Bu yılki Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Uluslararası Nükleer Silahları Yok Etme Kampanyası (International Campaign to Abolish Nuclear Weapons – ICAN) oldu. ICAN, 9 milyon İsveç kuronu (1.1 milyon dolar) para ödülüne de hak kazandı.
Kazananın ICAN olduğunu duyuran Nobel Komitesi Başkanı Berit Reiss-Andersen, yapıyı bu konuda ‘öncü’ olarak tanımladı.
Reiss-Andersen, ödüle dair şunları söyledi: “ICAN, bu ödülü nükleer silahların yol açabileceği insani felaketlere dikkat çekmek için yürüttüğü çalışmalar dolayısıyla alıyor. Nükleer silahlanma hiçbir zaman gündemden düşmeyen bir konu. Tüm dünya gezegenin daha tehlikeli bir yer haline geldiğini düşünüyor.”
Türkiye’de de kampanya yürütüyor
ICAN, nükleer silahların tüm ülkelere yasaklanması hedefiyle anlaşma imzalanması için kampanya yürütüyor. Nükleer silah anlaşmasıyla, nükleer silahların üretilmesi, sahip olunması, kullanılması ve yok edilmesi amaçlanıyor.
ICAN, ilk olarak 2007’de çalışmalarına başladı. Şimdiye dekse 60’dan fazla ülkede 200’ün üzerinde organizasyondan destek gördü.
ICAN, Türkiye’de de çalışmalarını yürütüyor.
Nobel Barış Ödülüne Cumhuriyet gazetesi ve gazeteci Can Dündar da aday gösterilmişti.
Şubadap Çocuk‘un dördüncü albümü, ‘’Dersler Uzun Teneffüsler Çok Kısa’’ her Şubadap albümünde olduğu gibi internet üzerineden herkesin erişimine açık şekilde yayınlandı. Albümü bu bağlantı üzerinden dinleyebilirsiniz. Yok ben parçaları indirmek isterim der iseniz Şubadap onun da herkes için en rahat formülünü bu link üzerinden paylaşmış.
Şubadap Çocuk aynı zamanda, dördüncü albüm müjdesinin hemen ertesinde, bu haftasonu, 7 Ekim Cumartesi başlayacak şekilde ‘Çocuklarla Çocuk Şarkılarını Buluşturuyoruz‘ şiarıyla 42 günlük bir Türkiye turnesine de çıkıyor.
Şubadap’tan Türkiye turu: Çocuklarla Çocuk Şarkılarını Buluşturuyoruz!
42 günlük ‘Çocuklarla Çocuk Şarkılarını Buluşturuyoruz’ turu boyunca gruba Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu, Merhaba Sanat Tiyatrosu, Yenikapı Tiyatrosu ve mim sanatçısı İlker Kılıçer eşlik ederekdönüşümlü olarak çocuklarla buluşacak.
Şubadap Çocuk’un dördüncü albümlerinin yayını dolayısı ile dinleyenlerine yaptığı açıklamayı da aynen paylaşıyoruz:
Dersler Uzun Teneffüsler Çok Kısa!
’Bizler de bu satırları okuyan herkes gibi mevcut eğitim biçiminin ve içeriğinin çocuklara verebileceği bir şey olduğunu düşünmüyoruz, hatta ‘köreltmese bari’ temennisiyle çocukları okullarına gönderiyoruz. Ama bunun (u)mutsuzluğunda kalmak istemediğimizden, en iyi bildiğimiz şeyi yapıyoruz; çocuklarla sorgulama, barış, ekoloji, emek, birlik olmak, toplumsal cinsiyet rolleri, eşitlik, evrim gibi temaları buluşturan şarkılar bestelemeye devam ediyoruz.
‘Bilmiş Çocuğun Şarkıları’, ‘Dino’nun Şarkıları’ ve ‘Gökyüzü Kimin?’ albümlerinden sonra nihayet 4.albüm! Albümde farklı temalarda şarkılar var:
‘Özgürlük‘, hep aradığımız, bir türlü yakalayamadığımız,
‘Elmer’, “hepimiz farklıyız ve de birarada güzeliz” şarkısı,
‘Karıncalar’, birlik olmaya övgü,
‘Zorba’, okulda, işte, sarayda, sokakta, evde, her yerde, ee napcaz?
‘Uçurtma’, hem düş hem de gerçek, dergiye de küçük bir selam,
‘Ne Olsam’, uykudan bir kaç dakika öncesi,
‘Dersler uzun, teneffüsler kısa’, çok açık, besbelli :)
Her albüm gibi “Dersler Uzun, Teneffüsler Çok Kısa” da copy left
Yine #copyleft, yani tüm hakları hiç kimsenin, çok ısrar ederseniz ‘tüm hakları çocukların’
Yine #halksponsorluğu, yani albümün tüm masrafları çalışmalarımızı onaylayanların katkılarıyla karşılandı.
Emeği geçen çok kişi var, isim yazmaya başlarsak mutlaka unuttuklarımız olacak, çok teşekkürler emek veren, ilgi gösteren, moral aşılayan herkese.’
