Ana Sayfa Blog Sayfa 3015

[Yeşil Gazete BIFED’de] Bozcaada’ya gidecekler için 20 belgesel film tavsiyesi

Bu yıl 4’üncüsü düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne 6 gün kaldı. 11 Ekim’de başlayıp 15 Ekim’de sona erecek olan, 70 ülkeden 330 belgeselin arasından 30’unun finale kaldığı festivalde; Yeşil Gazete olarak hangi filmleri izleyebileceğinize dair bir tavsiye listesi hazırladık. Her biri büyük emeğin sonucu ortaya çıkan ve BIFED sayesinde sinemaseverlerle buluşacak olan 30 filmin arasından seçim yapmak bir hayli zor oldu. Favori filmlerimizi de festival bitiminde paylaşmış olacağız. Tüm gösterimlerin ücretsiz olduğu filmler Bozcaada Halk Eğitim Merkezi ve Salhane salonlarında izleyicilerle buluşacak. Görüşmek dileğiyle, şimdiden tüm katılımcılara iyi seyirler!

  • Binlerce Kesikle Ölüm | Death by a Thousand Cuts

Yönetmen: Juan Mejia Botero & Jake Kheel

Ülke: ABD/Dominik Cumhuriyet, 2016

Süre: 73’

*Yoğun şiddet içerikli, çocuklar için uygun değil.

Konu:

Melaneo olarak tanınan Eligio Eloy Vargas –Sierra de Bahoruco Milli Park’ındaki Dominikli bir Park Bekçisi- palayla hunharca öldürülmüş bir şekilde bulunur. Melaneo’nun ölümü esnasında, genellikle sınırı geçerek koruma altındaki Dominik ormanlarına gelen Haitililer tarafından işletilen yasadışı kömür üretim alanını araştırmak için devriye görevinde olduğuna inanılıyordu. Söz konusu bu cinayet, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti arasındaki yasadışı kömür sömürüsü ve devasa ormansızlaştırmaya ilişkin gittikçe artan gerilime dair daha büyük hikâyenin metaforuna dönüşür: cinayeti işlemekte kullanıldığı ileri sürülen silahın kendisi de Dominik Cumhuriyeti’ndeki binlerce ağacı kesmekte kullanılan aynı araçtır.

 

  • JES İstemiyoruz | No to GEP

 

Yönetmen: Cenk Behram Su

Ülke: Türkiye, 2017

Süre: 7’

Konu:

Aydın bölgesine teknik ve yasal eksikliklerle kurulan jeotermal enerji santralleri çevre halkına zarar vermektedir. Hem halkın ürettiği ürünleri yok etmekte, hem sağlıklarına zarar vermekte, hem de doğayı kirletmektedir. Aydın köylüleri jeotermal enerji santrallerinin kurulmaması için mücadele vermektedirler.

 

  • Dil Ovası

 

Yönetmen: Serdal Doğan

Ülke: Türkiye, 2016

Süre: 20’

Konu:

Dilovası çevresel bir felaket yaşyor çok uzun süredir ve yaşayanların çoğu hastalanmış durumda.

 

 

  • Bafra: Doğanın Sahipleri | Bafra: Masters of Nature

 

Yönetmen: Evrim İnci

Ülke: Türkiye, 2016

Süre: 22’

Konu:

Samsun’un Bafra ilçesinin doğası ve sakinlerinin birbirileriyle etkileşimleri üzerine bir belgesel… Film, “doğayı nasıl koruyabilirz?” sorusuna ilişkin bazı cevaplar sunmakta.

 

  • Sıra Dışı İnsanlar | Extraordinary People

 

Yönetmen: Orhan Tekeoğlu

Ülke: Türkiye, 2016

Süre: 45’

Konu:

Kent yaşamından sıkılan Metin Akıncı (56), çocukluğunun geçtiği köye gitme ve orada yerleşme arzusunu frenleyemez. Metin, bir gün iki yetişkin çocuğunu ve eşini kentte bırakıp, Çamlıhemşin’in bin metre yükseklikteki bir köyüne yerleşmeye karar verir. Ancak evine araba yolunun yapılmasını istemez. Tehlikeyi göze alarak, araba yolu ile evinin arasına teleferik çekerek ulaşım yolunu seçer. Rize’nin Gündoğdu ilçesinde yaşayan Bilal Atasoy (86), yaşadığı yörede sel felaketlerine karşı önlem almak için ahşaptan yaptığı evi kayalıklara monte eder. Önce bir oda ile başladığı evine, her defasında bir oda daha ekler. Karadenizliler bireysel anlamda sıra dışı işler ve yaşamlar seçerken, toplu olarak da sıradışı eğlencelere sahiptir. Sisdağı şenliklerinde, her yıl binlerce insan binlerce kilometrelik yolu aşarak gelir. Karadeniz’in engebeli coğrafyası insanlar arası iletişimine farklı bir boyut katar. Yüzyıllardan bu yana Giresun’un Kuşköyü’nde insanlar birbirleriyle ıslıkla anlaşırlar. Rize’nin Tunca Beldesi’nde ise yüzyıllardan bu yana tahta arabalara binmek bir gelenek. Ancak bu gelenek, Formula1’e rakip bir yarışa çevrilir. Formulaz adını verdikleri yarışta, kendi el emeği yaptıkları tahta arabalarla kıyasıya yarış yaparlar. Karadenizliler, zorlu bir coğrafyada ve zorlu tabiat şartlarına rağmen, kendine özgü yaratıcılıkları ve pratik çözümleriyle yaşamlarına farklı bir anlam kazandırıyorlar.

 

 

  • Kaz Otaran | Goose Herd

 

Yönetmen: Nurhan Özsoy Taşdemir

Ülke: Turkey – Türkiye, 2017

Süre: 43’

Konu:

Sıfırın altında eksi 40 dereceyle Türkiye’nin en soğuk şehirlerinden biri olan Ardahan’ın Çıldır İlçe’sinin Gölbelen Köyü’nde yaşayan Muteber ve torunlarının hikâyesi. Onlar aslında kaz çobanları. Zamana karşı meydan okuyan bu köyde, yaşlı babaannenin ömrünün sonuna, torunlarınınsa hayatın başlangıcına yolculuklarının hikâyesi.

 

  • Hayatta Kalma Kuralı veya Genetik Mühendisliğin Sonu | Code of Survival – or the End of Genetic Engineering

 

Yönetmen: Bertram Verhaag

Ülke: Almanya, 2016

Süre: 95’

Konu:

Dünya genelinde, aktif maddesi glifosat olan Monsanta’nun “Roundup” adlı bitki öldürücü kimyasalının milyonlarca tonu her sene toprağa uygulanıyor. Bunun ürkütücü sonuçları zehirlenen topraklar, dirençli süper zararlı otlar, kirlenmiş ekinler ve hastalıklı çiftlik hayvanları. Hindistan’da, Mısır’da ve Almanya’daki üç sürdürülebilir proje, alternatiflerin başarılabileceğini ve başarılı olduğunu kanıtlıyor. Etkileyici bir montaj içerisinde zehir bağımlısı endüstriyel modelin etkilerinin organik tarımın iyileştirici gücüyle karşılaşmasını izliyoruz.

 

  • Yeryüzünün Annesi |  Mother of the Earth

 

Yönetmen: Mahnaz Afzali

Ülke: İran, 2017

Süre: 52’

Konu:

 

Bu belgesel Hayedeh Shirzadi ve kocasının yasamına, aşkına, çalışmasına ve sehir çöplerinin boşaltımı ve gömülmesine son verme çabalarına bakıyor. Bu çiftin sıkı calışması ve becerikliliği sayesinde Kirmanşah şehrindeki çöpün tamamı şimdi yeniden işleniyor ve biyo atık da organik gübreye dönüştürülüyor. Shirzadi, Almanya’da yeniden işleme (recycling) okudu ve çevreyi temizlemek, verimli arazilerin yok olmasını engellemek ve havayla su kirliliğini azaltmak için İran’a döndü. Shirzadi’nin ilk çabaları göz ardı edildi; ancak atık yöneticisi işini alana kadar önce doğduğu yer Gilane Ghard’da sonra da Kirmanşah’da yerel hükümeti zorladı. Ayrıca İran’da seyahat ederek pek çok şehirde geri dönüşüm merkezlerinin kurulmasına yardımcı oldu. Bugün Kirmanşah’ın atığının hepsi geri dönüştürülüyor ve yararlı ürünler haline getiriliyor. Shirzadi enerjik bir lider ve yeryüzünün kaderi onun başlıca endişesi. Shirzadi yakın zamanda inşaat molozlarını geri dönüştürmek için bir alan faaliyete geçirdi.

