Ana Sayfa Blog Sayfa 2553

Bu kaçıncı reform paketi?

Ekonomik yapı öyle kırılgan ki, tüm duvarın üstünüze çökeceğini hissederken elinin altındaki bir taşı yerinden oynatmaya cesaret edecek kişiyi bulmak zor olacaktır .

Ekonomi yönetimi geçtiğimiz hafta yeni ekonomik reform paketini açıkladı. Dolar ve faizin verdiği tepkilerden hareketle, yurtiçi ve yurtdışında tatmin edici bulunmadığı görülüyor. Komplo teorisi meraklısı bir grup iktisatçı dışında kimse bunu şaşırtıcı bulmuyor. 2009’dan beri bu kaçıncı paket?

İlk yıllar, şartları Türkiye dışında olgunlaşmış 2008 Küresel Krizi’nin ülkeye yansımalarını azaltmak amacıyla açıklanan paketler, son yıllarda giderek Türkiye yapımı krizlere yönelik açıklanmaya başladı. İlk dönemlerde yurtiçi talebi (dolayısıyla ekonomik büyümeyi) canlı tutmaya odaklanırken yapılan rant odaklı tercihler bir sonraki dönemin sorunlarını yarattı. Bunları aşmak için açıklanan paketler yeni sorunlar yarattı. Karabasan gibi ağırlaşarak devam etti bu süreç.  Ardı arkasına seçimler yaşanan ülkede, hükümetin “seçimleri kazanalım da sonra bakarız” yaklaşımı bugün yaşadığımız ekonomik, toplumsal ve ekolojik krizin taşlarını döşedi. Ama artık deniz bitti. Hazine’nin, bankaların talebi canlandıracak mali kaynakları kalmadı, 2009’da sağlam olan finansal sektör oldukça kırılgan bir yapıya büründü. Yeni kaynak bulmak lazım ama nasıl olacak bu? İşsizlik fonu kullanıldı, sıra kıdem tazminatlarına geldi.

Seçim odaklı paketlerin sisteme ettiği…

Bu arada bir müjde de tasarruflara yönelik açıklandı. Bireysel emeklilik sistemi zorunlu hale geliyor. Daha önce çok kez denendiği halde, ilk fırsatta çoğunluğun kaçtığı (sistem bırakın reel bir kazancı, birikimleri enflasyona karşı bile koruyamadığı için) bireysel emeklilik sistemini hükümet halka nasıl kabul ettirecek göreceğiz.  Yurtdışından gelen kaynağa daha yüksek faiz verirken, yerleşikleri enflasyona (o da TÜİK’in “iyimser” oranları) ezdiren ekonomi yönetimine halkın verdiği tepki TL’den dolara altına kaçmak oluyor. Yabancı para cinsinden mevduatlar rekor üstüne rekor kırdı. Ekonomi yönetimin manevra kabiliyetini oldukça düşüren bu gelişme yönetimin, ekonomik yapının birbirine bağlı bileşenlerden oluşan bir sistem olduğunu kavrayamadığını gösteriyor. Görünen, seçim kazanma odaklı ekonomik canlanma paketlerinin sistemin tüm işleyişini felç etmiş olduğudur. Ekonomi artık dikiş tutmuyor, kontrolden çıkmış vaziyette. Bu karanlık manzaranın yaratılmasında reform paketleriyle dağıtılan paraların ve onların yaydığı sinyallerin etkisi çok büyük. 

Bir rant dağıtma hikayesi: Enerji sektörü

Açıklanan reform paketinin temel unsurlarından biri de batık enerji sektörüne yapılması düşünülen suni solunum. Hükümet, çoğunluğu günümüzde rantabl olmadığı için işletilemeyen, dolayısıyla aldığı borcu geri ödeyemeyen sektörü kurtarmaya çalışıyor. Öncelikle biz bu kadar santrali neden inşa ettik sorusuna tatmin edici bir cevap verilmesi gerekiyor.

Enerji bürokrasisi bir tuhaf! EPDK, her yıl önümüzdeki 5-10 yıl içinde Türkiye’nin enerji talebi şu düzeyde olacaktır diye projeksiyonlarını yayınlar. Örneğin 2008’de yayınlanan projeksiyonda 2017’de Türkiye’nin 391 milyar Kwh enerji ihtiyacı olacağı belirtilmiş. Oysa 2017 geldiğinde gerçekleşen talep 295 milyar Kwh’de kalmış. Hedeflenenle gerçekleşen %33 şaşmış. EPDK bu başarılı performansını uzun bir süredir devam ettiriyor. 2000 yılında 2014’e ilişkin yapılan tahmin %48 sapmış. Bu projeksiyonlar sadece kağıt üzerinde kalsa bir sorun olmayacaktı. Ne yazık ki, bu projeksiyonları temel alan enerji yatırım teşvikleri sonucunda en iyimser tahminle üçte biri boşuna inşa edilmiş santraller, onlar için alınmış ama şimdi nasıl ödeneceği düşünülen dış borçlar, ve batık bir sektör var karşımızda.

