkmadı? Ne tepki aldı da gitti oraya?” diye sordu.

Öte yandan teröristlerin saldırısı sonucunda karnından yaralanan ve hayati tehlikeyi atlattığı öğrenilen polis memuru Namık Öztel’in tedavisi sürüyor.

Ne olmuştu?

Maçka’nın Karaağaçlı Köyü’nde 16 Mayıs 2017’de Uzman Çavuş Osmangazi Çetingöz’ün şehit edilmesinin ardından Zigana Dağı eteklerinde güvenlik güçleri operasyon başlatılmıştı. Saldırıyı gerçekleştiren teröristlerin fotokapanla tespit edilmesinin ardından, bölge asker ve polis tarafından çevrilmişti. 4 kişi olduğu tespit edilen teröristlerin grup liderinin Çektar kod adlı telsizi kullanan ‘Cudi-Zaza’ kod adlı Mehmet Yakışır olduğu belirlenirken, bu gruba destek için ‘Türk Tarık’ kod adlı Barış Öner adlı teröristin bölgeye sızacağı istihbaratı elde edilmişti.

 

(Hürriyet, Diken, Habertürk)

Sierra Leone’de toprak kayması: Yüzlerce ölü var

Batı Afrika’da yer alan ülkede uzun süredir devam eden şiddetli yağmurlar felakete yol açtı. Toprak kayması nedeniyle Sierra Leone’nin başkenti Freetown’da çok sayıda kişi mahsur kaldı. Ölü sayısının 312’ye yükseldiği belirtildi.

Başkent Freetown’da insanlar çamuru elleriyle kazarak kayıp yakınlarını aradı. Bel hizasına kadar gelen çamurda ilerlemeye çalışan halk, ölen yakınlarını çamurun içinden çıkardı ve pirinç çuvallarının üstüne yerleştirerek morglara taşıdı. Connaught Hastanesi yetkilileri hastanelerin morglarının yetmediğini açıkladı.

Bugün sabah erken saatlerden itibaren, felaketin yaralarını sarmak için Sierra Leone ordusu da devreye girdi. Sierra Leone Devlet Başkan Yardımcısı Victor Foh, toprak kayması ve sel nedeniyle “muhtemelen yüzlerce kişinin öldüğünü” doğruladı.

Sıklıkla sel felaketlerine maruz kalan Sierra Leone’de derme çatma inşa edilmiş yapılar toprak kaymalarında yıkılıyor. Kötü drenaj sistemleri nedeniyle özellikle yoksul bölgelerde, yağmurlu mevsimdeki sellerde insanlar hayatını kaybediyor. 2015’teki sel felaketinde de 10 kişi ölmüş, binlerce kişi evsiz kalmıştı.

 

(Hürriyet)

 

Hasankeyf’te yıkım başladı: ‘Binlerce yıllık tarih, yaşanmışlıklar kaybolacak’

Batman’ın 12 bin yıllık geçmişi olan tarihi bölgesi Hasankeyf dinamitle yıkılıyor.

Batman’ın ve Türkiye’nin tarihi en eski yerleşimlerinden biri, 12 bin yıllık geçmişi bulunan ve Ilısu Barajı altında bırakılacak olan Hasankeyf’te kayalar dinamitle yıkılıyor.

Hasankeyf Antik Kentindeki vadilerde bulunan mağaralara “tehlike arz eden kayaların düşürülmesi” adı altında yapılan çalışmalarda, yerinde yapılan inceleme ve gözlemlerde tehlike arz etmeyen ya da düşme ihtimali az olan kayaların da gelişigüzel şekilde dinamit ile yıkıldığı belirlendi.

