Ana Sayfa Blog Sayfa 2874

Büyük içme suyu markalarının şişeleri içinde plastik maddeler tespit edildi

İçme suyu markalarının şişelerinde yapılan testler, hemen hemen hepsinde plastik parçacıklar bulunduğunu ortaya koydu. Dokuz farklı ülkeden 250 plastik su şişesinin incelendiği araştırmayı gazetecilik kuruluşu Orb Media yaptı.

BBC Bilim Editörü David Shukman’ın haberine göre araştırma sonucunda her bir litre suda ortalama 10 plastik parçacığının bulunduğu, her birinin de insan saçından daha kalın olduğu anlaşıldı. Test edilen markalar ise açıklamalarında şişeleme tesislerinin yüksek standartlarda olduğunu söyledi.

Şişe sular, Fredonia’daki New York Devlet Üniversitesi’nde incelendi. Araştırmaya katılan üniversitenin kimya profesörü Sherri Mason, “Peş peşe her şişede, her markada plastik bulduk” dedi.

Prof Mason, BBC Bilim Editörü David Shukman’a araştırmanın sonuçlarını gösteriyor.

Mikroplastik olarak bilinen küçük plastik parçalarını yutmanın sağlığa zarar verdiğine dair bir kanıt yok ama olası etkilerine dair bilimsel çalışmalar yürütülüyor. Araştırmanın sonuçlarına ilişkin Prof Mason, “Felaket değil ama sayı olarak bakarsak kaygı verici” dedi.

‘Güvenlik ve kalite standartlarına uyuyor’

Araştırmada incelenen şişe su markaları ise ürünlerinin güvenlik ve kalite standartlarına uyduğunu söylüyor.

Firmalar ayrıca, mikroplastiklerle ilgili yönetmelik olmadığına ve suların test edilmesi için standart yöntemler kullanılmadığına dikkat çekiyor.

Prof. Mason, geçen sene musluk suyunda plastik parçalar bulurken diğer araştırmacılar da, deniz ürünlerinde, birada, deniz tuzunda, hatta havada bile plastik maddelere rastlandığını duyurmuştu.

Bu testler, şişe sularda bugüne kadar yapılan en büyük araştırma olarak kabul ediliyor.

BBC’nin Blue Planet II belgesel dizisi de, plastik tüketiminin yaygınlaşmasıyla doğada oluşan zarara dikkat çekiyordu.

Araştırmada 11 farklı küresel ve ulusal şişe su markası test edildi. Bu şişeler, nüfus olarak yüksek ve şişe su tüketiminin de nispeten fazla olduğu ülkelerden alındı. Kirlenme ihtimaline karşı su şişelerinin mağazalardan satın alınma süreci ve kurye şirketlerine nakil süreçlerinin görüntüleri kaydedildi.

Plastik maddelerin tespiti için, İngiliz bilim insanlarının ürettikleri Nile Red (Nil Kırmızısı) adı verilen bir boya kullanıldı. Bu boya daha önce deniz suyundaki plastikleri tespit etmek için kullanılıyordu. Boya, şişedeki sulara damlatıldı. Boyalar, suda yapıştıkları plastik parçacıklarını florasan ışığına dönüştürdü.

Prof Mason ve araştırmacılar boyalı örnekleri ayırıp, insan saçının bir telinin çapına denk gelen 100 mikrondan büyük olan parçacıkları saydı.

(BBC Türkçe)

Uber memleket meselesi – Funda Başaran

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Herkesin şikayetçi olduğu sarı taksilerin zorunluluk olmadığını, işlerin nasıl farklı olabileceğini artık biliyoruz. Bugün sarı taksi-Uber ikileminde, açık ara Uber desteğinin bir anlamı var. O halde sanırım bu anlamı, yani ulaşıma dair toplumsal talepleri açığa çıkarmanın ve Uber’i savunduğumuz kadar hararetle savunmanın zamanıdır.2006 yılında Apple, iPhone için AppStore’u başlattığında, bu uygulama yazılımlarının pek çok endüstriyi ve iş yapma biçimini kökten dönüştürmesini sanırım beklemiyordu. Ama bu uygulamalardan bazıları, teknolojinin desteğiyle bugün önemli dönüşümlere neden oluyorlar ve geleneksel endüstrilerin bu dönüşümlere karşı direnişinin uzun vadede sonuçsuz olduğunu herkes biliyor. Çünkü bu dönüşümler aynı zamanda o endüstrideki iş yapma biçimini, emek-sermaye ilişkilerini, o endüstrinin ürettiğini tüketenleri, kısacası endüstrinin dayandığı rasyoneli değiştiriyorlar.

Bu dönüşüm yaratan uygulamalardan tek bir taksiye sahip değilken dünyanın en büyük taksi şirketi haline gelen Uber’in yarattığı dönüşüm ve bu dönüşüme karşı geleneksel endüstrinin direnişi ise bugünlerde Türkiye’de gözlemleniyor.

FİKİR BASİT – UYGULAMA MUAZZAM

Uber, kendi tarihini Paris’ten başlatıyor. Bu romantik hikayeye göre uygulamanın başlatıcısı ve şirketin kurucusu olan Travis Kalanick ve Garrett Camp 2008 yılında karlı bir Paris akşamında taksi bulamayınca, bu fikri buldular. Garrett Camp San Fransisko’ya dönünce UberCab.com alan adını alarak bir prototip üzerine çalışmaya başladı. Sonra Kalanick’i projeye çağırdı. 2010 yılının başında uygulama New York’ta üç araba kullanılarak denendi. Birkaç ay sonra da San Fransisko’da kullanıma açıldı.

Fikir basitti. Daha önce başka örnekleri de denenen, araç paylaşımının ticarileştirilmesi fikrin temeliydi. Mesele insanların doğru zamanda ve doğru yerde onları gitmek istedikleri yere götürecek bir araç bulmalarıydı. Yani belli bir anda araca ihtiyacı olan ile aracı boş olan sürücüyü en kısa zamanda eşleştirmek üzerine kurulu bir fikirdi. Araçları olan sürücüler sisteme kaydoluyor, araca ihtiyacı olan kullanıcılar, akıllı telefona yüklenen bir uygulama yazılımı ile en yakınında bulunan sürücüye ulaşıyordu. Uygulama GPS aracılığı ile kayıtlı araçların yerlerini biliyor, sürücü bilgilerini kullanıcı ile paylaşabiliyor, sürücüye gidilecek yer için yol ve trafik durumu verilerini sağlıyor, tahmin edilen mesafeye ilişkin bir ücret hesaplıyor, bunu müşteriden kredi kartı ya da diğer elektronik ödeme yöntemleri aracılığı ile tahsil ediyordu. Kullanıcı yolculuğu ya da sürücü hakkında değerlendirme yapıyor, böylece daha sonra uygulamayı kullanacaklar için de veri oluşturuyordu.

