Ana Sayfa Blog Sayfa 2830

Küresel turizm sera gazı salımını artırıyor

İklim değişikliği ile mücadele konusunda Almanya’nın Bonn kentinde bir araya gelen bilim insanları dünyadaki sera gazı salımlarının on ikide birinin turizm sektörü kaynaklı olduğunu açıkladı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekreteryası bünyesinde 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması’nın “kural kitabını” oluşturmak üzere toplanan bilim insanları, 160 ülkede yapılan araştırma uyarınca iklim değişikliğine en fazla olumsuz katkıyı Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Almanya ve Hindistan’da seyahat eden insanların yaptığını kaydetti.

En son verilere göre turizm sektöründeki uçuşlar, konaklama ve yeme-içme, hatta hediyelik eşyaların üretimi 2013 yılında küresel çapta 4,5 milyar ton karbondioksit salımına yol açtı. Bu sayı 2009’da 3,9 milyar ton olarak kayıtlara geçmişti.

Mevcut öngörülere göre 2025 yılına gelindiğinde turizm sektörü kaynaklı sera gazı salımlarının yılda 6,5 milyar tona ulaşacağı tahmin ediliyor. Araştırmacılar uçak yolculuklarının tek başına en büyük paya sahip olduğunu kaydederken, jet yakıtı tüketmenin atmosfere verdiği zarar dikkate alındığında, uçak bileti fiyatlarının çok daha fazla olması gerektiğini savundu.

Ancak turizmin sera gazı salımlarındaki yüzde 8’lik payına karşın, sektörün bu konuda “ilerleme” kaydettiğini belirten BM İklim Değişikliği Sekreteryası Başkanı Patricia Espinosa, “(Turizm) endüstrisinin sattığı birçok ürün çevrenin korunması, muhafaza edilmesi ve kollanmasına bağımlı” şeklinde konuştu.

“Karbon ticareti ve vergileri gerekli”

Araştırmacılar, turizm sektöründeki salımı kontrol altında tutmak için daha fazla karbon vergisi uygulanması ve havacılık sektöründe karbondioksit ticaretinin arttırılması gerektiğini kaydetti.

Havacılık sektörünün tüm dünyadaki sera gazı salımlarının yüzde 2’sine tekabül ettiğini kaydeden bilim insanları, bunun dünyadaki en fazla salım yapan 12’inci ülke kadar yüksek bir miktara ulaştığını belirtti.

Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA)  verilerine göre hızla büyüyen havacılık sektörünü hacminin 2036 yılına kadar ikiye katlanarak yılda 7,8 milyar yolcuya ulaşması bekleniyor.

2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması turizm ve havacılık sektörlerini dikkate almadan hazırlanmıştı.

Anlaşma uyarınca küresel ısınmanın 2 santigrat derecenin altında tutulması hedefleniyor.

Ancak bilim insanlarına göre hâlihazırda 1 santigrat derece ısınmış dünyadaki küresel ısınmayı toplam 3 santigrat derecede tutmak bile oldukça zor görünüyor.

 

(DW Türkçe)

 

Türkiye’den iki bin Yahudi Portekiz vatandaşlığına başvurdu

Türkiye’de yaşayan iki bin Sefarad Yahudisi Portekiz vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulundu. Portekiz’in Ankara Büyükelçisi, vatandaşlık için farklı ülkelerden toplam 12 bin başvuru aldıklarını söyledi.

Son iki yıl içerisinde Türkiye’den iki binden fazla Sefarad Yahudisi, Portekiz vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulundu.

Portekiz’in Ankara Büyükelçisi Paula Leal da Silva, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, son iki yılda Portekiz vatandaşı olmak için dünyanın farklı yerlerinden başvuru yapan Sefarad Yahudilerinin sayısının toplam 12 binden fazla olduğunu belirtti. Portekiz vatandaşlığı için en fazla başvuru ise Türkiye’de yaşayan Yahudilerden geldi. Büyükelçi’ye göre Türkiye’de yaşayan iki binden fazla Sefarad Yahudisi son iki yıl içerisinde aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) üyesi de olan Portekiz’in vatandaşlığına geçmek için başvuru yaptı.

Büyükelçi, Türkiye’de yaklaşık 17 bin Sefarad Yahudisinin yaşadığını tahmin ettiklerini söyledi. Sefarad Yahudileri, yaklaşık 500 yıl kadar önce gördükleri baskı nedeniyle günümüzde İspanya ile Portekiz’in yer aldığı İber Yarımadası’ndan ayrılmış ve özellikle İtalya, Balkanlar, Türkiye ile Kuzey Afrika ülkelerine göç etmişti. O dönemde göç edenlere kapılarını açan Osmanlı İmparatorluğu, Sefarad Yahudilerinin ülkede yerleşmesine izin vermişti.

Seneler içerisinde Türkiye’deki sayıları azalan Sefarad Yahudileri özellikle 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasının ardından İsrail’e göç etmişti.

Lizbon yönetimi 2015 senesinde ülke dışında yaşayan Sefarad Yahudilerine Portekiz vatandaşlığına geçme olanağı tanıdığını açıklamıştı. Vatandaşlık için Portekizce dil yeterliliği aranmıyor. Türkiye’de yaşayan Sefarad Yahudilerinin kullandığı Ladino dili ise günümüzde neredeyse ölmek üzere.

 

(DW Türkçe)

Ermenistan’da halkın dediği oldu: Paşinyan başbakan seçildi!

Ermenistan’da sokak protestolarına liderlik eden Nikol Paşinyan, parlamento tarafından başbakan seçildi.

Nikol Paşinyan göreve seçilmesi sonrası yaptığı konuşmada, yolsuzluklara ve seçim usulsüzlüklerine son vereceğini söyledi. Paşinyan, “Herkes yasanın önünde eşittir. Artık Ermenistan’da bazı insanlar ayrıcalıklı olmayacak. Nokta” dedi.