Patlamaların diğer kayalarda da titreşimlere neden olduğu ve kalenin doğal yapısını bozduğu aktarılırken, söz konusu patlamalardan dolayı oluşan sesin yerel halkta -özellikle çocuklarda- korkuya neden olduğu ve patlamalarda oluşan toz ve dumanın esnafların da çalışmalarını olumsuz yönde etkilediği öğrenildi. Ayrıca, kayaların düşürüldüğü yerlerde kilise kalıntıları ve eski kayadan yapılmış şaraplıklar bulunduğu, düşen kaya parçalarının kilise kalıntılarına ve şaraplıklara geri dönüşü olmayan zararlar verdiği de tespit edildi.

Hasankeyfi Yaşatma Girişimi tarafından yapılan yazılı açıklamada, projenin binlerce yıllık Hasankeyf tarihini ve yaşanmışlıkları yok edeceğine ve bilimsel olmadığı gibi kültür varlıklarını koruma kanununa da uygun olmadığına dikkat çekilerek şöyle denildi:

“2016 yılının ağustos ayında DSİ ve yüklenici firma arasında “Hasankeyf Antik Kentinin Jeolojik-Jeoteknik Bakımdan Araştırılması ve Güçlendirilmesi Yapımı İşi”nin sözleşmesi imzalandı. Hasankeyf Antik Kentinin Jeolojik ve Jeoteknik Bakımdan Güçlendirilmesi Yapım İşi kapsamında Yukarı Şehre temel teşkil eden kayalık bölge jeoteknik olarak güçlendirilmesi ve antik bir liman örneği inşa edilmesi planlanmıştı. İş kapsamında tehlike arz eden 24 adet kaya düşürülecek, beton duvar imalatları gerçekleştirilecek, Saha – Dere – Dicle ve Şaab Vadilerini kapsayan yaklaşık 4.75 milyon m3 dolgu inşaatı yapılacaktır. Ancak yüklenici firmanın iflas etmesi üzerine proje durmuştur.

21 Haziran 2017 tarihinde Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu Hasankeyf ziyaretinde Antik liman iskele inşaat ikmal ihalesinin yapıldığını Hasankeyf’te tehlike arz eden kayaların düşürülmesi, Dicle nehri derivasyon işleri, mağaraların doldurulması, küçük saray güçlendirme işleri, vadilerin dolguları, Dahlika deresi ıslah işleri, izleme ve ölçüm sistemi işleri, antik liman işleri yapılacağı ihalesi yapılan bu işlerin sözleşmesi imza safhasında olduğunu açıklamıştır.

Veysel Eroğlu açıklamalarından bir süre sonra Hasankeyf’te çalışmalar başlamıştır. Şu anda kalenin iki tarafındaki vadilerde bulunan mağaralara dolgu çalışması ile beraber “tehlike arz eden kayalar”ın düşürülmesi çalışmaları devam etmektedir. Resmi yetkililer yaklaşık 210 mağaraya dolgu yapılacağını açıklamışlardır. Dolgu yapılacak mağaralara ek olarak kanyon ve vadilerde çok sayıda mağara da sular altında kalacaktır.

Yapılacak çalışmalarda tehlike arz eden kayaların düşürüleceği söyleniyorsa da yerinde yapılan inceleme ve gözlemlerde tehlike arz etmeyen ya da düşme ihtimali az olan kayaların da düşürülmeye çalışıldığı görülmüştür. Bu kayaların düşürülmesi çalışmalarında dinamit tarzı patlayıcılar kullanılmaktadır. Bu patlamalar diğer kayalarda da titreşimlere neden olmakta, kalenin doğal yapısı bozulmaktadır. Patlamalardan dolayı oluşan ses yerel halkta -özellikle çocuklarda- korkuya neden olmaktadır. Bunun yanında kayaların düşürülmesi çalışmalarında oluşan toz-duman esnafların da çalışmalarını olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca kayaların düşürüldüğü yerlerde kilise kalıntıları ve eski kayadan yapılmış şaraplıklar bulunmaktadır. Düşen kaya parçaları kilise kalıntılarına ve şaraplıklara geri dönüşü olmayan zararlar vermektedir.

