Ana Sayfa Blog Sayfa 3068

Beşiktaş’ta 6 bin yıllık tarih gün ışığına çıktı

Kabataş-Beşiktaş-Mecidiyeköy-Mahmutbey metro hattı kazı çalışmaları sürerken, Beşiktaş istasyon hafriyatında 19’uncu ve 20’nci yüzyıllara tarihlenen kalıntılara rastlandı. Kültür Varlıkları Koruma Kurulu mevcut yapı temellerinin yerinde korunmasına gerek duymadı, kalıntıların bilimsel çizimleri ve kayıtları yapılarak kaldırılmasına karar verdi. Müze Müdürlüğü denetiminde arkeolojik kazılara devam edildi.

“İstanbul için yepyeni bir keşif”

Hürriyet gazetesinden Ömer Erbil’in haberine göre, işte bu kazılar aslında İstanbul ve özellikle de Boğaz tarihine ışık tutacak yepyeni bilgileri beraberinde getirdi. Müze arkeologlarının titiz çalışmaları neticesinde dairesel planlı neolitik dönem olduğu tahmin edilen yapılar ve bu yapıların etrafında tıpkı Yenikapı arkeolojik kazılarında olduğu gibi urne tipi mezarlara rastlandı.

İstanbul Boğazı etrafında ilk defa karşılaşılan bu bilgiler arkeologları heyecanlandırdı. İstanbul için yepyeni bir keşifti. Tıpkı Yenikapı’da Bayrampaşa Deresi etrafında olduğu gibi Ihlamur Deresi etrafında da neolitik dönem yapılaşması vardı. İstanbul’da MÖ 6500 ile 3000’li yıllar arasındaki tarihi boşluğun Beşiktaş ile tamamlanacağı belirtildi. Daha aşağıya inildikçe tarih öncesi çağlara ait çok önemli bilgilere ulaşılacağını şimdiden söylemek mümkün. Gerek Yenikapı gerekse Üsküdar istasyonlarında elde edilen tarihi bilgilere şimdi de Beşiktaş istasyonundan yenileri ekleniyor.

Yenikapı buluntularının yarattığı boşluk Beşiktaş’taki keşif ile doldu

Türkiye’nin en önemli neolitik dönem uzmanı Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’ın alanı yerinde inceleme fırsatı oldu. Kesinlikle neolitik dönem bulguları olduğunun altını çizen Özdoğan, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan’ın büyük bir iş başardığını belirtti. Eskiden bu tür hafriyatların üstünün kapatıldığına dikkat çeken Özdoğan, “Yenikapı’daki buluntulardan sonra İstanbul tarihinde bir boşluk oluşmuştu. Bilmediğimiz bir dönem vardı. Şimdi bu boşluğu Beşiktaş ile dolduracağız. İnanılmaz heyecanlandım. Beşiktaş gibi İstanbul’un merkezinde olması müthiş bir keşif. Dairesel yapılar tipik Trakya yerleşim biçimi. Demir çağına kadar bunu görüyoruz. MÖ 4 bin olduğunu tahmin ediyorum. Buluntular devam ettikçe tarihleme kesinlik kazanacaktır.”

 

(HürriyetNTV)

 

Antifa nedir, nereden doğdu? – Mark Bray

Bu yazı gazetekarinca.com/ dan alınmıştır

ABD başkanı Donald Trump, Charlottesville’de neo-Nazi ırkçı grupların düzenlediği yürüyüş ile onlara karşı sokağa çıkan anti-faşist grupları ‘bir tuttu’ ve ‘iki tarafın da suçlu olduğunu’ söyledi. ‘Antifa: Anti-faşist Rehber’ isimli kitabın yazarı Mark Bray, Washington Post’a yazdığı ‘Antifa kimdir?’ yazısı ile ‘neden iki grubun da aşırıcı ve aynı olmadığını’ açıklıyor.

ABD’nin Virginia eyaletinin Charlottesville kentinde geçen hafta ‘Sağı Birleştirin’ protestosu için sokaklara çıkan ırkçı gruplarla, bu gruplara karşı sokağa çıkan anti-faşist gruplar arasında çatışmalar yaşanmıştı.

20 yaşındaki James Alex Fields Jr., Heather Heyer isimli anti-faşist kadını arabayla ezerek öldürmüş, 19 kişinin de yaralanmasına sebep olmuştu.

Charlottesville’de ırkçı ve ırkçılık karşıtı grupların karşı karşıya gelmesini değerlendiren ABD Başkanı Donald Trump, New York’taki Trump Tower’da açıklamalarda her iki tarafın da ‘suçlu olduğu’nu savunmuştu.

‘Antifa: Anti-faşist Rehber’ kitabının yazarı Mark Bray, Washington Post’a yazdığı makalede ‘neden iki grubun da aşırıcı ve aynı olmadığını’ açıklıyor.

İşte Bray’in Washington Post’ta yayınlanan ‘Antifa Kimdir?’ başlıklı yazısı şöyle:

Antifa nedir, nereden doğdu?

Pazartesi günü ABD Başkanı Donald Trump, Charlottesvile olayları ile ilgili yaptığı ‘iki taraf da suçlu’ açıklamasının ardından yükselen seslere kulak vermek zorunda kaldı ve açıktan beyazların üstünlüğünü savunanları suçladı. İstemeyerek de olsa ‘Irkçılık canavarlıktır’ dedi ve bu ‘canavar’ güruha ‘KKK*, neo-Naziler ve beyazların üstünlüğünü savunanları’ da eklemek zorunda kaldı.

Fakat bir gün sonra Trump, tersine dönerek “beyazların üstünlüğünü savunan insanların içerisinde de ‘çok iyi insanlar’ olduğunu” iddia etti ve Antifa’yı da işin içine katarak ‘iki tarafın da suçlu olduğunu’ söyledi.

Şubat ayında aşırı sağ provakatör Milo Yiannopoulos’in Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’ndeki konuşmasını engellemeleri ile gündeme gelen antifaşistler, Charlottseville’de düzenlenen ve beyazların üstünlüğünü savunan ‘Sağı Birleştirin’ yürüyüşlerine karşı çıkmaları ile bir kez daha dikkati üzerlerine çekti.