105 sandalyeli parlamentoda 59 milletvekili Paşinyan’ın başbakanlığına destek verdi. Parlamento geçen hafta ise Paşinyan’ı başbakan seçmemişti. Paşinyan başbakan seçilmesininden önce yaptığı konuşmada, “Ermenistan bu nefret sayfasını çevirmeli” demiş, ulusal birlik mesajları vermişti.

1999’dan beri iktidarda bulunan Cumhuriyetçi Parti’nin parlamentodada 58 vekili bulunuyor. Rusya’nın askeri üssünün bulunduğu Ermenistan’ın yeni başbakanı olan Paşinyan, Rusya ile ilişkileri bozmayacağını söylemişti.

Eski bir gazeteci olan Paşinyan’ın liderliğindeki liberal Çıkış İttifakı’nın sandalye sayısı ise 9. Ancak Paşinyan kitlesel sokak gösterileriyle parlamento dışında güce sahip.

Erken seçim sözü vermişti

Ermenistan’ın geçici başbakanı Karen Karapetyan geçen hafta yazılı açıklamasında muhaliflere seslenmiş ve onlara ülkedeki siyasi krizin sona ermesi için görüşmelere katılmaları çağrısında bulunmuştu.

Nikol Paşinyan ise başbakan olmaması halinde ülkede “siyasi bir tsunami” çıkacağını söylemiş, seçilmesi halinde ise erken seçim kararı alacağını açıklamıştı.

Ülkedeki siyasi kriz, eski devlet başkanı Serj Sarkisyan’ın başbakan olmasıyla başlamıştı. Başkanlık sistemi bulunan Ermenistan’ı 10 yıl boyunca devlet başkanı olarak yöneten Sarkisyan’ın son döneminde ülke parlamenter sisteme geçmişti.

Bu süreçte başbakan olmayacağını söyleyen Sarkisyan’ın cumhurbaşkanlığının bitmesinin ardından parlamentoda başbakan olarak seçilmesi, büyük protestolara yol açmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Kuzey Kıbrıs’ta vicdani retçilerin yargılanmasına tepki

Kuzey Kıbrıs’ta vicdani retçilerin yargılanmasına karşı Türkiyeli aktivistler, sanatçılar, hak savunucuları, barış akademisyenleri, vicdani retçiler, ekolojistler, siyasi parti temsilcileri, feministler ve LGBTİ bireylerden oluşan bir grup tepki gösterdi.

Kuzey Kıbrıs Hükümeti, yargısı ve siyasi organlarına Kıbrıslı vicdani retçiler Haluk Selam Tufanlı, Halil Karapaşaoğlu ve Murat Kanatlı’ya yönelik uygulanan insan hakkı ihlallerine bir son verilmesi çağrısında bulunuldu.

Çağrıda şöyle denildi:

“Bizler aşağıda imzası bulunan yaşam savunucuları olarak Kıbrıs’ın Kuzeyinde yargılamaları devam eden Vicdani retçiler Haluk Selam Tufanlı, Halil Karapaşaoğlu ve Murat Kanatlı’nın askeri mahkeme tarafından devam etmekte olan yargılama ve zindanda uygulanan insanlığa aykırı tek tip ile caydırmaya çalışma sürecini kabul etmiyoruz.

Yaşamı seçip silahı ve militarizmi reddeden insanları zindanlarla, mahkemelerle mücadelelerinden vazgeçirebilmeyi hedeflemek büyük bir yanılgıdır. Bizler bunun yanılgı olduğunu daha önceden birçok vicdani retçi arkadaşımızın işkenceye, sürgüne, zindana rağmen gösterdikleri kararlılıktan biliyoruz.

Vicdani ret bir insan hakkıdır. Vicdan, retçileri yargılamak ise bir insan hakkı ihlalidir. Kıbrıs’ın Kuzeyinde faaliyet gösteren yargıyı Vicdani Retçileri yargılayarak insan hakları ihlali yapmaması hususunda uyarıyor ve çağrıda bulunuyoruz.”

İmzacılar: Acun Karadağ, Adnan Vural, Alper Taş, Ateş Alpar, Barbaros Şansal, Dilaver Demirağ, Dilek Hattatoğlu, Ercan Aktaş, Eren Keskin, Eylem Tuncaelli, Fatin Kanat, Filiz Kerestecioğlu, Galip Deniz Altınay, Halil Savda, Hüda Kaya, İrfan Eroğlu, Mehmet Lütfü Özdemir, Mehmet Tarhan, Meral Geylani, Muhammed Cihad Ebrari, Murat Can Mutlu, Nurten Ertuğrul, Ömer Gergerlioğlu, Semra Somersan, Sergen Sucu, Sharo İbrahim Garip, Suavi, Tuğrul İlter, Umut Bozkurt, Veli Deniz, Veli Saçılık.

Kıbrıs’ta Vicdani Ret İnisiyatifi

 

(Yeşil Gazete)

Bir mülteci, bir anne ve bir cenaze töreni – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

“İnsanlar bize neden ülkenizde kalmadınız, neden savaşmadınız diye soruyor. Biz savaşmak istemediğimiz için ülkemizi terk ettik. Kiminle savaşacaktık ki? komşularımızla mı?”

İzmir’de geçtiğimiz hafta sonu yapılan “3. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı”na katılan Suriyeli mültecilerin dile getirdikleri onca şey içinde bir mülteci kadının kurduğu bu cümle aklımdan çıkmıyor.

Dünyada savaş, kıtlık, iç çatışmalar gibi çeşitli nedenlerle zorla yerinden edilen en az 65 milyon insan var. Gittikleri ülkelerde göçmen, geçici koruma, sığınmacı, şartlı mülteci gibi seçtikleri değil kabul etmek “zorunda” oldukları çeşitli sıfatlarla anılan bu insanlar sanılanın aksine ne kolayca iş bulabiliyor, ne istediği yerde yaşayabiliyor ve ne de hayatın olağan akışı içine karışabiliyor. Dolayısıyla Suriye’den, Afganistan’dan ya da başka bir ülkeden gelen mültecilerle ilgili her türlü aşağılama ve nefret söylemi her yerde, her fırsatta reddedilmeli.

