Ana Sayfa Blog Sayfa 2548

Bize ortak hedef gerek

Bize bir kenetleyici gerek. Hedef mi olur, kişi mi olur, kurum mu olur, ya da hepsi mi bilmiyorum ama biz Çevre, Ekoloji, Yaşam Alanı ya da her ne diyeceksek bunun adına, işte bunun bir politikadan çok bir Yönetim Şekli olması için, her politikanın üzerine oturduğu bir temel haline gelmesi için ortak hedef ve mücadele gerek.

Finike’ye bağlı Kızılcık Yaylası’nda sedir ve çam ağaçlarından oluşan ormanlık alan. 12 taşocağı çalışıyor, 13’üncü yolda

Profesyonel, sivil toplumcu, siyasetçi ve gazeteci olarak içinde oldum ekoloji mücadelesinin. Şimdi geriye dönüm baktığımda, görüyorum ki, AKP İktidarının kendini tanımladığı dönemlerle benim geçişlerim de aynı olmuş.

İktidarın kendisini çırak tanımladığı 2000’li yılların başında, benim de profesyonel yönetici olarak çalıştığım alanlarda, daha çok “Çevre” diye ifade ettiğimiz “Ekoloji”, birer ikişer gündemimize düşmeye başlamıştı. Özellikle AB Uyum süreci ile bazı mevzuat değişiklikleri, “sürdürülebilirlik” kavramı, “temiz enerji” “alternatif enerji” gibi kavramlar özel sektörün iştahını kabartırken, danışmanlara önemli bir alan açıyor, bunların denetlenmesi ile ilgili kurumlar kuruluşlar da mütevazı itirazlarını ortaya koyuyorlardı. Ama yaklaşan büyük yıkımın seslerini de duyanlar vardı.

Yıkımın düzenlemeleri

AKP iktidarının bugünkü ekolojik yıkım tablosunun tuvalini ortaya koyduğu yıllardı bunlar. Madencilikle, taş ocakları ile ilgili düzenlemeler, su kaynaklarının kullanımının özelleştirilmesi gibi yasalar bu dönemlerde şekillendirildi. O zamanlar ben de uluslararası taşımacılık alanında çalışırken “Yeşil Araçlar” diye tabir edilen TIR’larla tanışmış, HES’lerin “temiz enerji” olduğu algısı yaratılan yıllarda özel sektöre danışmanlık yaparak geleceğe bir felaket hazırlandığına tanık olmuş, uluslararası bir sosyal girişimcilik örgütünde Brezilya, Hindistan, Afrika Ülkeleri’nde bir gün Türkiye’de de karşılaşacağımız sorunlarla savaşan aktivistlerle karşılaşmış ve bir yandan da serbest zamanlı çalıştığım bir dergide dosya haberler yapmaya başlamıştım. Gelen felaketin boyutunu tam olarak göremesem de, biriktirdiklerim bazı şeylerin hiç de iyi gitmeyeceğine haber veriyordu. Bu yıllar iktidarın “kalfalık” dönemi diye tanımladığı yıllardı. Kendilerini toplumun önemli bir kesimine kabul ettirmiş, AB ile seviyeli bir ilişki başlatmış, özellikle her alanda sivil toplumun bilgi birikimine danışır olmuştu. Ne güzeldi! Ama Tremor* hissedilmeyecek gibi değildi.

Buz gibi ter döktüm

Bir örnek vereyim: 2007 yılı sonuydu. Fortune Türkiye dergisi için, o günlerde fiyatları çok yükselen Metal Madenlerle ilgili bir dosya haber yapıyordum. Dönemin MTA Genel Müdürü röportajda “Ben 2005’te geldim, bir baktık ki MTA birçok tetkik rapor hazırlamış ama sandıklarda (arşivi kastediyor) saklıyor, kimse faydalanamıyor. Çıkarttık hepsini nerede ne var diye baktık, dedik ki bunlar burada duracağına açalım, koyduk internete, yatırımcının beğenisine açtık”. O gün ne olduğunu bilmediğim bir huzursuzlukla sırtımdan aşağı buz gibi bir ter boşandığını hatırlarım hep. Bugün köstebek yuvasına dönen ülkede, hele ki taş ocakları felaketi, yine o yıllardaki madencilik düzenlemelerinin eseridir.

Ustalık döneminde ise siyasetçiydim. Kentsel dönüşüm, afet riski gibi kentllierin yaşam alanlarına çöken yasaların mahalleleri iyice huzursuz ettiği, HES’lerin suları gasp ettiği, insanların “acil kamulaştırma” yasasıyla yerinden yurdundan edildiği günlerdi. Tortum’daki HES mücadelesinin Alakır’la buluştuğu, Loç Vadi’sinin sarı yazmasının İstanbul’un eylemliliklerinde görülmeye başladığı zamanlardı. Siyasetçi olarak ve vatandaş olarak hayatım boyunca yaşadığım en muazzam direniş hareketi olan Gezi’yi gördüm.

 İktidarın turnusolu: Gezi

Bugün bağlamından koparılmak istenen Gezi, tam da iktidarın bu üçlemesinde kurguladığı yaşam alanı kıyımına karşı bir duruştu. İstanbul’daki kentsel dönüşüm ve afet riski bahanesiyle ranta kurban edilmeye çalışılan mahallelerin, termikler, HES’ler, yollar, barajlar yüzünden tarlasından, köyünden olanların, yaşam tarzı hedefe konan kadınların, gençlerin, eğitim hakları ellerinden alınan öğrencilerin, yaşam hakkı ihlal edilen herkesin koşup geldiği bir dayanışma alanıydı. Gezi, ustalık döneminin turnusolü oldu.

Sonraki dönemlerini ise tanımlamadılar artık. Çünkü bir yandan şiddet, bir yandan ihanet vardı. İhanet sözü en yüksek seviyeden ifade edildi. Ama şiddet ülkenin her yerine hızla sirayet ederken Gezi’yle yükselen ve sonrasında güçlenen ekoloji mücadelesini de sönümlendirdi. Ya da dağınık bıraktı diyelim. Benim de siyaset sonrası, savrulan demokratik toplum içerisinde mücadelem sürerken gözlemlediğim buydu en azından. Sorunlar o kadar ağırlaşmış, insan ve yaşam hakları ihlalleri o kadar artmıştı ki ekoloji bazı kitleler için yine göz ardı edilebilir, bekletilebilir hale gelmişti. Zaten asgari müştereklerde buluşmakta hep güçlük çeken ekoloji mücadelesi de muhalefetin bozulan insicamından payını almıştı.

Muhalefetin dağınıklığı hukuksuzlukla yöneten iktidarların en büyük avantajı. Zira her birlikteliğin kendi kitlesini konsolide etmiş iktidarı ne kadar sarstığını görüyoruz. Bunu çok kereler yaşadık. Sonuncusu yerel yönetim seçimleri oldu.