İşte bu basit fikirle 2010 yılında piyasaya giren Uber, 2016 yılının sonunda 68 milyar dolar değerinde bir şirket haline geldi. 2017 yılında atlattığı badireler nedeniyle değeri 54 milyar dolara düşmüş olsa da dünyanın 500’e yakın şehrinde iş yapan ve sadece ABD’de değil tüm dünyada taksi taşımacılığının yeni tanımını yaratan bir şirketten bahsediyoruz. Bu şirket Ar-Ge çalışmaları yapıyor, sürücüsüz araçlar gibi yenilikleri deniyor ve geleneksel taksiciliği geri dönüşsüz bir biçimde ortadan kaldırıyor.

UBERLEŞMİŞ EKONOMİ

Elbette bu denli basit bir fikir daha önceden farklı biçimlerde uygulanmaya çalışılmış ve bölgesel olarak aynı yöndeki işlerine giderken araçlarını paylaşan ya da uzun yolculuklar için yolculuğun masrafını paylaşarak birlikte seyahat edenler olmuştu. Uber’in tüm bunlardan farkı bir uygulama yazılımı ve GPS gibi bazı teknolojileri devreye sokması oldu. Ama bu teknolojik fark sadece müşteriler ile sürücüleri eşleştirme ve ihtiyacı olana bir aracın tahsis edilmesini değil, aynı zamanda ödemeleri, mesafeleri, ücret oranlarını ve Uber ile sürücüler arasındaki ilişkileri de yönetiyor olduğundan, yeni bir endüstriyel kavrayışa, ekonomik modele neden oldu.

Bu yeni ekonomik model romantik biçimde paylaşım ekonomisi, katılım ekonomisi gibi isimlerle anılmaya çalışılıyor. Bunların varolan biçimi tam adlandırdıkları düşüncesinde değilim. Ama bu yeni ekonomik modelde teknolojinin sadece emeğin yerine geçen ve üretim sürecinde emek tasarrufu sağlayan bir öge değil, aynı zamanda bütün üretim ilişkilerini, bütün üretim ilişkileri derken şirketler, çalışanlar ve tüketenler arasındaki bütün ilişkileri yöneten bir öge olduğunun farkına varmak gerekiyor. Ayrıca daha önceden üretim aracı diye tanımlayabileceğimiz araçları, emek aracına dönüştüren, işçiliği “talep üzerine işçilik” olarak yeniden tanımlayan, iş pratiklerini ters yüz eden bir dönüşümden bahsediyoruz. Ve aslında bu dönüşüm toplum yanlı bir teknoloji ve iş modelinin de ipuçlarını, belirtilerini içinde taşıyor.

UBER’İN KRİZLERİ

Ancak Uber yeni olanı temsil ederken bir yandan da ciddi krizlerle karşı karşıya. Bunların bir kısmı elbette ki eskinin direnişinden kaynaklanıyor. Uber neredeyse girdiği her yeni ülkede bir yandan devletin düzenleme ve vergilendirmeden kaynaklı suçlamalarına ve zaman zaman yasaklamaya varan yaptırımlarına maruz kalıyor, bir yandan da geleneksel taksi taşımacılığı endüstrisinin aktörlerinin tepkisini çekiyor. Ama son zamanlara dek toplamda bakıldığında hem geleneksel taksi taşımacılığından daha ucuz olması, hem de sağladığı güvenlik ve konfor sayesinde tüketicilerin büyük ölçüde desteğini alıyor.

Bu krizlerin son bir yılda sıklaştığı ve kurucusu olan Kalanick’in yöneticilikten istifasına uzandığı ise belirtilmeli. En görünür kriz, 2017’nin ocak ayında Trump hükümetinin mülteci girişlerine getirdiği geçici yasaklamayı protesto için taksiler greve gittiğinde Uber’in çalışmayı sürdürmesi ve hatta JFK Havaalanı’na gidişlerde katlı ücretlendirmeyi kapatması sonrasında grev kırıcı ilan edilmesi ve başlayan #DeleteUber kampanyası oldu. New York’ta 2 milyon kişinin katıldığı kampanya sonrasında firma geri adım attı ve Kalanick Donald Trump’ın ekonomik danışmanlık konseyinden ayrıldığını açıkladı.

Bu olay 2017 başında, bir ay gibi kısa bir süre içerisinde Uber’in ABD’deki pazar payının yüzde 6 gerilemesi ile aynı döneme denk gelen politik bir tepkiydi. Bu gerileme, daha küçük bir şirket olan Lyft’in pazar payının artması anlamına geliyordu. Aynı zamanda da Uber’in Çin’de ve Güney Doğu Asya’da son derece güçlü rakiplerle giriştiği küresel rekabet için milyarlar harcadığı bir zamandı. Bütün bunlar bir tehlike sinyali olarak algılanınca şirketin borsa değeri düşüş yaşadı.

2017 yılı içerisinde Avrupa Adalet Divanı’nın Uber’i bir dijital hizmet değil bir taşıma şirketi olarak gören kararı ise Uber’in Avrupa ülkelerindeki operasyonları için lisanslama, sigorta ve güvenlik kurallarını uygulaması, vergi vermesi gibi maliyetleri arttıran bir dizi süreci hızlandırdı. Uber sürücülerinin Uber tarafından istihdam edilen işçiler olarak görülmesi ve sendikalaşabilmeleri doğrultusunda ABD’de çıkan mahkeme kararının diğer ülkelere yaygınlaşması an meselesiyken, İngiltere’de Uber’in yasaklanması da tüm bunlara eklendi.

Bu arada da Uber bir süredir üzerinde çalıştığı sürücüsüz araç denemelerini askıya almak zorunda kaldı. Bu süreç Uber’in 2013 yılından itibaren zaman zaman gündeme gelen kazalar, Uber sürücüleri tarafından işlenen suçlar, cinsel taciz vakaları ve rekabete aykırı uygulamalar ile ilgili suçlamalarını da yeniden gündeme taşıdı. Sonuç olarak Kalanick “Uber’i dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum” dediği bir mesajla 2017 yılının Haziran ayında istifasını verdi. Bütün bunların Uber’in finansal gerilemesini durdurup durduramayacağı ise hâlâ belli değil.

UBER’E KARŞI KADINLAR

Bu krizli sürecin bir diğer yanı ise Uber’in bir şirket olarak cinsiyetçi olduğunun görünür hale gelmesiydi. 2013 yılından itibaren Uber sürücüleri tarafından saldırıya ve cinsel tacize uğrayan kadınların şikayetleri hep olmuştu. Ancak bunlar kumsaldaki kum taneleri misali pek de medya tarafından önemsenmemişti. Uber ise her seferinde en yetkili ağızlardan bunları yalanlamıştı. Bu arada bir takım yeni geliştirilen hizmetlere verilen isimlerin oldukça cinsiyetçi imalar taşıması, Kalanick’in bir erkek dergisine verdiği röportajda kadınlara ilişkin sarf ettiği aşağılayıcı sözler, hep bu tür yenilikçi şirketlerin “genius” yöneticilerine has zıpırlıklar olarak değerlendirilmiş ve üzerinden atlanmıştı.