Bir Anne

Burada, Türkiye’de kalmak isteyenler de var ama sayıları azdır; büyük bir çoğunluk geriye dönmek ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek istiyor” diyor kahve molasında konuştuğum bir başka mülteci kadın. “Bir gelecek hayali kuramıyoruz, hayat bir bekleme hali bizim için; bekleme bitmiyor hiç” diyor ve toplantı mekânının geniş salonunda koşuşturan çocuklarını izlerken, üzüntüyle “çocuklarımız eğitimlerine devam edemiyor yıllardır” diye de ekliyor.

Can kulağıyla çevirmeni dinliyorum. O, konuşmayı aktarmaya devam ederken Stefan Zweig’ın Nazi Almanya’sından kaçarak bir göçmen olarak hayatını geçirdiği zamanları anlatan İmkânsız Sürgün kitabında geçen bir cümle geliyor aklıma, bu insanların saatlerdir anlattıkları her şeyi özetleyen bir cümle: “göçmenlik, sürgün olma bildiğimiz, alışık olduğumuz dünyanın kendini bizden azar azar mahrum bırakması halidir.”

Savaş ne kadar yıkıma yol açmış olursa olsun insan yine de geriye, evine dönmek istiyor. Ve bu dönüş isteği sadece sıla özlemi çekmekle değil; ülkemizde mültecilere yönelik yaygın, siyasal parti liderlerinin, kanaat önderlerinin diline kadar sirayet eden nefret söylemi ve mültecilerin bir hayat kurmaları önündeki sayısız engelle de çok ilgili. İnsanın yabancı bir coğrafyada geçmişini yok sayarak, anılarına sığınarak hayatına devam edebilmesi ne kadar mümkündür?

Bir mülteci yasası bile yok ülkemizde. Dolayısıyla mülteciler sağlık, eğitim, barınma ve çalışma gibi temel hakların önemli bir kısmına erişemiyorlar. Böyle bir yasanın yokluğunun bir mülteci için ne anlama geldiği, sahip olduğumuz hukuksal güvencelerin hiçbirine sahip olmadan yeni bir hayat nasıl kurulabilir sorusu üzerinde düşünerek anlaşılabilir belki. Belki bir adım daha atıp Suriye’deki iç savaşa ülkemizin savaşan taraflardan biri olarak katılmasının yol açtığı insani yıkım üzerinde de düşünülebilir.

Çalıştayda bu konuları konuşmaya devam ederken Onur Hoca’nın annesinin cenazesine katılabilmek için İzmir’e geleceği haberini alıyoruz. Bir anda gündem değişiyor.

Bir başka anne

Tutuklu olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun İzmir’de yaşayan annesi Saliha Hamzaoğlu geçtiğimiz Cuma günü vefat etti.

Demokrasi ve eşitlik mücadelesi veren, Suriye’deki savaşın sona ermesi, ülkemizde Kürt halkına yönelik baskı ve şiddetin son bulması, halkların barış içinde yaşaması için çaba gösteren bilim insanlarından biri olan Onur Hamzaoğlu yaptığı bir basın açıklaması nedeniyle 17 Şubat’ta tutuklanmıştı.

Tutuklanmasından kısa bir süre sonra annesi hasta oldu ve bir süre sonra da hastaneye yatmak zorunda kaldı. Onur Hoca’nın annesi ile görüşebilmesini sağlamak için defalarca tahliye başvurusu yapıldı. Ancak ilgili Sulh Ceza Mahkemeleri ve üst mahkemeler yapılan tahliye başvurularını reddetti. Tahliye başvurusu yapmak artık anlamsız hale gelene kadar…

Bir cenaze töreni

Toplantı salonunda bulunan arkadaşlarla cenaze töreninin yerini ve saatini öğrenmeye çabalıyoruz. Çalıştay programı biter bitmez cenazeye katılmak için yola çıkıyoruz.

Cenazenin yapılacağı camide toplanan ve bazılarını tanıdığım arkadaşlarıma bakıyorum. KHK ile atılanlar, açığa alınanlar, tutuklanıp serbest kalanlar, işsiz bırakılanlar, barış akademisyenleri, gazeteciler… toplumsal eşitliğe, barışa inanan, adalet duygusunu yitirmemiş bir cami avlusu dolusu insan. Üzüntülüyüz; ama birbirimizi görebilme, dertleşme fırsatı bulabildiğimiz için de sevinçliyiz. Bildiğimiz, tanıdığımız insanlarla uzun bir aradan sonra karşılaşınca yaşanan sevinç gibi de değil; bu kez bir şeyler eksik ya da pek çok duygu içiçe. Nasıl bir his olduğunu anlatmam galiba olanaksız.

Onur Hocanın avukatına tahliyenin yanısıra görüşme izni için de başvuru yapılıp yapılmadığını soruyorum. Onur Hocanın annesi ile jandarmalar eşliğinde görüşmesinin annesinin aşırı heyecanlanmasına yol açabileceğinden ve sağlık durumunu ağırlaştırmasından endişe ettikleri için öyle bir yönteme başvurmama kararı aldıklarını söylüyor.

Bir süre sonra camiye Onur Hoca geliyor. Çevresi jandarmalarla sarılı. Doğruca musalla taşına, annesinin yanına gidiyor; ama artık heyecanlı olan sadece O.

Cenaze törenine 10 jandarma eşliğinde ve yanında gelen jandarmaların uçakla seyahat giderlerini karşılaması koşuluyla katılabildi. Neden olduğu onca haksızlık ve adaletsizliği bir de böyle tuhaf masraflar çıkararak artırma yolunu seçen siyasal iktidarın kötülüğü sınır tanımıyor gerçekten.