 

  • Yüzleşme | Confrontation

 

Yönetmen: Nejla Demirci

Ülke: Türkiye, 2017

Süre: 63’

Konu:

“Yüzleşme” meme kanserinin neden olduğu zihinsel/bedensel algı ve yakın çevre iletişimine odaklanıyor. Bu film güçlenme hikâyesi… Yaşamları ile bize ilham veren bu filmdeki insanlar, dansla, doğayla, dayanışmayla hayata tutunuyorlar. Hastalığın olumsuz sonuçlarının üzerine gitmek yerine yaşamın içinde yeniden var olabilmenin yollarına dair ipuçları veriyorlar.

 

  • Şeker ve Baharat | Sugar and Spice

 

Yönetmen: Mi Mi Lwin

Ülke: Myanmar, 2016

Süre: 16’

Konu:

Yönetmenin, Myanmar’ın ortasındaki kuru bölgede palmiye şurubundan “palmiye” şekerleri yaparak hayatlarını kazanan ebeveynlerine dair sevgiyle çekilmiş bir portre.

 

  • Kutsal Su | The Sacred Water / Jholmolia

 

Yönetmen: Saiful Wudud Helal

Ülke: Bangladeş 2016

Süre: 49’

Konu:

Güneybatı Bangladeş’in sahilinde bir köy ve bu köyde “Jholmolia” denen, halkının hayatına canlılık katan parıldayan bir gölet var. Denizin yakınında bulunan bütün bu bölgede su kıt bulunuyor. Söz konusu bu gölet, burada yaşayanlar için tek içme suyu kaynağı. 2009 yılında Aila Kasırgası nedeniyle bütün bölgeyi su basar; ancak gölet bir şekilde bundan kurtulur. Köylüler bunu bir mucize olarak görür; ayrıca göletin kutsal olduğuna inanırlar. Bu bölgedeki insanların hayatı, folkloru, hikâyeleri ve mucize öyküleri bu göletin üzerinde yoğunlaşır. Zamanın geçişiyle birlikte doğa değişir, keza çevre de. Bunlar doğa tarafından beslenen insanların hayatlarında iz bırakır. “Jholmolia – Kutsal Su”, Bangladeş’in güneybatı sahilindeki bir köyde yaşayan insanların bir Kasırga sonrasındaki hayatlarının altı yıllık bir zaman dilimi boyunca yakından bir şekilde gözlemlenmesi ve incelenmesi.

 

  • Hayatın Şairleri | Poets of Life

 

Yönetmen: Shirin Barghnavard

Ülke: İran, 2017

Süre: 73’

Konu:

Shirin Parsi bir pirinç çiftçisi, ama sıradan bir pirinç çiftçisi değil. Parsi, lisans eğitimini Paris Üniversitesi’nin Fransız Ebediyatı bölümünde tamamladıktan sonra, İran’a döndü ve Tahran’da yaşamamaya karar verdi. Eşine miras olarak Hazar Denizi’ne yakın bir köy olan Shanderman’da toprak kalmıştı; böylece oraya taşındılar ve pirinç yetiştirmeye başladılar. Parsi ailesi –anne babalarıyla çiftçilik yapmak için kalmış olan iki oğulları da dahil olmak üzere- pirinç üretimine birtakım yenilikler getirdi. Sürdürülebilir çiftçiliği teşvik ediyor ve kimyasal böcek ilaçlarını ve gübreleri kullanmaktan kaçınıyorlar. Her geçen gün daha fazla çiftçinin çiftliklerini çok ucuz fiyatlara imarcılara sattıkları bir bölgede, Parsi ailesi yüzde yüz organik pirinç üretiyor. Shirin ve ailesi, yerel değerlerce zengin örnek bir yaşam biçimi seçtiler. Shirin pirinç çiftçiliğinin yanı sıra, toplumsal aktivisit olarak da zaman geçiriyor ve çeşitli yerel STK’larda gönüllü olarak çalışıyor. Özellikle de farkındalığı artırmaya odaklandığı kadın gruplarında epey aktif. Bu film, Shirin’i pirinç hasadına kadar çeltik tarlalarını hazırlarken izliyor ve ayrıca Shirin’in toplumsal ve çevresel düzeyde değişime yol açma çabalarını da gösteriyor.

 

  • Atomka/Genpatsu

 

Yönetmen: Lena Králiková Hashimoto

Ülke: Slovakya/Japonya, 2016

Süre: 38’

Konu:

Lena’nın hayatı, nükleer felaketler arasında garip bir paralellik oluşturuyor. Lena altı yaşındayken, Çernobil’den çocuklarla tanıştı. 2011 yılında Fukuşima’daki erimeden sonra, bu sefer de Japanyo’ya benzer bir olayın yaşanacağı düşüncesiyle savaşmaktaydı. Lena’nın belgeseli, insanların nükleer santrallerin güvenilirliğine ilişkin korkusunu ve tereddüdünü gösteriyor ve Fukuşima’nın yaşanmasından sonraki yıldaki durumu, sorunun sadece radyasyon olmadığını göstererek haritalandırıyor.

 

  • Alacakaranlık Korosu | Dusk Chorus – based on Fragments of Extinction

 

Yönetmen: Nika Saravanja & Alessandro d’Emilia

Ülke: İtalya, 2016

Süre: 62’

Konu: Eko-akustik besteci David Monacchi’yi dünyanın en fazla biyolojik çeşitliliğine sahip olan Ekvador’un ücra ilkel ormanlarında 24 saat saf, kesintisiz 3D ses manzaralarını kaydetmek için çıktığı macerada izleyin. Milyonlarca yıllık evrimin kaybolmakta olan sonik mirasının parçalarını dinlemek için eşsiz bir deneyim.

 

  • Vakhilerin Son Kadın Çobanı | The Last of the Wakhi Shepherdess

 

Yönetmen: Muhammad Zia Posh

Ülke: Pakistan, 2016

Süre: 13’

Konu:

Pakistan’ın kuzey dağlarının yükseklerinde, cesur ve kararlı bir kadın çoban, yüzyıllık çobanlık geleneğini hayatta tutmak için evinden ayrılır.

 

  • Lüfer | Bluefish

 

Yönetmen: Mert Gökalp

Ülke: Türkiye, 2017,

Süre: 63’

Konu: Lüfer denizlerin canavarı, piranası, kendi boyundan küçük hatta boyuna eşit her tur canlıya saldıran dişlerinin sivriliği ve yüzüş hızıyla Boğazın en acımasız avcısı. Palamut sürülerine saldırdığı, kendi türünü yiyen bir yamyam olduğu ve hatta yunuslara bile saldırdığı anlatılmakta. Milyonlarca insanın her gün üzerinden geçtiği ve neden her sene geldiğini tam olarak bilmediği, efsanelere konu olmuş Boğaz’dan gecen canavar bir balık! Boğaz’da hikâyeleri anlatılan, panik içerisindeki sürüler, yüzerken yalılara toslayan dev mavi yüzgeçli orkinos ve onun pesinde gelen büyük beyaz köpekbalıklarını kaybettik. Marmara’da bolca avlanan ıstakozları, Boğazın dalyanlarında avlanan kılıç balıklarını, Akdeniz foklarını kaybettik 1960’larda. Son olarak da Boğaz’ın uskumrusunu. Lüfer sıradaki mi?