Almanya’nın özellikle kuzey bölgelerinde etkili olan şiddetli fırtına ve yağış sonucu en az 7 kişi hayatını kaybetti. Meydana gelen kazalarda çok sayıda kişi yaralandı.
Almanya iklim değişikliği kaynaklı olumsuz hava koşullarının etkisi altında. Özellikle kuzey eyaletlerini vuran Xavier fırtınası en az 7 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde bir kamyon şoförü, bir ağacın aracının üstüne devrilmesiyle hayatını kaybetti. Hamburg’da da bir kadın yine bir ağacın altında kalarak yaşamını yitirdi. Ayrıca Brandenburg’da dört kişi, Berlin’de bir kişi daha hayatını kaybetti.
Büyük kentlerde şiddetli fırtına ve yağışlar sonucu toplu taşıma seferlerinin iptal olması nedeniyle çok sayıda kişi okul ve işyerlerinden evlerine ulaşamadı. Alman meteoroloji kurumu, Xavier fırtınasının saatteki hızının zaman zaman 180 km’yi bulduğunu duyurdu.
Tren ve uçak seferleri bazı eyaletlerde yapılamadı. Alman demiryolları işletmesi, güvenlik nedeniyle kuzey ve doğu eyaletlerindeki seferleri tamamen durdurdu. Berlin ve Hamburg’da da banliyölere tren seferleri iptal edildi. Berlin havalimanında da uçaklar gecikmeli olarak kalkış ve iniş yapıyor. Berlin itfaiyesi kent genelini afet acil durum bölgesi ilan etti.
Hamburg itfaiyesi de halka fırtına nedeniyle evlerinden çıkmama çağrısı yaptı.
Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği (TODAP) “Psikologlar İçin LGBTİ’lerle Çalışma Kılavuzu” hazırladı.
TODAP tarafından yapılan açıklamada kılavuzun psikologların ‘LGBTİ’lerle mesleki çalışma yaparken bilgi yanlışlığı veya eksikliğinden kaynaklanan zarar verici müdahalelerden kaçınabilmelerine ve LGBTİ’lerin homofobik/transfobik olmayan bir ruh sağlığı hizmeti alabilmelerine imkan sağlamak üzere’ hazırlandığı belirtildi.
Hedef kitlesi psikologlar ve psikoloji öğrencileri olan ama ruh sağlığı ile ilişkili tüm meslek çalışanlarına hitap eden kılavuzla psikologların LGBTİ’lerle mesleki çalışma yaparken bilgi yanlışlığı veya eksikliğinden kaynaklanan zarar verici müdahalelerden kaçınabilmelerine ve LGBTİ’lerin homofobik/transfobik olmayan bir ruh sağlığı hizmeti alabilmelerine imkan sağlanması amaçlanıyor.
TODAP kılavuza ilişkin hazırladığı tanıtım metninde şu ifadeler yer aldı:
“Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği (TODAP) olarak en başından itibaren gerek psikoloji alanındaki gerekse genel olarak toplumdaki homofobi ve transfobiye karşı çeşitli çalışmalar ve faaliyetler içerisinde olduk/oluyoruz. LGBTİ’lere yönelik homofobi, transfobi, ayrımcılık ve nefretin birçok farklı (ideolojik, toplumsal, politik, dini, vb.) kaynağı olmakla birlikte, psikologlar ve diğer ruh sağlığı uzmanları arasında karşılaşabildiğimiz homofobi ve transfobinin, kısmen bu konuda yanlış, eksik ya da yetersiz bilgi birikiminden kaynaklandığını söylemek mümkün.
Bu durum, örneğin, “iyi niyetli” veya “bilimsel” olduğu varsayılan ama esasında zarar verici ve homofobik/transfobik olan müdahaleler şeklinde karşımıza çıkabiliyor.
Umuyoruz ki bu kılavuz, alandaki homofobi ve transfobiyle mücadelede ve LGBTİ’lere homofobik/transfobik olmayan bir ruh sağlığı hizmeti sunulmasında meslektaşlarımıza az da olsa rehberlik eder.”
Bir süredir bağımsızlık sancısı içerisindeki Katalonya geçtiğimiz haftasonu “sözde” referandumunu gerçekleştirdi. İspanyol hükümeti (ben Madrid diyeceğim) referandumun illegal olduğunu savunsa da referandum referandumdur. Bugüne kadar hiçbir ülke kendi içerisinden kopacak bir diğer parçaya legal referandum yapma iznini bu kadar kolay vermez zaten.
Aynı dönemde referanduma giden bir diğer ülke Irak Kürdistanı’na bakınız…
Katalonya ile Kürdistan arasında empati yapanlar, benzerlik kuranlar olabilir. Durum her ne kadar birbirinden farklı olsa da Katalanlar da Kürtlerle bu süreçte bir empati kurdular. İki taraf da sistematik olarak kendisine yapılan ayrımcılığın kurbanı.
Son 5 yılımın yaz aylarını bir Katalan kasabasında geçiren bendeniz de bizim gazeteci cemaatinden herkes Mersin’e giderken (Erbil) ben tersine gittim ve referandum vesilesi ile Barcelona’nın yolunu tuttum.