Geçmişten beri planlanan bu projelere karşı uzmanların ve halkın görüşlerini dikkate almış ve bu projelere karşı olduğumuzu kamuoyu ile paylaşmıştık. Vadi eko-sistemin üzerine kurulmuş kale mağaraları, kuyuları ve gizli geçitleri olan bir yerdir. Vadinin etrafı çevrilemez. Kale altı ve üstü kireçten oluşan bir yapıdır. Etrafı beton ile çevrilirse bile su sızacaktır. Ayrıca Hasankeyf’in kale yapısı yumuşak olduğu, baraj gölü yükselmekle beraber su ile temas edilmesi halinde aşınmanın ve bunun da büyük ihtimalle yeni yıkımlara neden olacağı bilinmektedir.

Mağaralara ve vadilere dolgu yapılması, perde betonla kalenin izole edilmesi, kayaların zorla düşürülmeye çalışılması 12 bin yıllık Hasankeyf’in doğal tarihine zarar vermektedir. Doğal tarihin betonla izole edilip yapılacak antik liman turizmi canlandırmayacaktır. Bu proje ile binlerce yıllık tarih, yaşanmışlıklar kaybolacaktır. Bu proje bilimsel olmadığı gibi kültür varlıklarını koruma kanununa uygun değildir.”

 

(İleri Haber)

 

Mahalleler güneşin batışından doğuşuna dek “Gece Kartalları”na emanet!

Geceleri İstanbul’un mahallelerinde nöbet tutacak 386 bekçi bu akşam ilk görevine çıkıyor.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, mahallelerde güvenliğin sağlanması için 8 Şubat’tan itibaren bekçiliğe müracaat eden 8 bin 320 kişiden 700’ünü seçti. Teorik ve uygulamalı eğitimden geçen bekçilere, Özel Hareket polislerinin katıldığı derslerde araç durdurma ve silah kullanma teknikleri öğretildi.

Bekçiler, ilk etapta polis eşliğinde göreve çıkacak. Çarşı ve mahalle bekçileri, daha sonra da her mahallede iki kişi olacak şekilde nöbet tutacak.

Eğitimi süren 136 ve diğer işlemleri devam eden 178 kişi olmak üzere 314 bekçi de daha sonra göreve başlayacak.

18 Mart 2016 tarihli resmi gazete yayınlanan kararname ile “çarşı ve mahalle bekçisi” alınacağı duyurulmuştu.

Nostaljik bekçiler gitti, yerine Gece Kartalları geldi

İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Gayrettepe’deki biriminde, 386 bekçinin göreve başlaması dolayısıyla düzenlenen törende, İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan bekçilere hitap etti:

“Bekçilere ‘Gece Kartalları’ ismini taktık. Bu isim İstanbul’a hastır. Kendi aramızda sizlere ‘Gece Kartalları’ diye hitap edeceğiz. Gece Kartallarını topluma kabul ettireceğiz, sevdireceğiz. Bu sistemle topluma güven aşılayacağız. Yeni bir güç, yeni bir enerji. Bunu topluma kabul ettirip sevdirmek sizin ve bizim elimizde. Bu yeni kadronun polis teşkilatına katkı sağlayacağına inanıyoruz. Sistemin İstanbul’da oturtulmasıyla ülke geneline yayılacak. Bekçilerin göreve başlamasıyla insanlar, mahallelerinde bir farklılık olduğunu hissedecek. İlk etapta bir bekçi, bir polis memuru olarak görev yapacaklar. Bundaki amaç, bekçileri görev yapacakları yerlere alıştırmaktır. Birtakım olaylar karşısında daha rahat hareket etmelerini sağlamaktır. Sonra ilerleyen zamanlarda görevlendirme iki bekçi şekline dönecek. Bu iki bekçi de tek kalmayacak. Başka devriyeler de onlarla irtibatlı olacak. Bir ilerisinde de başka bir ekip onlarla irtibatlı olacak. Dolayısıyla bekçi düdüğünü çaldıklarında en az 7-8 kişi bir araya gelebilecek. Ben bu yeni sistemin bize çok büyük katkılar getireceğine inanıyorum. Kanuni hakkınız doğduğunda, yetkiniz ne ise kullanmakta hiç tereddüt etmeyin. Mevzuatı iyi bilin. Mevzuatı iyi bilirseniz, öz güveniniz daha yüksek olur. Kendinize hitap edilmesini istemediğiniz hiçbir kelimeyi, vatandaşa yöneltmeyin. Vatandaşa; amca, dayı gibi kelimeleri kullanmayın. Onlara beyefendi ve hanımefendi diye hitap edin.”

