Ana Sayfa Blog Sayfa 2957

Avrupa Yeşiller Partisi konsey toplantısından izlenimler 1 – Sema Alpan Atamer

Avrupa Yeşiller Partisi’nin (EGP) 24-26 Kasım’da İsveç’in Karlstad kentinde yapılan 27.Konsey Toplantısı’nı yerinde takip eden Yeşil Siyaset Platformu’ndan Sema Alpan Atamer’in izlenimlerini 2 bölüm halinde paylaşıyoruz

2 – Avrupa’nın gelecek vizyonu ve İklim değişikliği

***

1-  Avrupa’da Yeşiller Partileri’nin durumu

Avrupa Yeşiller Partisi’nin (EGP) 24-26 Kasım’da İsveç’in Karlstad kentinde yapılan 27.Konsey Toplantısı’nın ilk 2 gününe Yeşil Siyaset Platformu’nu temsilen katıldım. Avrupa’daki ülkelerde faaliyet gösteren Yeşil Partilerin üyesi olduğu Avrupa Yeşiller Partisinin toplantısına üye temsilcilerinin yanında yeşil sivil toplum örgütleri de katılıyor. Toplantıda hem bir parti olarak ortak karar alınması gereken konuları – tutum belgeleri, eylem planı, bütçe, yönetim kurulu, üyelikler, vb gibi idari ve mali konuları-müzakere edip onlar üzerine oylamalar yapıyorlar; hem de paralel ve ortak oturumlarda birbirleriyle ve dışarıdan gelen konuşmacılarla bilgi, deneyim alışverişinde bulunup, ortak vizyonlarını, politikalarını tazelemeye çalışıyorlar. Paralel oturumlardan katılabildiklerime ve ortak oturumlardan edindiğim izlenimlerimi ve çeşitli notlarımı sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Neden Karlstad?

Önce toplantının yapıldığı şehir ve neden bu şehrin seçildiğinden bahsedeyim: Karlstad, 1584 yılında kurulmuş. 1865 yılında büyük bir yangın geçirmiş. Sadece 16 ev kalmış. Ama sonra küllerinden yeniden doğmuş. 1843 yılında tohumları atılan üniversitenin bu statüyü resmen alması 1999 yılında olmuş. Şu anda 6.000 öğrencisi var. Şehrin nüfusu 90.000. Karlstad, İsveç’te Yeşillerin belediye meclisine girdiği ilk şehir olmuş. İsveç’teki en iyi ulaşım sistemine sahip. Bir delta üzerine kurulu kentte ulaşımı yeşil hale getirmek için bisiklet ve yayalar için pek çok köprü yapılmış. İklim değişikliği ile ilgili önlerine koydukları 2 hedef, İsveç’in ülke hedeflerine paralel olarak, 2045 yılında sıfır net karbon ve yenilenebilirlerin oranının %100’e çıkarılması.

Avrupa Parlamentosu 2019 Seçimleri ve Yeşiller

Toplantılardaki konuşmaların ve tartışmaların ana eksenini, Avrupa Parlamentosu için 2019 yılında yapılacak seçimlere EGP nasıl hazırlanmalı ve bu bağlamda Avrupa Yeşillerinin ülkelerindeki performansları, Avrupa’nın geleceği ve yeşil vizyonu, iklim değişikliği ve Paris Anlaşmasının uygulanması, küreselleşme ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri gibi meseleler oluşturuyordu.

Yeşiller, merkezinde Avrupa ve Dünya düzenindeki yerine dair tartışmaların yer alacağı 2019 yılında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde belirli bir rol oynamak istiyorlar. Genelde ülkelerdeki ulusal seçimlere kıyasla, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde daha yüksek oy alıyorlar. Yani, 2019’dan itibaren Avrupa Parlamentosunda Yeşil bir başkan görmemiz olasılığı az değil.

Demokrasi ve insan hakları bizim ana değerlerimiz. Sosyal adalet de ortak değerimiz; fakat buna nasıl erişileceği ülkeden ülkeye değişebilir. Yeşil değerleri ifade etmeliyiz. Finansal gücün değil, insanların yanında olduğumuzu göstermeliyiz.

Yeşillerin sadece doğa, çevre ve iklim konularında değil, insanlar için önemli olan her bir konuda politikalar üretmeleri gerekiyor.

Avrupa’da Yeşiller Partileri’nin durumuna bakacak olursak

Almanya

Almanya’daki seçimlerden sonra başlayan ve Liberal Parti’nin masayı terk etmesiyle çöken koalisyon müzakereleri önemli odak noktalarından biriydi. Müzakerelere Yeşillerden 14 temsilci katılmış. Enerji, tarım, hayvancılık, ulaştırma gibi pek çok konu üzerinde müzakereler yürütülmüş. Yeşiller herkesi dahil eden bir çaba ile müzakerelere yaklaşmış ve bu süreçte aslında potansiyel koalisyon ortakları (sağ muhafazakar CDU/CSU ortaklığı, orta-sağ liberal FDP ve Yeşiller) pek çok konuda konsensusa varmışlar. Örneğin Yeşiller Partisinin, orduya harcanan bütçede kısıntıya gidilmesini isteyen Yeşillerin bu talebi, orduya giden her 1 Euro karşılığında, Kalkınma İşbirliği Fonlarına 1 Euro tahsis edilmesi gibi bir çözümle karşılanmış. Kömür santrallarından 7 GWattlık kısmının kapatılması kararı alınmış. Bunu rahatlıkla alabilmişler çünkü halen Almanya’da enerji üretim fazlası var ve özel sektöre verilen yenilenebilir enerji fiyatları çok düşük. Ulaştırmada tren, bisiklet, toplu taşım gibi öneriler kabul edilmiş. Yeşiller Partisinin, fosil yakıtlı motorların kaldırılması önerisi, otomotiv sektörüne ani bir darbe olacağı sebebiyle kabul görmemiş. Ama Yeşiller bunu bir zaman sonra elektrikli araçların artması ve ucuzlaması sonucu zaten bir zaman sonra olacağını savunuyor. İpleri koparan ise, Yeşillerin, Doğu Almanya’ya mali destek amaçlı “dayanışma vergisi” konması konusundaki önerisi ve ısrarı olmuş. Liberaller bu öneriyi reddetmiş. Yüzüp, yüzüp neredeyse sonuna gelinen koalisyon müzakerelerinde Liberallerin çıkıp gitmesi konusunda Yeşillerin yorumu son dakikada sorumluluk altına girmekten korkup kaçtıkları yönünde.