Bu projeksiyonları hazırlayan, bunları doğru kabul edip bol keseden teşvik belgesi dağıtan bürokratlardan, nihayetinde bunlardan sorumlu bakanlardan hesap sormayı düşünen var mı?

Teşvik bağımlısı zombi ekonomi

Seçim kazanma endeksli reform paketleri ekonomik işleyişi bozdu, ülkeyi krize soktu. Bu kafayla yapılacak en iyi iş yeni bir reform paketi açıklamamak olacaktır.

Teşvik, vergi affı vs. bağımlısı hale gelmiş, zombileşmiş bu yapıyı daha fazla yaşatmanın anlamı yok. Pahalı tedaviyi kesip fişi çekmek gerekiyor. Elbette bunun kısa dönemde işsizliği daha da arttıracağını öngörmek gerekiyor. Ancak bu zombileşmiş yapı suni biçimde yaşatılırken de geleceğimiz nokta farklı olmayacaktır. Ne kadar erken o kadar iyi!

Peki, hükümet buna cesaret edebilir mi? Bu konuda pek umutlu değilim. Ekonomik yapı öyle kırılgan ki, tüm duvarın üstünüze çökeceğini hissederken elinin altındaki bir taşı yerinden oynatmaya cesaret edecek kişiyi bulmak zor olacaktır. İşin kötüsü, bekledikçe temelsiz yükseltilmiş duvar düzelmiyor, aksine yeni “reform paketleri” ile daha da sorunlu hale geliyor.

Belediyeciliği Yeşil’lendirmek (1/3)

Yeşil; ya da en azından doğaya daha az yük olacak ve onun yükünü omuzlamasına yardımcı olacak belediyecilik yapmak için, belli siyasi tercihler yapmanız ve bu tercihlere bağlı olarak da belli yönetim kalıplarından vazgeçmeniz gerekmekte.

En sonunda seçim süreci tamamlandı. 90 gün propaganda 20 gün sayım ile tamamlandık bu dönemi. Şimdi sıra esas konuya geldi: Kentleri nasıl yöneteceğiz? Seçim öncesi adayların dağıttıkları kitapçıklara, attıkları tweetlere baktığımızda hemen hemen aynı şeyleri söylediklerini gördük. Adayın/partinin ismini ya da logosunu kapattığımızda bazı vaatlerin hangi parti tarafından dile getirildiğini anlamak artık çok güç. Bunun iki sebebi var. Bunlardan ilki neredeyse tüm adaylar “Catch’m All” yani “Herkesi yakala” partisinin üyesi olmuş durumdalar. Geldikleri siyasi düşüncenin, tabii eğer varsa, hayattaki getirileri üzerine düşünmek yerine; tüm siyasi düşüncelere hitap etme istekleri ağır basmış durumda. İkinci neden de biraz bununla bağlantılı. Adaylar ya da ekipleri oturup akıllarına gelen en güzel vaatleri yazmayı bir siyaset yapma biçimi olarak seçmiş durumdalar. Seçilemezlerse “Bu mükemmel programa rağmen” seçilememiş olacaklardı; seçilirlerse de “beş yıl sonra kim neyi hatırlayacak?” ilkesinin geçerliliğine güvenerek hareket edeceklerdi.

‘Tüm seçmene hitap etmek’

Sonunda hemen hemen hepsi böyle yaptı. Tüm seçmene hitap eden adaylarımız; kendi siyasi yapılarına uygun olsun olmasın akla gelebilecek en güzel maddeleri arka arkaya sıraladılar. Şanslı ve vicdanlı (ya da şanssız) olanlar şu anda makam odalarında o maddelere bakıyorlardır. Fakat işin böyle yürümediği bir alan var. Adına ne derseniz; yeşil belediyecilik diyelim çevre diyelim, doğa diyelim, iklim değişikliği diyelim… Bu alan böyle yürüyebilecek bir alan değil. Çünkü yeşil belediyecilik yapmak için, en azından doğaya daha az yük olacak ve onun yükünü omuzlamasına yardımcı olacak belediyecilik yapmak için, belli siyasi tercihler yapmanız ve bu tercihlere bağlı olarak da belli yönetim kalıplarından vazgeçmeniz gerekmekte. Ve daha da önemlisi bu sadece bir alanda kendi kendine yürüyebilecek bir anlayış değil. Tüm yönetime bu filtreyi uygulamanız gerekmekte. Herkesin elinden düşürmediği fotoğraf uygulamaları gibi… Fotoğrafın sadece bir noktasına filtre uygulayacak dönemi geçtik. Artık ya tüm fotoğrafı bu şekilde göreceğiz ya da görecek bir fotoğrafımız kalmayacak.