Bize ortak hedef gerek

Dağınıklık muhalefetin en çok şikayet ettiği, ama bir türlü de içinden çıkamadığı bir olgu. Ama bunu dağınıklık değil çeşitlilik olarak görüp ortak tehditlere karşı kenetlenen ama alanında mücadeleyi farklılıklarıyla sürdüren bir olumluluk olarak kullanmak gerek. Ekoloji alanında demokratik toplumun çeşitliliği bir avantaj ama dağınıklık önemli bir tehdit. Bu yeni dönemde aşılması elzem bir engel.

Bize bir kenetleyici gerek. Hedef mi olur, kişi mi olur, kurum mu olur, ya da hepsi mi bilmiyorum ama biz Çevre, Ekoloji, Yaşam Alanı ya da her ne diyeceksek bunun adına, işte bunun bir politikadan çok bir Yönetim Şekli olması için, her politikanın üzerine oturduğu bir temel haline gelmesi için ortak hedef ve mücadele gerek.

Bu aylardan sonra gelen yazı ilk yazıydı. Bir girişti, bir bakış açısıydı. Bir yeniden kavuşmaydı. Bu köşenin de hedefi bir ortak hedef ve mücadelenin izini sürmek olacak.

(*Tremor: Frank Herbert’in yazdığı Dune adlı bilimkurgu serisinden uyarlanan ve Türkiye’de ‘Yeraltı Canavarı’ adıyla  gösterilen film. Filmin baş karakteri; toprak altında çok hızlı hareket eden, görmeyen, sadece duyarak hareket eden, önüne gelen herşeyi yıkan yiyen kum soluncanlarıdır.)

(Yeşil Gazete) 

Sera burjuvazisinden çevrenin ‘insan hakkı’na…

Dr. Defne Gönenç ve Mete Gönenç’in ortak çalışması ‘Çevre ve İktisat Politikası Gibi Bir Şey”, İkinci Adam Yayınları’ndan çıktı.  Küresel çevre ve iktisat politikalarını eleştirel bir açıdan ele alan kitap, 20’si iktisat 50’si çevre politikası olmak üzere 70 kısa makaleyi içeriyor. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinden Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketine, Adam Smith’in görünmez elinden, ‘sera’ burjuvazisine geniş bir yelpazede ele alınan iktisat politikaları Mete Gönenç’in kaleminden. Kızı, Dr. Defne Gönenç ise iklim değişikliği, glifosat, farklı yenilenebilir enerji kaynakları ve ‘çevrenin insan hakkı’ gibi başlıklarda küresel çevre politikalarını tartışıyor.

Kitapta Türkiye, Hindistan ve Avrupa örnekleri de karşılaştırılmalı olarak değerlendiriliyor. Geleceğe, para kavramı ile ilgili sunulan değişik bir öneri; kitabın sürprizlerinden.

Konunun uzmanlarına yönelik akademik bir metin olmaktan çok her kesimden okurun kolaylıkla takip edebileceği, üzerinde düşünülüp tartışılabilecek argümanlar ve öneriler sunan ‘Çevre ve İktisat Politikası Gibi Bir Şey’, çevre ve iktisat politikalarını herkesin erişimine sunuyor.

İktisat ve çevre politikası üzerine yaratıcı yaklaşımlar arayanlar için…

Böcek Aleminin (Entomofauna) Dünya Genelinde Azalması: Faktörlere Genel Bir Bakış – Kısım 4

Biological Conservation sayı 232‘de makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Nilüfer Ağaç’ın çevirisi ile yayımlıyoruz. Tefrika edilen bu makalenin ilk kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

3. 8. 1 Taş Sinekleri

Taş sinekleri (Plecoptera) endemizmin yüksek derecesi ve dar ekolojik gereksinimler ile simgelenen, akar suların entomofaunasının sayıca ve ekolojik olarak çarpıcı bileşenleridir (Zwick, 2000). Türlerinin yarısından fazlası yılda tek döl verir ve yarı ergin bireyler ılıman ve soğuk bölgelerde temel olarak soğuk ve bol oksijenli sulara ihtiyaç duyarlar. Avrupa’da ova nehirlerinin bir zamanlar yaygın türlerinden Taeniopteryx araneoides ve Oemopteryx loewi şimdi tüm kıtada yok olmuş durumdadır, Isogenus nubecula ise yerel olarak yok olmuştur (Fochetti ve de Figlieroa, 2006). Yok olma tehlikesindeki türlerin oranı, tüm türlerin endemik olduğu İsviçre’de %50 (Aubert, 1984) İspanya ve İtalya gibi Akdeniz ülkelerinde %13-%16 arasında değişiyor. Alplerin, Pirenlerin ve Akdeniz yarımadasının yüksek dağlarına endemik olan, habitatlarında irtifa kayması yaşayan 516 Avrupa taş sineği türünün %63’ünden fazlası iklim değişimine duyarlıdır (Tierno de Figueroa vd., 2010). Her ne kadar taş sinekleri diğer makro omurgasızlarla karşılaştırıldığında asitleşmeye karşı göreceli olarak daha toleranslı olsa da su akışındaki değişimlere ve organik kirliliğin sebep olduğu ötrofikasyona yüksek düzeyde duyarlıdırlar (Tixier ve Guerold, 2005).

Çek Cumhuriyetinde nehirler, kaynaklar ve göllerdeki 78 taş sineği 1955-1960 ve 2006-2010 yılları arasında 170 bölgede tür çeşitliliği ve varlıkça karşılaştırıldı (Bojkova vd., 2012). Türlerin çeşitliliğindeki değişikliğin 4’te 3’ü bu bölgeleri etkileyen kirlilik, baraj ve kanal açma ile alçak ve orta irtifa akar sularda ortaya çıktı. Alçak irtifa nehir habitatlarında 19 yy. başlarında kaydedilen 14 türün 5’i tehdit altında iken 4’ünün türü de tükenmiştir. 50 yıllık zaman diliminde, türlerin %12’si artık mevcut olmamasına karşılık 2 yeni tür ortaya çıkmıştır (Brachyptera monilicornis ve Leuctra geniculata). Dahası, türlerin %22’si, Amphinemura standfussi ve Nemurella pictetti ve Perla abdominalis gibi yaygın türler de dahil olmak üzere, %50 den fazla azalmıştır ve ilave %10’u dahası savunmasız hale gelmiştir. Karasal taksonla karşılaştırıldığında azalmanın çoğu habitattaki yaygın türlerle organik kirliliğe toleranslı daha az özelleşmiş türlerde (%60-%70) gözlemlendi. Bu türler 1920 ve 1930’lar boyunca yok oluşun ve 1960’lar ve 1980’lerin endüstrileşmenin ilk dalgasında hayatta kalmışlardı. Organik kirlilikten etkilenmiş bölgeler gösteriyor ki popülasyondaki en büyük değişimler özellikle tarım ve kent ortamlarında gerçekleşirken dağlarda ve dağ yamaçlarındaki bölgelerdeki popülasyon neredeyse hiç bozulmamış olarak kalmaktadır: sadece hassas ve değişik faktörlerin değişimini tolere edebilen türlerin %17 ila %33’ü 1990’ların ortalarından beri azalmıştır (Bojkova vd., 2014). Kirlilikte hafiflemeyi takiben türlerin geri toparlanmasında asitlendirilmiş çevrelerde bazı düzeylerde iyileşme gözlemlendi (Nedbalova vd., 2006). İsviçre’de endüstriyel ve tarım bölgelerindekinin su yataklarındaki taş sineği ve mayıs sinekleri türlerinin yarısı 1940’lar ve 1980’ler arasında yok oldu (Küry, 1997), ve ova nehirlerinin tüm Plecoptera faunasının şimdi tehdit altında olduğu düşünüldüğü diğer Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de aynısı gerçekleşti.