Seçimlerde Yeşillerin %8 civarında olan oyları, müzakerelerden sonra yapılan anketlere göre %25’e yükselmiş. Seçmenlere “sizce müzakerelerde sizin taleplerinizi en iyi dile getiren hangi parti oldu?” diye sorulmuş. Bu artışı Yeşiller, müzakereler sırasında açık, şeffaf bir yaklaşım sergilemelerine; her bir müzakere konusunda net politikalar ortaya koymalarına ve bu politikaları savunurken açıkça gerekçelendirmelerine; tavize ve uzlaşmaya açık bir tutum sürdürmelerine; böylece insanların kafasında ne isteyip ne istemediği ve bunların nedenleri çok net anlaşılan, güvenilir bir parti imajı oluşmasına bağlıyorlar.

Finlandiya

Beşbuçuk milyon nüfuslu Finlandiya’da Yeşil Lig Partisi son yerel seçimlerde oylarını önemli miktarda arttırarak %12,5 oy oranıyla büyük bir başarı sağlamış. Bu başarıyı getiren etmenleri şöyle anlatıyorlar:  önce “Bize kim oy verir?” diye sorup, bir seçmen profili çıkarmaya onları tanımaya çalışmışlar; sonra da onların duygularına ulaşmaya. 2 büyük seçmen profili araştırması yapmışlar. Kendilerine  benzeyen insanların onlara oy verdiğini düşünme noktasından hareket ederken; yapılan araştırmalar sonunda değerlerine ve davranışlarına çok farklı seçmen kategorileri ortaya çıkmış. Tüm kategorilerdeki seçmenleri de oy verme potansiyeline göre kemikleşmiş seçmenler, gerçekten oy verecek olanlar, potansiyel seçmenler ve sempatizanlar olarak gruplara ayırmışlar ve seçim stratejilerini bu insanlara nasıl erişebilecekleri üzerine oturtmuşlar. Bu araştırmalardan 2 önemli çıkarımları olmuş:

  1. Yeşillere oy vermeyi düşünen yeterince seçmen var: o halde kimseyi ayartmaya çalışmamalıyız; yeni hedef grupları ikna etmek için ana değerlerimizi ve anahtar mesajlarımızı değiştirmemeliyiz.
  2. Siyasal partiler, insanların “sahibi” değillerdir: O halde “Yeşillere oy verecek kimler olabilir (hangi tür seçmenle aynı değerlere sahibiz?)” ve “bu insanlar nasıl birileri?” konusuna odaklanmalıyız.

Parti stratejilerini katılımcı bir süreçle hazırlamışlar. 188 farklı konu üzerine tutum belgeleri oluşturmuşlar.  Bunlara dayalı olarak da mesajlarının çerçevesini ve insanlara bu mesajlarını nasıl iletebileceklerini belirlemişler. İnsanlarla yüz yüze, bire bir konuşmak için kapsamlı bir kampanya düzenlemişler. “Geleceğe odaklı sürdürülebilir kalkınma”, “temel gelir”, eğitim, sosyal güvenlik, vergiler ve iklim değişikliğini kendilerine öncelikli konu olarak seçmişler. Finlandiya’daki yerel seçimlerden sonra her ay bağımsız bir organ tarafından tüm siyasi partilerin performans ölçüsünü, diğer bir deyişle seçmenler nezdindeki başarısını gösteren Barometre adlı yayına göre Yeşillerin oy oranı en son %35’e yükselmiş durumda.

Hollanda

Mart 2017’de yapılan son Hollanda seçimlerinde Parlamentodaki sandalye sayısını 4’ten 14’e çıkaran YeşilSol Parti, önceliklerini belirlenip, buna uygun davranmaya çalışıyormuş. Örneğin Hıristiyan demokratlar, Parlamentoya Hollanda bayrağının asılması konusunu gündeme getirmişler. Asılıp asılmaması konusunda pek çok tartışma olmuş. YeşilSol Partiyi de, tartışmaların içine çekmeye çalışmışlar ama Parti bu konuda sessiz kalmayı tercih etmiş; çünkü “bu bizim işimiz değil; biz kendi işimize, kendi önceliğimize bakalım” diye bir karar almış. Zamanlarını, enerjilerini, kendi öncelikleri olan “sosyal eşitlik” konusu üzerine söz söylemek için harcamışlar.

İsveç

İsveç Yeşiller Partisi, 1981 yılında siyaset sahnesine çıkmış. 1988 yılında ilk kez parlamentoya girmişler. 2002-2006 arasında ilk kez Hükümette  yer almış. 2010’da oylarını %7,4’e, 2014’te %15’e yükseltmiş. İsveç’te yerel, bölgesel ve ulusal ölçekteki seçimler aynı gün yapılıyor. İsveç’te siyasi partilere bütçeden yapılan devlet yardımlarının yarısı, parlamentoda üyesi olan partilere eşit olarak dağıtılıyor. Diğer yarısı ise, partilerin sandalye sayısına orantılanarak üleştiriliyor. Dünyanın en güçlü yerel yönetimleri İsveç’te. Parlamentodaki grupları (25 milletvekilleri var), Parti MYK’sı (19 üye var) ve yerel yönetimlerdeki başkanlardan oluşan danışma kurulu hep birlikte senede 2 kez toplanıyorlar; böylece iletişim halinde oluyorlar. İsveç’te 288 belediye var. Şehir meclislerinde 200 üyeleri; merkezde düzenli aktif çalışan 40 politikacıları var. “Political doers and visioners” yani polikacılar olarak hemen yapan/icra eden hem de vizyoner olmaya çalışıyorlar.