2014 yılının sonlarında bir kadın gazeteci Uber’in kadınlara yaklaşımını ele alan bir makale yazdı ve makalesini “Uber kullanırken kendimi güvende hissetmiyorum ve sonuç olarak uygulamayı telefonumdan siliyorum” diyerek bitirdi. Bu makaleden birkaç hafta sonra ise Uber’in üst düzey yöneticileri ile gazetecilerin katıldığı özel bir akşam yemeğinde, bir yöneticinin, Uber’e muhalif gazetecilere karşı kullanılabilecek bilgileri açığa çıkartmak için bir grup araştırmacı ve gazeteciye milyonlarca dolar ödediklerini söylemesi basına yansıdı. Sözler doğrudan Uber’in mizojenik olduğunu yazan kadın gazeteciye odaklı olarak söylenmişti.

Hindistan’da bir Uber sürücüsünün bir müşteriye tecavüzünü gizlemekle suçlanan Uber, daha sonra da iki kez cinsel saldırı suçundan hüküm giymiş bir Uber sürücüsü nedeniyle, özellikle cinsel suçlara dair yeterince önlem almamakla suçlandı. Uber müşteri servisinden bir sızıntıyla ortaya çıkan Uber sürücülerinin karıştığı çok sayıda tecavüz, saldırı ve cinsel taciz vakalarını listeleyen bir raporu ise anında yalanlamış, ama sızıntıya neden olan kişinin peşine düşmüştü. Bütün bunlar şirketin güvenlik konusunda da cinsiyetçi tavrını ortaya koyan bir belirti olarak değerlendirildi.

En sonuncu olay ise Uber’de yazılım mühendisi olarak çalışan bir kadın mühendisin açıklamaları oldu. Susan Fowler isimli bu kadın mühendisin açıklamaları, sonrasında da adını açıklayan ya da açıklamayan başka kadın çalışanların ifadeleri, Uber’in cinsel tacizi kültür haline getirmiş bir şirket olduğunu ispatlar nitelikteydi.

Sonuçta tüm bunların sadece Uber’e dair olmadığını, özellikle yeni teknoloji şirketlerinin görünür ya da görünmez bir cinsiyetçilikten muzdarip olduğunu ekleyeyim. Bunu eklememin nedeni ise tahmin edilebileceği gibi tam da Uber’in bizim memlekette “toplumsal bir mesele” halini almış olması.

SARI TAKSİ UBER’E KARŞI

Evet sarı taksiye karşı Uber, hizmet sadece İstanbul’da ve Bodrum’da veriliyor olsa da bir memleket meselesi halini aldı. Uber’in yukarıda anlattığım krizleri onu küçülmeye, Türkiye’den çekilmeye zorlar mı bilinmez. Ama bilinmeli ki hem teknolojik hem de örgütsel bir yenilik olarak taksi taşımacılığını geri dönülmez biçimde değiştirdi. Hem sürücüler hem müşteriler açısından yeni sorumluluklar, yeni beklentiler, her şeyin ötesinde yeni bir rasyonelin varlığına neden oldu.

Artık bir yerden bir yere giderken nasıl bir araç, nasıl bir sürücü istediğimizi biliyoruz. Yani herkesin şikayetçi olduğu sarı taksilerin zorunluluk olmadığını, işlerin nasıl farklı olabileceğini biliyoruz. Bugün sarı taksi-Uber ikileminde, açık ara Uber desteğinin bir anlamı var. O halde sanırım bu anlamı, yani ulaşıma dair toplumsal talepleri açığa çıkarmanın ve Uber’i savunduğumuz kadar hararetle savunmanın zamanıdır.

 

 

Funda Başaran – Gazete Duvar

 

Karadeniz sahilinde çöp dağı oluştu!

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde katı atıkların düzensiz bertaraf edilmesi, gelişi güzel vahşi depolama yöntemlerinin uygulanması uzun bir süredir çözülemeyen çevre sorunu haline geldi.

Artvin’in Hopa ve Arhavi ilçelerinde toplanan çöpler, Karadeniz sahil yolu kenarında biriktiriliyor.

Örülen duvarla Karadeniz sahil yolundan gelip geçenlerin göremediği çöp birikintilerinden etrafa kötü koku yayılıyor.

Bölge halkı, etrafa yayılan kötü kokuya çözüm bulunmasını istedi.

Arhavi ilçesinde mahalle ve köylerden toplanan çöpler, ilçe girişine 5 kilometre mesafede Karadeniz sahil yolu kenarındaki eski taş ocağının bulunduğu alana depolanıyor.

Hopa ilçesinde de benzer durum yaşanıyor. Köy ve mahallelerden toplanan çöpler ilçeye 2 kilometre mesafede yol kenarına dökülüyor.

Her iki alanda örülen duvarla Karadeniz sahil yolundan gelip geçenlerin göremediği çöp birikintilerinden etrafa kötü koku yayılıyor.

Bölgeden araçları ile gelip geçenler ve sahilde yürüyüş yapanlar kokudan rahatsız olduklarını belirterek uygulamadan vazgeçilmesini istedi.

3 yıl önceli selle çöp dağı oluştu

Artvin’in Hopa ve Arhavi ilçelerinde 3 yıl önce meydana gelen sel ve heyelan sonrası bölgede adeta çöp dağı oluştu.

Hopa İlçesi Çamlıkköy ve Fener mevkisi arasındaki dağın arka yamacında oluşturulan vahşi depolama alanına Hopa ve Arhavi’nin çöpleri yıllarca döküldü.

Bölgede yaşanan sel sonrası taşan dereler, çöpleri yamaçtan sahile taşıdı, Karadeniz sahil yolu adeta çöp dağına döndü.

 

(Birgün)

50. SİYAD ödüllerinin kazananı “Koca Dünya”

50. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülleri sahiplerini buldu.

Filmloverss’da yer alan habere göre, 2017 yılında vizyona giren tüm yerli filmleri değerlendiren SİYAD üyeleri arasında yapılan oylama sonucunda belirlenen 50. SİYAD Ödülleri’nde En İyi Film başta olmak üzere dört dalda ödül kazanan Koca Dünya, en fazla öne çıkan yapım oldu.

Reha Erdem’in yazıp-yönettiği Koca Dünya’yı üç ödülle Pelin Esmer’in yönettiği İşe Yarar Bir Şey ve iki ödülle Ceylan Özgün Özçelik’in ilk uzun metraj çalışması Kaygı izledi.

Senarist-yönetmen Duygu Sağıroğlu ve oyuncu-şarkıcı Deniz Türkali’ye Onur Ödülü, film afişi ressamı İbrahim Enez’e Emek Ödülü’nün takdim edildiği törende ayrıca, Türkiye’de geçen yıl vizyona giren yabancı filmler arasından SİYAD üyelerinin oylarıyla En İyi Yabancı Film seçilen Yaşamın Kıyısında (Manchester by the Sea) filminin ithalatçısı Fabula Films’e de ödülü verildi.