Artı TV için görüştüğüm Katalan Milletvekili Jordi Solé, 1975 öncesinde Franco rejimi süresince Katalanca anadilinin resmi eğitiminin yasak olduğu İspanya’da, Katalanların 47 yıldır sessiz bir demokrasi arayışı içerisinde olduklarını ancak artık bunun yeterli gelmediğini hatırlattı bana.
75’te bir nevi otonomilerini kazansalar da Katalanlar İspanya için tarihte hep sorun olarak görülmüştü. Hikayeyi 13. yüzyıla dayandıranlar var. Ama biz o kadar eskilere gitmeyelim.
2003’te yükselen süreç
Katalanların taleplerinin yükselişi 2003’te başladı. Bu yıl İspanya seçimlerinde kazandıkları başarının ardından Katalan Parlamentosu’nda bağımsızlık konusunda ilk oylama 2005’te yapıldı. 120 evet’e karşılık 15 oy hayır oyu ile Özerk yönetimin daha geniş bir hakimiyet gücüne ulaşmasına, İspanyolca’dan önce Katalanca’nın öğretilmesine, bölgesel yönetimin doğrudan vergileri toplayacak bir bürokratik kurum oluşturmasına karar verildi.
2006’da ise İspanyol muhafazakarlar 4 milyon imza toplayarak Anayasa Mahkemesi’ne Katalanların taleplerinin “ülkenin birlik ve bütünlüğünü bozacağı” gerekçesiyle ilk başvuruyu yaptılar. Ki bu başvuru bugün halen İspanyolların referandumu engellemesine temel oluşturan ideolojik yolu açmış oldu.
Süreç ilerledikçe Katalanların kızgınlığı ve aynı oranda Madrid hükümetinin baskısı da arttı.
Anayasa Mahkemesi’ne dayandırılan her karar sonucunda Katalanların talepleri kapıdan geri döndü. Bu taleplerin en önemlilerinden biri de vergilerdi.
Vergiler nereye gidiyor?
İspanya ekonomik krize girdiğinden bu yana Barcelona ülkenin gelirinin %20’lik payını oluşturuyor. Ama devlet bütçesinden aldığı pay %10’a yakın.
Hal böyle olunca Katalanlar da yatırım bekliyor. Hani siz belediyenize oy verdiğinizde yol yapmasını kaldırımları düzeltmesini falan beklersiniz ya. Onun gibi İşte. Ancak gel gör ki her İspanyol Başbakanının verdiği yatırım sözünün ardından oylar toplandıktan sonra “hükümet bütçeyi oylarken reddetti” cevabı alan Katalonya’da işsizlik de 2013’te %24’ü buldu.
Tüm bunlar olurken 2010’da Anayasa Mahkemesi de Katalanların kazanılmış hakkı olan “İspanya içinde bir ulus” tanımını da geri çekince işler çığırından çıktı.
2010’dan bugüne Katalonya’da ayrılıkçılar (ya da biz onlara özgürlükçüler diyelim) oylarını %15’ten %41’e çıkardı.
Son seçimlerde de sağlı sollu bir koalisyon yapıp ülkeyi %80’lik bir blokla yönetmeye başladılar.
Basklılar ise tüm bu süreçte Madrid hükümeti ile ekonomik olarak ilişkileri iyi tuttu ve istediklerini aldı. Kendi vergilerini topluyor, kendi adalet sistemlerini İspanyol hukuk düzenine uydurarak bir statü sağlamış durumdalar. O yüzden de son ana kadar Katalonya referandumunda seslerini çıkarmadılar
Neyse efendim bu kadar arka plandan sonra Cumartesi ve Pazar Barcelona’da tam bir birlik yaşandı.
Direnişçi Mossos ve direnişi kıramayan Madrid Polisi
Sizin gördüğünüz saldırılar bir yana dursun aslında Barcelona’ya merkezi hükümet tarafından gönderilen 10 bin polis 2230 sandıktan sadece ve sadece 92’sini kapatabildi.
Cuma günü kapısını kilitleyip çıkan Katalan polis müdürünün (Mossos) polislerine son emri (ya da öğüdü diyelim) “Biz anayasaya bağlı olabiliriz ama anayasadan önce vatandaşlarımız gelir. Vatandaşınıza karşı kuvvet kullanmayın” oldu.
İş böyle olunca haftasonu sokaklarda Katalan polisini pasif eylemde görmüş olduk. Merkezden gelen emir ne olursa olsun yeri geldi Madrid polisi ile vatandaşı arasında etten duvarı polis ördü, yeri geldi Franco dönemini yaşamış yaşlı Katalanlar oy kullanmaya geldiğinde sandalye tuttu, onlarla kahve içti.
Buna karşın kendi müdüriyet binasının dışında kurulan barikatın önünde beklemek zorunda kaldı… Ama olsundu. Ben hayatımda ilk kez onurlu bir şekilde görevini yapmaktan gurur duyan polis gördüm Barcelona’da.
Pazar akşamı Plaça Katalunya’da devriye gezen Mossosların yüzü gülüyordu. 10 bin Madrid polisi onların onurlu direnişini kıramamıştı.
Üstelik itfaiyeciler ve ambulans şoförleri de katılmıştı halkla birlikte direnişe. 800 kişi yaralanmıştı ama Tanrı’ya şükür ölüm haberi gelmemişti.