‘Araya yeşillik atmak’

Elbette seçim programlarına bu konuyu bu genişlikte yazan aday sayısı çok az. Genel eğilim ulaşım politikası aynı şekilde devam ederken; konut politikası hiç hız kesmezken; şehrin planlaması bu yönde düşünülmezken araya biraz “yeşillik” atmak şeklinde. Bu tabii ki böyle olmaz ve olmayacak da. Belki 30 yıl önce bu düşünülebilirdi. Parklar yapmak; yeşil alanları çoğaltılmak ilerici bir hamle sayılabilirdi. Fakat artık durum çok daha ciddi; süreç çok daha karmaşık halde. Bakın basit bir istatistik: “Türkiye’de 2017 yılında 598, 2016 yılında 654, 2015 yılında ise 731 meteorolojik afet gözlemlendi. MGM verilerine göre de bahsi geçen bu üç yıl, 1940’lardan beri ülke tarihinde en çok meteorolojik afetin görüldüğü yıllar olarak ön plana çıkıyor. Bu afetlere dair diğer bir çarpıcı veri ise karakteristikleri konusundadır. Son üç yılda Türkiye’deki afetlerin ortalama %80’inden fazlası fırtına, şiddetli yağış/sel ve dolu afeti olarak gerçekleşti.” Durum bu kadar ciddi ve acil.

İklim değişikliği ile mücadele merkezi olarak kentler

Neresinden bakarsak bakalım çok çıplak bir gerçek var: Bu afetlerin nedeni de kentler; yaşandığı yerler de kentler. O zaman 2019 yılında belediyecilik alanında yapılacakların iki ayağı var. Öncelikle bu afetlerin nedeni olmayı kesmeye çalışacak kentleri yönetenler. Yani iklim değişikliği ile mücadelenin merkezi olacaklar. Unutmayalım, iklim krizini derinleştiren salımların %70’i kentlerimizden kaynaklanıyor. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre de Dünya çapında en yüksek karbon ayak izi olan 100 kent (İstanbul bu 100 kent arasında 26., Ankara ise 80. sırada) küresel karbon ayak izinin %18’inden sorumlu durumda. Şayet günümüzdeki kentleşme eğilimimizde ve kentlerde tükettiğimiz enerjiyi kullanma pratiklerimizde değişim olmazsa 2050 yılına kadar kentsel enerji kullanımı 2005 seviyesine göre üç kat artacak. Bu artışa bir de fosil yakıt endüstrisine bağlılığımız eşlik ederse iklim krizi katlanarak derinleşecek. (https://350turkiye.org/kent/) İkinci ayak ise iklim değişikliğinin etkilerine kentleri hazırlamakla sorumlu yöneticilerimiz. Çünkü şu anda dursak bile afetler hemen durmayacak. Yine yaz çok sıcak geçecek; kış bir türlü bitmek bilmeyecek ve biz düzensiz ama sık olacak şekilde sellerle, fırtınalarla karşılaşacağız. 20 yıl önce tropik bir hoşluk olan hortumları daha sık şekilde sahillerimizde göreceğiz.

Şu anda yapılacaklar belli. Azaltım ve uyum. İkinci yazının konusu azaltım, son yazının ise uyum olacak. Çağdaş belediyeciliğin bu iki gereğini kentlerimizde uygulamak için fazla zamanımız kalmadı.

Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete

‘Saf’ vizyonda

Büyük kentlerdeki vahşi kentsel dönüşüm uygulamalarını konu edinen ‘Saf’ filmi, vizyona girdi. Filmini “dönüşen şehir değil, biziz” düşüncesiyle ele aldığını söyleyen yönetmen Ali Vatansever, “Günümüzün kutuplaşmış atmosferini iyi hikayelerin yumuşatacağına, birbirimize dokunmanın yine hikayeler sayesinde olacağına inanıyorum” dedi.

‘Saf, gecekonduda yaşayan bir çiftin, mahallede çıkan kentsel dönüşüm söylentileri sonrasında değişen hayatlarını konu ediyor. “El Yazısı” filmi ile tanınan Ali Vatansever’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmin başrollerini Saadet Işıl Aksoy ve Erol Afşin paylaşıyor. Senaryosu da Ali Vatansever’e ait olan filmin kadrosunda Onur Buldu, Ümmü Putgül ve Kida Ramadan gibi isimler yer alıyor.