Türkiye’de bekçilik

Bekçiler 772 Sayılı Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu çerçevesinde görev yapıyordu. Ancak 1991 yılında mevcut bekçilerin tümü, sokaklardan çekilip yardımcı hizmetlerde görevlendirilmeye başlandı. 1996 yılında 772 sayılı kanun çıkarıldı; ancak en son bekçi alımı 1974 yılında olmuştu. Mayıs 2007’de AK Parti iktidarı genel seçimler öncesi ani bir karar ile hala hizmeti sürdüren 8 bin 152 bekçiyi, polis yaptı. Bekçilerin giydiği kahverengi üniformalar kullanılmaz oldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde “pazvant” adı verilen gece bekçilerinin devamı olan emniyet personeli sınıfı böylece fiilen kaldırılmış oldu.

 

(Bianet)

 

 

Bakanlık’tan Saros Körfezi’ndeki kalker ocaklarına ret!

Edirne’nin Keşan ilçesi Saros Körfezi kıyısındaki, ‘Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi ile Özel Koruma Bölgesi’ ilan edilen ormanlık alanlar, açılan kalker ve taş ocakları nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasının ardından Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, bölgeye yeni ocakların açılmayacağını ve yeni ruhsat verilmeyeceğini açıkladı.

Keşan Mecidiye Köyü’nün Saros Körfezi kıyısındaki ormanlık alan 2006 yılında Kütür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi’, 2010 yılında ise ‘Saros Körfezi Özel Koruma Bölgesi’ olarak ilan edildi. Buna rağmen Türkiye ve dünyadan dalış yapmak için grupların akın ettiği Saros Körfezi’nde denize yaklaşık 500 metre mesafede bulunan ormanlık alanlarda taş ve kalker ocakları art arda açılmaya başlandı. Saros’un yeşil kıyıları, ormanlık alanları tahrip edilirken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mart ayı başında bölgedeki kalker ocakları için, ‘ÇED raporu gerekli değildir” kararı verdi. Karar üzerine Saros Körfezi Mecidiye Turizm ve Çevre Kültür Varlıklarını Koruma Derneği, avukat Bülent Kaçar aracılığıyla Edirne İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma talebiyle başvurdu. Mahkeme, verdiği ara kararda ‘ÇED raporu gerektiği’ yönünde ara karar verdi. Dava devam ederken, bazı firmalar aynı bölge deniz kıyısında ormanlık alanda iki yeni kalker ocağı açmak için bakanlığa başvurdu.

Saros kurtuluyor

CHP Edirne Milletvekili ve TBMM Çevre Komisyonu Üyesi Erdin Bircan, konuyu gündeme getirip, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na itirazda bulundu. Edirne’nin Keşan İlçesi’nde parti teşkilatında basın toplantısı düzenleyen Bircan, bakanlığın Saros Körfezi’ndeki kalker ocaklarına ‘dur’ dediğini ve yeni başvurulara da izin vermeme kararı aldığını açıkladı. Uzun yıllar Mecidiye’de açılan taş ocaklarının kangren haline geldiğini belirten Bircan şunları söyledi:

“Mecidiyemizin harika doğası yok olmaktadır. Mecidiye’de insanların sağlığı, canları tehlikeye düşmüştür. Yüzlerce kamyon, patlamalar doğa harikası bir yerleşim yerimizi yaşanamaz hale getirmiştir. Dün Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Çevre Komisyonu Başkanı, Çevre Komisyonu Üyeleri, Bakanlığın ilgili bürokratları ile Tekirdağ’da bir araya gelerek yine Mecidiye taş ocakları konusunda bu katliam için bakanlığın ve bağlı birimlerin izin vermemesi gerektiğini anlattım. Sayın bakan, sayın valimiz de oradaydılar, Orman ve Su İşleri İl Müdürü’ne ve ilgili bürokratlara, bundan sonra Mecidiye’de hiçbir taş ve kalker ocağına izin verilmeyeceğinin talimatını verdi. Orman Genel Müdürünü de arayan Bakan Veysel Eroğlu talimatını yineledi. Orman Genel Müdürü İsmail Üzmez’den bakanla görüşmesinden hemen sonra ‘Mecidiye Köyü, Saros Körfezi’nde Bakanlığımızca yeni izin verilmemektedir’ açıklaması tarafıma e-posta yolu ile iletildi.”

 

(CNN Türk)

 

Levent Kurnaz, Ümit Şahin ve Baran Bozoğlu Teke Tek’te iklim değişikliğini anlattı

Gazeteci-yazar Fatih Altaylı’nın hazırlayıp sunduğu “Teke Tek Özel” programında bu haftanın gündemi küresel iklim değişikliği ve etkileriydi.

HaberTürk TV’de yayınlanan programda, dünya küresel iklim değişikliğinin hangi aşamasında?, küresel ısınma ile birlikte dünyayı ve Türkiye’yi bekleyen tehlikeler neler?, dünyadaki canlı türleri küresel iklim değişikliğinden nasıl etkilenecek?  sorularına yanıt arandı.

https://www.youtube.com/watch?v=Jx5gCNVXabE

Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz, Açık Radyo Programcısı, Yeşil Gazete editörü ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ve Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, Altaylı’nın sorularını cevapladı.

İklim değişikliğinin fırtına, kasırga, sel, kuraklık, tayfun, hortum oluşmasının ve deniz seviyesinin yükselmesinin sıklığını ve şiddetini artırdığını anlatan Dr. Ümit Şahin, küresel ısınmasının önüne geçilmesine çözüm olarak düşük karbonlu ekonomi modelini ve karbonsuzlaşmayı işaret etti. Konuşmasında Paris İklim Anlaşması’na da değinen Şahin, bütün dünya ülkelerinin iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlayacaklarına dair sözler verseler de bunların çok zayıf olduğunu, sözler tutulsa dahi dünyanın 3 derece ısındığını ifade etti.

İklim değişikliğinin canlı türleri üzerindeki etkilerini değerlendiren Prof. Dr. Levent Kurnaz, Türkiye’de sıcaklıkların artmasıyla beraber sıtmanın yayılma alanının da gittikçe kuzeye doğru ilerleyeceğini söyledi. 5 yıl sonra sıtma konusunun gündemimizde olabileceğini söyleyen Kurnaz, Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarında 2050 yılında sıtmanın ABD ve Türkiye’nin başına çok büyük bela açacağını anlattı.

Baran Bozoğlu ise konuşmasında enerji verimliğinin artırılmasının önemine değindi. Sera gazı emisyonlarının tüketim alışkanlıklarından kaynaklandığının görüldüğünü söyleyen Bozoğlu, dünyadaki enerji üretiminin yüzde 85’i fosil yakıtlara, yüzde 3,4’lük kısmının yenilenebilir enerji kaynaklarına dayandığını, tüketimin azaltılarak planlamanın yeniden yapılmasının gerekli olduğuna vurgu yaptı.

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

 

İklimin gören körleri – Özge Doruk

Saramago’nun Körlük kitabını yeni bitirdim. Kitapta, bir gün bir anda direksiyon başında kör olan bir insanın hikayesiyle başlayan olaylar zinciri, tüm ülkenin kör olmasıyla devam ediyor. Tüm bu süreçte kaosa sürüklenen bir toplum, yüksek ahlaki değerlerimiz, devlet aygıtlarımız ve şu ana kadar “ilerleme ve gelişmişlik” olarak addettiğimiz tüm olguların, Saramago’nun kaleminden bir çöpe dönüşme hikayesi aslında Körlük. Ama bu yazının amacı size bir kitap analizi sunmak değil, asıl meseleye gelelim.