 

 

  • Yeşil Nehir, Yakurunaların Zamanı | Green River, The time of the Yakurunas

 

Yönetmen: Alvaro Sarmiento & Diego Sarmiento

Ülke: Peru, 2017

Süre: 70’

Konu:

Ayahuasca dini şarkılarının yön verdiği “Yeşil Nehir. Yakurunaların Zamanı” Amazon’un derinliklerine dair şiirsel bir yolculuk. Film, Amazon Nehri’nin akan sularıyla birbiri içine geçmiş üç küçük köydeki zaman algısını irdeliyor ve izleyiciyi şamanlar ve arketipik toplumlarca iskan edilmiş bir peyzajın içerisine yerleştiriyor. Bu melez anlatı, 19. yüzyılın sonunda kauçuk sömürgeciliğinin hayaletlerini ve hâlâ hayatta olan ancak küresel kapitalizmin bir sonucu olarak kaybolma tehdidi altında bulunana kadim yerli kültürlerin anısını çağırmak için yerli yaşlıların bedenlerini betimliyor.

 

  • Öldürücü Tasarım | Death by Design

 

Yönetmen: Sue Williams

Ülke: ABD/Çin, 2015

Süre: 59’

Konu:

Tüketiciler akıllı telefonlarını, tabletlerini ve dizüstü bilgisayarlarını seviyor ve yaşamlarını onlarla idame ettiriyor. Yeni bir sürü cihaz hiç durmadan pazara akıyor ve daha da iyi bir iletişim, durmak bilmeyen bir eğlence ve anında bilgi vaat ediyor. Sayılar nefes kesici. 2020 yılına geldiğimizde, dört milyar insanın kişisel bir bilgisayarı, beş milyon insanın ise bir cep telefonu olacak. Ancak bu devrimin, tüketicilerin çoğundan gizlenmiş karanlık bir tarafı da var. Yönetmen Sue Williams, dünyadaki elektronik endüstrisinin tekinsiz sularını araştırıyor ve en ufak cihazların bile çevre ve sağlık açısından nasıl ölümcül bedelleri olduğunu gözler önüne seriyor. Film, Çin’deki son derece gizli kapaklı fabrikalardan harap olmuş bir New York topluluğuna ve Silikon Vadisi’nin ileri teknoloji koridorlarına uzanarak, çevrenin bozulması, sağlık trajedileri ve tüketicilik ve sürdürülebilirlik arasındaki hızla yaklaşmakta olan taşma noktasının hikâyesini anlatıyor.

 

 

  • Selfie

 

Yönetmen: Juan Ibesh

Ülke: Suriye Arap Cumhuriyeti/Türkiye/Almanya, 2016

Süre: 41’

Konu:

“Selfie” mültecilerin Türkiye’den Almanya’ya Akdeniz vasıtasıyla yaptıkları yolculuğu; bu yolculuk esnasında pek çok Avrupa ülkesinin sınırlarından geçişlerini ve karşılaştıkları güçlükleri anlatıyor. Film, Suriye’den ayrılarak nişanlısıyla ölümcül bir yolculuğa çıkma kararı vermiş genç bir kadının hikâyesi etrafında şekilleniyor. Film bir yandan bu çiftin yolculuğunun bütün ayrıntılarını kaydederken, bir yandan da Almanya’ya doğru yollarına devam etmek ve harap olmuş ülkelerine geri dönmek arasında gidip gelen bu çiftin iç çatışmasını da yansıtıyor.

 

  • İlkel Kaplumbağa | The Primordial Turtle

 

Yönetmen: Eduardo Quiroz

Ülke: Mexico – Meksika, 2016

Süre: 52’

Konu: Kaplumbağalar okyanus boyunca yaptıkları bir senelik yolculuğun ardından Meksika kıyılarına ulaştıklarında, yerel balıkçıların ağlarında korkunç bir ölümle karşılaşıyor. Ancak balıkçılığın çocuklarını doyurmak için tek yol olduğu balıkçıların gözyaşları karşısında kaplumbağaların çektiği işkence ve onların döktüğü gözyaşları nedir ki? Bu yerlerde atılan ağlar bazıları için ölüm bazıları için de ekmek parası demek. Ama hayvanları savunmak için bir başka Ağ daha yükseliyor –dünyada balıkçı ağlarıyla mücadele eden bir grup duyarlı insanın oluşturduğu Ağ. Kimin ağı daha güçlüyse o hayatta kalacak. 

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Kazuo Ishiguro oldu

Yazar ve senarist Kazuo Ishiguro’nun 2005’te yazdığı Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma) Time dergisi tarafından, İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine alınmıştı.

Ishiguro ödülle ilgili yaptığı açıklamada “Bu muazzam bir onur çünkü yaşamış en büyük yazarların ayak izlerini takip ediyorum demek. Harika bir övgü” dedi.

Ishiguro “Dünya şu anda çok belirsiz umarım tüm Nobel ödülleri bu dönemde pozitif bir güç olur” diye konuştu.

8 kitabı 40 ayrı dile çevrildi

İsveç’teki Nobel Akademisi Ishiguro hakkında “dünyayla bağların aldatıcılığının altındaki boşluğu ortaya çıkaran büyük duygusal gücü bulunan romanlar yazan yazar” ifadesini kullandı. Ishiguro, Nobel ile birlikte 1.1 milyon dolar tutarında para ödülünü de alacak.

Kazuo Ishiguro kimdir?

8 Kasım 1954’te Japonya’nın Nagasaki kentinde dünyaya gelen Ishiguro, 5 yaşındayken ailesiyle İngiltere’ye göç etti.

Ishiguro 1978 yılında Kent Üniversitesi’nden mezun oldu ve East Anglia Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık üzerine yüksek lisans yaptı.

İngilizce edebiyat dünyasının çok sevilen yazarları arasında bulunan Ishiguro, 4 kez saygın edebiyat ödülü Man Booker Prize’a aday gösterildi. 1989 yılında ise “The Remains of the Day” (Günden Kalanlar) romanıyla Man Booker Prize ödülüne layık görüldü.

Yazarın 2005 yılında basılan Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma) isimli kitabı 2010 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmıştı.

Ishiguro son kitabı “The Buried Giant” haricinde romanlarını birinci tekil şahısla yazıyor ve eserlerinde sıklıkla kahramanlarının başarısızlıklarına yer veriyor. Ishiguro’nun kitapları net bir çözümlemeyle bitmiyor. Yazarın karakterlerinin yüzleştiği meseleler geçmişte kalıyor ve genellikle de çözüme ulaşmıyor.

Etkilendiği yazarlar Dostoyevsky ve Proust

Kazuo Ishiguro etkilendiği yazarlar arasında Fyodor Dostoyevsky ve Marcel Proust’u sayıyor.

Ishiguro; Salman Ruşdi, Jane Austen ve Henry James gibi yazarlarla kıyaslanıyor.

Yazarın A Pale View Of Hills (Uzak Tepeler), An Artist of the Floating World, The Remains of the Day, The Unconsoled, When We Were Orophans, Never Let me Go, Nocturnes: Five Stories of Music and Nightfall ve Buried Giant isimli 8 kitabı bulunuyor.

Ishiguro 1989 yılında BOMB dergisine verdiği röportajda kendini İngiliz mi yoksa Japon mu hissettiği sorusuna “İnsanlar üçte iki bir şey, gerisi başka bir şey değil. Mizaç, kişilik ve bakış açısı böyle bölünmüyor. Bunlar net biçimde ayrılmıyor. Sonuçta garip homojen bir karışım oluyorsunuz. Kültürel ve ırksal olarak karışık insanlar bu yüzyılın sonunda daha yaygın olacak. Dünya bu yöne gidiyor” demişti.

 

(BBC Türkçe)

 

Özgür, kuralsız ve kaygısız: Fotoistanbul 2017’ye tanıklık etmeye hazır mısınız?

İstanbul’un en kapsamlı fotoğraf organizasyonlarından biri olan Uluslararası Beşiktaş Fotoğraf Festivali bu yıl dördüncü kez sanatseverlerle buluşuyor. Her yıl, Türkiye’den ve dünyadan pek çok fotoğraf sanatçısını bir araya getiren festival 22 Ekim’e kadar sürecek. Sergilere, paneller, yuvarlak masa tartışmaları, usta isimlerle sohbet, portfolyo değerlendirmeleri ve kitap imza günleri de eşlik ediyor. 19 farklı ülkeden ve Türkiye’den 100’e yakın fotoğrafçı “fotoğraf çekmek” eylemini “fotoğraf yapmak” kavramına nasıl dönüştürebildiklerini ortaya koyuyor.