Bu hafta sonu oyuncular da sinemada

Bu hafta sonu gerçekleştirilecek iki gösterime yönetmen ve oyuncular birlikte katılacak. 20 Nisan Cumartesi, saat 19.00’da Kadıköy Rexx Sineması’nda filmin oyuncularından Ümmü Putgül, 21 Nisan Pazar günü saat 17.25’de ise  Nişantaşı City’s Sineması’nda Onur Buldu, izleyicilerle birlikte filmi izleyip ardından soruları yanıtlayacak.

Çocuklarla herkes için – Başak İncekara

Mekansal anlamda çocuk çalışmaları günümüzde giderek artıyor.  Çocuk farklı disiplinler içerisinde literatür anlamında daha görünür olmaya başlarken, buna ters düşecek şekilde kamusal mekanda görünürlüğü giderek azalıyor. Artık sokaklarımızda oynayan çocuklar göremiyoruz. Çocukları kabul eden mekanlar giderek özelleşiyor ve çoğu zaman oyun oynamak, zaman geçirmek için ebeveynler tarafından korunaklı iç mekanlar tercih ediliyor. Sokaklarımız, kentlerimiz günden güne çocuk-mekan etkileşimine olanak sağlayamayacak bir yapıya eviriliyor. Halbuki kentin çocuklar için ayrı bir önemi var. Çocuk, kentsel çevresini izler, deneyimler, öğrenir.

Kimin için tasarım?

Mekanlarımızı kimler için nasıl tasarlıyoruz sorusu yıllardır farklı platformlarda tartışılıyor ve dönemlere göre tasarım çalışmaları anlamında bazı gruplar daha görünür ve dikkat  çekici oluyor.

Vitruvius adam

Mekansal tasarım tarihi oldukça eskiye dayanmakla beraber aslında beden olarak insanın odak noktaya alınması Da vinci’nin Vitruvius adamına dayanır. Da vinci Vitruvius adamı ile insan vücudundaki oranlara dikkat çeker ve sağlıklı bir erkek bedeni oranları ile mimari yapılardaki estetik oranlarını belirler.

Modular adam

Beden ve içinde bulunduğu mekanı Da Vinci Vitruvius adam ile güzelliğe erişmek için sayışallaştırılırken yıllar sonra Le corbusier’in Modular adamı, Vitruvius’un bir modifiyesi olarak mekan tasarım süreçlerinde yerini almıştır. Bu bedenler her ne kadar birbirlerinden farklı da olsalar ortak yanları sağlıklı erkek bedenleri olmalarıdır.

Günümüzde mekânsal tasarım süreçlerinde kullanılan tasarım standartlarının bir çoğu ise Ernst Neufert’in 1936 yılında ilk olarak basılan kitabı ‘Yapı Tasarım’ kaynağına dayanır. Biz tasarımcılar, projelerimiz bu standartlara ve mesleki mevzuatlarımıza sayısal olarak uyduğu kadarıyla başarılı projeler ürettiğimizi varsayarız.

Neufert

Peki biz bir kadın, bir engelli, bir yaşlı, bir çocuk olarak bu çemberin içinde Vitrivius adamı kadar rahat edebiliyor muyuz? Hepimiz için daha yaşanabilir bir mekan kurgusu yaratabilir miyiz? Bu noktada çocukları dinlemenin farklı bir yanı var.

Norm yerine deneyim

En başına dönecek ve  Vitruvius adamının odağa alındığı çemberin içine bir çocuk koyacak olursak ne yapar?

Deneyimlerime dayanarak diyebilirim ki çocuğun yapacağı ilk şey çember içerisinde durmayı reddetmek olacaktır. İkinci olarak hareket edecektir: Çemberin çevresinde koşacak, yuvarlanacak veya oyun oynayacaktır. Yani  “eylem” ile mekanı kendi bedenine göre yeniden tanımlayacak ve tamamlayacaktır. Son olarak da çembere tırmanacak, belki kenarında sallanacak, belki de yalayarak tadına bakacaktır. Çocuk birçok projenin öznesi olarak manipülasyona çok açık olmakla beraber bu derece etkili bir araçtır. Vitruvius’un çemberini eğmekte, Modular Man’ı görmezden gelmekte, Neufert’i rahatsız etmekte ve toplumsal normları kırmaktadır. Çocuklar ile yetişkinler arasında mekan ile kurulan ilişkide en büyük farklardan, dolayısıyla da potansiyellerden biri, çocuğun normlar yerine deneyimler ile mekanla ilişkilenmesidir. Çocuk, mekanın simgesel sembollerinden bağımsız olarak bedensel, duyusal, rastlantısal hareket eder. Onun normlardan bağımsız, fiziksel ve sosyal çevresi ile ilişkilenme biçimi kamusal alanlar adına tasarımcıların göz önüne alması gereken bir potansiyeldir.