Illinois’de (ABD) 77 yerel taş sineği türünün %29’u kayboldu, kalanların %62’si geçen yüzyıl boyunca tehdit altında girdi (Dewalt vd., 2005). Ana kayıplar 1940’lar ve 1950’ler boyunca hem tarımsal hem kentsel yayılmanın gerçekleştiği Grand Prairie’nin geniş nehirleri ve tarımsal alanlarında meydana geldi. Barajlar, kanallar ve drenaj ağları sebebiyle nehir akışının yapısal değişikliği, siltasyon ve organik atıkları artırdıklarından bu böcekleri olumsuz etkiledi. Perlidae (yaz taş sineği) ve Perlodidae’nin (bahar taş sineği) büyük ve uzun ömürlü türleri en çok etkilendi ve 1860 dan beri yaz taş sineklerinin %36’sı yok oldu. Acroneuria gibi hassas cins için tüm topluluğun %88’i geçmiş yüzyılda yok oldu buna karşılık Perlesta gibi organik kirliliğe toleranslı cins 4 kat arttı. Tür kayıpları en çok durgun sulara adapte yılda bir ya da daha az kuluçkalayan taş sineği türlerinde gerçekleşti.

3. 8. 2 Mayıs sineği

Çek Cumhuriyetinin en kapsamlı mayıs sinekleri (Ephemeroptera) kontrol listesinin tanıdığı 107 türün 4’ü yok olmuş, 7’si kritik düzeyde tehdit altında, 7’si tehdit altında, 16’sı savunmasız ve 14’ü tehdite yakındır (Zahradkova vd., 2009) – yerel mayıs sinek türlerinin toplamında %43 azalma mevcuttur. 1955 ve 2011 arasında 60 akar suda yapılan yerel mayıs sineği karşılaştırması türlerin kompozisyonunun değiştiğini ancak biyoçeşitlilikte, 5 türün yok olduğu ancak alüvyon dirençli bazı türlerin ortaya çıktığı ova nehirleri hariç bir kayıp olmadığını ortaya çıkardı (Zedkova vd., 2015). Biyoçeşitliliğin orta ve yüksek irtifa akarsu ve nehirlerde artması belki de 1989 sonrası su kirliliğinde önemli bir azalmayı göstermektedir (Bojkova vd., 2014). 2 tür yok oldu (Isonychia ignota ve Ephemurella mesoleuca ), 3’ü çok nadir bulunur hale geldi, 11’i azalmakta, baskın türler Centroptilum Iuteolum ve Baetis niger de dahil olmak üzere 9’u yayılım alanlarını genişletiyor. B. alpnius ve Epeorus assimillis gibi daha önce yaygın olan türlerin kayıpları ve dönüşümleri sebebiyle gerçekleşiyor, bundan ötürü bölgelerdeki benzemezlik (%15-%30) genelde türlerin yerleşimleri tarafından belirlenmektedir. Mevcut popülasyon geniş nehirlerde daha basitleşmiş ve daha az özelleşmiş türlere doğru kaymıştır. Küçük derelerdeki mayıs sineği türleri kirliliğe ve siltasyona daha dayanıklı türlerle değişmiştir.

Kuzey Amerika’da mayıs sineklerinin toplam 672 türü listelenmesine karşın dağılım ve durumlarını dikkate alan hiçbir detay mevcut değildir (McCafferty vd., 2010; Mc Cafferty, 1996). Kuzey ve Güney Carolina (ABD) için benzer bir derleme 204 tür rapor etmektedir (Pescador vd.,1999) ancak yine hiçbir durum belirtilmemiştir. Daha sonraki bir çalışma ile 10 nadir türün ilişkisi ortaya konmuştur ancak 20. yüzyıl başında toplanan bu 4 türün yok olmuş olduğu düşünülmektedir (Mc Cafferty, 2001).

3. 8. 3 Caddis Sineği

Göze çarpmayan böceklerin başka bir taksonu, caddis sinekleri (trichoptera) üzerine çalışmalar yetersizdir. 1890’lardan beri; Minesota’nın nispeten bozlulmamış bölgelerinde 278 türü kaydedilmiştir, özellikle Limnophilidae (türlerin %44’ü), Phryganeidae (%21) ve Leptoceridae (%12) familyalarından olmak üzere; çeşitli bölgelerde türlerin %6-37’si kaybolmuştur. Şu anda Agrypnia glacialis ve Anabolia sordida yok olmuştur ve 17 nadir tür 1950’lerden beri bulunamamaktadır, bu arada 1985 den beri Limnophilus secludens’in bilinen sadece bir kaydı mevcuttur (Houghton ve Holzenthal, 2010). Etkilenen familyaların tüm türler yılda bir kez ya da az kuluçkalamaktadır, uzun ömür ve beslenme alışkanlıkları sebebiyle su yollarındaki insan kaynaklı müdahalelere karşı kesinlikle savunmasızlar. Diğer ülkelerdeki sucul taksonların kaybedilmesi ile de bağdaşarak kayıplardaki çoğunluk parçalayıcı (%72) ve yırtıcı (%11) türlerde tespit edilmiştir (Jenderedjian vd., 2012; Karatayev vd., 2009). Bölgesel caddis sineği topluluğu şu an filtre toplayıcılarının hakimiyeti altındadır (türlerin %65’i). Potamyia flava (Hydropsychidae) gibi toleranslı türler, orijinal çayır habitatlarının %95’ini oluşturan özellikle geniş nehirler ve tarımsal alanlarda sayılarını 1950’lerden beri birkaç kat artırdılar.

4. Tartışma

Biyoçeşitlilik kaybı dünya çapında önemli bir konudur ve yokoluşa giden türlerin mevcut oranlarının eşi benzeri görülmemiştir (Barnosky vd., 2011; Pimm ve Raven, 2000). Henüz yakın zamana kadar bir çok bilim insanı ve halkın dikkati özellikle memeliler ve kuşlar olmak üzere karizmatik omurgalılara odaklanmıştı. Buna karşın dünya genelinde ekosistemin stabilize olması ve tümüyle işlemesi için olağanüstü önemlerin olmasına rağmen böcekler; biyoçeşitlilikte ve koruma çalışmalarında her zaman yetersiz temsil edilmiştir (Fox, 2013; Mc Kinney, 1999; Thomas vd., 2004).

Bu eleştri, 20 yy başında başlayan, 1950 ler -1960 larda hızlanan ve son 20 yılda küresel olarak alarm düzeyine ulaşan başlıca böcek taksonlarının ölümünü ön plana çıkarıyor (gerçi birçok Diptera, Orthoptera ve Hemiptera için hiçbir çalışma mevcut değildir). Amacımız problemin büyüklüğüne dikkat çekmek ve tetikleyicilerine işaret etmek böylece yeterli koruma önlemleri uygulanabilir ve önceliklendirilir.