Fotoistanbul 2017 Onur Konuğu Hollanda

Bu yıl Hollanda’nın onur konuğu olduğu Fotoistanbul’da 5 Hollandalı fotoğrafçı; Alex Timmermans, Annabel Oosteweeghel, Marieke Van Der Velden, Eddo Hartmann ve Peter Edel sergileriyle yer alıyor. Ayrıca gelmiş geçmiş en önemli fotoğraf sanatçılarından Robert Capa adına verilen ve fotoğraf dünyasının en prestijli ödüllerinden biri sayılan “Robert Capa Uluslararası Büyük Ödülü” sahibinin eserleri bu yıl da festivalde sergileniyor. 71 ülkeden 6000’in üzerinde fotoğrafın değerlendirildiği Andrei Stenin Uluslararası Basın Fotoğrafı Yarışması kazananları da bu festivalde.

Mutlaka görün: “Yüreğin Varsa, Bana Yaptığın Seni de Yaralar”

Budapeşte’de yaşayan Macar sanatçı Viola Fatyol, çalışmalarında birey ve toplum kimliğine dair sorular üretiyor. Sergisinde çocukluk hatıraları ve gerçek yaşam öykülerine dair gözlemlerini ve deneyimlerini inceleyebilirsiniz. Multimedya sanat üzerine doktorasına devam eden Fatyol festivalde sergilenen çalışmalarıyla 2016 Capa Macaristan Büyük Ödülü’nü kazanmış.

Mutlaka görün: “Transit Bölge”

Dokuz yıldır Macaristan’ın önde gelen dijital haber ajanslarından Origo’da çalışan Zsofia Palyi’nin ilgi alanları arasında öykü, portre, belgesel ve sanat fotoğrafçılığı bulunuyor. Sanatçı festivaldeki çalışmasında son iki yıldır sığınmaya gelen Suriyeli mültecilerin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan gelenlerin rotasındaki Macaristan’ı merkezine alıyor. Batı Avrupa’ya açılan bu kapı, savaş nedeniyle yurtlarının terk etmek zorunda bırakılan isimsiz kahramanlara ait kişisel eşyalara da ev sahipliği yapıyor. 21’inci yüzyılın en zorlu göçlerinden birine tanıklık ederken fotoğraflar bizi gerçek kişilerin, gerçek hikayelerine kısa süreliğine davet ediyor.

Mutlaka görün: “Paraná Nehri Deltasında Peyzaj ve Yaşam”

Yakın zamanda Dünya Fotoğraf Örgütü’nün düzenlediği ilk Latin Amerika Masterclass kapsamındaki ustalardan biri seçilen Arjantinli fotoğrafçı Alejandro Chaskielberg belgesel ile sanatı birleştirerek ortaya hayranlık uyandıran projeler çıkarıyor. Bunlardan biri de 3 yıl boyunca Arjantin’deki Paraná Nehri Deltası’ndaki adalarda yaşayarak, buradaki cemiyeti fotoğrafladığı çalışmaları. Hem su altında hem de karada bitki örtüsünü ve doğal yaşamı görüntüleyen Chaskielberg, her gün motorlu bir tekneyle Paraná‘yı geçerek yerel halkın arasına karışmış, onlardan biri olan dek çalışmış ve gündelik yaşamlarını paylaşmış.

Mutlaka görün: Yüzme Havuzları

Mizah anlayışını tüm eserlerine yansıtmayı başaran Muriel Bordier, yüzme havuzlarının atmosferini ortaya koyan fotoğraf serisinde havuzdaki spor etkinliklerini, katılan yüzücüler ve eğitimleriyle işlemiş. Batı toplumunun kültürel kodlarını kendi deneyimleri üzerinden yorumlayan Bordier, havuzları alışılmışın dışında, su olamadan görüntülüyor ve toplumsal kuralları yıkarak sıradışı bir dünya yaratıyor. Burlesk ve mizahın en sevdiği sunum kodlarından olduğunu söyleyen Fransız fotoğrafçı, mimari estetiği de çalışmalarında fazlasıyla hissettiriyor.

Uluslararası Beşiktaş Fotoğraf Festivali’nin sanat yönetmenliği Attila Durak’a ait. Yöneticiliğini Rıza Erdeğirmenci’nin yaptığı festivalin küratörleri ise Coşar Kulaksız, Hüseyin Yılmaz, Katharina Mouratidi, Jae Hyun Seok, Christophe Laloi ve István Virágvölgyi. Festivalin iletişim koordinatörlüğünü Ersin İleri üstlenirken, proje koordinatörlüğünü Ebru Uluğkay, proje yöneticiliğini ise Noyan Sungur yürütüyor.

Festivalin bu seneki mekanları arasında Beşiktaş meydan ve sokaklarının yanı sıra; Ortaköy Yetimhanesi, çeşitli kültür merkezleri ile Art Galerim Bebek, Mixer, Fotoğraf Evi, İstanbul Fotoğraf Galerisi, O’Art, Gama ve Fototrek Fotoğraf Merkezi de bulunuyor.

 

Detaylı festival programına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Mersin’de iklim değişikliği konferansı: ‘Havalar, sular, yerler’ değişirken iklimle uyumlu mimari

Mimarlar Odası Mersin Şubesi, BM tarafından ilan edildiği şekli ile her yıl ekim ayının ilk haftası kutlanan, bu yıl ise 2 Ekim’e denk gelen “Dünya Mimarlar Günü” kapsamında 4 Ekim Çarşamba günü (dün) Mersin Mimarlar Odası Konferans Salonu’nda “Küresel İklim Değişirken Mimarlık ve Kent Konferansı” düzenledi.

200 kişilik salonun tamamen dolduğu, ayakta kalan birçok dinleyicinin de takip ettiği konferansta tümü Mersin Üniversitesi’nden olmak üzere Prof. Dr. Selim İnan, Doç. Dr. Esra Şahin Burat, Yrd. Doç. Dr. Sinan Burat ve Yrd. Doç. Dr. Fikret Zorlu kendi uzmanlık alanlarına ilişkin sunumlarla iklim değişikliğine değindi. Konferansın kolaylaştırıcılığını ise Mimar Sabri Konak üstlendi.

İklim Değişikliğinin Dünü, Bugünü, Yarını

Mimarlar Odası Mersin Şubesi Başkanı Ömer Sakar’ın açılış konuşmasının ardından ilk sözü Jeoloji bölümünden Prof. Dr. Selim İnan aldı, “Mimarlar çok şanslı, en azından bir gününüz var, bizim günümüz de yok” esprisi ile başlayan İnan, “İklim Değişikliğinin Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı sunumunda tarih öncesi zamanlardan günümüze gelen bir perspektifte iklim değişikliğini aktardı. “Dünya daha önce de küresel ısınma ile karşılaştı ama bunların belli periyotları vardı ve ısınmanın nedeni de dünyanın kendi döngüsü içinde gerçekleşti. Ancak şu anda yaşadığımız iklim değişikliğinin bu periyotların çok dışında bir seyri var nedeni de kuşkuya yer bırakmayacak şekilde insan faaliyetleridir” diyen Prof. Dr. Selim İnan bir zamanlar dünyanın en büyük gölleri arasında bulunan Aral Gölü’nün artık Aral Çölü olarak adlandırıldığını da kaydetti.

Açılış konuşmasını Mimarlar Odası Mersin Şubesi Başkanı Ömer Sakar yaptı

Selim İnan iklim değişikliğinin Türkiye perspektifine de konuşması sırasında yer verdi.