Ödüller: 

EN İYİ FİLM

Koca Dünya

EN İYİ YÖNETMEN

Reha Erdem – Koca Dünya

AHMET ULUÇAY EN İYİ İLK FİLM

Ceylan Özgün Özçelik – Kaygı

EN İYİ SENARYO

Barış Bıçakçı, Pelin Esmer – İşe Yarar Bir Şey

EN İYİ KADIN OYUNCU

Başak Köklükaya – İşe Yarar Bir Şey

EN İYİ ERKEK OYUNCU

Aytaç Uşun – Sarı Sıcak

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

Ayta Sözeri – Aile Arasında

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Yiğit Özşener – İşe Yarar Bir Şey

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

Florent Herry – Koca Dünya

EN İYİ MÜZİK

Ekin Fil – Kaygı

EN İYİ KURGU

Reha Erdem – Koca Dünya

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ

Naz Erayda – Buğday

GIO FANTASTİK SİNEMA ÖDÜLÜ

Genco / Ali Kemal Çınar

EN İYİ UZUN METRAJ BELGESEL FİLM

Blue / Serhat Ünver

EN İYİ KISA METRAJ BELGESEL FİLM

Görünmez Duvarlarım / Nurbanu Asena

EN İYİ KISA FİLM

Kötü Kız / Ayçe Kartal

EN İYİ YABANCI FİLM

Yaşamın Kıyısında / Manchester by the Sea

SİYAD ONUR ÖDÜLÜ

Duygu Sağıroğlu

SİYAD ONUR ÖDÜLÜ

Deniz Türkali

SİYAD EMEK ÖDÜLÜ

İbrahim Enez

Koca Dünya: Yeniden doğuş hikayesi – Merve Damcı

 

(T24, Filmloverss)

Hayvansever müzisyenden barınak hayvanlarına gitarlı terapi

Müziğin iyileştirici gücü bu kez barınak hayvanlarını etkisi altına aldı.

Atlanta’daki bir hayvan barınağında gerçekleşen mini konser hayvanların sakinleşip daha da huzurlu olmalarını yardımcı oluyor.

Bunu gerçekleştiren ise hayvansever müzisyen Kitty Synder.

Hikâye DeKalb Country’deki Lifeline Animal Project’in müzisyen Snyder’a kendilerine yardım etmeleri teklifiyle başlıyor.

Barınağın da gönüllülerinden biri olan Kitty Synder, bazı günler bir saati aşkın süre barınaktaki köpeklere gitar çalıp şarkı söylüyor.

Lifeline Animal Project’ten Karen Hirsch, müziğin barınaktaki köpekleri rahatlattığını bu şekilde ispatladıklarını söylüyor.

Konser sırasında köpeklerin yataklarının içinde yuvarlandıkları, gözlerini kapattıkları ya da heyecanla kuyruklarını salladıkları gözlemlendi.

Müzisyen Kitty Synder, kendilerine yuva açmak isteyen bir aile ile buluşana dek köpeklerin burada beklediklerini, müziğiyle onları biraz olsun monotonluklarından çıkarabildiğini anlatıyor.

Karen Hirsch isekonser sonrasında bazı köpeklerin yataklarına tıpkı küçük çocuklar gibi gidip uyuduklarını gördüğünü ifade ediyor.

 

(FOX, Yeşil Gazete)

Bergama’daki Ovacık Altın Madeni için yeniden keşif

Bergama Ovacık Altın Madeni’ne verilen izinlerin iptaline ilişkin 1997 yılından bu yana onlarca mahkeme kararı verilmişti.

AİHM’den ihlal kararları çıkmış olsa da hiçbiri uygulanmadı.

Mahkeme kararları etkisiz hale getirilmek için yeni izinler çıkarıldı.

Bu süreçte Ovacık Altın Madeni Çukuralan ve başka yerlerden getirilen cevherlerin işlendiği bir kimya tesisine dönüştü.

İzmir’in Bergama ilçesindeki altın madenine verilen, geçen yıl iptal edilen 2009/ÇED’inin yerine 2009/7 sayılı genelge ile tesis edilen 03.08.2017 tarihli Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu belgesinin iptali için İzmir 6. İdare Mahkemesi’nde dava açıldı.

Bergama Belediyesi, İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu, TMMOB Metalurji ve Malzeme Mühendisleri Odası, TMMOB Kimya Mühendisleri Odası, Egeçep, Yeşil Artvin Derneği ile 122 vatandaş tarafından açılan davada, bilirkişi heyeti alanda keşif yaptı.

“Açık ocak atık depolama havuzu olarak kullanılıyor”

Keşif; Flora ve Vejetesyon uzmanı, Fauna ve Ekoloji Uzmanı, Jeoloji Mühendisi, Maden Mühendisi ve Çevre Mühendisi ile birlikte yapıldı.

Keşfe davacılardan Bergama Çevre Platformu Sözcüsü Erol Engel, İzmir Tabip Odası Çevre Komisyonu Başkanı Oya Otyıldız, Egeçep Yürütme Kurulu Üyeleri Özer Akdemir, Turgut İnel ve Adem Kızılçay ile diğer davacılar Bahadır Doğutürk, Solmaz Doğutürk, Ertuğrul Barka, Mustafa İnel, Hidayet Aldiş, Cihat Aktar ile davacı avukatları Arif Ali Cangı, Mehmet Öget, Gündem Yurdagül, Serdar Sinan ve Katılan Koza Şirketi vekili Serhat Tuğrul katıldı.

Yanı sıra Bergama Belediye Başkan yardımcısı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi aynı zamanda İzmir Barosu Kent ve Çevre Hukuku Komisyonu üyesi Yrd. Doç. Dr. Muhlis Öğütçü de keşfi izleyenler arasındaydı. Keşfin başlangıcında milletvekili Kamil Okyay Sındır ile Yeşil Sol Partisi İzmir İş Eş Sözcüsü Atilla Kılıç da yer aldı.

Keşif sırasında açık ocağın atık depolama havuzu olarak kullanılmaya başlandığı, ikinci atık havuzun da taşmaya ramak kaldığı kaydedildi.

“Köylerden toplanan zeytinlerden Koza Zeytinyağı”

Bölgede bilirkişi heyeti ile inceleme yapan davacılar, “Ovacık altın madeni sahasındaki zeytinlerden üretilmiştir- Koza Zeytin Yağları” etiketiyle sergilenen zeytinyağı şişelerini ise şaşkınlıkla karşıladıklarını aktardılar.

Davacı avukatlardan Arif Ali Cangı, Ovacık Altın Madeni’nin faaliyetine izin veren işlemlerin iptaline yönelik 1997 yılından bu yana mahkemelerden kararlar çıkmasına rağmen hiçbirisinin uygulanmadığını söyledi. Her defasında bir kılıf yaratılarak mahkeme kararlarının etkisiz hale getirildiğini belirten Cangı, “Bu davada da iptal kararı alınsa, yine uygulanmayacağını düşünebilirsiniz, ama ne olursa olsun, dava sahipsiz bırakılmamalı. Çünkü 20 yılı aşan mücadelenin sürdürülmesi bile önemli bir kazanımdır” diye konuştu.

Sağlık taraması yapılsın

Bergama Çevre Platformu Sözcüsü Erol Engel, keşif heyetine bölgeye yakın olan yerleşim alanlarında kanser taraması yapmaları önerisinde bulunduklarını söyledi.