Parti içinde kadın hakları ve sorunları ve kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için gerekli çalışmaları yapmak üzere bir Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi kurulmuş. Bu komitede erkeklerin yer alıp almaması husunu epeyce tartıştıktan sonra karışık bir komite olmasına karar vermişler. Herhangi bir konuda erkekler kendilerini ilgilendiren hususları kendi aralarında, kadınlarsa kendi aralarında tartışıp; sonra da biraraya gelerek birlikte politikalar ve çözümler üretiyorlar; kararlar alıyorlar. Parti Programlarında “İsveç Yeşiller Partisi, feminist bir partidir ve başından beri böyle olmuştur. Feminist politikalarımız kadınlarla erkekleri, birbirlerinin tamamlayan ama birbirinden katı bir biçimde ayrılan iki kategori olarak görmekten, insanları sınırlayan ve toplum tarafından oluşturulan cinsiyet rollerine kıstıran karmaşık sosyal yapılar olarak görmeye doğru gelişti” yazıyor.

2014 yılında Sosyal Demokratlar ile Yeşiller Partisinin koalisyonu ile oluşan İsveç Hükümeti, kendisini resmen “Feminist hükümet” olarak ilan etmiş. Yeşillerin feminist dış politikası koalisyon müzakerelerinde ana ekseni teşkil etmiş. İsveç hükümetinde 12 kadın ve 12 erkek bakan var. Bakanlardan altısı Yeşillerden. “Feminist Hükümet” kavramını, “karar almada ve kaynakların tahsisinde hükümet önceliklerinin merkezine toplumsal cinsiyet eşitliğini koymak” olarak tanımlıyorlar. “Feminist bir hükümet, genel faaliyet alanlarında politika yaparken, hem yurtiçinde hem de dış politikasında toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin dikkate alınmasını garanti eder” diyorlar. Kadınlar ve erkekler, toplumu ve kendi hayatlarını şekillendirirken aynı güce sahip olmalılar.

Bu genel amaçların 6 alt amacı bulunuyor:

  1. Güç ve nüfuzun toplumsal cinsiyet eşitliğine göre dağıtılması: Her yönetici konumda eş-başkanlık var. Temsiliyetin eşit olmasını hükümet kolluyor.
  2. Ekonomide toplumsal cinsiyet eşitliği: Feminist bütçelerinde kadınlara ve erkeklere yapılacak harcamalar ve yatırımlar eşitleniyor. Toplumsal cinsiyet bütçesi (gender budget) konusuna Maliye Bakanlığını ikna etmeleri ve bunu resmi hale getirmeleri çok zor olmuş. Her yıl, bir önceki yıla ait istatistiklerin yer aldığı bir Ekonomik Eşitlik Kitabı başlıklı rapor yayınlanıyor. Bu kitapta yer alan verilere göre o yılın bütçesinde eşitliği sağlayacak ayarlamalar yapılıyor. Kurumlardan, özel kuruluşlardan toplumsal cinsiyet konusunda yaptıkları çalışmalara dair raporları talep ediliyor hükümet tarafından ve bunlar izleniyor. Daha fazla kadın çalışma hayatına girmeye başlayınca GSYİH artmış. Halen İsveç ekonomisi iyi durumda, Avrupa’da en yüksek istihdam oranına sahipler.
  3. Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği: Kadınlar ve erkekler, kız ve oğlan çocukları, eğitim, tahsil ve kendilerini geliştirme bakımından eşit fırsatlara ve şartlara sahip olmalılar. İsveç eğitim sisteminde okulları yeşil yapmak için çalışıyorlar. Okullarda ayrıca eşitlik, parasız devlet okullarında aynı kalite sağlanarak, zengin ve fakir, mülteci ve yerel tüm çocukların bir arada aynı standartta eğitim almalarını sağlayacak bir okul sistemi kurmaya çalışıyorlar. Özel eğitime muhtaç çocuklar için özel eğitim verebilecek öğretmenler yetiştiriyorlar.
  4. Ücretsiz ev işleri ve sağlanan bakım olanaklarının eşit dağılımı: Ev işlerinde kadın ve erkek aynı sorumluluklara sahip olmalı; bakım alma ve verme fırsatları konusunda eşit sürelere tanınmalı. Kadınların siyasete katılımını arttırmak için toplantılar gündüzleri yapılıyor. Belediyeler, hafta sonları çocuklu ailelere bakım hizmeti sağlayarak, ebeveynlerin kendilerine zaman ayırmalarına yardım ediyorlar.
  5. Sağlıkta toplumsal cinsiyet eşitliği: Kadınlar ve erkekler, kızlar ve oğlanlar, iyi bir sağlık için eşit koşullara sahip olmalı; aynı sürelerde bakım olanakları tanınmalı.
  6. Erkeklerin kadınlara yönelik şiddeti durdurulmalı: Erkekler ve kadınlar, kızlar ve oğlanlar, aynı haklara ve fiziksel bütünlük erişimine sahip olmalı. Yeni yıla girmeden önce yeni Cinsel Suçlar Yasasını Parlamentoya getirmeyi planlıyorlar. 10 yıldan beri bunun üzerinde çalışıyorlarmış. 10 yıl önce bu konuda bir raporu gündeme getirmişler. Değişmek isteyen erkeğe yardım etmek gerekiyor. Örneğin kızkardeşini koruma sorumluluğu verilen genç bir erkeğe yardım etmek gerekiyor.