Öte yandan sık sık İspanyol milliyetçileri Barcelona sokaklarında yürüyüş yaparak Katalanları kışkırtmaya, olay çıkartmaya çalıştılar. Ara sıra Nazi selamı yapmaktan bile çekinmediler ya da geleneksel Katalan yemekleri yapan restoranların camlarını yumurtaladılar. Ama gaza gelen olmadı. Birkaç ufak olay dışında Katalanlar kendilerinden emin bağımsızlıklarını kazandılar.
Bağımsızlık geldi de ne oldu?
Bağımsızlık kazanıldı kazanılmasına da şimdi bunu bir de tanıtmak var. Karabağ gibi 20 yıl boyunca pasaportsuz kalacak değil ya Katalanlar da. Ama Avrupa Komisyonu ve AB ülkeleri referanduma İspanya’nın iç meselesi olarak bakıyor ve Katalanlara destek vermekten çekiniyor.
Politico’dan Paul Taylor son yazısında “Katalonya’da olanlar tüm Avrupa için önemlidir. Sadece İspanya AB’nin 5. büyük ülkesi olduğu için değil, AB içindeki ülkelerde birlik halinde bulunan diğer tartışmalı bölgeler ve AB’nin imajı için tehlikelidir” diyordu.
AB kendi içinde bir Kıbrıs daha yaratmak istemiyor. Bu konuda yeterince başarısız olduğunun farkında.
Bundan sonra?
Herkesin aklında bu soru var. Ama bence Katalanlar zaten bu olanlara ve sonuçlara hazırlıklı idi. Katalan Başkan (artık Cumhurbaşkanı belki de) Carles Puigdemont zaten bu oylama sonrasında birçok sorun çıkacağını farkında idi. Ama bunca yıl bürokratik olarak bulamadığı çözümlerin yolunu belki de elini bu denli güçlendirerek artık Madrid’den talep edebilecek.
Rajoy açıklamasında “Kapıları hala kapatmıyoruz. Görüşmeye ve anayasal çerçevede çözüm bulmaya açığız” dedikçe Puigdemont “Bağımsızlık” diye cevaplıyordu.
Kazanılmış bir bağımsızlığın ardından Madrid hükümetinin Katalanlara önerebileceği ne kaldı ki?
Şimdi İspanya Başbakanı Rajoy ve hükümetinin Katalonya’ya “Bakın kimse tanımıyor sizi, gelin size resmi bir referandum yapalım bu iş öyle kapansın. Hem de tanınırsınız” deyip işi anayasal çerçeveye çekip, kendine de zaman kazanabileceği konuşuluyor kulislerde. Katalonya’yı bir daha referanduma sürüklerken, halkın taleplerinin bir kısmının daha karşılanması ve İspanya içerisinde Katalonya’yı özerk bir bölge olarak tutma planları da var tabii.
Bu plana Katalanlar ne kadar olur verir o tartışılır. Çünkü Katalanların, iş Anayasa Mahkemesi’nde mücadeleye dönerse asla çoğunluğu kazanamayacakları tecrübeyle tasdikli. Dile kolay 42 yıllık mahkeme sürecinden sonra referanduma gitmeye karar verdiler.
Ben bu satırları yazarken Avrupa Parlamentosu Katalonya özel oturumu düzenliyordu. iki gün sürecek olan görüşmelerden ne çıkar bilinmez ama Katalonya AB’ye de dünyaya da güzel bir ders verecek gibi.
Kimse gözünü işlemediği toprağın vergisine dikmesin!
Geçtiğimiz yıl İstanbul’da öldürülen Suriyeli eşcinsel mülteci Wisam Sankari davasında mahkeme kararını verdi.
Kaos GL’den Yıldız Tar’ın haberine göre davanın son duruşması 28 Eylül’de 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. KaosGL.org’un haberleştirerek açığa çıkardığı cinayetin geçtiğimiz yıl yakalanan sanığı B.A. hakkında mahkeme ‘haksız tahrik’ ve ‘iyi hal indirimi’ uygulanmasına karar verdi.
Mahkeme, B.A. her ne kadar ‘canavarca hisle ve eziyet ederek öldürme’ suçundan yargılansa da kararını ‘kasten öldürme’ suçundan verdi. B.A.’nın müebbet hapis cezası almasına hükmetti.
Müebbet hapisle yargılanan katil B.A.’nın cezası öldürülen Sankari ile B.A. arasında ‘kavga sırasında suçun gerçekleştiği, ilk haksız hareketin dosya kapsamında kim tarafından geldiği belirlenemediği’ savıyla 18 yıla düşürüldü.
Haksız tahrik indirimin yanı sıra mahkeme heyeti ‘sanığın duruşmadaki iyi hali ve tavrı lehine’ takdir indirimi de yaptı. Böylece katil B.A.’nın cezası 15 yıla düştü.
Mahkemenin gerekçeli kararı ise henüz açıklanmadı.
Ne olmuştu?