Yayınlanmış bilimsel raporları derlememizden önceki bulguları da teyit ederek böcek türlerindeki azalmanın (%41) mevcut oranının omurgalılardan 2 kat daha fazla, yerel türlerin yok olma hızının (%10) 8 kat daha fazla olduğunu tahmin ediyoruz (Dirzo vd., 2014). Şu an, çalışmanın yapıldığı ülkelerde böcek türlerinin üçte biri yok olma tehditi altındadır (Tablo 1). Bunun ötesinde, her yıl tüm böcek türlerinin %1’i bu listeye ekleniyor. Bu biyoçeşitlilik çöküşü dünya genelinde %2,5 biyokütle kaybı sonucunu vermektedir.

Tablo 1. IUCN kriterlerine göre takson başına azalmakta ya da tehdit altında olan tür oranı (%30’dan fazla azalma), türde yıllık azalma oranı ve yerel ya da bölgesel yok olma oranları.

Takson Azalma oranı Tehdit altında olma oranı Yıllık tür azalma oranı Yok olma oranı Rapor sayısı
A) Böcekler 41 31 1 10 73
Kınkanatlar 49 34 2,1 6,6 12
Çiftekanatlar 25 0,7 Belli değil Belli değil 4
Mayıs sinekleri 37 27 0,6 2,7 3
Yarım Kanatlılar 8 Belli değil 0,2 Belli değil 1
Zar Kanatlılar 46 44 1 15 21
Pul Kanatlılar 53 34 1,8 11 17
Tayyare Böcekleri 37 13 1 6 6
Düz Kanatlılar 49 Belli değil 1 Belli değil 1
Taş Sinekleri 35 29 0,6 19 7
Caddis Sinekleri 68 63 0,6 6,8 1
Karasallar 38 28 1,2 11 56
Sucul 44 33 0,7 9 17
B) Omurgalılar 22 18 2,5 1,3 11
Amfibi 23 23 Belli değil Belli değil 1
Kuşlar 26 13 2,3 0,8 3
Memeliler (kara) 15 15 0,1 1,8 3
Memeliler (Yarasagiller) 27 Belli değiş 5,2 1,2 3
Sürüngenler 19 19 Belli değil Belli değil 1

Figür 2. Çalışılan 3 ana taksonun yıllık azalma oranı

Karasal taksonlar arasında en yüksek biyoçeşitlilik kaybı türde %60 azalma ve büyük kısmının tehdit altında olduğu değerlendirildiği Akdeniz ülkelerinde bok böceklerindedir. Kın kanatlılar ve diken kelebekleri (hem güve hem kelebek) türlerinin neredeyse yarısı yıllık ortalamadan daha yüksek bir hızda azalmaktadır (%2. 1 ve %1. 8 sırasıyla, Figür 2). 6’da 1 türünün bölgesel olarak yok olduğu, benzer bir eğilim arılar üzerinde gözlemlenmektedir. Çiçek sineği gibi diğer tozlaştırıcıların kaderi büyük ölçüde bilinmiyor. Diğer taksonlarda (Ricciardi ve Rasmussen, 1999) raporlanan biyoçeşitlilik kayıpları, birçok ülke için az bilgi mevcut olmasına rağmen azalmalar sucul böcekler üzerinde daha da yüksektir: Karasal taksonlar ile karşılaştırıldığında karasal taksonun %28’i, sucul böceklerin %33’ü tehdit altındadır (Figür 3 b).

Figür 3. IUCN kriterlerine göre böceklerde azalma ya da yerel olarak yok olma oranları. (%30’dan fazla azalma, savunmasız türler; %50’den fazla azalma, tehlike altındaki türler ve elli yıldan fazla süredir kayıt altına alınamamış, yok olmuş türler)

Böcek yok oluşları ılıman ve tropik bölgelerde benzer olmasına rağmen az miktardaki çalışma istatistik karşılaştırmayı mümkün kılmamaktadır. Ilıman bölgelerde Birleşik Krallık takson başına en yüksek kaydedilmiş kayıp yaşamış görünmektedir (türlerin %60’ı), bunu Kuzey Amerika (%51) ve Avrupa (%44) izlemekte fakat aralarında kayda değer bir fark bulunmamaktadır. Avrupa’da böcek yok oluşları Akdeniz ve Orta Avrupa ya da Kuzey Avrupa ülkeleriyle benzerdir. Brezilya’daki tekil bir çalışmanın ortaya koyduğu üzere %62,5 düşüşle orkide arıları haricinde, ki bu doruk noktasıdır, diğer çalışmalar oldukça düşük bir böcek kayıp oranına sahiptir.

Figür 4. Dünyanın farklı bölgelerinde böcek azalma oranları

Modern böcek yok oluşunun kaderi omurgalılarınınkini büyük bir farkla aşmasına rağmen kayıpların derecesi tam olarak sayısallaştırılamadı. Bu büyük ölçüde birçok bölgede (özellikle Çin, astropikal ve tropikal ülkeler, Avustralya) tarihsel bilginin kıtlığı, çoklu böcek düzeni hakkında karşılaştırmalı çalışma azlığı, ev sahibi bitki ve hayvanın yok olması ile konakçı ilişkili türlerin hafife alınması (özellikle uzman otçullar, tozlaştırıcılar, zorunlu parazitoit ve parazitler) sebebiyledir (Dunn; 2005; Koh vd., 2004). Tüm taksonlarda azalmaların türleri önemli ölçüde etkilemesinden ötürü, Permiyen ve Kretase dönemlerinden bu yana Dünya üzerinde şahit olduğumuz en büyük yok oluş olduğu belirgindir (Ceballos vd., 2017; Raup ve Sssepkoski Jr, 1986). Çünkü böcekler dünyanın varlıkça ve türce en zengin hayvan grubunu oluştururlar ve ekosisteminin yıkıcı çöküşünü önlemek adına harekete geçilebilecek ekosistem için gözardı edilemeyecek kritik hizmetler sağlarlar (Mauıs, 2010).

Endişe verici olan, karasal böcek faunasının azalması değerlendirildiğinde sadece dar ekolojik gereksinimleri olan, belli bitkilerin ev sahipliğine (ör; Coenonympha oedippus ) bataklıklardaki ekolojik nişlere (ör; yuvarlayıcı gübre böcekleri ) ya da sınırlandırılmış doğal çevreye (ABD’de Bombus terricola) dayanan özel türlerin değil, azalmanın birçok ülkede bir zamanlar yaygın olan türler için de geçerli olmasıdır (ör; Hollanda’da Aglais io veya Birleşik Krallık’damacaria wauaria). Bu böcek azalmalarının sebeplerinin belli bir doğal çevreye bağlı olmadığını öne sürüyor, fakat onun yerine tüm böcekler üzerinde ortak özelliklerini etkilemektedir (Gaston ve Fuller, 2007). Bir zamanlar Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın büyük nehirlerinde yaşayan, büyük kayıpların kaydedildiği taş sinekleri, mayıs sinekleri, caddis sinekleri ve ejderha sinekleri gibi yaygın türlerin habitatlarının yok oluşu yok oluşu özellikle sucul böcek türleri için özellikle kötü haldedir (Bojkova vd., 2014). Böylece 1930’ların endüstriyel genişlemesi sırasında Ren nehrinin biyoçeşitliliği düşmüş ve yerel türlerin geri getirilmesi için iyileştirme amaçlayan sonraki çabalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır (Marten, 2001). İlginç olarak bozulmamış dağ kaynaklarında ve göllerde sucul böcek toplulukları daha sabit kalıyor ya da az azalma göstermektedir. Kaydedilen kanıtlar, sucul çevrelerde azalmaların ve yok olmalarının temel tetikleyicisinin kirlilik olduğunu göstermektedir.