Cenazede konuşmasına da izin verilmeyen Onur Hoca “Çocuklar ölmesin dediği için Deran bebekle birlikte hapse atılan Ayşe öğretmenin olduğu bir ülkede ben ne diyebilirim ki” diyebildi sadece.

Çocuklar öldürülmesin, savaşlar olmasın dediğimiz için kendi ülkemizde sürgün gibiyiz; ama hiçbir yere de gidesimiz yok.

Svetlana Alekseyeviç’in Çinko Çocuklar kitabında savaşta evlatlarını yitirmiş, ıstıraplı annelere dediği gibi “dünyada kötülüğü daha da artırmadan kötülüğün içinden nasıl sıyrılıp geçilir” anlamaya, gücümüz yettiğince iyiliği daim kılmaya çabalıyoruz. Yazmak, bu günleri unutmamak, unutturmamak için yaşananları kayıt altına almak da bu çabanın bir parçası.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Buğday’dan, ‘“Doğal” terimi pazarlama malzemesi olarak kullanılmasın!’ kampanyası

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, “Doğal” teriminin pazarlama malzemesi olarak kullanılmasının yasaklanması için kampanya başlattı.

Change.org üzerinden başlatılan kampanyada üzerinde “doğal” ibaresi bulunan pazarlama malzemelerinin içerisinde GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların sütünden elde edilen yoğurt paketlerinin, Dünya Sağlık Örgütü tarafından ”muhtemel kanserojen” olarak rapor edilmiş glifosat kullanılan sebze ve meyvelerin dahi bulunduğu belirtilerek buna izin verilmesini istemiyoruz denildi.

Buğday Derneği’nin kampanyaya dair açıklaması şu şekilde:

“Doğal” teriminin pazarlama malzemesi olarak kullanılması yasaklansın!

GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların sütünden elde edilen yoğurt paketlerinin üzerine “doğal” yazmanın serbest olduğunu ya da üretiminde Dünya Sağlık Örgütü tarafından ”muhtemel kanserojen” olarak rapor edilen glifosat kullanılmış sebze ve meyvelerin “doğal” kabul edildiğini biliyor musunuz?

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği çerçevesinde hazırlanmış olan “Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği Hakkında Kılavuz”un içeriğindeki “doğal” ve aynı anlama gelen “tabii”, “natürel” ve “natural” terimlerinin izin verilen kullanım esasları, tüketicide sağlıklı, müdahale edilmemiş ürün algısı yaratarak tüketiciyi yanıltabilecek ve organik tarım açısından haksız rekabete yol açabilecek koşullar içeriyor.

Yönetmelikteki “doğal” tanımı ile Türk Dil Kurumu’nun tanımı çelişiyor

“Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği Hakkında Kılavuz”un “Belirli Terim ve İfadelerin Gıda Etiketlerinde Kullanımına İlişkin Özel Uygulama Esasları” bölümüne göre “doğal” terimi; tek bileşenden oluşan (katkı, aroma vb. dahil hiçbir ilave bileşen içermeyen) fiziksel, enzimatik veya mikrobiyolojik işlemler dışında herhangi bir işleme tabi tutulmamış, bitki, algler, mantar, hayvan, mikroorganizma veya mineral kaynaklı olan ve doğal yapısında önemli bir değişikliğe sebep olacak herhangi bir işlem uygulanmamış gıdaları tanımlamak için kullanılabilir. Kılavuz, pastörize süt, UHT süt, siyah çay, bitki çayları, yumurta, bal, kahve, taze ve kurutulmuş, dondurulmuş meyve-sebze, yoğurt gibi ürünlerde “doğal” ifadesinin kullanımına izin veriyor.

Türk Dil Kurumu’na göre “doğal”; doğada olan, doğada bulunan, doğada rastlandığı gibi, doğaya uygun olan, doğa güçlerine, kurallarına uyan, tabii, natürel, kendiliğinden olan, insan eliyle yapılmamış, yapay karşıtı anlamlarına geliyor. Tüketici algısına daha yakın olan bu tanıma göre endüstriyel koşullarda üretilmiş hiçbir gıdanın “doğal” olması mümkün değil ve bu şekilde etiketlenmiş gıdalar tüketicide sağlıklı, müdahale edilmemiş ürün, hatta organik ürün algısı yaratabiliyor.

“Doğal” teriminin mevcut teknik tanımı ile halk arasındaki “doğal” algısı ve TDK’daki “doğal” tanımı arasındaki fark, tüketici hakları ve rekabet açısından sıkıntıya yol açıyor ve bu durum ilgili yönetmelik ve kılavuzun amaç ve ilkeleriyle de örtüşmüyor.

Tüketiciler yanıltılıyor

Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği’nin ilk maddesinde “Bu Yönetmeliğin amacı, algı farklılıkları ve bilgi gereksinimleri dâhil gıda hakkında bilgilendirme açısından tüketicilerin üst düzeyde korunmasına ilişkin kuralları belirlemektir” deniliyor.

Buna karşın, “doğal” kelimesinin tanımı üzerinde üretici firmalar ve tüketiciler arasında ortak bir algıdan söz edilemediği için, etiket üzerinde kullanımı tüketicinin korunması açısından sakıncalar doğuruyor. Tanımlardaki farkların neden olduğu algı farklılıkları, tüketiciler için yanıltıcı oluyor.

Genetiği değiştirilmiş mısır ve soya dahil, piyasadaki taze sebze ve meyvelerin çoğunluğu insan tarafından ıslah gibi yöntemlerle müdahale edilmiş ve yetiştirilen kültür bitkileridir. Diğer yandan doğadan toplanan, insanlarca müdahale edilmeyen ve yetiştirilmeyen mantar, kuşburnu, kekik gibi gıdalar da insan beslenmesinde kullanılıyor. “Doğal” teriminin, insan tarafından müdahale edilen ürünler için kullanılması algıda çelişki yaratıyor ve tüketiciyi yanıltma potansiyeli taşıyor.