Özellikle son 10 yılda biz yetişkinler olarak giderek betonlaşan, kentsel dönüşüm projeleriyle kocaman bir inşaat alanına dönüşen, yüksek ses, hava kirliliği gibi sorunları birebir sokağımızda soluduğumuz, yollarında güvende hissetmediğimiz, sınır elemanlarıyla kapatılan yollarla karşıdan karşıya geçmeye dahi izin vermeyecek kadar araç odaklı, toplumsal karşılaşmalara izin veremeyecek kadar ayrık kentsel mekanlar tasarladık. Üretilen projelerin büyük hedeflerini ve reklam söylemlerini bir kenara bırakırsak, belki de bedenlerimize ve ruhumuza en iyi gelecek kentler yaratmanın cevabı çocuklardadır. Ve tam da bu sebepten sadece 23 Nisan’da değil geri kalan 364 gün için de biz yetişkinler olarak çocuklar için aktif ifade alanları yaratmalıyız.

Bütün çocukların Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Buz parçası üzerinde sürüklenen kutup ayısı 700 km uzaklıktaki köye indi

Rusya’nın Kamçatka yarımadasındaki bir köyde, buz parçası üzerinde 700 kilometre sürüklendiği tahmin edilen bir kutup ayısı bulundu. Sürüklenirken yön duygusunu kaybettiği belirtilen hayvanın bu hafta sonunda uyuşturularak helikopterle geldiği yer olan Çukotka’ya götürülmesi planlanıyor.

Sosyal medyada paylaşılan bir videoda Tiliçiki adlı köyde yiyecek arayan bitap durumdaki hayvanın insanların arasından geçtiği görülüyor. Siberian Times gazetesi, Umka adı verilen ayıya hem köylülerin hem de bölgedeki polisin yardım ettiğini yazdı.

Didim VegFest başladı

Bu yıl üçüncü kez gerçekleştirilen Didim VegFest başladı. Buca’nın Karacaağaç köyünde yapılacak Neşeli Otlar Festivali de pazar günü beşinci yaşına giriyor.  

Aydın’ın Didim ilçesinde, 3’üncü kez düzenlenen ‘Didim VegFest’ başladı. Apollon Tapınağı’nın yanı başında çeşitli etkinliklerin düzenleneceği festival, 4 gün sürecek.

Uzmanların katılımıyla panellerin gerçekleştirileceği, yerel lezzetlerin sunulacağı, atölye çalışmalarının ve yarışmaların düzenleneceği festivalde konserler de verilecek.

Festivale toplam 200 binin üzerinde ziyaretçi beklediklerini belirten Didim Belediye Başkanı Ahmet Deniz Atabay, “Ege sadece tarihiyle değil, kendine özgü mutfağıyla da büyük bir mirasa sahip. Biz bir festival aracılığıyla bu mirasa sahip çıkıyoruz. Bunu yaparken de yine güzel bir amaca hizmet ederek hayvanların da bir can taşıdığını bizler gibi hissettiğini anlatmaya çalışıyoruz. Festivalin amacına ulaştığını sosyal medyadan, sokaktaki insanların ilgisinden görebiliyoruz. Festival büyüyerek gelişmeye devam edecektir” dedi.

Neşeli Otlar Festivali, beş yıldır Buca’ya bağlı Karaağaç Köyü’nde yapılıyor.

Neşeli Otlar 21 Nisan’da

İzmir Buca’ya bağlı Karacaağaç Köyü’nde bu yıl beşinci kez “Neşeli Otlar Festivali” düzenlenecek. 21 Nisan’daki festivalde bölgeye özgü otlar ve bu otlardan yapılan yemekler tanıtılacak.

Köy muhtarlığının ev sahipliğini yapacağı festival, bu Pazar saat 11.00’de başlayıp saat 19.00’a kadar sürecek. Festivalde, köylünün ürettiği organik zeytinyağı ile hazırlanacak yemekler katılımcılara sunulacak. Köyde yetişen ürünlerinin satışının da gerçekleşeceği festivalde konserler ve gösteriler de yapılacak. Karaağaç Mahallesi Muhtarı Dursun Atagün tüm İzmirlileri festivale davet ettiğini söyledi.