Peki Antifa nedir? Nereden geliyor? Militan antifaşizm ya da ‘Antifa’, aşırı sağ ile savaşmayı içeren toplumsal devrime dair radikal solcu siyasi görüş. Bu görüşü destekleyenler büyük oranda polisin ve devletin beyazların üstünlüğü üzerinden uygulamalar geliştirmesini durdurmaya çalışan komünist, sosyalist ve anarşistler. Bu üstünlük yerine, Charlottesville’de tanık olduğumuz gibi, faşizme karşı birlikte mücadeleyi savunuyorlar.

Dünya çapında çeşitli Antifa grupları var fakat Antifa sosyalizm ideolojisi gibi birbiriyle uluslararası bağlamda ilişikli bir organizasyon değil. Antifa, yerel neo-Nazilerin hareketlerini gözlemleyen ve buna göre konum alan özerk anti-faşist gruplardan oluşuyor. Yerel faşistleri komşularına ve işverenlerine teşhir ediyor, toplumsal eğitim kampanyaları düzenliyor, mültecileri destekliyor ve beyaz üstünlüğünü savunan yapılar ve organizasyonları engelliyor.

Antifaşist örgütlenmenin büyük bir kısmı pasif. Fakat kendilerini ve diğerlerini beyazların üstünlüğünü savunan gruplardan fiziksel olarak savunmaya ve faşist örgütlenmeleri ölümcül hale gelmeden engellemeye istekli oluşları onları liberal ırkçılık karşıtlarından ayırıyor.

Anti-faşistler kölelik ve soykırım dehşetlerinden sonra beyazların üstünlüğünü savunanlara fiziksel şiddet uygulamanın hem etik olarak meşru buluyor hem de stratejik olarak etkili buluyorlar. Onlara göre, erdemler ve bunların arkasındaki bağlamların eksikliğinde, soyut olarak şiddetin etik konumunu tartışmamalıyız: Bunun yerine çok geç olmadan, Nazilere karşı savaşmak için etik açıdan tutarlı yöntemler sunuyorlar. Charlottesville’deki neo-Nazi saldırıdan kurtulan Cornel West’in belirttiği gibi: ‘Eğer anti-faşistler bizi neo-faşistlere karşı savunmasaydı hamam böceği gibi ezilirdik’.

Antifa Trump’ın yükselişinden bu yana Amerika siyasetinde yeni bir güç olarak görünse de aslında anti-faşist gelenek yüz yıl daha geriye dayanıyor. İlk anti-faşistler İtalya kırsalında Benito Mussolini’nin ‘Siyah Gömlekliler’ine karşı savaştı, Munich’in ara sokaklarında Adolf Hitler’in ‘kahverengi Göleklileri’yle çatıştı ve Madrid’i Francisco Franco’nun milliyetçi ordusuna karşı savundu. Avrupa’nın dışında da anti-faşizm, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya emperyalizmine karşı çıkan Çinlilere ve Latin Amerika diktatörlüğüne direnenlere bir direniş oldu.

Bugünkü Antifa siyasetinin izi ‘ksenofobi’ (yabancı düşmanlığı) ve Britanya’da 1970 ve 80’lerde oluşan Skinhead kültürlerinden doğru sürülebilir. Ayrıca Antifa’nın Almanya’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından devrimciler ve mülteciler tarafından oluşturulan özsavunma gruplarında da kökü vardır.

ABD ve Kanada’da Irkçılık Karşıtı Hareket (ARA) aktivistleri, 1980’lerin sonundan 2000’lere kadar azimle Ku Klux Klanların (KKK), neo-Nazilerin ve diğer beyaz üstünlüğü savunanların izini sürdü. Mottoları basit fakar cüretkardı: ‘Onlar nereye giderse oraya gideriz’. Eğer Nazi skinheadler Indiana’da bir punk konserinde ‘Hitler haklıydı’ diye bir broşür dağıtırlarsa, ARA onlara kapıyı göstermek için oradaydı. Eğer faşistler Alberta Edmonton’da çarşıda ırkçı posterler asarsa, ARA onları yırtıyor ve yerine ırkçılık karşıtı sloganlar yazıyordu.

Küçük faşist gruplara verilen bu cevaplar bazılarına önemsiz görünebilir fakat Hitler’in ve Mussolini’nin yükselişi direnişin doğrudan kriz anında gösterilebilen bir ‘kapatma düğmesi’ olmadığını göstermiştir. Naziler ve faşist partiler hükümetin kontrolünü kazandığında imdat valfini çekmek için artık çok geçti.

Anti-faşistler geçmişe baktıklarında Mussolini’ye eğer 1919’da henüz 100 kişilik bir çekirdek kadro iken müdahale edilseydi çok daha kolay olacağını düşünüyor. Onlara göre, aşırı sağcı Alman İşçi Partisi de Hitler ilk toplantılarına katıldığında henüz 54 kişiyken, daha Hitler partiyi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne (Nazi Partisi) çevirmeden müdahale edilseydi her şey daha kolay olurdu. Onları tepki göstermeye iten rejimler uzun süre önce yok olsa da anti-faşistler kendilerini ileride çekirdekten başlayıp daha büyük bir hareket veya rejim oluşturmasını muhtemel gördükleri küçük ırkçı ve Nazi gruplarla mücadele etmeye adadı.

Yıllar boyunca anti-faşistler 40 belki 60 kişiden oluşan KKK gruplarını son derece ciddiye aldı. ABD’de Oreon Portland’daki on yaşındaki ülkede hala var olan en eski Rose City Antifa hareketi, zaman zaman solcuların dahi eleştirilerine maruz kalmayı göze alarak daha büyük ölçekteki sistemsel adaletsizlikler yerine kendilerini yerel ırkçıların, islamofobiklerin ve faşistlerin oluşturduğu küçük grupları ifşa etmeye adadı.