Kılavuz’daki Genel Uygulama Esasları’na göre gıdaların, ”tüketiciyi yanıltmayacak şekilde ve satın alacak kişinin bilinçli bir seçim yapabilmesini sağlayacak biçimde etiketlenmesi ve tanıtılması” gerekiyor (Madde 2). Oysa “doğal” teriminin Kılavuz’daki teknik tanımı halk arasındaki algıdan farklı ve bu terimin etiket üzerinde kullanımı tüketicide farklı beklenti yaratıyor. Dolayısıyla tüketiciyi yanıltma potansiyeli taşıyor.

GDO’lu ve zehirli ürünler de “doğal” tanımı içinde!

Yönetmelikte yer alan Gıda Hakkında Bilgilendirmenin Genel İlkeleri’ne göre Bakanlık, gıda hakkında bilgilendirme mevzuatının gerektirdiği zorunlu bilgilendirme kurallarını düzenlerken ”Özellikle belli tüketici gruplarının sağlığına zararlı olabilecek içerik, güvenli kullanım, muhafaza, dayanıklılık ve gıdanın zararlı veya tehlikeli içeriğine ilişkin sonuçları ve riskleri içeren sağlık etkisine dair bilgileri içerecek şekilde tüketici sağlığının korunmasını ve gıdanın güvenilir kullanımını” (Madde 5/b) dikkate alıyor. Oysa, örneğin GDO içerikli ve/veya muhtemel kanserojen olduğu Dünya Sağlık Örgütü’nce rapor edilmiş glifosat içerikli ot ilacı kullanılarak üretilmiş yem ile beslenen hayvanlardan elde edilen sütün ve yoğurdun etiketinde “doğal” ibaresinin kullanımına Kılavuz’da izin veriliyor. Bu durum hem ilgili maddeyle çelişkili hem de yukarıda sözü geçen sakıncalı tarımsal girdilerin kullanılmadığı organik ürünler için haksız rekabet ortamı oluşturuyor.

Benzer durum, taze sebze ve meyveler için de geçerli. Her yıl birçok zirai ilaç etken maddesi, insan sağlığı açısından tehlikeli bulunduğu için yasaklanıyor veya ilgili kodekste kalıntı limitleri düşürülüyor. Oysa ilgili Kılavuz tüm sebze ve meyveyi “doğal” kabul ediyor.

Organik ürünler açısından haksız rekabete neden oluyor

Kılavuz’daki Genel Uygulama Esasları’na göre, gıdanın etiketlenmesi, gıdanın nitelikleri açısından yanıltıcı olmamalı. Buna göre, etiketinde yer alan marka, isim, ifade, terim ve görsellerin, gıdanın özellikle doğası, kimliği, özellikleri, bileşimi, miktarı, dayanıklılığı, menşei ve üretim metodu açısından başka bir ürün grubunu çağrıştırmaması gerekiyor. ”Margarin üzerinde tereyağını çağrıştıracak yayık gibi görsellerin kullanılamayacağı”nın belirtildiği Kılavuz’un bu titiz tavrı, “doğal” kelimesinin kullanımıyla değersizleşebilir. Çünkü “doğal” teriminin kullanımı ve “doğal” kavramını çağrıştıran görsel unsurların kullanımı başka bir ürün grubu olan organik ürünleri çağrıştırabiliyor.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı mevzuatına göre hal kayıt sisteminde üreticiler bildirim yaparken taze sebze ve meyve için “organik”, “iyi tarım” veya “geleneksel/konvansiyonel” ibarelerinden birini seçebiliyor. Başka bir kategori söz konusu değil ve yasal zemini olmadığı için de olmamalı. Oysa Kılavuz’a göre, piyasaya sunulan tüm taze sebze ve meyveler ”doğal” kabul ediliyor. “Organik”, “iyi tarım” veya “konvansiyonel”, yasal dayanağı olan ve ürünleri ayrıştıran/kategorize eden birer nitelikken, Kılavuz’daki “doğal” kelimesi, bunları aynı potaya koyan ve bu nedenle algı karmaşasına ve haksız rekabete yol açabilecek bir terim.

Son derece detaylı biçimde halk sağlığı, doğal varlıkların korunması, hayvan refahı gözetilerek kanunlaştırılmış; konvansiyonel tarım ve gıda ürünlerinde kullanılan birçok zirai mücadele ilacı, hormon, suni gübreler, işlemler ve gıda katkı maddelerinin yasaklandığı organik tarım ürünlerinin bile henüz ne anlama geldiği doğru biçimde algılanmamışken, halk arasında organik ürünlerden “daha sağlıklı” algısının yanı sıra, “insan eli ile yapılmamış”, “tabii”, “doğada rastlandığı gibi” anlamı çıkarılabilecek “doğal” kavramının gıdalar üzerinde kullanılması bu yönetmelik ve kılavuzun ilke, esas ve amaçları ile ters düştüğü gibi, haksız rekabet oluşturuyor.

Çiğ süt de doğal, UHT süt de!

Tüketiciyi yanıltabilecek bir diğer konu; çıkarılan çiğ süt tebliği de dikkate alındığında, herhangi bir pastörizasyon veya UHT işlemine tabi tutulmayan çiğ süte, UHT süte ve pastörize süte “doğal” denebilecek olması. Oysa çiğ süt, tüketici tarafından satın alındığı ana kadar herhangi bir işlemden geçmiyor. UHT sütlerin ise, üretimi sırasında yapılan ısıl işlemler sonucu doğal bileşenleri değişime uğruyor. Ayrıca çiğ süt işletmelerinin hastalıktan ari işletme olması zorunlu iken diğerleri için bu bir zorunluluk değil. Bu nedenle UHT sütlerde, çiğ süt ile birlikte doğal ifadesinin kullanılması tüketici açısından yanıltıcı oluyor.