“Feminizm, kadınların insan olduklarına dair radikal bir mefhum.” diye seslendiriyor duygularını feminist, kadın İsveç Dışişleri Bakanı (Sosyal Demokrat Parti’den). Diplomasiyi, militan, feminist bir biçimde yürütmeye çalışıyor. Kadınların barışı tesis etmekteki ve barışı korumaktaki rollerinin altını çiziyor.  Toplumsal cinsiyet eşitliğine, bitmemiş bir iş gözüyle bakılıyor. Kendilerine “Kadın haklarına ilişkin ihlaller var mı? Ayrımcılık söz konusu mu? Kadınlara kaynak ayrılıyor mu?” sorularını sorarak politikalarını belirliyorlar. Her yıl kadınlara yönelik bir eylem planı hazırlıyorlar. Feminist Forumun politikaları, siyasetlerini belirlemede önemli bir rol oynuyor.

[Yarın 2. bölüm] İklim değişikliği ile mücadelede şehirlerin rolü: Brüksel  Lyon ve Ghent

 

 

Sema Alpan Atamer 

Yeşil Siyaset Buluşmaları’nda bu hafta gündem altın madenlerine karşı mücadele

Yeşil Siyaset Platformu tarafından düzenlenen Yeşil Siyaset Buluşmaları tüm hızıyla sürüyor. Geçtiğimiz hafta nükleer enerji konusunun tartışıldığı ve alanında uzman isimlerin ağırlandığı etkinliğin ikincisinde çevre ve ekoloji avukatı Arif Ali Cangı ve Bergama Çevre Platformu Sözcüsü Erol Engel, Ege’de siyanürlü altın madenciliğine karşı mücadelede son durumu anlatacak.

Etkinlik 9 Aralık Cumartesi günü 15:00’da İstanbul Beyoğlu’nda Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleşecek.

Etkinlik davetine ulaşmak için tıklayınız

Adres: Hayriye Cad. 12 Galatasaray Beyoğlu

 

(Yeşil Gazete)

Trump, “Kudüs İsrail’in başkentidir” kararını bugün açıklayacak

ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklaması bekleniyor. Karar şimdiden İslam dünyasında sert tepkilere yol açtı.

ABD uluslararası temayüllerin aksine Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacak. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Başkan Donald Trump’ın tartışmalı kararını çarşamba günü açıklayacağı ve Dışişleri Bakanlığı’nı Amerikan büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması için gerekli hazırlıkları başlatmakla görevlendirileceği belirtildi.

Büyükelçiliğin nakli uzun yıllar alacağından, Başkan Trump 1995 yılında yürürlüğe giren ve Amerikan büyükelçiliğinin yerinin Kudüs olduğu belirtilen yasayı yeniden altı ay süreyle erteleyecek.

Başkan Trump’ın kararı birçok devlet tarafından eleştirildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kararı “Müslümanların kırmızı çizgisi” olarak tanımlarken Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin kesilmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.

İsrail 1967 yılındaki 6 gün savaşı sırasında aldığı Kudüs’ün doğu kesimini daha sonra ilhak etmişti. İsrail’in bütün Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etme iddiası uluslararası arenada kabul edilmiyor. Birleşmiş Milletler bütün Kudüs’ü İsrail başkenti olarak tanımıyor. Avrupa Birliği Kudüs’ün statüsüyle ilgili anlaşmazlığın adil çözüme kavuşturulmasını ve nihai statünün İsrail ile Filistinliler arasındaki barış görüşmelerinde belirlenmesini talep ediyor.

 

(DW Türkçe)

Erzincan Sulh Ceza Mahkemesi’nden AYM’ye hayvan hakları başvurusu

Erzincan’da bir askerin işkenceyle sokak kedisini öldürmesinin ardından, Erzincan Sulh Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nda hayvan haklarını kapsayan ilgili maddenin ‘sahipsiz hayvanlar’ için de uygulanması için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu.

Erzincan’da bir erin, orduevi nizamiyesinde yakaladığı bir kediye tekme ve yumruk atarak işkence ettiği görüntülerin ortaya çıkması sonrası er gözaltına alındı ve hakkında idari işlem başlatıldı. Erzincan Valiliği tarafından yapılan basın açıklamasında, askere 2 bin 252 lira para cezası verildiği belirtildi.

BBC Türkçe’den Fundanur Öztürk’ün haberine göre para cezasının ardından Erzincan Sulh Ceza Mahkemesi de hayvana yönelik suçlarla ilgili olarak TCK 151/2 düzenlemesinin sadece ‘sahipli’ hayvanları kapsadığı, mevzuatın yetersiz olduğu ve dolayısıyla sahipsiz hayvanların da hukuken korunma altına alınması talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Mahkeme, ‘sahipli’ kelimesinin anayasaya aykırılığı hususunda anayasa mahkemesine itiraz başvurusunda bulunarak TCK 151/2 düzenlemesinden ‘sahipli’ ifadesinin çıkarılmasını talep etti.

Böylece Türkiye’de ilk defa bir yerel mahkeme, sahipsiz sokak hayvanlarının da hukuki koruma altına alınması talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş oldu.

Konuyla ilgili Empati Platformu Başkanı Barış Şengün, öncelilkle Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin sık sık yaşandığının altını çiziyor.

Şengün, yerel mahkemenin bu başvurusunu, hukukun sahipsiz hayvanları korumakta yetersiz kaldığının açık bir ifadesi olarak yorumluyarak, “Yerel mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak ‘sahipli hayvan’ ifadesinin kaldırılmasını istemesi bizim için şu açıdan önemli: Hukuk bu tür vakalarda yasal olarak elinin kolunu bağlı olduğunu açıkça ifade ediyor. Ve onaylanırsa, sahipli sahipsiz fark etmeden tüm hayvanlar ceza yasasında bulunan mala zarar verme maddesine dahil olacak.” şeklinde konuştu.