Çorlulu aileler Adalet Nöbeti’nde

Çorlu’daki tren kazasında yakınlarını kaybeden aileler, adliye önünde adalet nöbetine başladı. Yalnızca 4 kişi hakkında dava açılmasına ve asıl sorumlularla ilgili hiçbir şey yapılmamasına tepki gösteren aileler ‘Bu işin peşini bırakmayacağız’ dedi  

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 25 kişinin yaşamını yitirdiği, 338 kişinin de yaralandığı tren kazasında gerçek sorumluların gizlendiği ve aklanmaya çalışıldığını söyleyen aileler, Çorlu Adliyesi önünde Adalet Nöbeti’ne başladı. Sabah saatlerinde adliye önünde bir araya gelmek isteyen aileler, polis engeliyle karşılaştı. Daha sonra grubun basın açıklaması yapmasına izin verildi. Aileler, bugünden itibaren hafta içi her gün 10.00-12.00 saatleri arasında Çorlu Adliyesi’nde bir araya gelip eylem yapacaklarını duyurdu.

8 Temmuz 2018’de meydana gelen kazayla ilgili başsavcılık tren şefi ve 2 makinist hakkında dava açmış, siyasetçiler, bürokratlar ve TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermişti. Sadece 4 kişi hakkında dava açılması kararına isyan eden aileler, Çorlu Adliyesi önünde eylem yapma kararı aldı

Acımıza acı eklendi

Aileler adına yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Savcılık en alt düzeyde sorumluluğu bulunan sadece 4 kişiye dava açılmasına karar verirken, diğer tüm sorumlular için takipsizlik kararı vermiştir. Bu durum adalet arayan, adalet beklentisi olan biz aileleri derinden sarsmış ve acımıza bir acı daha eklemiştir. Acısını içine gömüp mahkeme koridorlarında adalet arayan, tüm sorumluların tespit edilip yargılanmasını isteyen bizler açısından bu kararın kabul edilmesi mümkün değildir. Bu karar gerçek sorumluları gizleme ve aklama anlamına gelmektedir. Buna sessiz kalmayacağız. Hiçbir zaman da susmayacağız. Bu hukuksuzluğa asla izin vermeyeceğiz. Çorlu tren katliamında yaşamını yitirenlerin, yaralananların aileleri olarak, hukuka ve vicdana aykırı bu kararın değerlendirileceği ve kaldırılacağı güne kadar her gün Çorlu Adliyesi önünde adalet taleplerimizi haykıracağız ve bu işin peşini asla bırakmayacağız.”

CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer de ailelere destek vermek üzere Çorlu Adliyesi’ndeydi. Yüceer, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımında “Çorlu tren faciasının üzerinden 286 gün geçti. Sorumlular hala yargılanmadı. Katliamın üzeri örtülmesin diye Çorlu Adliyesinde adalet nöbetimize başladık. Tüm sorumlular yargılanana kadar peşini bırakmayacağız.” dedi.

Bir yanda kuraklık riski, diğer yanda sel, fırtına

Almanya’da kuraklık riski, Ren Nehri’nin gemi taşımacılığına kapatılmasını gündeme getirdi. İskoçya’da şiddetli kış ve ardından gelen ülkenin en sıcak yazı nedeniyle bir yılda 450 bin koyun öldü. Hindistan ve Pakistan fırtına, aşırı yağış ve sellerle boğuşuyor.

Avrupa’da bir kuraklık dönemi daha yaşanırsa, ülkenin ticari can damarı olan Ren Nehri’nin gemi taşımacılığına kapanabileceği bildirildi. Artan kuraklık riskine dikkat çeken Alman subilim uzmanları, önümüzdeki birkaç ayın yağmur ortalamasının belirleyici olduğuna dikkat çekti.

Geçtiğimiz kış ülkede yaşanan etkili kar yağışları, nehrin çok yüklü gemiler için bile Mart ayında kullanılmasına izin vermişti. Ancak Ren’in en sığ bölgelerinden biri olan Kaub’taki su seviyesi, geçen yılın en kurak mevsimine göre, bu yıl yüzde 20 daha düşük ölçüldü. Yeraltı su havzalarında hala geçen yılın sıcak hava dalgasının etkileri görülürken, nehri beslemeye yardımcı olan buzullar da küçülüyor.

Münih Üniversitesi’nden buzul uzmanı Wilfried Hagg, “Buzullar, yağış eksikliğini telafi etmek için artık çok küçük” dedi. Bilim insanları 2018 sıcak hava dalgasının olağandışı olmakla beraber, yeni bir kuraklık dönemini tetikleyeceğini ve bunun da bu yıl olması olasılığını dışlamıyor. Kimya devi BASF SE ve çelik üreticisi Thyssenkrupp AG dahil, çok sayıda şirket, geçen yılki kötü tablonun tekrarlanması için hazırlık yapıyor.