“Doğal” teriminin pazarlama malzemesi olarak kullanılması yasaklansın

Yönetmeliğin amacına hizmet etmesi, haksız rekabetin önüne geçilmesi ve tüketici haklarının korunması açısından ilgili Kılavuz’da ve gerekiyorsa yönetmelikte bir an önce değişiklik yapılması gerekiyor. Yapılmasını önerdiğimiz değişiklikler;

1. Yukarıda sıralanan gerekçelerden dolayı “doğal” kelimesinin kullanımına hiçbir şekilde izin verilmemesi; Bölüm 1 Madde 5 ve Bölüm 2 Madde 1’in bu bağlamda yeniden düzenlenmesi.

2. Genel Uygulama Esasları Madde 3’e göre bir etiketin veya tanımlamanın yanıltıcı olarak kabul edilip edilmeyeceği değerlendirilirken gıdanın etiketlenmesi, tanıtımı, sunumu ve reklamı bir bütün olarak ele alınması gerektiğinden, “doğal” çağrışımı yapacak görsel malzeme kullanımına izin verilmemesi (örneğin, konvansiyonel süt ve süt ürünleri ambalaj ve reklamlarında, kapalı sistemde yetiştirilen inek yerine merada otlayan inek görseli kullanılarak yanıltıcı biçimde doğal algısı yaratılmasının önüne geçilmesi).

Gıda güvenliğimiz için imza topluyoruz.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’ne yukarıdaki taleplerimiz ile ilgili yazdığımız dilekçeye Müdürlük tarafından yapılan geri dönüşte, “Yönetmelik ve Kılavuzun esas amacı, dilekçenizde belirtildiği gibi tüketicilerin doğru bilgilendirilmesi olup, Kılavuzun revizyon çalışmalarında ”doğal” ifadesinin kullanımına ilişkin görüşleriniz değerlendirmeye alınacaktır” cevabını aldık. Bu konuya, gerekli hassasiyetin gösterilip, gerekli değişikliklerin yapılacağına inanıyoruz.

Konunun hassasiyetini göz önünde bulundurarak, görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmak için ve “doğal” teriminin tüketiciyi yanıltıcı bir pazarlama malzemesi olarak kullanılmasını durdurmak, sağlıklı gıda hakkı ve gıda güvenliği için Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na ve ona bağlı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’ne iletmek üzere imza kampanyası başlattık.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği

Buğday Derneği’nin başlattığı, ““Doğal” teriminin pazarlama malzemesi olarak kullanılması yasaklansın!” imza kampanyasında bu bağlantı üzerinden destek olabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Toplumsal Cinsiyet Odaklı Habercilik Konferansı 14 Mayıs’ta

Bağımsız İletişim Ağı (Bianet)/ IPS İletişim Vakfı ve KAOS GL’nin iki yıldır yürüttüğü “Toplumsal Cinsiyet Odaklı Habercilik” projenin son adımı, “Toplumsal Cinsiyet Odaklı Habercilik Konferansı” olarak düzenleniyor.

14 Mayıs’ta gerçekleşecek olan konferansta feministperspective.se Kadın Gazetesi kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Anna- Klara Bratt ile Kadir Has Üniversitesi’nden IPS İletişim Vakfı Eğitim Danışmanı Prof. Dr. Sevda Alankuş konuşmacı olarak yer alacak.

Konferansın moderatörlüğünü ise Kaos GL Medya ve İletişim Program Koordinatörü Yıldız Tar üstlenecek.

Konferans 17:30-21:30 saatleri arasında Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleşecek.

Katılım için [email protected] adresine mail gönderilebilir.

 

(Bianet, Yeşil Gazete)

Erkek egemen dünyada kadının da seçilme hakkı var, ısrarla talep ederse şayet – Menekşe Kızıldere

Böyle bir yazıya elbette ki 1903 yılında İngiltere’de ortaya çıkıp daha sonra etkileri tüm Dünya’ya yayılan ‘Süfrajet Hareketi’ni’ anarak başlamalıyım. Emmeline Pankhurst ve cesur kadın arkadaşları 1903-1914 yılları arasında Kadının Sosyal ve Politik Hakları Birliği çatısında tüm patriarkal şiddete rağmen kadınların sosyal ve politik hakları için cesurca mücadele etti. 1913’te bu hareketten Emily Davison erkeklerin belirlediği gündemde bir türlü yer bulamadıkları için, kadın haklarına dikkat çekmek için canını feda etti.

Emmeline Pankhurst

Ancak kadınların bu talebi ancak 25 yıl sonra 1928’de karşılık buldu ve kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etti. Canından, hayatının konforundan, mutluluğundan, evinden ve çocuklarından olmayı göze alan cesur kadınlar ile başladı bu süreç. Dünya’da çok az hareket bu denli bir adanmışlıkla başlamıştır. Kadınlar o kadar haklıydı ki başka bir şeyi görmedi gözleri elbette. Erkeklerin seçtikleri ve tercihleriyle, ikinci sınıf insan olarak yaşamaktansa bu sistemin getirdiği tüm güzel görünenleri ellerinin tersiyle iterek başladılar bu yola.

Türkiye’de ise 1934 yılında kadınlara bu hak verildi. Türkiye’de bu hak birçok gelişmiş ülkeye göre çok erken verilsede uzun yıllar kadınlar oy potansiyeli olarak görülüp, yönetici pozisyonlarda erkekleri seçedurdular. Hala bile parlamentodaki kadın temsiliyeti tatminkâr bir rakama ulaşmamıştır. Birçok siyasi parti kadın politikasını rakamlardan ibaret sanıp, samimi bir kadın politikası geliştirmemiştir. Genç kadınlar için siyaset bir istisnadır.