Türkiye’nin 100 yıllık dönemdeki gelecek senaryosunda ikliminin şu anki Afrika iklimine döneceğini kaydeden İnan, “Bugün fındık ekebildiğiniz Karadeniz’e gelecekte iklim değişikliğinin sonuçlarına paralel olarak ancak pamuk ekebileceksiniz. Çukurova’nın doğal iklimi kuzeye doğru kayacak. Orta Anadolu gölleri birer birer kuruyacak. Meke, Beyşehir, Akşehir, Burdur gölü de bu gölleri içerisinde. Hele Burdur Gölü’nde şu an her yıl 3 milyar damacana suya eşdeğer bir su miktarı buharlaşıyor” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Selim İnan bir felaket senaryosu şeklinde aktardığı bilgilerin ardından, “Hiçbir zaman geç olmadığının” da altını çizerek, “Çözüm elbette mümkün, Karbıon salımını azaltmalıyız. İklim değişikliği ile bireyseli kurumsal ve uluslararası anlamda mücadele etmeliyiz. Yenilenebilir enerjilere dönmeli, şehirleşme ve ulaşımda en az kabon emisyonu çıkacak şekilde tedbirlere yönelmeliyiz” diye konuştu.

Mersin’de Su Baskınları ve Alternatif Çözümler

Günün ikinci sunumu, “Su Baskınlarını Önlemeye Yönelik Tasarım Yaklaşımları“nı Mimarlık Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Sinan Burat ve Yrd. Doç. Dr. Fikret Zorlu ortaklaşa gerçekleştirdi. Mersin yerelinde yaşanan su baskınları ve bunlara yönelik alınması gereken tedbirler üzerine yaptıkları sunumda Fikret Zorlu, Mersin yerelinden fotoğraflarla yanlış mimari uygulamalar ve olası çözüm yollarını masaya yatırırken, Sinan Burat ise uluslararası ölçekte bir perspektiften hadiseye eğildi. Kopenhag Sağanak Yönetim Planı’na dair ayrıntılı bilgiler aktaran Burat. Danimarka’da caddelerde, ana arterlerde ve parklarda suyu tahliyesi ve belli bir alanda tutulmasına dair çözüm örneklerini görseller desteği ile katılımcılar ile paylaşırken Mersin’in de kolay br şekilde bu çözüm yollarını değerlendirmesi gerektiğinin altını çizdi.

“Havalar, Sular ve Yerler” dikkate alınmadan iklim değişikliğine uygun mimari de olamaz!

Konferansın son sunumu olan, “‘Havalar, Sular Yerler’ Değişirken Mimarlık”ta ise söz sırası Doç. Dr. Esra Şahin Burat’a geçti.

Soldan sağa Esra Şahin Burat, Selim İnan, Sabri KonakSinan Burat ve Zorlu

Sunum başlığını Hipokrates’den aldığını belirterek sözlerine başlayan Esra Şahin Burat, “Hipokrat, “havalar, sular, yerler dikkate alınmadan insan sağlığında kalıcı bir çözüme ulaşılamaz” derken aslında Mimarlar için de ufuk açıcı bir önermeyi gündeme taşımış oldu. “Havalar, Sular, Yerler” kitabı her mimarın her çalışmasında dikkate aldığı bir eserdir. Hele günümüz iklim değişikliği günlerinde bu özellikle önem taşıyor. Günümüz dünyasında küresel ısınmanın da baskısı ile süreksizlik, belirsizlik, beklenmedik durumlar ve aşırılık mimarlar olarak baş etmemiz gereken olgular” diye konuştu.

Günümüz modern mimarisinde her yere, ilgili yerin kendine has koşullarını dikkate almadan, aynı binaları dikerek “havalar, sular ve yerler”i görmezden geliyoruz diyen Şahin Burat, “İsraf mimarlığından vazgeçmek zorundayız. Mersin özelinde, dağdan denize akması gereken suların önüne bent gibi konumlanmış bir şehirde biz bunun bilinci ile hareket etmez isek su baskınları ve afetler ile baş edemeyiz. Dere yatakları üzerine konan binalar, suyun akış yönünde yer verilen yollar yapıldıkça bununla baş edebilmekte aynı oranda güçleşiyor” şeklinde konuştu.

Dünyadan güzel örneklere de sunumunda yer veren Doçent Doktor Esra Şahin Burat, “Almanya’nın Freiburg şehri çok güzel bir örnek. Üstelik şehir bir nükleer santral tehdidi altında iken bölge halkının karşı hamlesi ile bugünlere geldi. Günümüzde yenilenebilir enerji hamlesi ile tükettiğinden daha fazlasını üreten bir şehir durumunda Freiburg. Aynı şekilde Fas da doğru yönde ilerliyor. Güneş santralleri hamleleri iklim değişikliği ile mücadele anlamında çok anlamlı” dedi. Burat, Kopenhag İklim  Uyum Planı (Copenhagen Climate Adaptation Plan) üzerinden de bilgiler aktardı.

Porto Riko: Kasırga sonrası yeşeren alternatif yaşam!

Harvey Kasırgası ile tam bir yıkımı yaşamakta olan ABD eyaleti Porto Riko’dan da bahseden Esra Şahin Burat, “Porto Riko’da çok yakın arkadaşlarım yaşadığı ve kendim de bir dönem orda bulunduğum için sürekli takip ettim haberleri. Whatsapp üzerinden de sürekli arkadaşlarım ile yazışıyorum. 3 ay elektrik verilemeyecek oraya. Bu bahsettiğimiz ada sosyo ekonomik düzeyi hayli yüksek olan bir yer. Orda enerjinin tamamı ithaldi, toplu taşıma nerdeyse yoktu, herkesin evinde birden fazla jeep bulunuyordu. Şimdi ise tam bir yıkımı yaşıyorlar. Ama işin enteresan tarafı, arkadaşlarım bana şöyle mesajlar yazıyor, “Çocuklar başlarını bilgisayardan kaldırmıyorlardı. Şimdi elektrik olmadığı için sokakta oynuyorlar ve durumdan hiçte şikayetçi değiller. Tüm adada benzin olmadığı ve uzun bir süre de erişilemeyeceği için artık here yere ya bisikletle ye da yürüyerek gitmek zorunda kalıyoruz ve bu da bizlerin çok hoşuna gidiyor. Kimse kimse ile görüşmezdi daha önce, şimdi ise herkes birbirinin yardımına koşuyor”. Bu mesajları okuduktan sonra “acaba diyorum kurtuluş için tam bir yıkıma mı ihtiyacımız var?”

Burat, Irma nedeniyle Florida’dan bir haftada 5.3 milyon insanın göç ettiğini, 2011’den bu yana devam eden Suriye iç savaşında ise 7 yıld toplam göç eden insan sayısının takribi 5.1 milyon olduğunu ileterek iklim değişikliği tehdidinin boyutlarına dair çarpıcı bir örnek de sundu.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Garip Çelik’in yakılarak öldürülen Hande Kader için çektiği “Kuyu” Marmaris’te yarışacak

Seyhan Arman’ın başrolünü oynadığı, trans kadın Hande Kader’in yakılarak öldürülmesi ve transların yaşam hikayelerinden etkilenen Garip Çelik’in yönetmenliğini üstlendiği kısa film “Kuyu”, 3. Marmaris Kısa Film Festivali’nde ulusal yarışma kategorisinde yarışacak.

5-8 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek tamamen gönüllülük esasına dayalı “MarmariSANart” topluluğunun bir projesi olan festival “Bu Festival Marmaris’in Marmaris Hepimizin” sloganıyla yola çıkıyor.

2016 yılının Ağustos ayında yakılarak öldürülen Hande Kader’in yaşadıklarından yola çıkılan film, transfobik bakış açısını tüm gerçekçiliğiyle ortaya koyuyor.

“Kuyu” ile dünya festivallerinde bu kez daha da iddialı olduğunu dile getiren Arman şöyle konuştu:

“Maalesef ki trans bireyleri konu edinen filmlerde henüz ölümden öteye geçemedik. Bir yılda onlarca senaryo okuyorum ve bunların içerisinde trans bireylerle ilgili olanların finali o ya da bu şekilde hep aynı. Farklı olanlarda bir sebeple çekilemiyor. İnanıyorum ki, trans bireylerin gerçek hayattaki varoluş mücadelesi sinemaya da yansıyacak ve çok yakında olması gereken filmleri çekebileceğiz. Ana akım sinema filmleri ve özellikle komedi filmlerindeki olumsuz bakış açısı sektörün transfobisini yendiğimizde değişecek. Bu da ‘Kuyu’ gibi filmlerle ve elde ettiğimiz başarılarla mümkün olacak.”