Bruegel- Körler Meseli Tablosu

Kasım ayında Bonn’da COP23 için devletler bir araya gelecek ve 12 Aralık 2015’te kabul edilen Paris Anlaşması’nda ileri sürdükleri iklim finansmanı konusunda müzakere etmeye devam edecekler. Esasında iklim finansmanı konusunda detaylı müzakereler COP22’de Marakeş’te başlamıştı. Ancak halen yanıtlanmamış, netleşmemiş konular mevcut.

Bu noktada iklim finansmanı olayı nedir diye açıklamak gerekirse; şunları ifade edebiliriz: Gelişmiş ülkeler, tarihsel durumlarını da göz önüne aldığımızda şu andaki gelişmişlik konumlarına geçmişte gerçekleştirdikleri yoğun karbon emisyonları ve halihazırda dünyaya verdikleri hasarla geldiler (Bkz. Britanya). Bu faaliyetlerin sonucunda, şu anda gelişmemiş olan ülkelerin hem iklim değişikliği ile yoğun olarak mücadele etme durumları hem de aynı tarihsel süreç içerisinde “kaybeden” tarafta olmaları (bkz. Nijerya), Paris Anlaşmasının 9. Maddesini, iklim finansmanı konusunu gerekli kılmıştır.

Yani kısaca gelişmiş ülkeler gelişmemiş ülkelere 2020 yılı itibariyle her yıl en az 100 milyar ABD doları finanse etmek zorundadır. İklim finansmanı olarak adlandırdığımız bu durum, ülkelerin iklim değişikliği ile mücadele, yenilenebilir enerjiye geçiş ve yeni çevresel koşullara adaptasyon süreci gibi pek çok durumu kapsamakta. Bonn’da iklim finansmanının nasıl sağlanacağı gibi konular hakkında daha detaylı görüşmeler bekleniyor. Ne kararlar alınacağı, yol haritasının nasıl çizileceğini öğrenmek için merakla kasım ayını bekliyoruz.

Türkiye’nin durumu

Biz, henüz COP23’de başlamamışken meseleye bir de Türkiye açısından bakalım. Türkiye, Paris Anlaşmasını resmen onaylayan ülkeler arasında değil. Bununla beraber ”iklim fonundan” yararlanmak isteyen ülkeler arasında.

Olayı biraz geriye saralım. 2001 yılında COP7’de Türkiye özel şartlar taşıyan bir EK-1 ülkesi olmuştur. Bu durumu basit bir ifadeyle, gelişmiş ülkeler arasında yer alan gelişmekte olan bir ülke olarak tanımlayabiliriz. Bu noktada halen böyle bir konumda bulunan Türkiye’nin iklim fonundan yararlanması mümkün değil. Ancak gelişmiş ülke statüsü taşıyan EK-1 ülkeleri arasında olup fona katkı sağlaması da mümkün değil. Burada gözlerimin önünde “ne batılı olabildik ne doğulu” sorunsalı yaşayan Türkiyeli canlanıyor.

Durum aslında sadece yukarıda bahsettiğimiz şekilde değil. Türkiye şu an iklim fonunda yararlanan ülkeler arasında olmasa da, Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı ve Alman Kalkınma Bankasından iklim değişikliği ile mücadele noktasında iklim finansmanı almakta. Halihazırda bu fonlar sayesinde Türkiye’de iklim değişikliğine yönelik pek çok proje finanse edilebilmektedir. Tüm bu desteklerle birlikte Türkiye’nin iklim fonundan halen destek istemesi sorgulanan bir durum. Türkiye istediği bu fonla alakalı detaylı bir rapor hazırlamış değil. Bu da meseleyi daha karmaşık bir hale sokuyor.