Alternatif sağın (alt-right) henüz bir adı bile olmadığı yıllarda anti-faşistler neo-Naziler arasındaki gizli yazışmalar ve buluşmaları bulabilmek için hatrı sayılır bir zaman harcıyor, Charlottesville’de olduğu gibi ölüm tohumlarını ekenlerin izini sürüyorlardı. Onların yöntemini onaylayın ya da onaylamayın, kendilerini ırkçılıkla savaşmaya adayan Antifa asla gaz odalarıyla ilgili ‘şaka’lar yapan alternatif sağcılar ile bir olamaz. Maskelerin altında Antifalar, faşizmi bitirmek için ön safhalarda savaşmaya tereddüt etmeyen hemşire, öğretmen, komşular. Antifa bütün ırkların ve cinsiyetlerin dostu.

Heather Heyer cinayetini hepimiz, özellikle de beyaz insanlar, nesiller boyu renkli toplulukların maruz bırakıldığı beyaz bir güç tehdidini görerek ciddiye almalıyız. Anti-faşist hareketin tarihi, beyazların üstünlüğünü savunanları ciddiye almamız için bir kanıttır, ‘onlar yokmuş gibi davranma’ dönemi artık sona erdi.

*KKK: Ku Klux Klan, ya da kısaca Klan, 1866’da Amerika’da kurulan siyah karşıtı faşist ‘gizli’ örgüt.

İngilizce aslında çeviren: Ezgi Gül

Bu yazı gazetekarinca.com/ dan alınmıştır

 

Mark Bray

‘Dünya’nın ölümü 4.5 milyar yıl sonra Güneş’ten olacak’

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Fizik Bölümü öğretim üyesi ve TUG Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık, 21 Ağustos’ta gerçekleşecek Tam Güneş Tutulması nedeniyle, dünyanın hayat kaynağı güneşe ilişkin bilgiler verdi.

4.5 milyar yaşındaki güneşin dünyaya hayat veren gökcismi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Halil Kırbıyık, “Güneş esasen ikinci kuşak bir yıldızdır. Bizim güneş sistemimiz oluşmadan önce burada başka bir yıldız varmış. O yıldız patlıyor ve sonucunda ortada bir atık kalıyor. Atıktan oluşan ikinci yıldız da güneş. Bu arada atığın diğer kısımlarından da dünyanın içinde olduğu gezegenler oluşuyor” diye konuştu.

Kırbıyık: 4.5 milyar yıl daha güvendeyiz

Tam Güneş Tutulması olayının 4.5 milyar yıldır olagelen bir şey olduğunu dile getiren Prof. Dr. Kırbıyık şöyle devam etti:

“Çünkü güneş 4.5 milyar yıl yaşında. Biraz yaşlanmıştır ama tam da yaşlılığa geçmiş değil. Emekliliğine yakın sayılır ama yıldızların emekliliği milyarlarca yıl sürer. 4.5 milyar yıl daha güvendeyiz. Güneşimiz bu hayatiyetini sürdürecek ve bize de hayatiyet vermeye, yaşam kaynağımız olarak devam edecek. Ama 4.5 milyar yıl geçtikten sonra güneşin biraz genişlediğini göreceğiz. Mars’a kadar genişleyecek. Dünya da dahil Merkür, Venüs ve Mars’ı içine alacak. Sanıyorum kıyamet dediğimiz de budur, bilmiyorum. Genişleme yavaş olur. Güneş şu anda merkezinde hidrojen elementini yakıyor. Protonlar yakar, dört proton Güneş’in merkezinde çarpışıyor ve onlar helyum atomuna dönüşüyor ve bu aşamada da bir enerji açığa çıkıyor. Bize güneşten gelen ışık da o enerjidir.”

‘Kırmızı dev’ olacak

Güneş’in merkezindeki yakıt kaynağı olan hidrojen atomunun belli bir yüzdesini yaktıktan sonra biteceğini anlatan Prof. Dr. Halil Kırbıyık şunları söyledi:

“Yani yakacağı odun kalmaz, hidrojen kalmaz. Orta merkezde helyum vardır ama sıcaklığı da o anda helyumu yakmaya yetmez. Bu kez güneş ortasına doğru çöker. Çökünce de o sıcaklık, enerji açığa çıkar tekrar. O sıcaklık artık 10 üzeri 8, yani 100 milyon dereceye ulaşır. 100 milyon derecede de helyum yanmaya başlar ve artık yakıtı helyum olur. Ortada helyum yanar, dışarıya doğru hidrojen katmanı yanar ve güneşin dış katmanları da bu arada genişler. Genişleyince astrofizikte ‘kırmızı dev’ olarak tabir ederiz, kırmızı dev olur bu ve hacmini genişletmesi demektir. Hacminin genişlemesi de Venüs’ü, Merkür’ü içine alması demektir.”

‘Sonunda güneş de ölecek’

Güneş atmosferinin genişlemesinin yavaş yavaş dünyayı da içine alacağı ve Mars’a kadar geleceğini söyleyen Prof. Dr. Kırbıyık, “Güneş tekrar hayatiyetini devam ettirecek ancak bu 4.5 milyar yıl gibi bir süre alacak ve sonrasında güneş de ölecektir. Güneş atmosferine girmesiyle dünyada da hayat bitecek. Bilim bunu söylüyor. 4.5 milyar yıl çok, biz yarı zamanı yani iyi zamandayız. Hesaplar böyle. Bizim alanımız güneş yıldız evrimi üzerinedir. Güneşin iyi zamanındayız.”

Isınma Güneş’in yaşıyla değil, sera gazlarıyla ilgili

Dünyadaki son dönemde yaşanan hava sıcaklıklarındaki artışla güneşin yaşının ilgisi olmadığını belirten Prof. Dr. Kırbıyık şunları anımsattı:

“Güneş’in özelliklerinde bir değişiklik yok. Bu atmosferdeki hareketlenmeler, değişikliklerle ilgili insanların yarattığı ve iklimsel yapıyı etkileyen ajanlarla ilgili bir durum.”