İnsan kaynaklı baskı çeşitli böcek topluluklarını mevcut biyoçeşitlilik kayıpları ile yaygın türlerce hakim olunan tür fakiri popülasyonlara doğru kaydırmaktadır (White ve Kerr, 2007) ve yokoluşun habercisi topluluk kompozisyonuna dönüştürmektedir (Chapin III vd., 2000). Sucul ortamlarda, hassas türlerin yok oluşu ve toleransı yüksek (genellikle yerli olmayanlar) olanlarla istikrarlı yer değişimi temiz su biyoçeşitliliğine büyük bir tehdit olarak ortaya çıkmakdadır (Karatayev vd., 2009). Tür kayıpları muhtemelen daha az özelleşmiş tür tarafından sağlanan, böcek aracılı ekosistem hizmetlerinde istikrarlı bir bozulmaya sebep olması beklenmektedir (Bartomeus vd., 2014; Pimentel, 1961). Böcek biyoçeşitliliği ekosistemin uygun işlemesi için önemli olduğundan, mevcut eğilimler, çeşitli derecelerde, paha biçilemez tozlaştırma, doğal haşere kontrolü, besin kaynakları, birçok böceğin sağladığı besin dönüşümü ve çürümesi hizmetleri için rahatsız edicidir (Aizen vd., 2009; davis vd., 2004; Kreutzweiser vd., 2007).

Sayısız böcek türü yok olurken, pek azı boş nişleri doldumakta ve yayılma alanlarını genişletmektedir. Karasal ekosistemlerde, çeşitli ekolojik özelliklerle yayılma gösteren türler daha çok yaygın türlerdir (ör; Bombus impatients, Plusia putnami, Laemostenus terricola ve Hippodamia variegata ). Sucul çevrelerde türlerin değişimi, kirleticilere tolerans derecesi gibi ekolojik özelliklerce de aracılık ederek toplulukların kompozisyon olarak daha tekdüze ve daha az çeşitli hale gelmesine de sebep olmaktadır (Houghton ve Holzenthal, 2010). Türlerin değişimi belirli ekosistemlerin görevlerinin yerine getirilmesine yardımcı olabilir ancak doğal ekosistemlerin ne derece bütüncül ekolojik esnekliği sürdürebileceği net değildir (Memmott vd., 2004).

Böcekler karmaşık gıda ağlarını sağlamak için temel oluşturduklarından, türlerin yok oluşu tüm ekosistemin biyokütlesi üzerine eşit etki yaratmaktadır. Aslında böceklerin omurgalıların gıda ihtiyacı için önemli rol oynadıkları unutulmaktadır. Kır fareleri, köstebekler, kirpiler, karınca yiyenler, kertenkeleler, amfibiler, birçok yarasa, kuş ve balık, böceklerle beslenirler ve yavrularını yetiştirmeleri böceklere bağlıdır. Azalmakta olan bazı böceklerin yerini diğerleri alsa da, tüm böcek kütlesindeki net düşüşün karşılığının ne olacağını kestirmek zordur. Avrupa (Hallmann vd., 2017 ) ve Puerto Rico (Lister ve garcia, 2018) de gözlemlenen böcek biyokütlesindeki büyük azalmanın kaçınılmaz olarak böceklerlerle beslenen omurgalılarda kıtlığa sebep olmaktadır (Hallmann vd., 2014 ; Lister ve Garcia, 2018; Poulin vd., 2010; Wickramasinghe vd., 2003). Bu basamaklı etki ilk kez 1952’de İngiltere’de gri keklik popülasyonunda (Perdix perdix ) gözlemlenmiş ve üreme yetmezliğine atfedilmiştir. Keklik nüfusunun çöküşünün nihai sebebiyse civcivlerin beslenmesi için yetersiz kalacak böcek sayısına sebep olan böcek ve bitki zehirlerinin tarımsal alanlarda kombine kullanımıdır (Potts, 1986 ). Aynı derecede, Birleşik Krallıktaki yoğun tarımın yapıldığı alanlarda böcek ilacının kullanımının sebep olduğu böcek biyokütlesindeki azalma (Wickramasinghe vd., 2004) ve yarasaların besinlerinin doğrudan böcek zehrine maruz kalması sebebiyle (Mispagel vd., 2004; Stahlschmidt ve Bruhl, 2012) yarasaların çeşitlilik ve varlıkları organik tarım alanlarından daha düşüktür.

Devam edecek…

Çernobil’den Fukuşima’ya en büyük tehlike devlet aklı

2016 ‘da açıklanan bilimsel verilerin ışığında gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni Çernobil olacak.Bu yazımda sağa sola sapmadan meseleyi hükümetlerin, yurttaşların yaşamsal bütünlüklerini tehlikeye attıklarını gösteren temel uygulamalarını ele almaya çalışacağım.

Patlamadan sonra yapılan Çernobil  (Pelin) Meleği heykeli

Öyle bir endüstri ki bu alanda bir kazanın vuku bulması onlarca, yüzlerce belki de binlerce yıl süren felaket demek. Geri dönüşü yok, maddi manevi zararın telafisi mümkün değil….

33 yıl önce 26 Nisan’da Çernobil Nükleer Santrali’nin bir reaktöründe meydana gelen çekirdek erimesi ve patlama, santralin bugün Ukrayna sınırları içinde kalan bölgede ve komşu Beyaz Rusya ile Rusya’da yoğun radyoaktiviteye yol açtı. Çernobil Nükleer Felaketi’nde ilk 10 yıl içerisinde kanser oranları eski duruma göre Ukrayna’da %230, komşu ülke Beyaz Rusya’da %180 arttı.

Ukrayna’da ortalama ölüm yaşının 74’ten 58’e düştüğü gibi somut tespitlerin yanı sıra 2016 ‘da açıklanan bilimsel verilerin ışığında gelecek 50 yıl içinde 40 bin yeni kanser vakasının nedeni Çernobil olacak.

Acil durum tahliyelerinde eksiklikler

Bu yazımda sağa sola sapmadan meseleyi hükümetlerin, yurttaşların yaşamsal bütünlüklerini tehlikeye attıklarını gösteren temel uygulamalarını ele almaya çalışacağım.

Bunu yaparken tanıtımına da katkımın olması amacıyla Çernobil külliyatına son dönemde katılan kitaplardan faydalanacağım.