Şengün’e göre, hayvanlara şiddet vakalarında ilgili kanunun ertelemesiz hapis cezası içerecek şekilde revize edilmesi, en az ‘sahipli’ ifadesinin kaldırılması kadar önemli.

 

(BBC Türkçe)

Yazar Buket Uzuner’den Cola-Cola’ya plastik mektubu

Yazar Buket Uzuner, Greenpeace Akdeniz’in “Plastiğe Boğma” kampanyasına destek vererek Coca-Cola’nın tek kullanımlık plastik üretimini azaltması için açık mektup yazdı. Uzuner kampanya mektubunda şöyle diyor:

“Coca-Cola, her yıl 110 milyardan fazla tek kullanımlık plastik şişe üretiyor ve bu da saniyede tam 3400 şişe demek”

İşten veya okuldan yorgun argın eve dönerken yolda sizi heyecanla çevirip şöyle desem: “Afedersiniz, acaba haberiniz oldu mu; bugün çok kötü bir şey duydum.”

Önce meraklanırsınız,

“Denizlerimize her dakika bir kamyon dolusu plastik dökülüyormuş! Şu anda biz konuşurken oluyor bu iş şimdi mesela.” Büyük olasılıkla deli miyim diye, dikkatle yüzüme bakarsınız.

“Bilim insanlarına göre denizlerimize her yıl 12 milyon ton plastik döküyoruz. Bizim BEŞ dakika kullanıp attığımız o plastik şişeler, kutular, torbalar, tabiatta yüzlerce yıl erimeden kalıyor ve binlerce canlı türüne zarar veriyor. Üstelik sadece başka canlılara değil, sonunda dönüp bizi de vuruyor.”

Eğer biz bu konuşmayı yaptığımız sırada Ankara, Kayseri, Çorum, Gaziantep, Konya, Diyarbakır gibi denize kıyısı olmayan bir şehirdeysek:

“Ne denizi, bizim denizimiz yok ki!” diye benimle eğlenebilirsiniz. Ya da “bizim denizlerimize mi?” diye şaşırırsınız.

Denizlerimiz; Akdeniz, Kızıldeniz, Atlas, Pasifik, Hint Okyanusları falan… Bizim denizlerimiz, bizim gezegenimiz…

“Bırak bu süslü sözleri. Zaten yorgunum, bırak evime gideyim, yemeğimi yiyip, ayaklarımı uzatayım, biraz dinlenip internete gireyim, oyun oynayıp veya film izleyip eğleneyim, sonra da uyuyayım. İşim gücüm var benim. Hayatımı kazanıp aileme bakacağım. Çocuklarımın geleceğini düşünüyorum ben! -eğer öğrenciyseniz- Daha ödevlerim, sınavlarım var benim. Okulu bitirip iş arayacağım, kendi hayatımı kuracağım. Ohoooo, çok ciddi işlerim var benim!”

Böyle diyeceksiniz, büyük olasılıkla çoğunluğunuz böyle diyeceksiniz.

Fakat durun! Burası, bu gezegen bizim evimiz, evimizdeki tüm sular bizim denizlerimiz; yaşadığınız şehirde deniz olmasa da denizlerdeki hayatın devamlılığı, yediğiniz içtiğiniz ve soluduğumuz havayla, hatta gıdalarımızın yuvası toprakla yakından ilişkili.

Bugün denizlerimizde 150 milyon tonun üzerinde plastik var. Bir kere kullanıp attığımız plastikler güney denizlerinden bile Kuzey Kutbu’na kadar gidebiliyor. Bu plastik atıklar yüzbinlerce deniz canlısının ölümüne neden oluyor. Deniz kuşlarının % 90’ının ve deniz kaplumbağalarının 1/3’nün midesinde plastik var.

Büyük plastik parçaları mikro plastiklere bölünerek deniz canlılarının besin zincirine oradan da bizim soframıza ve bedenimize giriyor.

Peki pek çok plastik ürün ve atık varken neden özellikle plastik şişelere dikkat çekiyorum?

Çünkü tek kullanımlık plastik şişeler denizlerimize attığımız plastikler içinde en fazla olanı. Şu anda dünyada her dakikada tam 1 milyon plastik şişe satılıyor. Her yıl üretilen 500 milyar plastik şişenin (evet, yanlış duymadınız!) yarısından fazlası sadece tek kullanımdan sonra çevreye fırlatılıp atılıyor, oradan sahillere, denizlere karışıyor ve canlıların hayatını zehir etmeye başlıyor.

Greenpeace’in son raporları dünyanın en büyük alkolsüz içecek şirketlerinin her yıl 2 milyon ton plastik şişe ürettiğini gösteriyor. Bu şirketlerin en büyüğü olan Coca-Cola, her yıl 110 milyardan fazla tek kullanımlık plastik şişe üretiyor ve bu da saniyede tam 3400 şişe demek.

Biz dünyamızı, denizlerimizi, insan ve tüm canlıların yaşamını önemseyen, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir gezegen bırakmayı önemseyenler Coca-Cola’nın plastik ayak izini azaltıp, denizlerin plastiğe boğulmasını durduracak adımların atılmasına öncülük etmesini istiyoruz.

Buna bağlı olarak Coca-Cola tek kullanımlık plastik üretimini azaltmalı, yeniden kullanılabilir ambalajı öncelik haline getirmeli ve yeniden kullanıma dayalı dağıtım sistemleri geliştirmelidir.

Plastik sadece denizlerimizi yok etmiyor, hepimizin hayatını ve geleceğimizi boğuyor.