(CNN Türk)

 

Nükleerciliğin sonu mu, dünyanın sonu mu? Ütopyacı düşler, distopyacı kâbuslar – Richard Falk

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Bu karanlık vizyonun karşısında ise neredeyse ölümsüzlük, süper zeki makineler programlayan süper akıllı varlıklar olacağımızı, herkese bol bol boş zaman, lüks ve güvenlik içinde bir hayatı yaşatacak, genleri biçimlendirecek tasarımcı vaadleri yer alıyor. Böylesine bilimsel bir gelecek gerçekliğinin karanlık bir kurgu olup olmadığı da varsayıma dayalı bir mesele ama, sağkalım perspektifinden bakıldığında bize iyimser bir senaryo sunuyor.

Siyasi düzeylerde buna benzer bir dizi kutuplaşma senaryosu manevî düşgücü içinde rağbet kazanıyor, bunlar da felaketleri erek olarak rahatça benimsemekte bir an tereddüt etmeyen ulusal liderler üretiyor. Dünya halkları küresel kapitalizmin talancılık evresi içine hapsolmuş, tıkılıp kalmışken bu liderler demokratik ayrıcalıklarını muhalefeti, akılcılığı ve bilimi susturmak için kullanmaktalar. Bir tarafta, 122 ülke nükleer silahların kullanılmasının yasaklanması konusunda legal olarak taahhütte bulunurlar ve silahların ortadan kaldırılması için benzeri görülmemiş bir başlangıç yaparlarken; öbür tarafta nükleer silahlara sahip dokuz ülke ve onların en yakın müttefikleri bu yasağa karşı çıkıyor, nükleer silah depolarını modernleştirmeyi seçiyor, onunla da kalmayıp bu silahların muhtemel kullanımı için stratejik planlar geliştiriyor, bunlara karşı tedbirler geliştirilmesi için âcil bir arayışa girilmesine yol açıyorlar.

John Pilger bize ciddi bir hatırlatmada bulunuyor: Nevile Shute’un, insanlığın nükleer savaş sonrası geleceğini tasvir eden On the Beach adlı kitabının, 1957’de yayımlanmasından 60 yıl sonra bugün daha anlamlı ve geçerli göründüğünü söylüyor. Washington’da ve Pyongyang’da hepimizi müşterek bir felakete doğru sürükleyebilecek blöfler savurarak böğürüp duran liderlerin her ikisi de nükleer silahlarla dahi askerî seçeneklerin üzerine yaslanılabilecek yegâne jeopolitik güvenlik şemsiyesi olduğu yanılsamasıyla hareket etmekte, dünyayı umursamaz bir kayıtsızlık yanılsamasını dengelerini yitirme tehlikesine doğru ilerletirlerlerken, bir yandan da yangına körükle giden bir söylem ve duruş benimseyerek, nükleer uçurumun kenarına ürkütücü şekilde yaklaşmaktalar.

Pilger’ın da belirttiği gibi Batı’daki bu sağ kanat popülizmi, savaş çığırtkanlığına da tehlikeli bir eğilim göstermekte. Donald Trump ABD’de her iki partinin Rusya karşıtı histerisi ile sert yaptırımlara kışkırtılıyor; görünürde Putin’in Kremlin’ini köşeye sıkıştırmakta kararlı bir kışkırtıcılık bu: çatışma, hatta savaş seçeneği dışında geriye herhangi bir adım atma imkânı bırakmıyor.

Rekor kıran sıcak dalgaları, aşırı hava olayları, bitmek tükenmek bilmeyen kuraklıklar ve gökteki bulutlar kadar sıradan hale gelen orman yangınları hakkındaki haberleri gözümüzü bile kırpmadan okuyup geçiyoruz. Gazetelerde ürkütücü küresel ısınma eğilimleri hakkındaki son araştırmalara tepki olarak iklim bilimcilerin panik düğmesine basmaya hazır olduklarına dair haberler çıkarken, Trump faktörü kömür madenciliğini canlandırıyor ve iklim inkârcılığını siyasi bir erdem olarak gösteriyor.

Bu ürkütücü gerçekler birçoğumuzun içindeki umut kıvılcımlarını söndürürken, en uyanık yatırımcıların beklentilerinin barometresi sayılan Amerikan hisse senedi piyasası peşpeşe tavan yapıyor. Aynı dönemde, uzun zamandır ıstırap çekmekte olan ülkelerin halkları için bir dizi kıtlık uyarısı peşpeşe resmiyet kazanıyor: Suriye’de, Yemen’de, Güney Sudan’da, Nijerya’nın kuzeyinde, Gazze’de… Orta Doğu’nun tamamı savaş ve çatışma bölgesi haline dönerken, İran karşıtı savaş çığırtkanlarının bir koalisyonu İran’ı bir seçim yapmaya zorluyor: Nükleer caydırıcılık ile, güdümünü bölgesel jeopolitik yatıştırma vizyonundan aldığı anlaşılan İsrail/ABD büyük askeri stratejisinin azdırdığı mezhep savaşları arasında bir seçim yapmaya.

Böylesi kaderci ikilemler karşısında en iyi ayakta kalma becerisi ne olabilir? Çağımızın temel sorusu olabilir bu. Akıl sağlığımızı korumak adına neredeyse hepimizin yüzleşmekten –en azından çoğu zaman– kaçındığı temel soru. Böyle gelmiş böyle gider diye düşünmek; kültürel körlüğün tedavi edici biçimlerine sığınmak; şu an için de olsa, ister özel konutlar ölçeğinde, isterse duvarlarla çevrilmiş ülkeler ölçeğinde olsun, güvenlikli sitelerde yaşamını sürdürebilecek kadar şanslı olanların afyonları…

Geçenlerde hayat dolu bir genç kadın bana birçok arkadaşının çocuk yapmamaya karar verdiğini, çünkü geleceğin fırtına bulutlarından ödlerinin koptuğunu, kurtarıcı gökkuşaklarını beklemeyi de reddettiklerini söyledi. Diğer uçta, bugünkü New York Times’ın Uluslararası Edisyonu’nda kapak sayfasında baştan çıkarıcı bir ilan var: 13-14 Kasım tarihlerinde Brüksel’de düzenlenen Uluslararası Lüks Konferansı’na katılmaya çağırılıyoruz: Tema da bayağı aşağılayıcı: “Sırada Ne Var: Çalkantılı Bir Dünyada Lüküs Hayat.” Benim biraz sabırsızca verdiğim ilk tepki şu oldu: “Bundan sonra sırada ne olursa olsun, o, lüks olmayacak ve olmamalı da!” Daha büyük ihtimalle, lükse alışmış olan insanlar mevcut rezidanslarını, Silikon Vadisi milyarderlerinin hemen önümüzde beliren dünya felaketine karşı Yeni Zelanda kırsalında devasa arazilerde inşa ettirdikleri o yeraltı malikânelerine kaydıracaklardır. Ola ki, New York Times konferansı da kıyamet sonrasına özgü bu lüks hayat biçimine odaklanacaktır, kim bilir?