Biz de siyaseti orta yaşlı erkek işi olarak bildik. Oysa rahmetli babaannem ömrü boyunca sadece Behice Boran’a oy verdiğini, bunu da sırf kadın olduğu için yaptığını gururla anlatırdı. Sandıklar açıldığında Boran’a hep iki oy çıkarmış bizim kasabamızdan, biri parti temsilcisi biri de babaannemden. Ve bunu herkes bilirmiş. Bir seçim esprisi gibi görünse de babaannemin ki ömür boyu süren pasif bir protestoydu. Erkek siyasetini kendince böyle alt ediyordu.

Behice Boran

Tam 32 yıl sonra babaannemin bıraktığı yerden bu protestoyu devralıyorum. Bu kez sessiz ve pasif olmayacak. Size bugün bu yazıda düzene isyan eden genç bir kadın olarak kendimi anlatacağım. Bir karar aldım. 24 Haziran Seçimleri için aday adayı oldum. Bunun kısa hikayesini yazdım.

Hayatımda büyük bir karar alarak, ‘yetti artık karar alıcılardan yakındığımız, birinci derece işin içinde bulunup elimden geleni yerinde yapmak istiyorum’ diye bir adım attım. 24 Haziran 2018 seçimlerinde yarışmak muradı ile Halkların Demokratik Partisi milletvekili adayları listelerine girmek için evraklarımı verdim. Yani bir aday adayı oldum. Genç bir kadın olarak sonucu ne olursa olsun bu yarışta ben de varım demek için yapıyorum bunu.

Yıldım! Orta yaşlı beyaz erkeğin hegemonyasından yıldım! Siyaseti liyakat olmaksızın bu adamlardan görmekten bıktım! Ben daha eğitimli, daha yetkin ve daha kabiliyetliyken bu adamları dinlemek zorunda olmaktan bıktım. Böylece bu adamların erkek egemen düzenine kendi adıma baş kaldırıyorum! Buyrun evraklarım. Tüm kız kardeşlerimin de yerine ben de varım!

Bu romantizm uzun sürmedi başta annem ve babam olmak üzere aile büyüklerimiz kadın ve yalnız başıma ardıma kimseleri almadan bu işlere girişmemi şiddetle eleştirdiler. Annemle kavga ettik. İki kadının kıyasıya çarpışması. Orta yaşlı, düzeni korumak için mücadele veren, güçlü bir kadın ve karşısında her şeye ve herkese rağmen baş kaldıran genç bir kadın. Kadim bir kavga bu biliyorum. Üstelik benim ardımda milyonlarca genç kadın ve tüm ötekiler var. Düzen değişti. Şimdi bizim zamanımız başlıyor. Kimseye mikrofon vermeyen iktidarı doğal hakkı gören kim varsa pılısını pırtısını toplasın gitsin. İktidar kimsenin doğal hakkı değil. Modası da geçti zaten. Bayatladı.

Tüm ‘iyiliğimi isteyerek’ bana dur diyenleri dinlemiyorum. ‘Tek başına genç bir kadınsın, yapamazsın’ diyenleri dinlemiyorum. ‘Başına iş açılıri baş edemezsin’ diyenleri dinlemiyorum. ‘Başarısız olacaksın, boşuna kendini yoruyorsun, seni kim sallar’ diyenleri dinlemiyorum!

Hayatım boyunca sureti değişip, sesi değişmeyen bu dış sesleri dinleseydim başımı evimden dışarı çıkaramazdım. Kürt bir kadın olarak, zor bir coğrafyada, eğitim olanaksızlıklarına ve omuzlarımda fazladan bir yük olan disleksime rağmen liseyi bile bitiremezdim, mühendis olamazdım, master yapamazdım, çalışma alanımı değiştirmezdim. Zira çok doğru bir karardı. 19 yaşında genç bir kadın olarak bir bilet alıp dünyanın öbür ucuna gidemezdim. Dünyanın birçok farklı ülkesini görmezdim. Özetle şimdi ne olduysam onun yüzde biri bile olmazdım. Yani klasik bir kadın hikayesi olarak herkese ve her şeye rağmen kendimi var ettim. Ben bu oyunu iyi biliyorum. Tüm karşı çıkışlara karşı soğuk kanlı oluşum tam da bundan işte. Başarısız da olsam bu benim başarısızlığım olacak, başka birinin bana yaptırdığı veya yaptırmadığı bir şey değil. Üstelik ben sadece tam da var olmak adına bu adımı atıyorum. Bu adımı atmak benim muradım. Başarmak ? Ben zaten başardım.

Ben ne arzu ediyorum biliyor musunuz? Ekolojist ve feminist bir kadın olarak hem ekoloji hem toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde bir nefer olmak arzusundayım. Memleketimin kadınlarının dert ortağı, destekçisi, eli, kolu olmak arzusundayım. Haşa sesi olmak değil, bilhassa kendi sesleri daha gür çıksın diye sebep olmak arzusundayım. Kız kardeşlerimle omuz omuza toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele vermek arzusundayım. Her yaştan kadınları, lgbti bireyleri, engelli bireyleri ve tüm ötekileri toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde kapsayacak politikalar üretmek, kampanyalar yapmak arzusundayım.

Ekolojist bir kadın olarak ziyadesiyle yaralanan doğal varlıkların korunması, iyileştirilmesi için hem ulusal hem uluslararası yasa mevzuat ve hukuk araçlığı ile mücadele etmek arzusundayım. Kalkınma ve büyüme odaklı ekonomi politikalarına rağmen doğayı yaralamayan enerji politikası, iklim değişikliği ile mücadele politikası ve çevre politikası üretmek için tüm baskılara rağmen canla ve başla çalışma arzusundayım.

Van Gölü’nün bir çocuğu olarak, koruma kanununun çıkması için hem bilimsel bilgi hem politika üretmek boynumun borcudur. Bu borcu ödeme arzusundayım.