Yıllardır çalıştırılan madenin bölgedeki bitki örtüsünü de katlettiğini öne süren Engel, flora ve faunanın toprağının değiştirilip, ilaçla birkaç ay yaşatıldığını ileri sürdü.

Ayrıca, bölgeye yakın yerleşim alanlarında yaşayan vatandaşların kanser hastalıklarına yakalandığını kaydeden Engel, madenin etkisinin araştırılması için halkın sağlık taramasından geçirilmesi gerektiğini vurguladı.

Maden sahasında incelemesini tamamlayan bilirkişi heyeti, daha sonra rapor hazırlayıp mahkemeye sunacak.

Raporun ardından, dava karara bağlanacak.

 

(Yeşil Gazete)

Almanya’da Türk kuruluşlarına saldırılar sürüyor

Almanya’da Türklere ait cami ve kuruluşlara yönelik saldırılar sürüyor. Polis, saldırıların Türkiye’nin Afrin’e yönelik askeri harekatı ile bağlantısı olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.

Almanya’nın çeşitli kentlerinde Türklere ait cami ve kuruluşlara hafta sonundan bu yana düzenlenen taşlı ve molotofkokteylli saldırılar sürüyor.

Hafta sonunda Berlin Koca Sinan Camii kundaklanmıştı

Hamburg’un Schanzenviertel semtindeki bir Türk restoranının Salı sabaha karşı camlarının kırıldığı bildirildi. Polis yetkilileri, maskeli iki kişinin geceyarısından kısa bir süre sonra restoranın sekiz camından beşini taş atarak kırdığını açıkladı. Bunun yanı sıra restoranın dış cephesine boya atıldığı belirtildi. Polisin verdiği bilgilere göre, olay yerinde yapılan incelemelerde Türkiye’nin Afrin’e yönelik askeri operasyonu ile bağlantısı olabilecek sloganların sprey boya ile yazıldığı tespit edildi.

Saldırı sırasında restoranda müşterilerin bulunduğunu belirten polis yetkileri, olayda yaralanan olmadığını ifade etti. Olayla ilgili soruşturma başlatıldığı kaydedildi.

Köln Eyüp Sultan Camii’nin duvarı kirletildi

Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin Köln kentinde Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) bağlı Kalk Eyüp Sultan Camisi’nin duvarına Afrin ile bağlantılı sloganlar yazıldı. Polis sözcüsü, saldırının siyasi boyutunun bulunması nedeniyle soruşturma başlatıldığını açıkladı. Anadolu Ajansı’nda (AA) yer alan fotoğraflarda, caminin duvarına Almanca olarak “Her yer Afrin” (Afrin ist überall) ve “YPG” yazıldığı görüldü.

AA’nın haberine göre, başkent Berlin’de de “Türkiyem” adlı restorana Salı sabaha karşı taşlı saldırı düzenlendi. Restoranın camlarının kırıldığı saldırıda, yaralanan olmadı. AA’ya konuşan restoran sahibi Halil Kaya, yerel saatle 01.10’da üç kişinin dükkânın önüne gelerek beş-altı taş attığını, saldırı sırasında içeride müşterilerin olduğunu ifade etti.

Hannover yakınlarında iki dükkâna saldırı girişimi

Aşağı Saksonya eyaletinde Hannover’e bağlı Garbsen kasabasında da Türkler tarafından işletilen bir gazete bayii ile cep telefonu satan bir dükkâna Salı sabaha karşı saldırı girişiminde bulunuldu. Polis yetkililerinin verdiği bilgiye göre, iki dükkâna da molotof kokteyli atıldı. Polis, koyu renk giyinmiş dört kişi  tarafından önce dükkânların camlarının kırılmaya çalışıldığını belirtti. Ancak  kırılmaya karşı güvenli olması nedeniyle camların kırılmaması üzerine, söz konusu kişilerin dükkânlara molotof kokteyli attığı aktarıldı. İtfaiye ekiplerinin olay yerine gelmesinden önce görgü tanıkları tarafından alevlerin söndürüldüğü ifade edildi.

Olay yerinin yakınlarında el yazısıyla yazılmış “G.L. Afrin” yazılı bir notun bulunduğunu kaydeden polis yetkilileri, “G. L.” harflerinin ne anlama geldiğinin henüz bilinmediğini dile getirdi.

Polisin, Afrin hareketı nedeniyle Almanya çapında Kürtlere yönelik 13 Mart’ta “radikal eylemlerde” bulunma çağrısı ile saldırı girişimi arasında bağlantı bulunabileceği ihtimali üzerinde durduğu belirtiliyor. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Aşağı Saksonya eyaletinin Celle kentinde ise Alman ordusuna ait bir danışma merkezi ile Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin binasına kimliği belirsiz kişiler tarafından taş atıldığı bildirildi. Polis yetkilileri, Salı sabaha karşı meydana gelen olayda, binanın duvarına İngilizce olarak “Afrin için savaş” (fight4Afrin) yazıldığını açıkladı.

 

(DW Türkçe)

CIA’nin yeni direktörü adı işkence iddiaları ile gündeme gelen Gina Haspel

ABD’de Mike Pompeo’nun yerine CIA direktörlüğüne atanan 62 yaşındaki Gina Haspel, teşkilata 1985 yılında katıldı.

1 Şubat 2017 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump tarafından CIA Direktör Yardımcısı olarak atandı.

ABD Başkanı Trump’ın, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı görevden almasının ardından, mevcut CIA Direktörü Mike Pompeo’nun yeni Dışişleri Bakanı olmasıyla da CIA tarihindeki ilk kadın direktör olacağı açıklandı.

Adı işkence iddialarına karışmıştı

Gina Haspel’ın adı Tayland’da görev yaptığı dönemde işkence iddialarına karışmıştı.

2017’de CIA başkan yardımcılığına getirildiğinde New York Times gazetesinde yayınlanan haberde Haspel’ın ‘işkenceci geçmişi’ anlatılırken Trump’ın işkenceyi kimi durumlarda gerekli gördüğü ve dönemin direktörü, şimdiki Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da waterboardingle (su işkencesi) beraber muhtelif  yöntemlerin işkenceden sayılmadığını ve geçmişte El Kaide’yle savaşırken bu yöntemleri uygulayan ‘vatanseverleri’ selamladığı demeçleri hatırlatılıyordu.

Tayland CIA’nin ilk denizaşırı gözaltı merkezi olarak biliniyor.

Gina Haspel’ın buradaki CIA merkezini yönettiği dönemde El Kaide üyeleri Ebu Zübeyde ve Abdel Rahim el Neşiri’ye işkence uyguladığı söyleniyor.

Haspel’in waterboarding tekniğini uyguladığı ve Ebu Zübeyde’nin kafasını duvara vurduğu video görüntülerinin 2005 yılına kadar CIA arşivinde saklandığı, bu tarihten sonra görüntülerin arşivden silindiği iddia ediliyor.

 

(Gazete Duvar)

Bilim dünyasının büyük kaybı: Stephen Hawking aramızdan ayrıldı

Ünlü İngiliz evrenbilimci ve fizik profesörü Stephen Hawking, 76 yaşında hayatını kaybetti.