İngilizce aslından çeviren: Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

Richard Falk

İstanbul depreme hazırlıksız: Afet toplanma alanları AVM oldu!

17 Ağustos Marmara Depremi’nin üzerinden tam 18 yıl geçti. Sabaha karşı 03.02 sularında, 7.4 büyüklüğündeki depremin bilançosu ağır oldu. Resmi raporlara göre, 17 bin 480 kişi öldü, 23 bin 781 yaralandı; 505 kişi sakat kaldı, 600 bin kişi de evinden oldu. İlk deprem dalgasıyla 133 bin 683 bina çöktü, 285 bin konut ve 43 bin işyeri hasar gördü. Yaşanan büyük felaketin ardından bugün gözler İstanbul’da olası bir depremde sığınılacak afet toplanma alanlarına çevrildi.

493 afet toplanma alanından 416 tanesi AVM ve rezidansa dönüştürüldü!

1999 depreminin ardından İstanbul’da “Afet Acil Eylemi Planı” çerçevesinde 493 toplanma alanı belirlendi. Ancak Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) göre 17 Ağustos sonrası belirlenen bu toplanma alanlarının dörtte üçü ranta açılarak inşaat yapıldı. İstanbul’da afet toplanma alanı olarak belirlenen 493 bölgeden bugüne dek 416 tanesi, alışveriş merkezi, rezidans ve gökdelene dönüştürüldü. Geriye kalan 77 afet toplanma alanı da, bölge halkı tarafından ya bilinmiyor ya da herhangi bir afet halinde toplanmaya uygun değil. Ayrıca, kentin hemen her yerindeki acil ulaşım yolları da otoparklara dönüştürüldü.

“Toplanma alanlarından geriye sadece 77 tane kaldı”

Toplanma alanlarından geriye sadece 77 tane kaldığını iddia eden İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Nusret Suna, “Çocuk parkları, okul bahçeleri, cami avluları toplanma alanı değildir. Bu alanlar yerleşim birimlerinin uzağında olmalıdır” dedi. 1999-2003 arasında belirlenen bu alanlardan imara açılanlar arasında, Torun Center’ın yükseldiği Ali Sami Yen Stadı, Zorlu AVM’nin yer aldığı Zincirlikuyu’daki Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü arazisi, Taş Yapı’nın gökdelenlerinin yer aldığı Kadıköy Meteoroloji binası ve alanı, Akasya AVM’nin yer aldığı Acıbadem’deki eski Otosan Fabrikası arazisi, Bakırköy’deki Marmara ve İstanbul Forum AVM’nin bulunduğu alan, Zeytinburnu’ndaki 16.9 kulelerinin yer aldığı arazi de var.

“Deprem olursa kent, ölüler şehri olur!”

Uluslararası Mimarlık Akademisi Bölge Başkanı, Yüksek Mimar ve Kentbilimci Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp, olası bir deprem sonrası olacakları değerlendirirken “Nekropolis” yani “Ölüler kenti” tanımlamasını yapıyor. Alp, şöyle devam ediyor: “1950’lerden sonra başlayan ‘kırdan kente göç’ furyası ile İstanbul’un nüfusu logaritmik artmış, çarpık ve çürük yapılaşma, güzelim kenti dört bir tarafından kuşatmıştı. Son 10 yıldır ise her boş alana ayrıcalıklı imar izni veren idareler tarafından İstanbul bir kez daha içten katledildi. Eğer beklenen deprem olursa sonumuz ‘Nekropolis’ gibi olur. Yani ‘ölüler şehri’ demek maalesef. Deprem toplantı alanlarına AVM’ler kuruldu, cenazelerimizi gömecek yer dahi kalmadı, her yer betonlaştı.”

Nüfusu 15 milyonu aşan İstanbul için depreme yönelik son 18 yılda ne gibi önlemler alındı?

Marmara depreminin ardından yetkililerin açıklamasıyla ilk yıllar aciliyet öngören hasarlı binaların yıkım ve onarımı gerçekleşti. Çalışmalar ise hâlâ sürüyor. Bu kapsamda 230 okul ve 3 hastane yeniden yapıldı, 775 okul ve 43 hastane güçlendirildi. 45 okul ve 3 hastane yeniden yapılırken, 10 okul ve 7 hastanenin de güçlendirme çalışmaları devam ediyor. Başta İstanbul olmak üzere ülke genelinde “daha sağlam ve güvenli” yapılar inşa etmek adına kentsel dönüşüm çalışmaları başlatıldı. Deprem sigortası başta olmak üzere birtakım yasal düzenlemeler de gerçekleştirildi. 2009’da çıkarılan 5902 sayılı yasa ile Başbakanlık’a bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) kurularak afet ve acil durumlar konusunda yetki tek çatı altında toplandı. İstanbul Valiliği İstanbul Proje Koordinasyon Birimi (İPKB), 2006’dan bu yana “Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi (İSMEP)” kapsamında kentte deprem öncesi, deprem anı ve sonrası için çalışmalarını sürdürüyor. İSMEP, aynı zamanda bilinçlendirme çalışmaları kapsamında 1 milyon 48 bin kişiyi eğiterek toplam 265 bin “Güvenli Yaşam Gönüllüsü” oluşturdu.