Suriyeli eşcinsel mülteci Muhammed Wisam Sankari, 23 Temmuz 2016 gecesi Aksaray’daki evinden çıkmış, 25 Temmuz’da İstanbul Yenikapı’da ölü bulunmuştu. Kafası kesilen ve bedeni tanınmaz hale gelen Wisam daha önce de tehdit edilmiş, kalabalık bir erkek grubu tarafından kaçırılmış ve tecavüze uğramıştı.
Erkekler Eylül’de en az 28 kadın öldürdü, yedi kadına tecavüz etti, 29 kadını taciz etti, 22 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu, 28 kadını yaraladı. Öldürülen kadınların yüzde 21’i göçmen ve mülteci kadınlardı.
bianet’in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre, erkekler Eylül’de en az 28 kadın öldürdü, yedi kadına tecavüz etti, 29 kadını taciz etti, 22 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu, 28 kadını yaraladı.
2017’nin ilk dokuz ayında ise erkekler 211 kadın ve kız çocuğunu öldürdü, 64 kadına tecavüz etti, 190 kadını taciz etti, 258 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu, 306 kadına şiddet uyguladı.
Eylül’de erkeklerin katlettiği kadınların yüzde 21’i göçmen ve mülteci kadınlardı.
Kadınların yüzde 21’i ise boşanmak/ayrılmak istedikleri ya da barışma/evlilik tekliflerini reddettikleri için öldürüldü; kadınların yüzde 7’sini ise arkadaş ya da kız kardeşlerinin boşanmak istediği kocaları öldürdü.
Cinayetlerin yüzde 53,5’i ateşli silahlarla işlendi. 15 kadın ateşli silahlarla, dokuzu bıçakla, biri boğularak, ikisi boğazı kesilerek, biri sopayla darp edilerek öldürüldü.
Kadınların yüzde 50’sini partnerleri veya eski partnerleri öldürdü.
Kadın cinayetlerinin yaşandığı iller Antalya (2), Antep (1), Aydın (1), Bolu (1), Bursa (1), Denizli (1), İstanbul (5), İzmir (3), Konya (3), Muş (4), Samsun (1), Tokat (1), Urfa (3) ve Uşak (1).
Bianet’den Çiçek Tahaoğlu’nun derlediği kadına yönelik erkek şiddeti haber taraması Eylül 2017 raporunun detay bilgisine bianet.org üzerinden erişebilirsiniz.
İspanya Anayasa Mahkemesi, Katalonya parlamentosunun bağımsızlık ilan etmesi beklenen oturumuna katılacak Katalan vekillerin cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalacağını açıkladı.
Katalonya Özerk Bölgesi Parlamentosu’nun pazartesi günü bağımsızlık ilan etmesi beklenen oturumunun İspanya Anayasa Mahkemesi tarafından askıya alınmasının ardından gerginlik tırmanıyor. Oturumu yasaklayan mahkemenin sözcüsü, bu kararı dikkate almayanların cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalacağını söyledi.
İspanya hükümeti Anayasa’nın 155’inci maddesi uyarınca Katalonya Özerk Bölgesi’nin yetkilerini alma ve bölgenin özerklik statüsünü iptal etme hakkına sahip.
“Türkiye’de olsa, öfke çok büyük olurdu”
Katalonya Başbakanı Carles Puigdemont daha önce yaptığı açıklamada, İspanyol yetkililerin kendisini tutuklamasından korkmadığını söylemişti.
Katalonya Başbakanı Carles Puigdemont (ortada)
Bild gazetesine konuşan Puigdemont, Avrupa Birliği’ni de eleştirerek, “AB içinde İspanyol polisinin tutumu neden sert biçimde eleştirilmiyor? Katalonya’da referandum günü yaşananlar Türkiye, Polonya ya da Macaristan’da olsaydı, öfke çok büyük olurdu” dedi.
Katalonya Emniyet Müdürü hakim karşısında
Halkı ayaklanmaya teşvik etmekle suçlanan bazı Katalan yetkililer ise bugün ulusal mahkemede hakim önüne çıkacak.
Madrid Ulusal Mahkemesi, Katalonya Emniyet Müdürü Josep Luis Trapero ve üst düzey emniyet yetkililerinden Teresa Laplana ile bağımsızlık yanlısı iki sivil toplum örgütünün liderlerini şüpheli sıfatıyla ifade vermeye çağırmıştı. Söz konusu dört kişi, 21 ve 22 Eylül tarihlerinde İspanyol polisinin Katalonya’da yerel makamlara yönelik düzenlediği operasyonlarla ilgili olarak mahkemeye çağrıldığı belirtildi. Anayasa Mahkemesi, Katalan emniyet yetkililerini ve sivil toplum örgütü liderlerini, İspanyol polisinin gerçekleştirdiği operasyonlara tepki olarak düzenlenen protestolara müdahale etmemekle suçluyor.
“İç savaş” uyarısı
AB içinde Katalonya’daki gelişmeler endişe ile izleniyor. Avrupa Parlamentosu’nun Hristiyan Demokrat Birlik Partili milletvekili Elmar Brok, Deutschlandfunk Radyosu’na verdiği demeçte, Katalonya’nın bağımsızlık ilanında bulunması ve Madrid’in bölgenin özerklik statüsünü çekmesi halinde, ülkedeki gerginliğin “iç savaş benzeri bir karaktere” bürüneceği uyarısında bulundu.