Hawking’in öldüğünü aile sözcüsü açıkladı.

Hawking’in çocukları Lucy, Robert ve Tim babalarının ölümüyle ilgili yazılı açıklamalarında “Sevgili babamızı bugün kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Çok büyük bir bilim insanı, çalışmaları ve mirası yıllarca yaşayacak olağanüstü bir kişiydi” dedi.

“Onun cesareti ve sebatlı çalışmaları pek çok insana ilham verdi” diyen çocukları “Onu sonsuza kadar özleyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Hawking, Albert Einstein’den sonraki en büyük dahi olarak kabul ediliyordu.

Hawking geçen yıl İngiliz kamu yayın kuruluşu BBC’ye verdiği röportajda 75 yaşına kadar yaşayacağını hiç düşünmediğini, birikimini halen yansıtabildiği için kendisini şanslı hissettiğini dile getirmişti.

21 yaşında ALS hastalığına yakalanmıştı

Stephen Hawking 1960’ların başında 21 yaşındayken tedavisi olmayan Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hastalığına yakalandı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking’i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkum etti.

Ünlü bilim insanı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyordu.

Hawking, bilimsel uğraşlarında ve günlük yaşantısında çevresinden ve kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla bugün bilim insanları arasında dünyada en çok tanınan isimdi.

Kitapları, 40 dile çevrildi; evrenle ilgili teorik bilgilerini popüler hale getirmek için gereken maddi bağımsızlığı sağlayacak ve Cambridge Üniversitesi’ndeki uygulamalı matematik ve teorik fizik laboratuarını geliştirecek kadar çok sattı.

Stephen Hawking hakkında:

– İngiltere’nin Oxford kentinde 8 Ocak 1942’de doğdu.

– 1959’da girdiği Oxford Üniversitesi’nde doğa bilimleri okudu daha sonra Cambridge Üniversitesi’nde doktora yaptı.

– 1963’te tedavisi olmayan motor nöron (ALS Amyotrofik Lateral Skleroz) hastalığına yakalandı, iki yıllık ömrü kaldığı söylendi.

– 1974’te ‘Hawking radyasyonu’ (Hawking ışınımı) olarak bilinen kara deliklerin yayması gerekdiğini öne sürdüğü radyasyonla ilgili makalesini yayımladı.

– 1988’de Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere adlı 1988’de yayımladığı kitap 10 milyondan fazla kopya sattı.

– Hayatı, 2014’te The Theory of Everything (Her Şeyin Teorisi) filmiyle beyaz perdeye aktarıldı. Hawking’i Eddie Redmayne oynadı.

Çocuklar için de kitaplar yazdı

Ocak 2017’de 75. doğum günü etkinlikleri kapsamında BBC’ye konuşan Hawking, dünyanın Venüs gezegenindekine benzer bir sera etkisiyle 250 dereceye kadar ısınabileceği ve gökten sülfürik asit yağabileceği uyarısında bulunurken, benzer senaryolar nedeniyle insanlığın soyunu devam ettirmek için başka bir gezegeni kolonileştirmesinin zorunlu olduğunu söyledi.

Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Tasarım, Ceviz Kabuğundaki Evren, Kara Delikler ve Bebek Evrenleri, Her Şeyin Teorisi, Uzay ve Zamanın Doğası gibi kitaplarının yazarı Hawking, çocuklar için de George’un Evren’e Açılan Gizli Anahtarı, George’un Kozmik Hazine Avı, George ve Büyük Patlama’yı (Big Bang) kaleme almıştı.

 

(Hürriyet, Yeşil Gazete)

Radyo 3 ile ilgili yazıya dair açıklama ve özür

Radyo 3’ün “kaybolduğunu” sanmış ve bu kayıp ile ilgili bir yazı yazmıştım.

Bu yazı üzerine, bir arkadaşım bana Radyo 3’ün kapanmadığını ve sürmekte olduğunu söyledi. Önce inanmakta güçlük çektim. Çünkü arayıp da bulamadığım birçok defadan sonra, artık aramaktan vaz geçmiştim. Üstelik 15 Temmuz’dan sonra, hiçbir haber vermeksizin ve ansızın, Radyo 3 yok olup, TRT ortak yayınına geçildiği için, bu defa da aynı şeyin Afrin için yapıldığını düşünmüştüm. Oysa basit bir biçimde, istasyonun yerini bulamamakla ilgili sorun yaşamakta olduğumu fark bile etmemişim.

Bu bütünüyle benim hatam ve bu hata için çok özür dilerim.

Ancak Radyo 3 için düşündüklerim, onunu varlığı ya da yokluğu üzerine söylediklerimin, yine de bir geçerlilik taşıdığını düşünüyorum.

Zaten bu yazı dizisi için önemsediğim konu, radyo ile kentin/ kentlilerin ilişkisi ve eğer bu radyo sadece klasik müzik yayını yapıyorsa, bunun (kentin toplumsal/ kültürel yaşamı açısından) ne anlamı olduğu idi. Üstelik Türkiye, son 10 yıllarda, devlet eliyle “dincileştirme-Sünnileştirme” programının uygulandığı bir yer. Daha önce, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçtiği dönemde de, yine devlet eliyle çok ciddi ve radikal bir “modernleştirme” programı uygulanmış ve bu arada, müzik konusunda da, klasik müzik ve opera gibi batı kültürü içinde gelişmiş ve evrimleşmiş müzik türleriyle toplun tanışması ve kaynaşması için, ciddi bir miktarda “resmi” çaba harcanmış bir ülke. Bunların anlamı üzerinde zihinsel bir egzersiz yapabilmek, ilginç olacaktı.

Devlet eliyle yukarıdan aşağıya doğru, toplumun kendi doğal seçim ve tercihleri yerine devletin toplum için doğru bulduğu seçimleri bildirmesi uygulamaları üzerinden düşünmeyi sürdürmeliyiz. Diğer taraftan, kentler artık “kendiliğinden” (!), daha çok pazar ilişkilerinin ve teknolojik gelişmelerin hızlandırdığı bir ivme ile kendi geleneklerini ve yerel kültürel özelliklerini dönüştürüyor, başka türlü ve başka bir anlamda da olsa “modernleşiyor”. Bu “modernlik” artık, 20. Yüzyıl’ın başında olduğu gibi klasik müzikle ilişkilenebilen bir “modernlik” değil.

Yine de, az veya çok, Türkiye’de bir klasik müzik dinleyicisi oluşmuş ve bu müzik türü kendi kurumsallaşmasını gerçekleştirmiş durumda. Bunun kentsel yaşam için, önemli ya da önemsiz, ama dikkate alınması gereken bir öge olarak üzerinde durulması gerektiğini ve irdelenmesi gerekiyor. Ayrıca, bazıları yukarıdan aşağıya düzenlemelerle de olsa, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında geliştirilmiş olan bu modern ve modernleştirici kurumların (müzik, tiyatro, opera, bale-dans vb. ile ilgili kurumlar), bugünün kentleri bakımından, artık “doğal/ olağan ihtiyaçlar” olarak düşünülebilecek düzeyde.