Ben sadece güzel şeyler istiyorum ve bunu başarmak için yetki talep ediyorum. Bunu yaparken karşımda erkekler değil, erkek egemen düzen ve onun tüm sahip çıkanları duruyor. Kadının seçilme hakkı talep edilmez ise yok. Ben talep etmiyorum gidip hakkımı alacağım diyorum. Sizlere de kadın adaylar ile dayanışma göstermenizi tavsiye ediyorum. Dünya başka türlü daha iyi bir yer olamayacak. Erkek egemenliğindeki yıkım ve adaletsizlik yetmedi mi artık?

Böylece aday adaylığımı duyurmuş bulunmaktayım. Bu seçimde kadın adayları da değerlendirirken şu yazdıklarım da aklınızda bulunsun.

24 Haziranda mecliste daha fazla kadın vekil görmek dileği ile!

 

Menekşe Kızıldere

Ekolojist, feminist Kürt kadın, kadın iklim değişikliği aktivisti ve kadın mühendis

HDP, Demirtaş’ın serbest bırakılması için AYM ve AİHM’e başvuracak

HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, 24 Haziran seçimlerinde aday gösterdikleri Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın seçim sürecinde serbest bırakılması için, YSK’ya başvuruda bulunmalarının ardından Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) de başvuracaklarını söyledi.

YSK’ya başvuru yaptıklarını ifade eden Beştaş, “Demirtaş’ın adaylığı çok değerlidir. Bu aynı zamanda demokratik siyasette ısrarın yansımasıdır. İkinci turda biz yine Demirtaş ile birlikte bu yarışa devam edeceğiz” dedi.

Beştaş TBMM’de dün basın açıklaması yapan Beştaş, cumhurbaşkanı adayı Demirtaş’ın cezaevinden çıkması gerektiğini savunarak şöyle devam etti:

“Kampanyayı bizzat yürütmesi için, serbest kalması için AYM’ye, AİHM’ye, yargılandığı mahkemeye başvuracağız. YSK’ya da seçimin adil özgür koşullarda yapılması için taleplerimizi sunacağız. Demirtaş bırakın televizyona çıkmayı fotoğraf gönderebilmek için bile bir çok bürokratik yolu aşmak zorunda.”

HDP’nin 24 Haziran erken genel seçiminde barajı aşıp aşmayacağına yönelik değerlendirmeleri de yanıtlayan Beştaş, “HDP baraj altında bırakılırsa bunun AKP-MHP koalisyonuna 70-75 vekil hediye etmek demektir” dedi.

 

(T24)

Dünya Sağlık Örgütü sigarayla eş değer 4 gıdayı açıkladı

Dünya Sağlık Örgütü, salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş etleri sigarayla bir tuttu, ‘Kanser riskini yüzde 20 artırıyor’ dedi.

Dünya Sağlık Örgütü, bütün salam, sosis ve sucuk gibi işlenmiş et ürünlerini sigarayla aynı düzeyde birinci kategoride kanserojen olarak ilan etti.

Bu yiyecekler her gün tüketildiği takdirde kanser riskini yüzde 20 artırıyor.

Salam, sosis ve sucuk gibi işlenmiş et sık tüketilmemeli

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği’nin KKTC’nin başkenti Lefkoşa’da düzenlediği “Ulusal Radyasyon Onkolojisi Kongresi”nde konuşan Dernek ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam, kanser gelişiminin önlenmesi ve hastalığın tedavi başarısı için şeker ihtiyacının pekmez, hurma ve incir gibi işlenmemiş gıdalardan aşırıya kaçmadan karşılanması, fruktoz içeren ürünlerden ve palm yağından uzak durulması, etin günlük alınması gerekenin üstünde yenilmemesi ile özellikle salam, sosis ve sucuk gibi işlenmiş etin sık tüketilmemesi gerektiğini söyledi.

Palm yağı zehir!

Kongrenin Bilimsel Program Sekreteri Prof. Dr. Gökhan Özyiğit de palm yağından da uzak durulması gerektiğini belirterek, şunları dile getirdi:

“Palm yağlarının, kanserli farelerde yayılımı 8-10 kat arttırdığını ve kanserin çok daha hızlı büyüdüğünü gösteren kanıtlar elde edildi. Dünya Sağlık Örgütü, bütün salam, sosis ve sucuk gibi işlenmiş et ürünlerini sigarayla aynı düzeyde birinci kategoride kanserojen olarak ilan etti. Bir maddenin kanser yapabilmesi için sürekli kullanılması önemli. Her gün maruz kalındığında, bağışıklık sistemi buna yetişemiyor ve temizleyemiyor. Nadiren yapılması halinde, kişinin düzgün bir bağışıklık sistemi varsa temizlik yapılabiliyor. Bu nedenle aşırıya kaçılmadan, mesela haftada bir tüketilebilir. Miktarlar da önemli. Kırmızı et için günde 100 gram, işlenmiş etler için 50 gramdır. Bunlar her gün tüketildiğinde yüzde 18-20’nin üzerinde kanser riski artıyor.”

Yoğurt zehri tutuyor

Kanser tedavisinde doğru beslenmenin önemine işaret eden Sağlam, doğal yollarla üretilmemiş ve işlenmiş bütün gıdalardan uzak durulması gerektiğini vurguladı.

“Hamur işleri yenmemeli, şeker hayatımızdan çıkarılmalı”

Yoğurdun, yiyeceklerin içindeki zehirleri tutarak kaynakları yenilediğini belirten Sağlam, “Hamur işleri kesinlikle yenilmemeli. Şeker hayatımızdan hemen hemen çıkarılması gereken gıdalardandır. Makul ölçülerde tüketildiğinde bal, meyve ya da pekmezden alınan şekerden bir zarar gelmez. O nedenle ‘şekerden tamamen uzak durulmalıdır’ diye bir düşünce tartışmalıdır” diye konuştu.

 

(Cumhuriyet)