Düşük Ren nehri seviyelerinin, buzulların küçülmeye devam etmesiyle daha sık gerçekleşmesi bekleniyor. ETH Zürih’in yayımladığı bir araştırmada, Alp dağları buzullarının 2100 yılına kadar yok olabileceğine, yaz aylarında ise Ren’in tamamen yağmur seviyesine bağlı kalacağına işaret edildi. Şimdiden önlem almak isteyen Alman yetkililer, nehrin akışını artırmak için dibini taramayı planlıyor. 

Üç ülkenin can damarı

Ren nehrini, buzul akıntısı ve yağmurlar besliyor, ancak buzulların katkısı son yıllarda iyice azaldı. İsviçre’de yapılan çalışmalar, Alplerden gelen buz akışlarının 1973 ile 2010 yılları arasında neredeyse yüzde 30 azaldığını belirledi. İsviçre Federal Hava Durumu Ajansı’ndan Stephan Bader’e göre buzulların küçülme eğilimini tersine çevirmek için ortalamanın üzerinde kar yağışı olan kışların on yıllarca sürmesi gerekiyor.

İklim değişikliği yüzünden uzun süreli kurak hava koşulları olasılığının arttığını söyleyen Alman uzmanlar geçen yılki kuraklığın ardından yeraltı su havzalarının tamamen dolmamasından da endişe duyuyor.

İskoçya: Bir yılda 450 bin koyun öldü

İskoçya’da olağandışı hava koşulları yüzünden, geçtiğimiz yıl içinde yaklaşık 450 bin koyunun öldüğü bildirildi. Uzmanlar geçen yıl şubat ve mart aylarında ülkeyi vuran soğuk hava dalgası yüzünden, koyunların derin karda boğulduğunu belirtti. Uzun ve çok soğuk kışın ardından gelen ülkedeki en yüksek sıcaklıkların kaydedildiği yaz aylarının da hayvanların sayısında düşüşe neden olduğu kaydedildi. Ülkedeki koyun sayısı iklime bağlı değişiklikler yüzünden bir yıl içinde 7 milyondan 6,6 milyonun altına düştü.

 Et sektörünün yetkilileri, bu durumun daha yüksek kırmızı et fiyatlarına yol açacağını belirtiyor.

Pakistan: Dolu, kum fırtınası, aşırı yağış

Pakistan Ulusal Afet Yönetimi Ajansı, şiddetli yağışlarda 49 kişinin hayatını kaybettiği, 176 kişinin yaralandığı belirtildi. Dolu yağışı ve kum fırtınasının da görüldüğü ülkede 3 gündür devam eden yağışlar nedeniyle 117 evin yıkıldığı öğrenildi.

Şiddetli yağışlardan en çok etkilenen ülkenin kuzeybatı kesiminde 33 kişinin, güneybatıdaki Belucistan eyaletinde 11 kişinin ve güneydeki Sind eyaletinde 5 kişinin öldüğü kaydedildi. Şiddetli yağış ve rüzgar nedeniyle ağaçların, tabelaların ve elektrik direklerinin devrilmesi sonucu çok sayıda kişi yaralanırken, elektrik çarpması sonucu ölenler olduğu da belirtiliyor. Pencap eyaletinde, dolu yağışı ve sel nedeniyle buğday tarlaları da zarar gördü.

Pakistan meteoroloji yetkilileri, ilerleyen günlerde ülkenin birçok bölgesinde daha fazla yağış ve fırtına beklendiği konusunda uyarıda bulundu.

Hindistan’da aşırı yağış: 47 ölü

Hindistan’ın orta ve batı bölgelerinde etkili olan şiddetli yağış, fırtına ve yıldırım nedeniyle 47 kişi yaşamını yitirdi. Hint yetkililer, Rajasthan eyaletinde etkili olan fırtına ve yıldırım isabet etmesi sonucu en az 24 kişinin öldüğünü söyledi. Madhya Pradeş eyaleti Başbakanı Kamal Nath da eyaletteki şiddetli yağış ve fırtınada 10 kişinin yaşamını yitirdiğini söyledi. Gujarat ve Maharaştra eyaletlerinde meydana gelen fırtınada da 13 kişi öldü.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi, sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımda, fırtınada hayatını kaybedenlerle ilgili büyük üzüntü duyduğunu dile getirdi. Modi, durumun yakından takip edildiğini vurguladı.