Olası bir deprem 25 milyon kişiyi etkileyecek

İstanbul’da büyük yıkıma neden olan depremlerin 500 yıllık periyotlarla gerçekleştiğini belirten Prof. Dr. Cenk Yaltırak, “Kıyamet kapıda diyebiliriz. 15 bin kilometre üzerindeki sismik veriyi son 5 yılda inceledik, fay hareketleri baz alarak stres similasyonu gerçekleştirdik. Marmara için bardak dolmuş durumda. 60 yıl içinde 4 büyük deprem olacak. En yakını Doğu Marmara’da 7.6 büyüklüğünde. İstanbul’un yanı sıra Tekirdağ, Bursa, Düzce, İzmit’te 25 milyon kişi etkilenecek. 1999’dan daha büyüğü geliyor. Kentsel dönüşüm yeterli değil, her ailenin kendi afet planı olmalı” dedi.

Depreme hazırlık olarak ne yapılabilir?

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Cemal Gökçe, “Artık ‘Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı-UDSEP 2023’ hayata geçirilmeli. Depreme hazırlanmanın üç temel yolu var. İlki mevcut yapı stokunun iyileştirilmesi. İkincisi yeni yapıların sertifikalı mühendisler tarafından depreme uygun inşa edilmesi ve son olarak riski azaltmak için yapıların sigorta kapsamına alınması. İstanbul Belediyesi, Deprem Master Planı hazırladı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Deprem Şûrası ve Kentleşme Şûrası hazırladı ama maalesef bunlar raflarda kaldı” ifadesini kullandı.

Ranta teslim edilen toplanma alanlarının son hali şöyle:

*Anthill (Şişli)

*Zorlu AVM (Zincirlikuyu)

*Starcity Outlet Center (Bahçelievler)

*Zaman Gazetesi (Bahçelievler)

*Ağaoğlu MyCity (Bahçelievler)

*Meydan AVM (Bahçelievler)

*Sahilpark Veliefendi (Zeytinburnu)

*Onaltı Dokuz (Zeytinburnu)

*Ora AVM (Bayrampaşa)

*Kiptaş Tuzla 2-3 Etap Konutları (Tuzla)

*DAP Royal Center (Maltepe)

*Kemalpark Evleri (Esenler)

*Çınar Olimpia Park Sitesi (Bağcılar)

*Ataköy Konakları (Bakırköy)

*Capacity AVM (Bakırköy)

*Selenium Plaza (Beşiktaş)

*Ortaköy Ermeni Vakfı Arazisi (Beşiktaş)

*Taş Yapı (Kadıköy)

*Akasya AVM (Acıbadem)

İstanbul’daki kent dönüşüm çalışmalarındaki son durum ise şöyle:

Ataşehir: 630 gecekondunun toplu konutlara yerleştirilmesi için 1800 konutluk inşaata başlandı. 724 bağımsız bina yıkılıp yeniden yapıldı.

Avcılar: 10 mahalleyi kapsayacak dönüşüm planı hazır. 270 civarında tehlikeli bina var. 10 bin kişilik toplanma alanı oluşturuluyor.

Bağcılar: 48 bin bina var, 35 bininin dönüşüme uğraması planlanıyor. Bin 394 riskli yapının yıkımı yapıldı.

Beyoğlu: Yaklaşık 30 bin bina bulunuyor, 237’si riskli. 202 bina yıkılıp yeniden yapıldı. 35’i yıkılmayı bekliyor. Tarlabaşı’nda dönüşüm projesi sürüyor.

Esenyurt: Yüzde 65 oranında dönüşüm sağlandı. 120 bin konut, 9 bin 600 dükkân ve 974 fabrika dönüştü.

Kadıköy: Fikirtepe’nin yüzde 15’i yıkıldı. 1400 dönüm arazide 25-30 bin daire yapılacak. Bağdat Caddesi civarında kentsel dönüşüm yok, müteahhit anlaşmalı bina yenilemesi var. 600 bina inşaatı mevcut.

Zeytinburnu: 17 bin binadan 2 bin 295’i riskli. Bunlardan 809 adet bina için başvuruldu. 390’ına yıkım ruhsatı verildi. Şu ana kadar 325 adet bina yıkılıp yeniden yapıldı.

 

(T24, Habertürk, Birgün)

 

Mimar ve mühendisler açıkladı: Hasankeyf’te dinamit şoku!

Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı ve HES Projesi kapsamında kalelerde dinamitle kaya düşürüldüğü iddiaları üzerine İnşaat Mühendisleri, Jeoloji Mühendisi ve mimardan oluşan beş kişilik heyet bir heyet dün yerinde incelemede bulundu.

Nilay Vardar’ın Bianet’de yer alan haberine göre, İnşaat Mühendisleri Odası Batman Şube Başkanı Ferhat Demir, dinamitle patlatma yapıldığına dair hem video olduğunu hem de görgü tanıkları ile görüştüklerini söyledi. Demir, yukarıdaki videonun da vatandaşlar tarafından bugün çekildiğini belirtti.

“O kayalar orada binlerce yıldır duruyor. Yaptıkları sadece tahribat. Amaçları ne, niye indiriyorlar? Bunu anlamamız gerekiyor. Eski fotoları da inceleyeceğiz. Ancak gözlemlediğimiz alttaki mağaralar, şarap mahzenleri yıkımdan tahribat görmüş. Mağaraların önü kapanmış. Kayalar risk teşkil ediyorsa uygun yöntemlerle olması gerekiyordu. En azından çelik fileler çekilip alttaki şeylere zara verilmemesi gerekiyordu. Gelişigüzel bir yıkım yapılması uygun değil” dedi.

“Kayalar riskli ise uygun yöntemler uygulanabilirdi”

Jeoloji Mühendisi Murat Altın da “Dinamitle patlatma olmuş, Bunun teknikleri var. Mekanik olarak patlatmadan da yapılabilir. Aşağıdaki şaraplık, kilise gibi yapıların zarar görmemesi için mutlaka önlem alınması lazımdı” dedi.

HDP milletvekili Meral Danış Beştaş ile CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu da iddialarla ilgili ayrı ayrı soru önergesi verdi.