Bu tür kentsel sanat etkinliklerinin varlığı/ yokluğu, bu sanatlarla ilgili pozitif veya negatif zorlamalar ve toplumun çeşitli kesimleri/ sınıfları arasındaki etkileşimler, bu tür hizmetlerin/ çalışmaların finansman (kamu ya da özel) biçimi ve sonuç olarak, kentteki eşitlikler, demokrasi, açıklık ve başka kültürlerle ilişkiler/ etkileşimler vb. bakımından anlamı üzerinde, tartışmanın geliştirilmesine ihtiyaç var.

Özetle, bu tartışmayı yanlış bir bilgi üzerinden açtığım için üzgünüm ve tekrar özür diliyorum. Ancak tartışmanın kendisinin, tartışılmaya değer olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Bu nedenle yazıyı, doğru bilgiler ışığında düzelterek, ama orijinal halini koruyarak, yeniden yazdım ve ilişikte yer alıyor.

Radyo 3 Üzerine

Devlet eliyle modernleşmenin sonuna gelirken

5 Mart 2018

Radyo 3, biliyorsunuzdur mutlaka, TRT içinde en aykırı radyo istasyonu sayılır. Ya da son yıllarda devletin kültür politikası giderek daha fazla dindarlaşır ve İslamcılarken, olduğu yerde dursa bile, daha fazla aykırı ve yadırganabilecek bir konuma doğru kaymış oldu.

Radyo 3’ün bitişi, devlet eliyle modernleşeme (belki bazı dönemler için “modernleştirilme” de diyebiliriz) projesinin kesin sonlandırılışını halkalarından biri olur. Geriye kalan ve iktidarı zorlamaya devam eden birkaç halka, en önce Devlet Opera ve Balesi, daha sonra Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Tiyatroları ve belki daha sonra da, resim ve heykel müzeleri olacak. Belki ilk başta bu kurumlar tam olarak yasaklanmayacak ama bu tür faaliyetlerin önce devlet eliyle üretilmesine son verilerek ve “eğer serbest rekabetçi pazarda yaşayabiliyorlarsa, yaşasınlar” denilecek. Sonra da, “KHK’leşmiş” bir hukukla boğulacak.

Devlet eliyle modernleşmenin kültür kanadını oluşturmak için biçimlendirilmiş bu kuruluşların yok olmasıyla birlikte, elbette bu tür müzik, opera ve bale, tiyatro gibi sahne sanatlarının eğitimini yapan devlet konservatuvarlarına da gerek kalmayacak. Dönüştürülecek ya da kapatılacaklar. Sonra sıra müzelere ve kütüphanelere gelecek. Müzelerden İslam dönemi öncesine ait, (önce “ahlakla aykırı” çıplak insan bedeni olan eserlerden başlayarak, (heykeller /putlar) ve sonra, o dönemi (neolitik uygarlıklar, Hitit’ten başlayarak diğer demir çağı uygarlıkları ve Helen, Roma, Bizans vb.) anlatan her türlü nesne, müzelerden temizlenecek. Böylece Anadolu’nun ve dünyanın İslam öncesi “yok” olmuş, “vatanımızdan temizlenmiş” olacak.

Mevcut kültür ideolojisi, aslında IŞİD’in Palymira ile ilişkisinden hiç farklı olmayan (neden farklı olsun?) bir bakış açısına ve bağnazlığa sahip olduğu için, “batı taklitçisi” (ki bunun en doğru olduğu alan, batı teknolojiyle üretilmiş nesnelerdir) olan bütün kültür ve sanat olayları, önceleri denetim ve baskı altına alınacak, sonra da dinamitle havaya uçurulacak.

Bu durum da, bir dizi konu üzerinde tartışmayı gerektiriyor. Bunlar, bir birinden çok farklı düzeylerde ve konularda olmakla birlikte, kısaca,

  • Modernleşme ve devletin “modernleştirici” (ve dindarlaştırıcı/ modernden uzaklaştırıcı-yerelleştirici) rolü,
  • Kentlerde çeşitli sanatsal faaliyetler ve bunların nitelikleri, sanatların devlet (desteği) dışı, sadece piyasa/ pazar güçleriyle ve bu kadarla yetinerek yaşaması,
  • Sanatlar (ve radyolar da), piyasa koşullarının egemen olduğu bir sosyo-ekonomik sistemde, eğer sadece pazar mekanizmasının verilerine göre değil de, kapitalizm/ piyasa ilişkileri dışı mekanizmalar geliştirerek yaşatılırsa, bunun (o kent bakımından) olasılığı ve anlamı,
  • Radyoların kentlerle ilişkileri ve radyoların kentler üzerindeki etkisi,
  • vb

gibi bir dizi soru yumağı üzerinde olabilir.

Görülebileceği gibi, bu soruların her biri bir ya da bir-kaç kitap yazılacak kadar geniş ve genişletilebilecek konular. Bu konuları şimdilik bir tarafa bırakıp, sadece radyo ve kent ilişkisi ve Radyo 3’ün anlamı ve etkileri üzerinde düşünmek bile, oldukça geniş bir kapsama işaret ediyor.

Önce biraz Radyo 3’ü tanımlamak gerekecek: Radyo 3, kuruluşundan bu yana sanırım 50 yıllık bir radyoculuk deneyine sahip. Bu radyo başlangıçta, sadece klasik müzik yayını yapmak üzere kurulmuş, ancak daha sonraları, yine klasik müzik ön planda olmak üzere, caz müziği ile ilgilenen bunun yanı sıra dünya (popüler) müzikleri, hatta bazı programlarda ülkelerin yerel müzikleri ya da yerelden kaynaklanan klasik, caz ya da popüler müzikleri, pop müzikler ve bazı programlarda daha da özelleşerek, operalar (opera müziğine alıştırma programları), koro müzikleri, çocuklar için klasik müzik programları, sinema müzikleri yayınlayan bir istasyondu. Birçok özel programda da, caz müziğinde, hatta rock müziğindeki, yerel müzik insanlarıyla/ genç müzikçilerin, klasik müzikteki deneyimleri, yeni sentez arayışları/ Anadolu’nun müzik gelenekleriyle evrensel formların karşılaşmaları gibi eskizler/ ürünler üzerine konuşmalar, konserlerden naklen yayınlar ve geceleri de, dünyanın irili-ufaklı birçok yerel klasik müzik orkestraları ve yerel bestecileriyle karşılaşma şansı sunan fırsatlar vb…

Gerçekte bu çok zengin bir demet ve çok gelişmiş bir birikim oluşmuş durumda. Radyo 3’ün bütün programcıları da, işlerini severek ve isteyerek yapan, aynı zamanda da konularının ufuklarını sürekli araştıran ve pencereler açan programcılar. Hem kadrolu programcılar, hem de dışarıdan gelerek program yapanların hepsinin, kendi konularındaki en iyi radyocular, bilgili ve birikimli kişiler olduğu çok belirgin. Özetle, gerçekten seçkin ve işini çok iyi yapan bir radyo…

Devletin bugün sahip olduğu ideoloji, kültür politikası ve TRT’nin yayın politikası ile bu nitelikteki bir radyo arasındaki çelişki, zaten çok açık ve kolay anlaşılabilir bir şey. Devletin, kendi olanaklarıyla böyle bir yayın yapmaya daha ne kadar tahammül edebileceği sorusu da, hemen beliriyor zaten.