Önce Kate Brown’ın kaleme aldığı “Manual for Survival: Chernobyl Guide to the Future”adını Hayatta kalmak için Mücadele , Gelecek için Çernobil Rehberi olarak Türkçeleştirebileceğimiz kitaba değinmek istiyorum.

Kitap Ukrayna dışında Beyaz Rusya’da özellikle çocuklarda görülen hastalıkları baz alıyor. Bildiğiniz gibi Pripyat Kasabası’na 4 kilometre mesafedeki Çernobil Nükleer Santral tesisinin etrafındaki yarıçapı 30 km olan alan 67 yıl daha yerleşime kapalı tutulacak ve bugün santralde çelik lahtin inşası devam etmekte.

Kate Brown kitabında Beyaz Rusya’nın güneyinde ikamet bölgesi olan Veprin kasabasının da aynı Ukrayna’da olduğu gibi tecrit bölgesine dönüştürülmesi gereken bir yer olduğundan bahsetmektedir ancak, bu durum 1999 yılında yani Çernobil’den tam 13 yıl sonra anlaşılmıştır.

Nitekim 1990’dan sonra sağlık kayıtları dünya kamuoyuna açılınca görülmüştür ki Beyaz Rusya’ya ait Veprin Bölgesinde çocuklar kanser, anemi, bağışıklık sistemi rahatsızlıkları gibi çok çeşitli kronik hastalıklara yakalanmıştır.

Zira vücut ölçümleri yapıldığında kilogram başına 20 bekerel olması gereken sınır dozun 400 kat aşıldığı görülmüş fakat bölgeye girişler ancak 1999 sonrasında yasaklanabilmiştir.

Radyoaktif ürünlerin piyasaya sürülmesi

Çernobil’e dair ilk aklımıza gelen şüphesiz kendi tecrübemizle sabit olduğu üzere radyoaktif çayların bir önceki yılın mahsulüyle karıştırılarak satılmasıdır.

Lakin dünyaya gözlerimizi çevirip bakarsak bunun diğer devletlerin de başvurduğu bir yöntem olduğunu görürüz.

Adeta bir üst akıl bütün siyas yönetimlere fısıldamış, telkinde bulunmuştur. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA)’na ait olduğu şüphe götürmeyen fikirler merkezden çevreye kumanda edilmektedir. Sophie Pinkham, Chernobyl Syndrome/Çernobil Sendromu adındaki kitabı Avrupa’da da süt, et, böğürtlen, yumurta, un, pancar, ıspanak, patates, mantar ve yine çay için raf ömrülerini uzatma yoluna gidildiğinden bahseder.

Yetkililer mahsullerin raf ömrünü kağıt üstünde uzatıp bir kaç ay depoda bekletilmesini uygun görmüştür. Zira onlara göre radyoaktivite zamanla düşecektir.

Bir diğer vaka ise İtalya’nın Yunanistan’dan ithal ettiği 300 bin ton buğdayı radyasyon kontrolünden sonra reddetmesidir. Buğday Yunanistan tarafından da geri alınmayınca Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından teslim alınarak temiz buğdayla karıştırılmak suretiyle gemilerle Afrika’ya ve Doğu Almanya’ya gönderilmiştir.

Sınır dozlarını değiştirmek

Sovyet Rusya imali Çernobil’in acı hatıralarının üstüne 25 yıl sonra 11 Mart 2011 tarihinde neoliberal dönemin yıldızlarından Japonya’da meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi ise coğrafi, politik ve kültürel açıdan büyük farklar olsa da “iktidar” aklının aynı olduğu gerçeğini yüzümüze çarpar.

Her şeyden önce uluslararası standartlara göre nükleer santralden 30 kilometre yarıçaplı alanın boşaltılması şartının tam olarak yerine getirilmediği, bunun 20 kilometre yarıçaplı alanla sınırlı tutulduğu görülür.

Hatta Japonya’da hükümet bir adım daha atarak uluslararası standarda göre sınır doz tayin edilen yıllık 1 milisievert dozu Fukuşima eyaleti için 20 katına çıkartır.

Yani Japonya’da radyasyon sınır dozunun yükseltilmesiyla amaçlanan “sınır doz dahilinde” kalındığını söyleyerek insanları kandırmaktadır. Buna göre yurttaşlar bölgenin güvenli olduğunu düşünecek ve evlerini terk etmeyecek ya da terk etmişlerse geri dönmek suretiyle devletten tazminat talep etmeyeceklerdir.

Yukarıdaki vaka insanların radyoaktif bölgede kalmalarına ve radyasyona maruz kalarak yaşamaya itilmelerine neden olan şartların nasıl hazırlandığına dair yeterince fikir verir.

Lakin 1 yıl içinde bireyin maruz kalabileceği sınır doz 20 miliseverte kadardır ki bu doz 2 rem ‘e yani 2 göğüs röntgenine denktir. Öte yandan radyoaktivite hemen yıldan yıla değişen uçup gitmez, kümülatif değerlendirilmelidir.

Nitekim deprem, tsunami ve nükleer felaket sonrası evlerini anılarını yitirenler, evlerine dönebilme ihtimalleri gerçekleşirse bir daha ayrılmak ister mi?

Dolayısıyla kasabasına geri dönerek orada en az 10 yıl yaşadığı farz edilirse maruz kalacağı doz 20göğüs röntgenine tekabül ederek 200 milisievert civarında olacaktır ki bu doz ise işçiler için tayin edilen 5 yılda 100 milisevert doz sınırının üstüdür ve uzmanlar tarafından kırmızı alarm kabul edilir.

Basit bir mantık yürütelim, eğer işçiler 5 yılın sonunda 100 milisievert dozu aldıkları tespit edilirse işten ayrılıyorsa, yıllık 20 milisieverte maruz kalarak evlerine dönmüş olanlar doz aşımına uğramayacak mıdır?

Bu gerçeğe rağmen Fukuşima’da yıllık 20 milisievert sınır dozu olan yerlerde devlet eliyle ilk ve orta dereceli okullar açılmakta, deprem ve tsunamiden yıkılmışsa yeniden inşa edilmektedir.

Kısacası ebeveynler bölgenin çocukların okula dönebileceği kadar güvenli olduğu yönünde ikna edilmeye çalışılmaktadır.

Oysa radyasyon sınır dozlarının yetişkin beyaz erkeğe göre hesaplandığı gerçeğinin ışığında çocukların ve kadınların radyoaktif mağduriyeti daha ağır yaşayacaklarını söylemek yanlış olmaz ki bu konuyu önceki bir yazımda değerlendirmiştim.

Nükleerde yabancı emek sömürüsü

Fukuşima’da devlet aklının öne çıktığı diğer bir konu ise radyoaktif temizlik alanında.

Zira 19 Nisan 2019 tarihinde 15 ayrı sektörde istihdam sağlamak amacıyla yabancı işçilerin istihdam edilebilmesinin önünü açan “yeni vize programı”adı altında yasa değişikliği yapıldı. Pek tabi ki bu 15 sektöre nükleer santrallerdeki temizlik ve tasfiye işleri dahil!