Tüm itirazlara rağmen 12 bin yıllık Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı ve HES Projesi kapsamında kalenin iki tarafındaki vadilerde bulunan mağaralara dolgu çalışması ile beraber “tehlike arz eden kayalar”ın düşürülmesi çalışmaları yapılıyor. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, çalışmalar kapsamında tehlike arz etmeyen ya da düşme ihtimali az olan kayaların da dinamit tarzı patlayıcılar ile düşürülerek kalenin doğal yapısının bozulduğunu belirtmişti. Konuyla ilgili video paylaşmıştı.

Batman Valisi “dinamit yok” demişti

Batman Valisi Ahmet Deniz, Hasankeyf’te tehlike arzeden kayaların kaldırılması esnasında dinamit kullanılmasının kesinlikle söz konusu olmadığını söylemişti.

 

(Bianet)

Mağdur ile evlenen cinsel istismarcının suçu affedilir kanunu Lübnan’da da iptal edildi

Lübnan’da cinsel istismarcıların kurbanlarıyla evlenmeleri halinde ceza almaktan kurtulmalarını sağlayan kanun maddesi, parlamento tarafından iptal edildi.

Tunus ve Ürdün’den sonra Lübnan’da da cinsel istismarcıların mağdurlarla evlenmeleri durumunda hapis cezasından kurtulmalarını sağlayan kanun maddesi kaldırıldı.

Ceza kanununun 522 no’lu maddesinin iptali için sunulan tasarı, parlamentonun tamamı tarafından onaylandı. Tasarı şubat ayında parlamentonun ilgili komitesinden geçmişti.

Lübnan’da 1940’lı yıllardan beri yürürlükte olan kanun maddesinin iptali, kadın hakları savunucularının yıllarca süren kampanyalarının ardından geldi.

Yeni hedefler

ABAAD adlı sivil toplum kuruluşunun üyesi Danielle el Hveyk, bu kararın aktivistlerce yapılan baskı sonucunda aldığını ancak önlerinde yeni mücadeleler olduğunu söyledi.

Avukat Hveyk, “Üzerinde çalıştığımız birçok konu daha var… Başka maddelerle ilgili endişelerimiz sürüyor” dedi.

Aktivistlerin kaldırılmasını talep ettiği kanun maddeleri arasında 15 yaşından küçük biriyle, bu kişinin “rızası” olmak şartıyla cinsel ilişkiye girmekle suçlanan şahısların, söz konusu kızla evlenmeleri durumunda ceza almamalarını sağlayan düzenleme bulunuyor.

Lübnan’daki ceza kanununda yapılan değişikliğin aynısı, geçen haftalarda önce Tunus, ardından da Ürdün parlamentolarında kabul edilmişti. Fas ve Mısır da yasalarında benzer değişiklikler yapmıştı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, tartışmalı kanun maddesi Irak, Suriye, Libya, Cezayir, Kuveyt, Filistin ve Latin Amerika’daki bazı ülkeler ile Tacikistan ve Filipinler’de halen yürürlükte.

Türkiye’de de tartışıldı

Türkiye’de ise Kasım 2016’da AKP’nin, TBMM Genel Kurulu’nda gündeme getirdiği “cinsel istismar yasası” büyük tartışmaya yol açmıştı. Tepkiler üzerine geri çekilen önergede, “cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda hükmün açıklanması geri bırakılırken”, hüküm verilmiş ise infazın ertelenmesine karar veriliyordu. Evliliğin failin kusuruyla bitmesi halinde ise fail hakkındaki hükmün tekrar uygulanması öngörülüyordu.

 

(DW Türkçe)

Merkel’den Gümrük Birliği resti

Almanya Başbakanı Angela Merkel, seçim kampanyası kapsamında ülkenin en önemli dört YouTube vlogger’ının sorularını yanıtladı. #Deine Wahl (#Senin Seçimin) adlı programda Merkel, Türkiye’ye ilişkin de önemli açıklamalarda bulundu.

Deutsche Welle’de yer alan habere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile farklı konularda birçok görüş ayrılığına sahip olduğunu söyleyen Merkel, bu konuları Erdoğan ile sık sık konuştuklarını ancak birçok konuda bir çözüme ulaşamadıklarını kaydetti. Almanya Başbakanı “Birbirimizi birçok konuda maalesef ikna edemedik, bunlara yenileri de eklendi ve belki de bundan iki yıl öncesinden daha fazla probleme sahibiz” diye konuştu.

“Yücel ve tutuklu tüm gazetecilere sahip çıkmalıyız”

Almanya Başbakanı Türkiye’de tutuklu olan gazeteci Deniz Yücel’e de değindi. Alman insan hakları aktivisti Peter Steudtner dahil Türkiye’de tutuklu bulunan tüm Alman vatandaşları için “elimizden geleni yapıyoruz” diyen Merkel, Yücel’in durumunun ise çifte vatandaş olduğu için daha zor olduğunu kaydetti. Konsolosluk desteğinin kısmen sunulabilse de Yücel konusundaki gelişmelerin “tatmin edici olmaktan çok uzak olduğunu” kaydeden Angela Merkel “İşte bu nedenle de ‘artık ilişkileri böyle devam ettiremeyiz’ dedik. Bizim iş adamlarımızın da bazı sorunlarla karşılaştıklarını gördük. O nedenle ilişkilerin çok zor bir rotada olduğunu ve bazı konularda gerçekten sınırlamalar getirmemiz gerektiğini açıkça ifade ettik” dedi.

Sunucunun Türkiye’ye yönelik “Daha fazlasının yapılması gerekmiyor mu peki?” yönündeki sorusunu ise Merkel “Daha fazla çalışmamız lazım, tabii diyalogda da kalmamız lazım” diyerek yanıtladı. Türkiye’den son dönemde özellikle iş adamları bağlamında “ekonomik işbirliğine ihtiyacımız var” yönünde ilk sinyallerin gelmeye başladığını aktaran Almanya Başbakanı, Alman turistlere yönelik uyarıların da Türkiye’yi düşünmeye sevk eden nedenlerden biri olduğunu söyledi. Yine de tüm bunların yeterli olmadığını belirten Merkel “O nedenle Deniz Yücel ve diğer gazetecilere tüm gücümüzle sahip çıkmalıyız” diye konuştu.