Net olan ise iklim değişikliği. Etkilerini yavaştan görmeye başladığımız şu anda buz dağının sadece görünen kısmı ile karşı karşıyayız. Siyasi, sosyolojik, teknolojik vs. pek çok yönden ele almaya çalıştığımız iklim değişikliğinde ekonomik durum, günümüz dünyasında en çok önem teşkil eden durumlardan biri. Yarından tezi yok ele alınması gereken bir durum ama maalesef işler o kadar da rayında gitmiyor. Zaman, iklime karşı tutumumuzu şekillendirecek. Umut ediyorum ki çok gecikmeyelim…

Tüm bu meselenin “Körlük” ile ne alakası vardı peki derseniz eğer, kitap yakın bir gelecekte insanlık olarak evrileceğimiz hallere yönelik ince bir gözlem yapmış derim. Kitabın sonunda geçen bir cümle ise tüm bu iklim meselesine uzaktan bir nokta atışı olmuş yorumunu yapabilirim. “Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.

Kaynakça

https://tr.boell.org/tr/2017/01/20/iklim-finansmani-konusuna-bakis-acimizi-genisletmeliyiz

http://www.enerji.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Uluslararasi-Muzakereler

 

Özge Doruk

[Yeşil İşler] ÇEKÜL Vakfı belge merkezi arşivisti arıyor

ÇEKÜL Vakfı belge merkezi arşivisti arıyor.

İlgili pozisyona dair aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için Gel Başla web sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Genetiği değiştirilmiş somon satışa çıkmış, Kanadalılar farkında olmadan yemiş

Geçen hafta Kanadalılar dünyanın ilk gıda amaçlı genetiği değiştirilmiş (GD) hayvanı olan GD somonun Mayıs 2017’den beri ülkelerinde satışta olduğunu öğrendi. Kanadalı tüketiciler durumdan GD somonu üreten ABD’li şirket Aquabounty’nin üç aylık finansal raporunda Nisan ve Haziran 2017 tarihleri arasında Kanada’da 4.5 ton GD somon satışı yaptığını açıklamasıyla haberdar oldu.

Geçen yıl Kanada’da satış izni alan GD somon, Kanada yasalarına göre GDO’ların etikette belirtilmesi zorunluluğu olmadığı için genetiği değiştirilmiş olduğu belirtilmeden satılıyor. Aquabounty şirketi GD somonun Kanada’nın hangi bölgelerinde satıldığını da açıklamıyor. Yani, Kanadalıların yedikleri somonun genetiiyle oynanmamış çiftlik somonu, mu genetiği değiştirilmiş somon mu bilme olanakları yok.

Frankeisten ve İngilizce balık kelimesinden türetilmiş “Frankenfish” olarak anılan Aquabounty’nin GD somoGE salmon2nu, Atlantik somonuna Chinook Pasifik somonundan bir büyüme hormonu geni ve Zoarces Americanus adlı bir tür Kuzey Atlantik yılanbalığından bir tür “antifriz geni” aktarılarak üretiliyor. Amaç daha hızlı büyüyen bir balık geliştirmek. GD somon bu iki genle gerçek somondan farklı olarak sadece yazın değil, yıl boyunca büyüme hormonu salgılıyor ve 3 yıl yerine 18 ayda istenilen büyüklüğe erişiyor.

ABD’li Aquabounty şirketinin 25 yıl önce geliştirmeye başladığı GD somon şimdilik sadece Kanada ve Panama’da üretiliyor. Şirket somon yumurtalarını Kanada’da Prince Edward Island’da üretiyor, yumurtalar daha sonra Panama’ya naklediliyor ve GD somon satışa çıkabilecek büyüklüğe gelinceye kadar orada büyütülüyor.