Nükleer santral ve çevresindeki radyoaktif temizlik işleriyle yeni başlayan reaktörden yakıt çubuklarının çıkarılmasını ilgilendiren prosesler için de maruz kalınması kabul edilen sınır doz yılda 50 milisievert ya da 5 yılda toplam 100 milisieverttir.

Anlaşılıyor ki, Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi olan TEPCO mümkün olduğunca fazla işçi istihdam etmesi gerektiğinden yurt içinde tedarik etmekte zorlandığı emek gücü ihtiyacını yabancı işçi istihdam ederek kapatmaya çalışacak.

Fakat bu noktada uzmanlar iki önemli soruna dikkat çekiyor:

Bunlardan biri yabancı işçilerin işyerindeki temel güvenlik şartlarına uyabilmesi için iletişim kurabilecek kadar Japonca bilmesi şartı.

Aksi halde iletişim hataları büyük kazalara yok açabilir ya da Japonca uyarı levhalarını anlamayan işçi yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilir.

Diğeri de işçilerin yıllık 50 milisievert, 5 yıl için de 100 milisieverti aşmış olarak ülkelerine dönmeleri halinde hak arayış ve tazminat talebi süreçlerinde zorluklarla karşılaşacak olmaları ve ülkelerinden dava açmalarının mümkün olup olmayacağı.

Yukarıda değindiğim her bir konuda görüldüğü gibi nükleer santrallerle ilgili süreçlerin ortak özelliği belirsizliktir. Bu belirsizlikler nedeniyledir ki doğru bilgi paylaşmak suretiyle nükleerin yaygınlaşması mümkün değildir. Biraz da bu nedenle Türkiye’deki Çernobil anıları dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ” Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” sözüyle bütünleşmiştir.

Fakat yetkililerin, devlet büyüklerinin halkını, yurttaşlarını yanıltması yaşamları söndürebilmektedir bu nedenle maalesef felaketi felaketler sarmalı haline getirecek potansiyel devlet aklında gizlidir.

Pınar Demircan/Yeşil Gazete

(Bu yazı bianet.org’da da yayımlanmıştır)

Plastik kirliliği hakkında bazı efsane ve gerçekler

Uzaydan görülebilen çöp adası, denizlerde balıktan çok plastik olacağı öngörüsü, plastiklerin kaç yılda yok olacağı, yasaklanmaları ve geri dönüşüm mevzularında, doğru argümana ihtiyaç duyanlar için uzmanından kamu hizmeti…

Herhangi bir konu hakkında farkındalık oluşturmak için en çok tercih edilen yollardan biri de, hap bilgi olarak niteleyebileceğimiz kısa bilgilerle, konu hakkında çarpıcı cümleler oluşturmaktır. Böylelikle konu hakkında uzun uzadıya bilgiler vermeye gerek kalmadan istenilen farkındalık, çarpıcılık yoluyla oluşturulmaya çalışılır. Ancak bu yöntem manipülasyona ve spekülasyona oldukça açık bir yöntemdir. Bu durum da yaratılmak istenilen farkındalık için büyük tehlike barındırır. Eğer ki bir de iklim değişikliği ve plastik kirliliği gibi can yakıcı konular için yapılıyorsa, sonuçları daha da yaralayıcı olabilir.

Bir plastik kirliliği araştırmacısı olarak, plastik kirliliği hakkındaki bazı efsaneleri ve gerçekleri paylaşmanın hem okuyucular hem de bu konuya ilgi duyup farkındalık çalışması yapanlar için faydalı olacağını düşünüyorum.

Efsane-1: Pasifik Okyanusu’nda …… ülkesinin …… katı büyüklüğünde yüzen bir çöp adası bulunmaktadır. Bu çöp adası uzaydan bile görünebilmektedir.

 

 

Öncelikle Pasifik okyanusunda bir çöp adası olmadığını, bu “çöp adası” tanımlamasının sadece bir metafor olduğunu belirtmekte fayda var. Bahsi geçen alanda okyanus akıntılarından kaynaklı oluşan bir girdap mevcut. Bu tarz girdaplar da özellikle mikroplastikler için bir toplanma alanıdır. Kirlilik yoğunluğu yüksek olmasına rağmen, burada bir ada oluşturacak derecede çöp birikimi söz konusu değildir. Hollandalı genç mühendis Boyan Slat’ın öncülüğünde bölgeyi temizlemek üzere çalışan System 001’in twitter (https://twitter.com/System001Wilson) adresinden, bölgede çekilen fotoğraflara göz gezdirince “çöp adası” ya da “7. Kıta” diye bir şeyin olmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Efsane-2: 2050 yılında denizlerde balıktan çok plastik olacak.

Ellen MacArthur Vakfı ve Dünya Ekonomik Forumu’nun birlikte hazırladığı The New Plastics Economy isimli raporda ortaya atılan bu iddianın doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Çünkü dünya denizlerinde ne kadar balık olduğu hakkında kesin bir tahmin şimdilik imkansıza yakın. Aslında raporda böyle bir karşılaştırma sadece bir grafik ile belirtilmiş ve bunun için verilen balık miktarı 2008 tarihli bir çalışmaya dayanıyor. Ancak çalışmanın yazarlarından Simon Jennings, çalışmalarındaki balık miktarı tahmininin bu tarz spekülatif bir karşılaştırmada kullanılmasından sonra, çalışmalarını revize etme ihtiyacı hissetmiş ve dünya denizlerindeki toplam denizel canlı miktarının 2-10.4 milyar ton civarında olabileceğini yeniden tahmin etmişler. Ancak bunun ne kadarının balıklardan oluştuğunu ise kullandıkları metoda dayanarak söyleyemeyeceklerini belirtmişlerdir.

Efsane 3: …… türündeki plastikler doğaya atıldıktan sonra …….  yıl sonra ancak yok olurlar.

 

Kaynağı tam olarak bilinmeyen bu efsanenin anlattığı şey de verdiği zaman uzunlukları da biraz karmaşık. Bu tarz bilgiler büyük olasılıkla, plastik üreticilerinin, ürettikleri plastiklerin ne kadar dayanıklı olduğunu ortaya koymak için yaptıkları bazı fiziksel/kimyasal testlerden elde ettikleri sonuçlardan devşirilmiştir. Ayrıca Türkçeye “yok olur” ya da “kaybolur” olarak çevrilen bu bilgi, yabancı kaynaklarda çoğunlukla parçalanma (degredation) olarak geçmektedir. Buradaki parçalanmadan kastın ne olduğu ise muğlak. Biyolojik mi? Fiziksel mi? Kimyasal mı? Belli değil! Biliyoruz ki petrol türevli makroplastikler doğada zaman içerisinde kaybolmuyor. Çoğunlukla daha küçük mikroplastiklere ya da nanoplastiklere dönüşüyor. Peki, o zaman bu bilgi ne gibi bir fayda sağlayacak? Bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki o da herhangi bir plastiğin doğada kaybolmadığı gerçeğidir.