 

(Kaos GL)

54. Antalya Film Festivali’nin bu yıl teması göçmenlik

Her yıl düzenlenen Antalya Film Festivali’nin 54’üncüsünde dünya sinemasından 13 film festivalin resmi seçkisinde yer alırken, yarışmada yer alan 10 film önemli ödüller için rekabet edecek. Festivalde yarışacak filmler küresel göçmen krizini, adaletsizliği, gençlik aşkını ve yaratıcılığı konu edinecek. Aida Begic’in Never Leave Me filmi resmi seçkinin açılış filmi olacak. Seçki, Dorota Kobiela ve Hugh Welchman’ın Loving Vincent filmiyle kapanacak.Ayrıca seçkide kadın yönetmenlerin yönettiği 6 uzun metraj film yer alıyor.

Resmi Seçki’de yer alan filmlerin tam listesi şöyle:

Öksüz (Aida Begic), Türkiye/Bosna – Açılış Filmi (Dünya Prömiyeri) [Yarışma Dışı Gösterim]

Loving Vincent (Dorota Kobeila/Hugh Welchman), Birleşik Krallık / Polonya – Kapanış Filmi [Yarışma Dışı Gösterim]

Nisan’ın Kızları (Michel Franco), Meksika

Redoutable (Michel Hazanavicius), France

Misafir (Andaç Haznedaroğlu), Türkiye (Dünya Prömiyeri)

Dürüst Bir Adam (Mohammad Rasoulof), İran

Florida Projesi (Sean Baker), ABD

İnsan Seli (Ai Wei Wei), Çin/Almanya [Belgesel]

Melekler Beyaz Giyer (Vivian Qu), Çin

Aşkın Gözü (Naomi Kawase), Japonya/Fransa

Umudun Öteki Yüzü (Aki Kaurismaki), Finlandiya/Almanya [Yarışma Dışı Gösterim]

Anne (Ana Urushadze), Gürcistan

Zor Bir Karar (Ender Özkahraman), Türkiye

Bugün 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü: 33 bin 956 öğretmen KHK ile meslekten ihraç edildi

5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde öğretmenler güvencesizlikten, atanmamaya, geçim sıkıntısından ihraçlara, ücretli öğretmenliğe kadar birçok sıkıntıyla boğuşmaya devam ediyor.

Başta gelen sorunlar ise şöyle;

  • Güvencesizlik
  • Atanamama
  • Geçim sıkıntısı
  • İhraç
  • Özlük hakları
  • Ücretli öğretmenlik

15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra ilan edilen OHAL’den sonra çıkan KHK’lerle Türkiye’de 33 bin 965 öğretmen ihraç edildi. Atama bekleyen 430 bin öğretmen ise çaresiz bekleyişini sürdürüyor.

Ekonomik problemler yaşam koşullarını zorluyor.

Eylül ayı yoksulluk sınırı: 4,960 TL

Temmuz ayında gelen zamla öğretmenlerin aylık maaşı: 3,699 TL

Bunun dışında öğretmenlere sene başında yapılan kırtasiye yardımı dışında herhangi bir ücret ödenmiyor. Büyük şehirlerde ödenen yüksek kiralar da öğretmenler için büyük bir masraf olarak duruyor. Ulaşım özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun köylerinde çalışanlar için sorun. Öğretmenlik yaptıkları köylerde lojman bulunmaması nedeniyle ilçelerde konaklayan öğretmenler her gün okullarına gitmek için kilometrelerce yol kat ediyor.

Öğretmenlerin yüzde 32’si ebeveynlerinden destek alıyor

Güncel araştırmalar öğretmenlerin büyük bir kısmının borçla yaşadığını gözler önüne seriyor. Öğretmenlerin yüzde 52’si kredi kartına, yüzde 52’si bankaya, yüzde 22’si esnafa, yüzde 25’i ise şahıslara borcu olduğunu belirtilen araştırmaya göre öğretmenlerin yüzde 32’si ise annesinden ve babasından maddi destek alıyor. Borçla geçinmek zorunda kalan öğretmenlerin yüzde 25’i ek iş yapıyor ve sinema, tiyatro gibi sosyal aktivitelere katılamıyor ya da tatile gidemiyor.

Sözleşmeli öğretmenlerin kaderi okul müdürlerinin elinde

2016 yılında OHAL KHK’si ile getirilen sözleşmeli öğretmenlik sistemiyse göreve yeni başlayan öğretmenler için adeta kabus. Bu sisteme göre göreve başlayan kişi atandığı yerde 4 yıl sözleşmeli ardından eğer Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geçer not alırsa da 2 yıl kadrolu olarak kalmak zorunda. Eş durumu da dahil olmak üzere 6 yıl boyunca yer değiştirme hakkı olmuyor. Öte yandan sözleşmeli öğretmenlerin kaderi adeta okul müdürlerinin iki dudağı arasında herhangi bir kişisel husumet yaşadığında müdürün verdiği düşük puan nedeniyle öğretmenin görevi bitebilir. Ayrıca o yörenin idare amiri tarafından da öğretmenin görevine son verilebilir.

45 atanamayan öğretmen intihar etti

Atanmış görevine başlayanların sorunları bir yana öğretmenlerin en büyük sorunu atanmamak. Şu an Türkiye’de ataması yapılmayan öğretmen sayısı 430 bin. Ataması yapılmayan öğretmenler bazen simit satarak, bazen inşaatlarda çalışarak, garsonluk yaparak ya da şanslılarsa ücretli öğretmenlik yaparak geçinmeye çalışıyor. Bu yolda 10 yıl atanmayı bekleyen de var, başka mesleği tercih eden de. Özellikle üniversite mezunu polisler arasında ataması yapılmayan öğretmen sayısı bir hayli fazla. Eğitim Sen’in verilerine göre 45 atanamayan öğretmen intihar etti. AK Parti’nin hükümete gelmeden önce en önemli vaatlerinden birisi atanmayan öğretmen kalmayacağıydı. Partini işbaşına geldiği 2002’de 60 binlerde olan ataması yapılmayan öğretmen sayısı şu anda 400 bini geçti.

Sabit bir maaşı olmayan ücretli öğretmenler ders başı ücrete çalışıyor


Ataması yapılmayan öğretmenler meselesiyle de bağlantılı olarak ücretli öğretmenlik de bir diğer problem. Okullarda boş olan kontenjanlara ilçe milli eğitim müdürleri tarafından görevlendirilen ücretli öğretmenlik uygulamasında 2 yıllık herhangi bir üniversiteden mezun olan bir kişi öğretmenlik yapabiliyor. Yüz binlerce öğretmen atama beklerken ücretli öğretmenlikle hayvan yetiştiriciliği yapan birisi öğretmen olabiliyor. Öte yandan ücretli öğretmenlerin özlük hakları bakımından diğer öğretmenlere göre durumu da çok kötü. Okul müdürü istediği an ücretli öğretmenin elinden bu hakkı alabiliyor. Bunun dışında sabit bir maaşı olmayan ücretli öğretmenler ders başı ücrete çalışıyor. Sömestr ve yaz tatillerinde, resmi tatillerde ve kar tatili gibi ekstra durumlarda da ücret alamıyorlar.

KHK ile 33 bin 965 öğretmen işsiz

15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından ilan edilen OHAL KHK’si ile toplam 33 bin 965 öğretmen ihraç edildi. Bu ihraçların ise hangi kritere bağlı olarak yapıldığıysa belli değil. Tamamen istihbarat raporlarına bağlı olarak birçok muhalif öğretmen terör örgütüne iltisaklı veya yardım iddiasıyla ihraç edilerek görevden uzaklaştırıldı. Binlerce öğretmen işlerin ve öğrencilerinden uzak kalmak zorunda bırakıldı. Şu an hepsi başka işler yapmak zorunda bırakıldı. açlık grevinden bugün 211’inci günlerine giren Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın tutukluluğu devam ediyor.