Aquabounty GD somon için ABD Gıda ve İlaç Dairesi’ne (FDA) ilk başvuruyu 1995’te yaptı. FDA  2010’da gıda güvenliği değerlendirmesini  ve çevre etki değerlendirmesini  2012’de açıkladı, FDA Kasım 2015’te ABD’de satışını onayladı ancak iki ay sonra “net etiketleme kuralları belirlenene” kadar ithal edilmesini ve satılmasını yasakladı. Ayrıca, Alaska eyaleti 2006’da sadece GD somonu kapsayan bir GDO etiketleme yasası çıkardı. ABD’de, eyalet bazında da olsa, ilk etiketleme yasası olan bu yasa Aquabounty’nin GD somonu ABD’de satışa sunulmadığı için henüz uygulanmadı. Öte yandan, Aquabounty FDA onayi engelini aşmanın yollarını arıyor. Şirketin argümanı GD somon esasında FDA onayı gerektirmediği çünkü GD somon üretiminde FDA’yin onayını gerektiren rekombinant DNA teknolojisinin kullanılmadığı, sadece hayvanların embriyolarına protein ve RNA enjekte edildiği. Aquabounty bunun bir tür “tedavi” olduğunu söyleyecek kadar da ileri gidiyor.

GD somonun üretildiği havuzdan doğaya kaçması durumunda olacaklar ise belirsiz. Aquabounty sadece kısır dişi somon ürettiğini açıklasa bile bilim insanlarına göre bu kısırlaştırma tekniği yüzde yüz etkili değil ve dolayısıyla GD somonun doğaya kaçması durumunda vahşi somonla çiftleşebilme ve onu yok ihtimali var. Darmouth College Çevre Çalışmaları Bölümü’nden somon balığı ve su ürünleri yetiştiriciliği sistemlerinin çevre etki değerlendirmeleri uzmanı Profesör Anne Kapuscinski gibi birçok bilim insanına göre, GD somonun insan sağlığı ve doğa üzerindeki etkilerini değerlendirmek için yapılmış çalışmalar yetersiz ve sorunlu.

GD somonun Kanada’da satışa çıkmış olmasının ABD’de de satış onayı almasının önünü açması muhtemel. Ayrıca bu gelişme, şu anda deney aşamasındaki insan gıdası amaçlı üretilen diğer genetiği değiştirilmiş hayvan ve yan ürünlerinin piyasaya sürülmesi için de emsal oluşturabilir. “Balık kadar” Omega-3 üretmesi için genetiği değiştirilen domuz, insan geni aktarılarak insan sütü üretmesi sağlanan inek, DNA’sıyla oynanarak üretilen boynuzsuz süt ineği, sütü çocukluk ishali tedavisinde kullanılmak istenen genetiği değiştirilen keçi akla gelen ilk örneklerden.

İnsan tarafından üretilen transjenik (kendi türünden farklı bir türün geni aktarılan) hayvanların insan sağlığı ve doğaya etkilerinin yanı sıra etik açıdan ne kadar yanlış bir şey olduğu ise burada değinmediğim ama ayrıca yazılması gereken bir konu.

Kaynaklar:

https://aysebereket.wordpress.com/2013/03/24/genetigi-degistirilmis-somon-geliyor/

https://aysebereket.wordpress.com/2013/04/26/genetigi-degistirilmis-somon-onayi-isleme-alindi/

https://www.theguardian.com/environment/2015/nov/19/fda-approves-genetically-modified-salmon

https://www.accessdata.fda.gov/cms_ia/importalert_1152.html

https://www.theguardian.com/world/2017/aug/09/genetically-modified-salmon-sales-canada-aqua-bounty

https://www.fda.gov/animalveterinary/developmentapprovalprocess/geneticengineering/geneticallyengineeredanimals/ucm113672.htm

https://www.nature.com/news/politics-holds-back-animal-engineers-1.11596

https://www.outsideonline.com/1900276/genetically-engineered-salmon-could-soon-run-wild

http://www.dfo-mpo.gc.ca/aquaculture/sector-secteur/species-especes/salmon-saumon-eng.htm

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

 

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/

Twitter: @aysebereket