Şimdi artık evimize gidebiliriz. Evimiz, gezegenimiz, denizlerimiz, havamız, suyumuz ve toprağımızdır.

 

(Birgün)

Barış Akademisyenleri’nin davası 12 Nisan’a ertelendi

Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attıkları gerekçesiyle “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla haklarında ayrı ayrı dava açılan 10 akademisyen bugün hakim karşısına çıktı. Mahkeme, akademisyenlerin haklarındaki davanın birleştirilmesi, Adalet Bakanlığı‘ndan izin alınması ve derhal beraat verilmesi yönündeki taleplerini reddetti.

Savunma için sanık kürsüsüne ilk çıkan Galatasaray Üniversitesi‘nden Osman Olcay Kunal’ın avukatı Hüseyin Ersöz, başka bir mahkemede yargılanan akademisyenler Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un hakkında TCK’nin 301. maddesinde düzenlenen “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, TBMM’yi, hükümetini ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlamasıyla yargılama yapılması için Adalet Bakanlığı’ndan izin alındığını anımsatarak bu dava için de izin alınması için Adalet Bakanlığı’na yazı yazılmasını talep etti. Daha sonra Galatasaray Üniversitesi’nde görevli akademisyenler Tuba Akıncılar, Aslı Didem Danış Şenyüz, Hakan Yücel, Ildırım Başak Demir ve Ömer Orhan Aygün aynı taleplerle hakim karşısına çıktı.

“Havuz iddianameler”

Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyenlerin yargılamasının bitmesinin ardından İstanbul Üniversitesi’nden Gizem Bilgin Aytaç sanık kürsüsüne geldi. Sanık Aytaç’ın avukatı Arın Gül Yeniaras, derhal beraat talebinde bulundu. Avukat Yeniaras, “İçine herşeyin dahil edildiği havuz iddianamelerdir. Bildiride devlete yapılan bir barış çağrısı vardır. Barış bildirisine konu olaylar savcının iddiasına göre hayal ürünüdür. Oysa orada yaşananlar gerçektir. İddianamede, gerçek dışı olarak kaydedilen mağduriyetlerde Anayasa Mahkemesi başvuruları vardır” dedi. İstinaf mahkemeleri hakkında ortak tutanak tutan 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nin tutanağını örnek gösteren avukat Yeniaras, “Yapılan hataları ve bunların ihlal niteliğinde olduğu söylemek suç değildir. Buna imza atmak suç değildir. Buna derhal son verin demek suç değildir. Bildiride muhatap devlettir. Meşru, ahlaki, hukuki ve yasaldır. Bölgedeki hak ihlallerini saymak terör örgüt propagandası değildir. Güneydoğu’da yaşayan her vatandaşı PKK üyesi saymak ayrımcılıktır” diye konuştu.

Bildirinin iddianamede yeralan İngilizce çevirisinde birden çok yanlış olduğunu da vurgulayan avukat Yeniaras, “Metinde ‘Kurdish’, Kürdistan olarak çevrilmiştir. Bu Kürdistan değil, Kürt demektir. Olmayan bir suç yaratılmıştır” dedi. Ardından İstanbul Üniversitesi’nden Pedriye Mutlu’nun yargılamasına geçildi. Raporlu olduğu için duruşmaya katılmayan Mutlu’nun avukatı Ali Deniz Ceylan, davaların birleştirilmesini, derhal beraat kararı verilmesini ve TCK 301. madde yönünden yargılama için Adalet Bakanlığı’ndan izin alınmasını talep etti.

Tüm taleplere ret

Mahkeme heyeti, sanıklar hakkında ayrı ayrı derhal beraat verilmesi, birleştirme ve TCK 301. maddesi yönünden izin alınması taleplerini reddetti. Duruşmalar 12 Nisan’a ertelendi.

 

(Birgün)

‘Tak şak’ davalarında yeni perde açıldı – Ahmet İnsel

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Bu sabah, otoriter Yeni Türkiye tarihinin simgesi olacak davalardan bir yenisi başlıyor. “Bu suça ortak olmayacağız” başlığıyla, Ocak 2016’da Türkiyeli veya yabancı, üniversitede aktif görevde veya emekli 1128 kişinin imzaladığı bildiri yegâne suç delili. Bir buçuk ay önce, imzacılar arasından (şimdilik?) İstanbul’daki üniversitelerde görevli 147 kişiye ayrı ayrı dava açıldı. Bugün başlayıp nisan ayına kadar yayılan bir takvimle, İstanbul’da altı ayrı ağır ceza mahkemesinde, on veya on beş dakika arayla ilk duruşmaları yapılacak.

Söz konusu bildiri yayımlandığında Cumhurbaşkanı Erdoğan, büyükelçilere yaptığı konuşmanın ortasında ilk tepkiyi vermiş ve bildiriyi imzalayan üniversite öğretim üyelerine hakaret niteliğinde sözcükler eşliğinde saldırmış, savcıları harekete geçmeye davet etmişti. Yargıda “tak şak” düzeni hüküm sürdüğü için, savcılar anında davranmış, bazı kentlerde imzacılar gözaltına alınmıştı. Şefin gözüne girme yarışı içindeki onlarca savcının girişimlerini frenlemek için olsa gerek, sonunda bütün soruşturmaların İstanbul’da toplanmasına karar verildi. Mart ayında bu bildiri ile ilgili basın toplantısı yapan dört akademisyen, CamcıErsoyKaya ve Mungan, gözaltına alınıp tutuklandı. Birçok cevval rektör imzacıları taciz etmeye, görevden almaya devam etti.