 

(Birgün)

1 yıl 3 ay hapis cezası alan Ayşe öğretmen konuştu: “Çocuklar ölmesin demenin cezası olur mu?”

Sokağa çıkma yasakları döneminde Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show isimli programa Diyarbakır’dan telefonla katılarak “Çocuklar ölmesin” dediği için hakkında dava açılan öğretmen Ayşe Çelik, Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’a konuştu. Her şeye rağmen sözlerinin arkasında durduğunu söyleyen Ayşe öğretmen, “Şu an yaşadığım şey tedirginlikten öte annesi ve babası ile beraber sıcak bir yuva yerine, şefkatten uzak böyle bir ortamda çocuk sahibi olacak olmanın korkusu içerisindeyim” dedi.1 yıl 3 aylık hapis cezası onanan öğretmen Ayşe Çelik, cezası ertelenmezse kızını cezaevinde doğuracak.

Geleceğim belirsiz

-Ayşe Öğretmen’den bahseder misiniz? Şu an neler yapıyorsunuz?

Ayşe Öğretmen artık bir öğretmen olmadığı için Ayşe Öğretmen’den bahsetmek biraz zor ama sıradan bir Ayşe olarak cevap vermem gerekirse o çok sevdiğim eğitim yuvasından ve masum çocuklardan uzak bir şekilde kendi halimde mütevazı bir hayat yaşıyordum ta ki niyet okuyuculuğu yapılarak hakkımda verilen vicdandan uzak karara kadar. Şimdi ise alınan bu karar sonucunda beni neyin beklediğini bilmeden tedirgin bir şekilde başkalarının beni zorla ittiği belirsiz bir geleceği beklemekten başka bir şey yapmıyorum.

Her zaman her yerde

-Canlı yayına bağlandıktan sonra hayatınızda neler değişti?

Yayın esnasında tamamen vicdani duygularla, yaşadığım olayların psikolojisi ile çatışmanın olumsuz sonuçlarına, ortaya çıkan insanlık dramına dikkat çekmek üzere masumane bir konuşma yaparken ve o an beni dinleyen insanlar tarafından olumlu tepki alırken doğru bir şey yaptığım hissi uyandı. Ama cümlelerimin kendi çıkarları uğruna kimi medya organları tarafında çarpıtılması sonucu hayatım allak bullak oldu. Çok sevdiğim eğitim yuvasından uzaklaşıp, çocuklardan kopartıldım. Hiçbir suçum yokken toplumsal baskıya maruz kalarak linç edildim.

-‘Çocuklar ölmesin’ demenin suç olabileceğini düşünmüş müydünüz?

Düşünmedim hâlâ da düşünmüyorum. Bir aydan kısa bir süre sonra anne olacak biri olarak her zaman, her yerde bu cümlelerimi tekrarlayacağım. O çocuk, bu çocuk demeden sebep ne olursa olsun hiçbir çocuğun ölmesi, öldürülmesi taraftarı değilim. Tek bir çocuğun tırnağına bile zarar gelsin istemem. Çocuklar ölmesin demek suç ise dünyada bu suçu işlemeyen kimse yoktur sanırım. Çünkü vicdan sahibi hiçbir birey çocuklar ölsün istemez.

-Yargıçlar hakkınızda 1 yıl 3 ay ceza verdiğinde neler hissettiniz?

Güldüm… Önce doğru algılamadığımı düşündüm. Ama karar gerekçeleriyle yüzüme açık açık okunurken yüreğim sızladı. Bu karar gerçek olamaz, olmamalı dedim. Bir süre şok yaşadım. Defalarca kendime, çocuklar ölmesin demenin cezası olur mu, diye sordum. Tabii bir yandan da kötü bir karar çıkacağının sinyallerini almıştık. İçimde yine de bir umut vardı. Cezamın dünya çocuklar gününde onaylanması da ayrı bir trajedi.

Aklımın ucundan geçmedi

-Yargıtay’ın kararı onamasını bekliyor muydunuz?

Hayır beklemiyordum çünkü bu ülkede ‘çocuklar ölmesin’ demenin suç olduğunu bilmiyordum. ‘Çocuklar ölmesin’ demenin hiçbir yerde, hiçbir tarihte suç olacağı fikri aklımı ucundan bile geçmezdi. Hâlâ inanamıyorum. Kararı öğrendikten sonra düşündüğüm tek şey çocuğumu nerede ve hangi şartlar altında dünyaya getireceğim oldu. Şimdiye kadar bir kadın ve bir öğretmen olarak çocuklardan yana bir tutum sergiledim. Bundan sonra da bir kadın, bir öğretmen ve bir anne olarak her zaman, her yerde ve her şartta çocuklardan yana olacağım. ‘Anneler ağlamasın, çocuklar ölmesin’ diyen biri muhtemelen çocuğunu hapiste doğuracak.

Çocuğum için korkuyorum

-Cezaevine girecek olmak sizde bir kaygı yaratıyor mu?

Elbette kaygı yaratıyor. Hele ki suçsuz olunca. Vicdan sahibi olmayan insanların sadece konjonktür öyle gerektirdiği için verdikleri karar ile anne olma arifesinde tedirgin olmamak mümkün mü? Doğduğum günden bugüne sorumluluk sahibi, vicdanlı haksızlığa karşı duran başarılı bir öğretmen olma çabasıyla hareket ettim. Gelecek nesillerin daha umutlu, daha başarılı olabilmeleri için çocukları nasıl eğitmemiz gerektiği konusunda kendi içimde yoğun bir çalışma yaparken, insanlığa fayda sağlamanın vicdanı ile sarf ettiğim vicdani söylemim sonucunda yargılanmak ve cezamın onanması… Şu an yaşadığım şey tedirginlikten öte annesi ve babası ile beraber sıcak bir yuva yerine, şefkatten uzak böyle bir ortamda çocuk sahibi olacak olmanın korkusu içerisindeyim.

-Çocukların öldürüldüğü veya cezaevinde büyümek zorunda kaldığı günlerde dünyaya bir çocuk getirecek olmak sizi tedirgin etmiyor mu?

Böyle bir sonuç ile karşılaşacağımı bilseydim, bırakın çocuk sahibi olmayı kötü, vicdansız ve hiçbir şekilde adalet içinde yaşanamayan bir dünyaya gelmek dahi istemezdim.

 

(Cumhuriyet)

 

Çatalağzı halkı termik santrale tepkilerini Guinness’e taşıyor

Zonguldak’ın Kilimli İlçesine bağlı Çatalağzı beldesinde Deniz kenarındaki Ömerağzı sahilinde yapılması planlanan 160 megavat gücündeki termik santral ile kül barajı için yarın Çevre Bakanlığı’nda yapılacak Değerlendirme Toplantısı öncesinde Çatalağzı Belediye Başkanı Adnan Akgün, açıklamalarda bulundu. Termik santralin sadece Çatalağzı için değil tüm Zonguldak halkının sorunu olduğunu dile getiren Akgün,  ‘Enerji üretimi için kendi sağlıklarından fedakarlık yapıyorlar ama bu saatten sonra santral istemiyoruz.  Mevcut santrallerin de revize edilip çalışmasını istiyoruz. Bu bağlamda da belki de dünyada ve Türkiye’de tekiz.  Hafta başında da bu olumsuz durum için Guiness Rekorlar Kitabı’na da başvuracağız. Bu olumsuz durumu bu insanlara layık gören yöneticileri vicdanlarıyla baş başa bırakıyoruz.  Enerji üretimi için kendi sağlıklarından fedakarlık yapıyorlar ama bu saatten sonra santral istemiyoruz.  Artık yeter diyoruz” dedi.