“Türkiye sadece Erdoğan’dan oluşmuyor”

Merkel sunucunun “Deniz Yücel bir 5 ay daha tutuklu kalırsa, bir sonraki adımınız ne olacak?” şeklindeki sorusuna da “AB üyelik müzakerelerinde yeni bir fasıl açılmaması, üyelik yardımlarının en düşük düzeye çekilmesi gibi” adımların atıldığını kaydetti. “Tabii ki biz de sıkıştırıp, sert konuşup, hiçbir uzlaşmaya yanaşmayabiliriz” diyen Merkel “Ama şunu da unutmamak gerek: Türkiye sadece Erdoğan’dan ve hükümetinden oluşmuyor. Ülkenin neredeyse yüzde 50’sinin referandumda “Hayır” dediğini unutmamalı. Ve onların da bizden beklentileri var” dedi. Merkel çok sert adımlar atıp konuşmayacak düzeye gelmek istemediğini de sözlerine ekledi.

Gümrük Birliği ve ön üyelik yardımları

Türkiye’nin AB’ne tam üyeliğinin “büyük taraftarlarından biri olmadığını” yineleyen Merkel sunucunun gerekirse “Üyelik müzakerelerini tamamen kesebiliriz, bu da bir olasılık değil mi?” sorusunu ise şu sözlerle yanıtladı: “Ülkedeki bizden umut bekleyen, bizimle bağları koparmak istemeyen diğer yüzde 50’ye yanlış sinyaller göndermek istemiyorum. Kesin olan şey: Türkiye ile Gümrük Birliği’nin genişletilmesini hayata geçirmeyeceğiz ve sadece paranın tam olarak nereye gittiğini bildiğimiz alanlarda katılım öncesi mali yardım yapacağız.”

 

Deutsche Welle

Kaş için tehlike çanları çalıyor: Bu kez gündemde otoyol yapımı var!

Geçtiğimiz yıllarda havaalanı tehdidi ile karşı karşıya kalan Kaş bu kez otoyol tehdidi altında. Doğal güzellikleri ile dikkat çeken belde şimdi Çevre Ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün, üzerinde 1. derece doğal ve arkeolojik sit alanlarının da olduğu Kaş-Kalkan Otoyolu’nun yapımı ile ilgili verdiği “ÇED gerekli değildir” kararı gündemde geldi. Kaş Kolektifi’nden Okan Nalçacı Kaş’ın doğal yapısını bozacağı düşünülen otoyol projesi hakkında Birgün’e konuştu.

Projeye neden karşısınız?
Pek çok nedeni var. Öncelikle planlanan bu yol, geçtiği bölgenin toprak rejimini değiştiriyor. Bölgede toprağı olan ve bu toprakta imece usulü tarım yapan aileler, zaten zar zor sürdürdükleri tarımdan koparak arazileri komisyoncular üzerinden şahsa ya da inşaat firmalarına satıyorlar.

Yolun havaalanıyla ilgisi var mı?
Kesinlikle var. Herkesin bildiği bir plan bu. Kaş, ikinci Gazi paşa olayını yaşıyor. Havaalanı çevresinde yeni sermaye sınıfının iştahını kabartacak bütün her şey mevcut. Asıl hedef, merkezinde havaalanının bulunduğu ve çevresi bölünmüş yollarla rant alanlarında yapımı planlanan yerleşkeleri bağlayan bir TOKİ kampüsler zinciri. Planları kuş bakışı ahtapota benziyor. Havaalanını ahtapotun başı olarak düşünürsek kolları bölünmüş yollar ve kollarının araları ise rant tarlaları ya da iç göç için spekülatif yaşama alanları, TOKİ gibi yapılarla donatılacak. İktidarın 2002 yılında başlattığı “bölünmüş yol” çalışmaları kamu yararından çok özel şirketlerin piyasası şekline dönüştü. 2008 yılından itibaren de kârlı bir ticaret alanına dönüştü. Yani kamusal fayda ikinci plana düştü. İşte bölgedeki bu yeni yol çalışmasına tam da bu nedenle karşıyız. İhaleyi alacak olan firma raporuna baktığınızda kamusal fayda yerine ticari ve ekonomik faydanın öne geçtiği açık.

»Kamu yararından bahsediyorlar…
Örneğin yaklaşık 29 km uzunluğunda olacak bölünmüş yolun 2 senede tamamlanması öngörülüyor. Danıştığımız uzmanlar 9 kilometreden fazla patlatma alanı olan ve kayalık olan bir arazinin bu kadar kısa sürede tamamlanma olasılığını çok fantastik buluyor. Yani bu yol çalışması için yüklenici firma ve devlet arasında ne tür bir yaptırım kaidesi olacak şimdiden meçhul. Yine bunca emek ve bütçeden ödenen para Kaş-Kalkan arasını sadece 10 dakika kısaltmak amacını güdüyor. Bu yol Kaş’ı bypass ederek geçecek. O halde amaç Kaş-Kalkan arasında var olan iki yol olmasına rağmen kamu yararından çok yeni rant alanları yaratmaya dönük bir projelendirme çalışmasıdır. İtirazımızın bir başka nedeni ise konunun muhatapları olan hiçbir meslek odası, sivil toplum örgütü ve yerel inisiyatiflerden görüş alınmadan, projenin muhtarlara tebliğ edilmiş olması.

 

(Birgün)

‘Nuriye Semih Yaşasın’ pankartına 10 gözaltı daha!

Beşiktaş ile Konyaspor arasında Samsun’da oynanan Süper Kupa maçı sırasında ‘Nuriye Semih Yaşasın’ pankartı açan Beşiktaş’ın Beleştepe taraftar grubuna yönelik gözaltı operasyonları sürüyor.

Taraftarlardan Volkan Çalışkan’ın tutuklanmasından sonra 10 kişi daha gözaltına alındı. 17 kişi hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı.

Beleştepe’nin, sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamada, “Savcılıkta toplam 10 arkadaşımız var, şu an son arkadaşımız da ifade veriyor, sonrasında savcılığın kararı beklenecek… Tüm arkadaşlarımız için desteklerinizi bekliyoruz…” denildi.

 

(Evrensel, Yeşil Gazete)