Tutuklu dört akademisyenin 22 Nisan 2016’daki ilk duruşmasında ilginç bir gelişme oldu. Duruşmanın ortasında savcı mütalaasını değiştirdi. Tutuklama gerekçesi olan “terör örgütü propagandası” (TMK madde 7/2) yerine, “devletinkurumlarını aşağılama” suçunun (TCK madde 301) şüphelilere yüklenebileceğini belirtti. Bu durumda yargılamaya devam etmek için Adalet Bakanlığı’nın izni gerekiyordu. Mahkeme dört akademisyeni tahliye etti.
O günden beri birkaç duruşma yapıldı. Hepsinde duruşma ertelendi, bakanlıktan izin gelmemişti. Dört imzacı akademisyen 26 Aralık’taki duruşmayı beklerken, avukatları dosya üzerinde yaptıkları araştırmada bakanlığın bu izni 15 Eylül 2017’de verdiğini keşfetti. Bakanlığın kararı ne hikmetse ağır ceza mahkemesine bir türlü ulaşmamıştı.

Bugün başlayan duruşmalarda bütün imzacılara yüklenen suç gene aynı: “Terör örgütü propagandası”. Kişisel olarak açılmış olsa da, iddianameler arasındaki yegâne fark, şüphelilerin künye bilgileri. Toplu yapılmış bir eylemden, farklı mahkemelerde, aynı iddianameyle yüzlerce kişi hakkında bireysel dava açmak, “askıya alınmış hukuk devleti”nin bir başka icadı. Şüphelilerin aynı zamanda TCK madde 53’ten de cezalandırılmasını talep ediyor savcılık. Bu madde, üzerlerine atılı suçu kasten işledikleri gerekçesiyle mahkûm olanların, aldıkları ceza süresince, kamu görevini üstlenme hakkını yitirmelerini öngörüyor. Anayasa Mahkemesi, 53. maddenin bazı bölümlerini 2015’te biraz muğlak biçimde iptal etti. Bu maddenin hak kısıtlama hükümlerinin kapsamıyla ilgili rivayet halen muhtelif.

Normal olarak, diğer dört imzacının davası emsal alınarak, haklarında dava açılan bütün imzacıların üzerine atılı suçun değişmesi gerekir. Bu ise mahkemelerin durma kararı almalarını gerektirir. Diğer taraftan, “devlet kurumve organlarını aşağılama” iddiası, bütünüyle ifade özgürlüğü kapsamına giren bir eylemi hedef alıyor. 301. maddenin üçüncü fıkrası, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağını belirtiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Taner Akçam/Türkiye kararında 301. maddenin muğlaklığını belirterek, “kanun niteliği taşımadığına” karar vermişti.

Bir kez daha Reis’in höykürmesiyle paldır küldür başlatılan bir yargı karmaşası var. Bir de, bu nedenle KHK ile işten atılan, emekli olmak ya da istifa etmek zorunda kalan beş yüzden fazla yargısız infaz mağduru akademisyen.
İçinde ağır eleştiri niteliğinde ifadeler yer alsa da, ifade özgürlüğü içinde yer alan bu bildiriyle ilgili, yürürlükteki yasalara uygun yegâne karar beraat olabilir. Bakalım bu tek iddianameli, ortak ve tek bir eylemle ilgili birçok mahkemede açılan yüzlerce dava garabeti nereye varacak?

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Ahmet İnsel

Çevre savunucularından Akdeniz foklarına ev sahipliği yapan Tilkicik Koyu zaferi!

Çevre savunucuları, koruma altındaki türlere ev sahipliği yapan Bodrum Tilkicik Koyu’nda Aksoy A.Ş. tarafından yapılması planlanan deniz dolgusu ve marinaya karşı verdikleri mücadeleyi kazandı. İdare mahkemesi, “ÇED sürecinden geçmesi gerekir” diyerek projenin yürütmesini durdurdu.

 

Akdeniz fokları ve posidonia çayırları başta olmak üzere uluslararası sözleşmelerle korunan türlere ev sahipliği yapan Bodrum Tilkicik Burnu’nda yapılması planlanan deniz dolgusu ve marina projesinin iptali için çevre sakinlerinin başlattığı hukuk mücadelesi sonuç verdi. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından verilen “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir” kararının iptali istemiyle Muğla 2. İdare Mahkemesi’nde açılan davada yürütmeyi durdurma kararı verildi.

158 kişi dava açtı

Muğla Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, Aksoy A.Ş. tarafından Yalıkavak’ta yapılması planlanan proje için 25 Ağustos’ta “ÇED gerekli değildir” kararı verdi. Kararın iptali amacıyla 158 kişi tarafından açılan davada, ‘Epique Island Projesi’ kapsamındaki ‘Kıyı Düzenleme Dolgu ve İskele Projesi’ için verilen ÇED’in gerekli olmadığına yönelik kararın yürütmesi durduruldu.

“Telafisi güç zararlar oluşabilir”

Muğla İdare Mahkemesi kararında, bölgenin önemli doğa alanları içerisinde yer aldığı belirtilerek, yapılması planlanan liman ve iskele inşaatlarının ayrıntılı bir ÇED sürecinden geçmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Halen inşai faaliyetlerin devam etmesinin telafisi güç zararlar oluşturabileceğini belirten mahkeme, itiraz yolu kapalı olmak üzere yürütmeyi durdurma kararı aldı.

“Proje iptal edilsin”

Kararın kendilerini mutlu ettiğini belirten Bodrum Tilkicik Koyları Girişimi Sözcüsü Murat Kaynar, “Koyu yok edecek proje engellenmiş ve büyük bir çevre felaketinin eşiğinden dönülmüş oldu” dedi. Koya 154 yatlık marina yapılmasının planlandığını belirten Kaynar şu bilgileri verdi: “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın internet sitesinde 12 dönüm dolgudan bahsediliyordu. ‘ÇED gerekli değildir’ kararı da vardı. Davayı Eylül 2016’da açtık. Bilirkişi incelemesinde bizim lehimize zehir gibi bir rapor çıktı. 22 Kasım’da karar verildi.” Rahat bir nefes aldıklarını belirten Kaynar, dolgu ve marina yapımının tümüyle iptalini talep ettiklerini söyledi.