“Bu saatten sonra da Termik Santral kurulmasını istemiyoruz”

Çatalağzı halkının bu termik santrallere zorunlu bırakıldığını, halkın kanser hastalığıyla karşı karşıya bırakıldığını dile getiren Başkan Akgün, “Şu an Çatalağzı’nda bulunan Termik Santralleri hepimiz görüyoruz. 7 bin nüfuslu beldede 700 metrede 7 tane termik santral şu an kurulmuş aktif olarak çalışmaktadır. Termik santraller üretim yaparken günde 30 bin ton kömür yanmakta ve bu 30 bin ton kömür yakılınca 10 bin ton kül ortaya çıkmaktadır. Bu santralleri soğutmak için denizden saatte 320 bin metre küp su çekilmekte ve bu soğutma çalışmaları sonucunda kullanılan su tekrar denize verilmektedir. Dışarıya salınan zehirli gaz ise 450 milyon metredir. Bu zehirli gazlar halkın kanser ve solunum hastalıklarına yakalanmasına sebebiyet veriyor. Çatalağzı halkı buna mecburen razı bırakılıyor. Yarın Çevre Bakanlığı’nda Ömerağzı’na yapılması planlanan termik santralin değerlendirme toplantısı var. Biz şunu söylüyoruz.  Bu insanlar bu kadar fedakarlık yapıyor, sağlıklarından oluyorlar. Enerji üretimi için kendi sağlıklarından fedakarlık yapıyorlar ama bu saatten sonra santral istemiyoruz.  Mevcut santrallerin de revize edilip çalışmasını istiyoruz. Bu bağlamda da belki de dünyada ve Türkiye’de tekiz.  Hafta başında da bu olumsuz durum için Guiness Rekorlar Kitabı’na da başvuracağız. Bu olumsuz durumu bu insanlara layık gören yöneticileri vicdanlarıyla baş başa bırakıyoruz.  Artık yeter diyoruz.  Bu saatten sonra da Termik Santral kurulmasını istemiyoruz. Tüm halkımız da istemiyor. Yarın ki toplantıya da tüm Zonguldak’ta seçimle makamlara gelmiş insanların hepsini, halkı temsil eden hepsini yarın saat 10’da Çevre Bakanlığı’nın 4’üncü katında gerçekleşecek olan değerlendirme toplantısına davet ediyorum. Teşekkür ediyorum.’ şeklinde konuştu.

“Sağlıklı yaşam hakkımızı elimizden aldılar”

Ardından 1500 imza topladıklarını ve halkın Çatalağzı bölgesinde daha fazla termik santral istemediklerini dile getiren Çatalağzı Çevre Koruma Derneği Başkanı Aydemir Akbaş, ‘ Halkın oyuyla belli yerlere yönetim kadrolarına geçmiş olan Zonguldaklı yöneticiler bizi burada oturdu. Anayasal hakkımız olan sağlıklı yaşam çerçevesinde olan hakkımızı elimizden aldılar. Bizim burada istediğimiz herhangi bir santral projesine karşı protesto etmek, terörist eylem yapmak değil, biz sadece her canlıda bulunan yaşam içgüdüsünü savunarak yaşamak istiyoruz. Parasal güçleri olan kişilerin saldırına dur diyecek bir Zonguldak yöneticisiyle karşı karşıya gelmedik bu güne kadar. İmza kampanyasına gelince bu santral projelerinin önemli bir basamağı olan sosyolojik araştırma adı altında olan anketler yapılmak zorunda. Bu anketlerden ‘evet’ sonucu çıkmadığı sürece burada santral yapılamaz. Bunlar kendi aralarında bir şekilde anket yapılmış gibi gösteriyorlar bizde bunlara karşılık 1500 imzanın önüne geçerek artık bu bölgede santral istemediğimizi göstermiş olacağız. İnşallah yarın Çevre Bakanlığı’nda bize destek olmak isteyen yöneticilerimizin ilk olarak aramızda görmek istiyoruz.’ şeklinde konuştu.

 

(Halkınsesi)

Melet Irmağı’nda görülmemiş çevre faciası: Balıklar susuzluktan öldü!

Ordu’daki Melet Irmağı’nda büyük çevre felaketi yaşandı. HES’lerin elektrik üretmesi için su tutulan Topçam Barajı’ndan yasal zorluluk olmasına rağmen can suyu bırakılmayınca Melet Irmağı’na has binlerce balık susuzluk sebebiyle öldü. Birkaç noktada balıklar ölürken özellikle Titan İnşaatın şantiyesinin bulunduğu Tenime Mevkiinde kelimenin tek anlamıyla kan donduran görüntüler ortaya çıktı. Irmak zemininde kup kuru kayaların arasında binlerce balık ters döndü. Balıklar yöre sakinleri tarafından avuç avuç toplandı. Bu sırada cep telefonları ile çekilen görüntüler facianın boyutunu gösterirken yürek de sızlattı.

Hevesimiz kursağımızda kaldı

Topçam Muhtarı Yalçın Karabulut ise yaşananlara isyan etti.  Zaman zaman Melet Irmağı’na can suyunun verilmediğini aktaran Topçam Muhtarı Yalçın Karabulut, “Bu kez kelimenin tam anlamıyla bir facia yaşandı.  Bu haliyle Topçam barajı bize mutluluk değil üzüntü veriyor, büyük üzüntü veriyor. Çünkü barajdan HES’ler elektrik üretsin diye can suyu bırakılmayınca binlerce balık susuzluktan öldü. Bunu insanlar kovalarla topladı. Kilolarca balık toplandı.” dedi.

Katliama sebep olanları lanetliyorum

“Ben bu durumu ve bu duruma sebep olanları lanetliyorum, bu yöreni bir evladı olarak kınıyorum.” diyen Topçam Muhtarı Karabulut, “Buradan yetkililere sesleniyorum. Bu durum üstü örtülebilecek görmezden gelinebilecek bir şey değildir. Lütfen bu facia karşısında duyarlı olalım, hassas olalım. DSİ’nin yetkilileri niye buna duyarsız kalıyorlar neden hassasiyet göstermiyorlar bunu anlamıyorum, anlayamıyorum. Binlerce yüzbinlerce balık bu ırmakta bu vadide katloldu. Bunu herkes gördü. Burası Melet Irmağı, burası Karadeniz’in en büyük ırmaklarından biri. Burası taa Koyulhisar sınırından çıkıyor. Oradan çıkıyor ama burada hem Melet Irmağı hem de içindeki doğal hayat öldürülüyor. Bu kabul edilebilir bir şey mi? Bu sineye çekilebilir bir şey mi? Birilerinin vicdanına sığıyorsa da benim sığmıyor.” şeklinde konuştu.

DSİ’yi ibretle kınıyorum

Vicdan azabı çektiğini aktaran Karabulut, “Buradan suç duyurusunda bulunuyorum. Sezimi duyan ehl-i vicdan insanlara suç duyurusunda bulunuyorum. Burada birileri para kazanacak diye Melet Irmağı’nı öldürülüyor. Ondaki doğal yaşam öldürülüyor. Böyle bir şey olmaz. Bütün dağlarımızda, yaylalarımızda HES’ler yüzünden sularımız yok olma derecesine geldi. Hayvanlarımız bile doğada su bulamıyor. Biz buna katlanırken, sabrederken bu şekilde bir doğa katliamı yaşanmasında şiddetle karşı çıkıyoruz. ‘Hayır’ diyoruz, ‘hayır bu vicdansızlığı yapamazsınız’ diyoruz. Biz bu hizmetleri yaparken çocuklarımızın geleceğini karartmayalım. O yüzden çok duyarlı olmalıyız. Ben özelikle DSİ’yi böyle bir yanlışı yaptığı için kınıyorum. İbretle kınıyorum.” diye konuştu.

Elektrik üretilsin ama böyle değil

Topçam Muhtarı Karabulut sözlerini şöyle tamamladı: “Birileri rant sağlayacak diye bu canım güzelliği öldürmeyelim. Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza hatta OBB Başkanı Enver Yılmaz’a sesleniyorum. Bu yanlışa razı olmayalım. Melet Irmağı’nın öldürülmesine razı olmayalım.  Tabi k elektrik üretilsin, yollarımız yapılsın güzel bir şey ama karşılığında böyle katliamlar yaşanmasın.  Burada daha önceden insan geçemezdi. Şimdi balıklar bile yaşamıyor. Daha durumun vahametini anlatmak için ne söylememiz lazım. Ayrıca burada Melet Irmağına has balıkların da nesli tükeniyor. Böyle giderse yüzyıllardır var olan balıklar bir daha olmayacak.”

 

(Karadeniz İsyandadır)