Diğer yandan Radyo 3’e ait bazı diğer toplumsal özellikleri de saptamak gerekiyor.

Radyo 3, Türkiye çapında yayın yapan bir radyo. Gerçi yayın gücü çok zayıf ve sahip olduğu frekans, çoğu kez diğer frekansların istilasına uğruyor vb. ama ülkesel yayın yapıyor. Buna rağmen Radyo3, “yerel” bir radyo olarak düşünülebilir mi? Programcılarının büyük bir çoğunluğu Ankara’da olan, İstanbul, İzmir ve Antalya’dan program yapan programcıları da bulunan bir istasyon. Diğer kentlere ancak özel programlar nedeniyle (o da çok seyrek) uğruyor. Bu kentler, Radyo 3 için, sadece dinleyici kentleri. Ülkesel yayına rağmen, Radyo 3 Ankara’nın yerel radyosu gibi algılanabilecek bir yapıya sahip ve Ankara’nın/ Ankaralıların kültürü ile çeşitli bakımlardan örtüşen ve aynılaşan, Ankara’daki sanat kurumlarından beslenen yönleri var. (Bu önerme de, ayrı ve kapsamlı bir tartışma konusu olabilir.)

Radyo 3, elit bir radyo. Sadece batı türü müziklerle ilgilenenler için ve onların içinde de, çok daha küçük bir grup olan klasik batı müziği ile ilgilenenler için yayın yapıyor. Dolayısıyla, dinleyicileri, her kentin en elit/ seçkin kesimi. Bu kesim, sosyolojik olarak, belki ekonomik kriterlere göre orta sınıflardan ve üst sınıflardan olarak tanımlanabilir. Küçük olmakla birlikte, kültür düzeyi olarak, kuşkusuz seçkin kesim. Dinleyicilerinin,  toplumun bütünü içinde, marjinal bir grup olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz.

Seçkinlik, seçkin olmak gibi kavramlar, hem olumlu hem de olumsuz anlamlar taşıyor. Sıradan olmamak, ortalamanın standartlarından çıkarak daha üst (ya da farklı) standartlara sahip olmak, kuşkusuz olumlu değerlendirilebilecek bir durum. Ancak aynı zamanda, seçkinleşmenin bir çeşit sınıf/tabaka atlama mekanizması olması, seçkinlerle seçkin olmayanlar/ olamayanlar arasında bir hiyerarşi oluşması, seçkinlerin diğerlerine göre üstünlük taslayan bir tavır geliştirmesi ve seçkinlerin seçkin olmayanlar üzerinde bir tahakküm oluşturabileceği inancının oluşması vb. ise, olumsuz yönler. Seçkincilik ise, yani seçkinlerin üstünlüğü varsayımı ile topluma yön verecek bir tabaka oldukları sanrısı ise, faşizmin çeşitli tonlarına kadar uzanan bir düşünce akımı…

Sınıfsal olarak baktığımızda ve seçkinlerin sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklerini düşündüğümüzde, bu tabakanın toplum katmanları içinde, belki en fazla bir jilet kalınlığında olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ince katmanın, “çoğunluk kültürü”, “ortalama kültür” ya da “popüler kültür” diyebileceğimiz kümeye en uzak olan insanlardan oluşan bir grup olduğunu söylemek de, yanlış olmayacaktır.

O zaman şöyle düşünmek doğru olur mu? Madem son derece küçük ve elit/ seçkin (bir anlamda kendini toplumun ortalama kültürel beğenilerinden radikal bir biçimde ayırmış (kendini bu değerlerden yalıtmış) ve bu nedenle de oldukça “snob” (ya da “kendini beğenmiş”) diyebileceğimiz bir grup dinlesin diye yapılan bir radyo yayını, nasıl savunulabilir?

Bu, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda tartışılacak en önemli soru değil belki, ancak yine de geleceğin niteliklerinin oluşumu bakımından, tartışılmasına ihtiyaç var.

Sorunu tartışmadan önce, dikkat edilmesi gereken konu, şöyle özetlenebilir: Üzerinde düşüneceğimiz model, bir tarafta, çok büyük bir çoğunluk kültürü kümesi, diğer tarafta da çok küçük ve marjinal bir seçkinler kümesi arasındaki zıtlaşma… Oysa tartışmayı, bu zıtlık üzerine değil, iki küme arasındaki, ilişkiler, iletişim ve her kümeden diğerine girdi giriş-çıkışları ve kültürlenmelerin niteliği üzerine kurmak, daha doğru olmaz mı? Kentte kültürel konularda farklı katmanların beğenilerin arasında geçişlilik olduğu varsayımı yapacak olursak, Radyo 3’ün yaratabileceği etkiyle ilgili önermelerden bazıları, şunlar olabilir:

  • Kent, çok farklı düzeylerde ve niteliklerde pek çok farklı kültürel beğeni/ seçim yapmış olan bireylerden oluşur ve bu bireylerin kentte barışçı ve çoğul etkileşimleri ve ilişkilenme, hatta bazı durumlarda farklı kültürel anlayışların birbirine eklemlenme biçimleri, o kentin kendisine özgü kültürünün ve yerel harmanın sahip olduğu kokuların, özgüllüklerin, renklerin ve lezzetlerin bileşenidir. Bu bileşenlerden birinin bile kaybı, kentin kaybettiklerinin bir parçasıdır. Bu nedenle elit kültürel süreçlerin önemsenmemesi ve kendisini var edebilme olanaklarının sınırlanması, kenti etkiler ve bu, olumsuz bir etkidir.
  • Kentin, her bakımdan, elitlere ve en radikal uçlara ihtiyacı vardır. Bunlar olmadan, kentin kültürünün beslenmesi ve gelişmesi, eksik ve hastalıklı kalır.
  • “Farklı” niteliklere sahip olanların (burada bu farklılığı, kentteki klasik müzik radyosunun dinleyicileri olarak alalım) sayısı (toplumsal grubun büyüklüğü) ile yarattığı etki arasında, bire-bir karşılıklılık yoktur. Küçük bir grubun varlığının, kentin kültürel yaşamı üzerinde çok büyük bir etkisi olabilir. Niteliksel etkileşimlerde, niceliksel büyüklükler önemli olmayabilir.
  • Kentteki toplumsal/ kültürel çoğulculuk, çok kültürlülük, ancak, kentte yaşayan herkesin kendi beğenilerine/ seçimlerine göre yaşayabilmesi ve kendi beğenilerine göre eylemli olarak varlığıyla mümkün olabilir.

Radyonun ve klasik müzik yayını yapan bir radyonun kent yaşamı bakımından anlamı ve bu tür bir etkinliğin nasıl finanse edilebileceği konusundaki alternatiflerin üzerindeki tartışma, gelecek yazılarda yer alacak.

 

Akın Atauz