 

(Bodrumaktif)

Halk oyunları ekibi Macaristan’a iltica etti

Türkiye’den “Halk Oyunları Yaza Veda Etkinlikleri” için Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye giden 16 kişilik ekipten 11’i ülkeye iltica etti. Ekibin ülkeye gri pasaportla gittikleri ortaya çıktı.

Ankara Kent Çocuk ve Gençlik Halk Dansları Topluluğu Derneği 5-10 Kasım 2017 tarihleri arasında Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yapılan 5. Halk Oyunları Yaza Veda Etkinliğine davet edildi.

Özel davet ile etkinliğe katılan 16 kişiden oluşan kafile resmi yazı ile yasa gereği yurt dışına çıkabilmek için, Halk Oyunları Federasyonu’na müracaat etti.

Onayı alan kafilenin Ankara Emniyet Müdürlüğü Pasaport Şube’ye gri (hizmet) pasaport müracatı yaparak pasaportlarını aldıkları öğrenildi. Pasaportlarını ve görev yazılarını temin eden kafile 1 Kasım 2017 tarihinde Türkiye’den ayrıldı ve Macaristan’a gitti.

Spor Bakanlığı’ndan soruşturma

Spor Bakanlığı, Federasyon ve dansçı sporcular hakkında soruşturma açtı ve suç duyurusunda bulundu.

Emniyet’te dönmeyen 11 kişi ile dönen 5 kişinin isimleri soruşturma ve takip gereği gizli tutuluyor.

Spor Bakanlığı müfettişleri geniş çaplı bir soruşturma başlatıkları ve emniyetle ortak hareket ettikleri belirtilirken, Uluslararası yapılanması olmayan Türkiye Halk Oyunları Federasyonu hakkında da soruşturma açıldığı ve emniyet ile müfettişlere konu hakkında bilgi verdikleri öğrenildi.

İltica eden isimlerin kim olduğuna ilişkin bilgi basınla paylaşılmadı.

Gri Pasaport

Gri renkli Hizmet Pasaportları, hükümet, hususi idareler veya belediyeler tarafından resmi vazifeyle dış ülkelere gönderildiklerinde veya dış ülkelere göreve alınanlara, Türkiye Cumhuriyetinin üyesi bulunduğu uluslararası kuruluşlarda memur statüsünde çalışanlara, Türk Hava Kurumu ve Türkiye Kızılay Cemiyetince görevlendirilenlere altı aydan az olmamak kaydıyla görevinin müddetince veriliyor.

 

(Bianet)

Kediye işkence yapan asker serbest bırakıldı

Erzincan’da kediye uygulanan vahşet görüntülerinin sosyal medyada tepki toplaması üzerine gözaltına alınan şüpheli Muhabere Er Taner H. gözaltına alındıktan sonra dün sabah adliyeye sevk edilmişti. Cumhuriyet savcılığındaki ifadesinin ardından mahkemeye sevk edilen Taner H. ortaya çıkan ifadesinde İstanbul’da yaşadığını, hayvanları sevdiğini, kendisinin de hayvan beslediğini, 4 gün önce nişanlısından ayrıldığı için psikolojik durumunun iyi olmadığını, olay günü alkol aldığını ve pişmanlık duyduğunu söyledi. Kediye işkence yapan er, Sulh Ceza Hakimliği’nce adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Kent merkezindeki subay orduevinde sivil giyimli kişinin, yakaladığı kediye yumruk ve tekme atarak işkence yaptığını görenler, durumu adli makamlara bildirmişti. İhbarın değerlendirmesiyle hakkında Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açılan er Taner H., inzibatlarca gözaltına alınmıştı.

Valilikten açıklama: 2252 TL idari para cezası uygulandı

Erzincan’da orduevi nizamiyesinde yakaladığı yavru kediyi önce yumruklayıp yere fırlatan, ardından da tekmeleyen er Taner H. ile ilgili Valilik yazılı bir açıklama yaptı. Mahkeme tarafından adli kontrol kararı ile Taner H.’nin serbest bırakıldığı belirtilen açıklamada şöyle denildi:

“3 Aralık 2017 günü ilimizde meydana gelen ve kamu vicdanını derinden yaralayan elim olayın faali T.H. Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığınca Sulh Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Erzincan Sulh Ceza Hakimliğince; hukukumuzda hayvana yönelik suçlarla ilgili olarak TCK 151/2 düzenlemesinin sadece sahipli hayvanlara yönelik olduğu, sahipsiz hayvanlara ilişkin mevzuatımızın yetersiz olduğu sahipsiz hayvanlarla ilgili açık bir kanuni cezai müeyyidenin TCK yahut sair kanunlarda bulunmadığı iş bu noksanı izale anlamında TCK 151/2’de yer alan sahipli kelimesinin tasfiyesi ile sahipsiz hayvanlar yönünden de hukuki himayenin ve cezai müeyyidenin sağlanmış olacağı anlaşıldığından sahipli kelimesinin Anayasaya aykırılığı hususunda anayasa mahkemesine itiraz başvurusunda bulunulmasına, Şüpheli T. H.’nin CMK’nın 190’uncu maddesince adli kontrol altına alınmasına ve adli kontrol tedbirleri kapsamında şüphelinin haftanın 7 günü, günde 2 defa kolluk birimine imza atmasına, karar verilmiştir. Ayrıca şüpheliye 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunun 8’inci maddesinin 2’nci fıkrası ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 35’inci maddesi gereğince 2252 TL idari para cezası uygulanmıştır. Yine ilgili hakkında Milli Savunma Bakanlığımızca görevlendirilen müfettiş heyetini idari tahkikat işlemi devam etmektedir.”

 

(Birgün)