Bankalar Katalonya’dan çekiliyor
Katalonya’daki gelişmeler nedeniyle ekonomi dünyası da tedirgin. İspanya’nın en büyük beşinci bankası Banco Sabadell Katalonya’dan çekilerek merkezini Alicante’ye taşıyacağını duyurdu.
Medyada yer alan haberlere göre, bir başka büyük banka olan La Caixa da aynı şekilde Katalonya’dan çekilerek Mallorca’nın başkenti Palma’ya taşınmayı planlıyor.
Tropikal Nate fırtınası, Kosta Rika, Nikaragua ve Honduras’ta en az 22 kişinin ölümüne yol açtıktan sonra kuzeye, ABD’ye doğru ilerlemeye başladı.20 kişinin de kayıp olduğu Orta Amerika ülkelerinde acil durum ilan edildi.
Fırtına Kosta Rika’da akarsuların taşmasına yol açtı.
Fırtına yoğun yağışa ve yolları tıkayıp, köprüleri ve evleri yok eden toprak kaymaları ve sele neden oldu. Kosta Rika’da yaklaşık 400 bin kişinin suyu kesilirken, binlerce kişi geceyi sığınaklarda geçirdi.
Kosta Rika’da 8 kişinin ölümüne yola açan fırtına, kuzeye ilerleyip geçtiği Nikarakagua’da da 11 kişinin yaşanmına mal oldu. Honduras’ta da üç kişi ölürken, bazı kişilerden de haber alınamadığı bildirildi. El Salvador’da da bir kişi toprak kayması nedeniyle hayatını kaybetti.
Kosta Rika’da beş bin kadar kişi geçici sığınaklarda kalıyor
Kosta Rika’da tren seferleri ve onlarca uçuş iptal edildi. 10’dan fazla milli park da ziyarete kapatıldı. Fırtına, Nikaragua’da da altyapıya büyük zarar verdi.
Uzmanlar Nate kasırgasının güçlenip kategori 1 kasırgaya dönüştükten sonra Pazar günü ABD’nin güney kıyılarına ullaşması bekleniyor.
Nikaragua’daki zararın büyük kısmı Karayip kıyılarında görüldü
Florida’dan Teksas’a dek bölgede yaşayanlar fırtınaya hazırlıklı olmaları için uyarıldı. Nate, ABD’ye ulaşırsa bu yıl ülkeyi vuran üçüncü bu tür felaket olacak. Hem Teksas hem de Florida hala Harvey ve İrma Kasırgasıları’nın yaralarını sarmaya çalışıyor.
“Akşamleyin, ormanın ötesinden gelen bir inek böğürtüsü çok melodik ve tatlı geldi kulağıma. Önce tepe ve vadilerde dolanan ozanlardan birinin zaman zaman duyduğum serenatlarından biri sandım ama ses uzayarak ineğin doğal ve adi sesi şeklinde ayırt edilince, keyifli bir hayal kırıklığı yaşadım. O gençleri eleştirmek için değil, aksine şarkı söylemelerini takdir ettiğimi ifade etmek için söylüyorum. Şarkıları inek sesine benziyor, ikisi de doğanın dile getirilmesi.” diyor Thoreau, Walden kitabının sıklıkla romantikleşen “Sesler” kısmında.
Doğal yaşam ya da kimisi için doğaya uyumlu yaşam, doğaya bakışın derinleşmesini gerektirir. Ortak kanı o ki, doğa karmaşık örüntülerden oluşuyor ve neyin, nasıl, neden ve ne zaman olabileceğini algılayabilmenin yolu da bu örüntüleri okuyabilmekten geçiyor. Bu beceriye ister yeni-köylü olun, ister bir elinde baltayla odun yarıp diğer eliyle kılıç bileyen badass çiftçi olun, bir şeyler yapmak istiyorsanız ihtiyacınız var. Kendim de dahil doğaya mümkün olduğunca uyumlu yaşama çabasında olan insanların, sesle ve müzikle farkında veya olmadan kurduğu ciddi bir ilişki gözlemliyorum. Bu ilişkiyi “yahu müzik işte, aç ordan bir şey dinleyelim” gibi yüzeysel bırakan da, dinleme pratiklerini irdeleyerek daha derin bir noktaya götüren de vardır muhakkak. Şahit olduğum kadarıyla bu iki ucun arası da var.
Doğaya uyumlu yaşayanların bu beceriyi geliştirmesi gerekir. Çünkü örüntü okuma dediğimiz becerinin çok önemli bir parçasını kulaklarımızdan dalgalar halinde girip beynimizde elektrik sinyalleri oluşturan şeyler; yani sesler oluşturuyor. Kulağımıza; havada, suyun içinde ya da katı bir cisme kulağımızı dayadığımızda titreşen moleküller çok karmaşık bir halde ama belli bir örüntüye sahip olarak giriş yapıyorlar. Bedenimizin süper kabiliyetli filtreleri sayesinde, o sesi tanımlayabiliyoruz. Filtre dediğim şey işte kulak mesela. Laf kalabalıksız bir özetle; kaynağından ayrılan ses dalgaları, hava gibi bir iletici bir ortamdan kulağa girer ve beyinde elektriksel sinyal halinde algılanır. Tabii tüm bu geçişler arasında bir çok mekanik ve biyolojik aktarım oluyor ki bu aktarımların detayları yazımın konusu değil ama devamı için bu temel bilgi önemli.