İstanbul Büyükşehir Belediye’sinde çarşı karıştı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu ‘seçim-mazbata’ arası tüm kayıtları istedi. AKP’li Meclis üyeleri itiraz etti, yürütme durduruldu

İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu belediye şirketlerinden, seçim gününden mazbatasını alıp göreve geldiği güne kadar olan 18 günlük süreye ilişkin tüm mali tablolar, kasa sayım tutanakları, çekler, menkul kıymet ve varlıklar, banka, tapu ve araç kayıtlarını istedi. İmamoğlu, oyların yeniden sayım sürecinde, mazbatasının olağanüstü bir itirazlar süreciyle kendisine verilmemesine ilişkin konuşurken, ‘belediye içinde bazı belgelerin yok edildiğine dair duyumlar aldıklarını’ söylemişti.

İndependent Türkçe’nin haberine göre, İmamoğlu, Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu’nda çalışan iki müfettiş görevlendirerek, bu müfettişlere, belediye çalışanı veya dışarıdan görevlendirilecek üç uzmanla birlikte belediyenin elektronik veritabanında inceleme yapma ve veri tabanını kopyalama yetkisi verdi.Başlatılan incelemenin sadece veri tabanlarıyla sınırlı olmadığı, İmamoğlu’nun 18 Nisan’da belediye şirketlerine bir yazı göndererek birçok bilgi ve belge istediği öğrenildi.

Banka kayıtları da istendi

Seçim günü olan 31 Mart ile yazının gönderildiği 18 Nisan arasını kapsayacak şekilde banka mevcudu tespit tutanaklarını isteyen İmamoğlu, tapuda kayıtlı taşınmazları, belediyeye kayıtlı araçların listelerini, araçların kimler tarafından kullanıldığını, masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar ile tablet ve cep telefonlarının ve bunların tahsis edildiği kişileri, memur, sözleşmeli memurların listelerini de talep etti.

Karşı hamle

Ancak akşam saatlerinde Büyükşehir Belediye Meclisi’nin AKP’li üyeleri Yüksek Akyol ve Ömer Faruk Kalaycı, yürütmenin durdurulması talebiyle mahkemeye başvurdu. İstanbul 4. İdare Mahkemesi de İmamoğlu’nun belediyenin dijital veri tabanının kopyalanması talebinin yürütmesini durdurdu.

Mahkeme ara kararla İmamoğlu’nun talimatında kopyalama işleminin hangi sebeple istendiğinin belirtilmediği ve kopyalama işlemine neden ihtiyaç duyulduğunun mahkemeye bildirilmesini istedi.

Başkent’te LGBTİ yasağı kalktı

Ankara’da  istinaf mahkemesi, valiliğin 2017’de LGBTİ etkinliklerine getirdiği süresiz yasağı kaldırdı. Kararda, ‘etkinliklere tehdit varsa yasak yerine emniyetin sağlanması gerekir” denildi.

Ankara Bölge İdare Mahkemesi valiliğin Ekim 2017’de LGBTİ etkinliklerine getirdiği süresiz yasağı kaldırdı. Kaos GL Derneği, süresiz yasağa karşı Ankara 2’nci İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı. Mahkeme davayı incelemeden reddederken, dernek istinafa başvurmuştu.

Kaos GL’de yer alan habere göre istinaf mahkemesi, yasağın kaldırılması yönünde karar verdi. Kararda, OHAL’deki yasağın süresi ve sınırının belirsiz olduğuna vurgu yapılarak ‘eğer etkinliklere tehdit varsa, yasak yerine emniyetin sağlanması gerektiği’ kaydedildi. Yasaklanan etkinlikler arasında LGBTİ derneklerinin sergi, söyleşi, tiyatro ve film gösterimleri yer alıyordu.

Öte yandan valilik, benzer bir kararı Ekim 2018’de de almıştı. Bu yasağa ilişkin yargı süreci ise devam ediyor.

BÜ 7. Onur Yürüyüşü Gerçekleşti

Bu arada Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün (BÜLGBTİ+) düzenlediği 7.Onur Haftası kapsamındaki Onur Yürüyüşü de önceki gün yapıldı. Bu yıl yedincisi düzenlenen yürüyüş için Güney Kampüs’te bir araya gelen öğrenciler, “Ankara’ya yasak dediniz, biz de ODTÜ Onur Yürüyüşü’nü Her Yere Taşıdık” yazılı pankart taşıdı.

Burada okunan basın açıklamasında şu ifadeler yer aldı: “Altını bir kez daha çizmek istiyoruz ki bizler şehrin ve bu okulun bir yerinde değil her yerindeyiz, bir gün değil her gün sesimiz çıksın istiyoruz. Boğaziçi LGBTİ+ Onur Haftası’nın 7. yılını kutluyoruz, gurur duyuyoruz. Bir kez daha diyoruz ki ‘Alışın, Burdayız, Gitmiyoruz! Kudurun ayol!’”