Kulak, günümüzde bir diğer filtremizin önem sırasına göre arkasında kalıyor. O filtre de gözlerimiz. O kadar çok gördüğümüz şeylere dayalı hareket ediyor ve iletişim kuruyoruz ki sesleri tanımlamak, algılamak ve hatta duymak konusunda doğuştan gelen becerilerimizi kaybediyoruz. Bir nevi sağırlaşıyoruz. Bu durum tıpkı çok gürültülü ortamların, ses çıkaran makinelerin, yakında bir yerde uçan bir kuşun kanat sesini duyamamamıza yol açması gibi. Gürültü eşiğimiz çok yüksek ve bu gürültü, sadece fiziksel değil aynı zamanda iç sesimizin gürültüsünün yol açtığı algısal bir bariyer de olabiliyor. Bunun gibi sebeplerden ötürü detayları duymak ve tarif etmek konusunda vasatız. Tanımlayıp aktaracak ortak bir dile sahip değiliz. Tam da bu yüzden Thoreau’nun bu alıntısıyla yazıya başlamayı uygun gördüm. Kitabın aynı bölümünde sesleri ifade ederken geliştirdiği dil, içinde bulunduğu ses manzarasını bize oldukça başarılı bir şekilde aktarmasını sağlıyor. Ses manzarası demişken aslında İngilizcesi soundscape olan kavramı kastediyorum. Ses manzaralarına yalnızca kayıt cihazlarıyla erişmek durumunda değiliz, her zaman o lükse de sahip olamayabiliriz. Bu dili geliştirmek için sesle olan ilişkimizi geliştirmeliyiz. Bunun yolu kulağa kolay gelecek ama; dinlemek.
Akustik Ekoloji topluluğu Sonospheria’nın Adalar kayıt çalışmalarından sağanak yağmurlu bir fotoğraf.
Toplum olarak dinleme eylemi konusunda çok başarısız bir haldeyiz. Bunu müzik dinlemekten, karşımızdakini dinlemeye kadar, çevreyi dinlemekten, kafamızı dinlemeye kadar genişletebilirim. İç sesini dinleyemediği için müzik açanlar, karşısındakini dinlemediği için ve dinlenmeyeceğini bildiği için bağırarak derdini anlatanlar, yanlış anlayanlar, yanlış aktaranlar, bağıranlar, yüksek sesle yürüyenler, temizlik yapanlar, günün her saati tadilat ve inşaat yapanlar, hep bağırarak nutuk atanlar, bulundukları mekanın akustik problemlerini yok sayanlar bu iddiamın ispatı gibidir. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sesi sesle bastıran yüksek sesli topluluklar ve fertleri, derinde bir yerde ya da bariz şekilde saldırgandırlar. Fakat tüm bunların temelinde yine karşımıza ses ve onunla olan ilişkimiz çıkıyor. Onunla olan en doğrudan ilişkimizin, eylemimizin adı da; dinlemek.
Seslerin oluşturduğu ekosisteme müzik diyebiliriz aslında. Bu sayede doğadaki tüm seslerin bir ekolojisinden bahsetmek mümkün. Grammy ve Pulitzer gibi ödülleri olan besteci John Luther Adams, “Müziğin Ekolojisinin Arayışında” isimli makalede “Bir besteci olarak benim inancım, müziğin ekolojik anlayışımıza katkı sağlayabileceği yönünde. Dünya’yla olan bağlantılarımızın farkındalığını derinleştirerek müzik, insan bilinci ve kültürünün yenilenmesinin sesli bir modelini sağlayabilir.” diyor.
Bu müzik örüntüsünü okumanın yolu, sesin nasıl bir fenomen olduğunu temel düzeyde de olsa kavramak. “Titreşim” derken, “frekans” derken neyden bahsettiğimizi iyi bilmek önem kazanıyor. Seslerden oluşan örüntülerin alıcısı kulaklarımızı önce temizlemeli, sonra da eğitmeliyiz. Ve yine sadece fiziksel bir temizleme ve fiziksel bir eğitimden bahsetmiyorum yoksa Dünya’yı tüm bu sorunlardan kulak-burun-boğaz uzmanları kurtarabilirdi. Bahsettiğim, Murray Schafer’in “Kulak Temizleme” kitabındaki gibi bir yöntemler bütünü.
Sessizlik, gürültü, doku, form, melodi, armoni, ritm, ses manzarası gibi kavramları doğada karşımıza çıkabilecek ve çıkamayacak halleriyle öğrenmek bu kulak temizliğini gerçekleştirmenin güzel bir yolu. Bunları sanatsal bir çerçevede ele almalı ve sürekli o gözle yorumlamalıyız demek istemiyorum. Akustik Ekoloji konusunun önde gelen isimlerinden Hildegard Westerkamp, “Ses Manzarası’nın İçinden Konuşmak” isimli sunumunda “Bir ses manzarasının müzikal ve sanatsal yanları hakkında konuşmamı isteyenler olmuştur. Üzerinde ne kadar fazla düşünürsem, ses manzarasında bulunan şeylerden o kadar fazla bahsedemez hale geldiğimi farkettim, tabi eğer kendini ses manzarasının dışında, gözlemci ya da yorumcu olarak değil, içindeki bir parçası ve katılımcısı olarak konumlandıran ekolojik bilinçliliğe karşı dürüst kalmak istiyorsam.” diyor. Aynı sunumun devamında da benim de bu yazıda dikkat çekmeye çalıştığım dinleme konusunda şunları belirtmiş:
“Bebekken dinlemek aktif bir öğrenme süreciydi, etrafımızla ve bize en yakın insanlarla ilgili yaşamsal bilgiyi edinmenin bir yolu. Ne duyarsak ve dinlersek, sesle taklit etme ve ilk kez ifade etme girişimlerimizin, ses çıkarmamızın bir malzemesi haline geldi.”
Yani belki topraktan ürün almaktan ya da sert koşullarda doğada barınmaktan daha zoru olan insanla ilişki kurmak bile, dinleme ve dinleyerek öğrenme becerilerimizi bebeklikten bu yana köreltmeyerek kolaylaşacaktır. Daha önce de referans verdiğim besteci J. L. Adams “Antroposen’de Müzik Yapmak” makalesinde, “etrafımızdaki tüm seslerin çeşitliliğini daima dinlemek, onların yarattığı muazzam armoniyi duymayı öğretir. Bu armoniyi duyarak, insani seslerimizin onun içerisindeki yerini anlama noktasına geliriz.” diyor. Yine kendisi ilk alıntıladığım makalesinde “Ne zaman dikkatle dinlersek, müziğin her zaman etrafımızda olduğunu duyabiliriz. Gürültü, artık istenmeyen ses değildir. Dünya’nın nefesidir.
Eğer tonal tabanlı müzik Dünya’ya mesaj göndermenin bir yoluysa, gürültü tabanlı müzik de Dünya’dan mesaj almanın bir yoludur. Gürültü bizi kendi benliğimizin dışına çıkarır. Bizi görüş birliğine davet eder, bizi çevremizdeki her şeyle bağlayan örüntüleri kucaklamaya yönlendirir. Gürültüyü dikkatle dinlediğimizde, tüm dünya müzik halini alır. Bir kendini ifade aracı olmaktan ziyade, müzik bir farkındalık modu olur.” diyor ki burada bahsettiği gürültü doğada insan yapımı olmayan gürültüler. Şelalenin çağlaması, okyanusun dalgaları, ormandaki rüzgar ya da sağanak yağmur gibi… Yani insan yapımı gürültülerle, doğadaki gürültüyü bastırma halimiz ve bunun farkında bile olmayışımızın üstesinden gelmemizi sağlayacak farkındalığın yolu dinleme becerimizi geliştirmekten geçiyor. Pauline Oliveros’un derin dinleme deneyimlerindeki gibi bir kez odaklı bir dinleme kapısını açtığımızda ve alışkanlık edecek kadar düzenli hale getirdiğinizde mesela, sessizlik diye bir şeyin hiç bir zaman var olmadığını, en sessiz olmasını bekleyeceğiniz yerlerde bile mutlaka gürültü olduğunu farkedeceksiniz. Kendi sunumlarım ya da derslerimde üzerinde durup, deneyimletmeye çalıştığım da bu oluyor genelde.
Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde gerçekleşen “Müzik Okulu”nda iki sene üstüste şimdilik adını “sessiz kahvaltı” koyalım, bir oyun kararlaştırmıştık. Önceki günden kararlaştırılan bir sabah uyanan herkes, konuşmadan anlaştığı bir düzen içerisinde kahvaltıya oturup, yemeğe başladıktan bir süre sonra çaldığımız çan sesinden itibaren konuşmakta serbest. Dolayısıyla çan sesine kadar, 10-15 kişilik bir grup, sabah uyanınca hiç konuşmuyor. Sonuçları bence eğlenceli ama bir yandan da bazı durumlara dikkat çekmek gerekir. Konuşmamayı, küsmüş gibi davranmak zannedenler bile var. Surat asık, bedenle veya bakışla iletişimden imtina edenler var. Ya da şaka yollu öksürerek ortamdaki konuşmazlığı bozmak isteyenler var. Durumu anlamaya çalışıp, güler yüzle kahvaltılarını edenler ve gözlem yapanlar, ya da gerçekten çevresini aktif olarak dinleyenler ebeveynleriyle gelmiş olan ortamdaki çocuklardı. Gerek sosyokültürel gerekse bireysel sebeplerden dolayı geliştirmemiz gereken bu özelliğimizi kaybediyoruz.
Son olarak; daha fazla ve daha doğru dinlemek, sessizliği sıfır noktası kabul ederek gürültüyü dinlemek ve ayrıştırabilmek, var olan seslerin bir parçası olduğumuz halin farkındalığı üzerinden doğadaki armoniyi kavrama alışkanlığı, temiz kulaklara sahip olduğumuzun emareleridir.