Efsane 4: Tüm plastikler yasaklanırsa plastik kirliliği problemi ortadan kalkar/Plastiksiz bir hayat mümkün değildir

Bu iki ifadeyi birlikte değerlendirmemin nedeni, benzer yanılgıyla ortaya atılmış olmalarıdır. O da kesin teslimiyet ve kesin ret yanılgısı. Evet, tüm plastikler yasaklanırsa plastik kirliliği zaman içinde azalır ancak aynı zamanda mevcut durumda plastiksiz bir hayat da mümkün gibi görünmüyor. Kabaca bu iki ifade de doğru ve haklı görünüyor ancak gerçek böyle değil. Yasakla halledilecek bazı noktalar olduğu kesin. Örneğin tek kullanımlık birçok plastik (pipet, naylon torba, plastik çatal/bıçak/tabak/bardak vb.) kesinlikle yasaklanmalıdır. Bunların yasaklanması birçok problemi ortadan kaldıracaktır. Ancak, ortada henüz alternatifi olmayan ve hayatımızın her alanına sokulmuş bir malzemenin toptan yasaklanması, başka bazı sorunların da doğmasına neden olabilir. Mesela gıdaların daha uzak mesafelere taşınamaması ve daha uzun süre muhafaza edilememesi ya da tıbbi kullanım amaçlı üretilen plastiklerin sağladığı avantajların ortadan kalkması gibi! Bunun yerine tüketim kültüründe değişiklik ve plastiğin zaruri olmayanlarının hayatımızdan çıkartılması, uzun erimde plastiğe bağlı olan yaşam tarzımızın değişmesini de beraberinde getirecektir. Aksi takdirde bu tüketim seviyesinde kalmaya devam edersek, plastik yerine ne kullanırsak kullanalım başka krizlerle karşılaşacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.

Efsane 5: Geri dönüşüm doğru düzgün yapılamadığı için plastik kirliliği bu düzeye ulaşmıştır

Bugüne kadar üretilen tüm plastiklerin (8.4 milyar ton) sadece %10’u geri dönüştürülmüş ve geri kalanı ise ya yakılmış, ya hala kullanımda ya da çöp alanlarında depolanmıştır. Bu bilgi bile tek başına geri dönüşüm performansımızın ne derece kötü olduğunu ortaya koymaktadır. Farz edelim ki bu miktarı arttırdık ve tam kapasite ve layıkıyla plastikleri geri dönüştürmeye karar verdik. O zaman da karşımıza geri dönüştürülemeyen plastik tipleri çıkıyor. Çünkü her plastik geri dönüştürülebilir değil. Hadi bunu da hallettik ve dedik ki tüm plastikleri geri dönüştürebiliyoruz. O zaman da ortaya plastiğin geri dönüştürülme sayısı gibi bir problem ortaya çıkıyor. Çünkü plastikleri sonsuza kadar geri dönüştüremiyorsunuz. Bir noktadan sonra başka bir yöntem ile imha etmeniz gerekecek ki hali hazırda çevreye etkisi olmayan bir imha yöntemi bulunmuş değil. Buradan ileride bulunmayacak anlamı çıkmıyor ancak birileri teknoloji geliştirecek diye beklerken yıllık 400 milyon ton plastik üretmeye de devam edeceksek, bu işin bir çözüm olamayacağını da kabul etmiş olacağız. Mühendislik bilimi her sorunu çözmeye muktedir bir bilim değil. Kaldı ki bunu dert edinen çok fazla bir girişim olduğu da söylenemez. Daha yakıcı bir problem olan küresel iklim değişikliği için bile bir arpa boyu yol alınmamışken, daha az yakıcı olan plastik kirliliğine, üretim ve tüketimi sınırlandırmadan bir çözüm bulunacağını ummak boşa kürek çekmekle eşdeğerdir.

Bu şekilde daha birçok efsane var ancak bu beş tanesi belki de en önemli beş efsanedir denilebilir. Siz siz olun bu efsaneleri herhangi bir şekilde argüman olarak kullanmayın.

Doğayla kalın

 

Kaynaklar

https://sloactive.com/debunking-myths-of-plastic-pollution/

https://oceanconservancy.org/blog/2014/07/17/the-five-myths-and-truths-about-plastic-pollution-in-our-ocean/

https://www.rhiannonmoore.com/facts-about-plastic-pollution

https://marinelitter.no/

https://www.dw.com/en/plastic-waste-and-the-recycling-myth/a-45746469

https://www.temizmekan.com/plastik-yiyen-tirtillar-bakteriler-mantarlar-ve-digerleri-plastik-kirliligine-cozum-olabilir-mi/

https://news.nationalgeographic.com/2017/07/plastic-produced-recycling-waste-ocean-trash-debris-environment/

(Yeşil Gazete)

 

Hikâye Çin’de Geçiyor

İstanbul Modern Sinema25 Nisan – 5 Mayıs 2019 tarihlerinde modern Çin sinemasının en yeni örneklerinden bir seçkinin sunulacağı “Hikâye Çin’de Geçiyor” başlıklı bir program düzenliyor.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 70. yıldönümü vesilesiyle hazırlanan programdaki filmler Çin kültürünün ve Çin toplumunun içinden geçtiği güncel sosyo-ekonomik dönüşümü farklı konu ve karakterler yoluyla işlerken, bir yandan dünya sinemasında yerini gittikçe büyüten Çin sinemasının yeni türlerdeki açılımını da yansıtıyor.

Cannes’dan sonra İstanbul Modern Sinema’da

Programda yer alan bazı filmler arasında modern Çin sinemasının en önemli yönetmenlerinden Jia Zhang-ke’nin, Cannes’da yarışan ve Çin’in kapitalist dönüşümünü gangster dünyasında geçen bir aşk trajedisi üzerinden anlatan filmi Kül En Saf Beyazdır (Jiang Hu Er Nü, 2018) yer alıyor. Japonya’nın Mançurya işgali sırasında Çinli bir ailenin hayatta kalma mücadelesini konu alan Kış Üstüne Kış (Dong Qu Dong You Lai, 2019), Bai Xue’nin 16 yaşındaki bir genç kızın büyüme öyküsünü anlattığı Kavşak (Guo Chun Tian, 2018), Hong Konglu yönetmen Dante Lam’in ilkini Mekong’da çektiği ve gişede büyük başarı yakaladığı aksiyon savaş filmi projesini Ortadoğu’ya taşıdığı Kızıldeniz Operasyonu (Hong Hai Xing Dong, 2018) da seçkide yer alan filmler arasında.

Hu Bo’nun ilk ve tek filmi

Yazarlığıyla da bilinen yönetmen Hu Bo’nun ilk ve tek filmi olma özelliğine sahip, Çin’in kuzeyinde hayatları çıkmaza girmiş karakterlerin kesişen hayatlarından 24 saati anlatan Öylece Oturan Bir Fil de (Da Xiang Xi Di Er Zuo, 2018) programın dikkat çeken yapımları arasında yer alıyor. (Yeşil Gazete)

 

 

Yokoluş İsyanı’na mola!

10 gündür Londra sokaklarını felce uğratan Yokoluş İsyanı aktivistleri, eylemlerine bir süre ara verme kararı aldı. Hyde Park’ta buluşan eylemciler ‘şimdilik’ alanlardan çekildi.

İklim aktivisti Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) hareketi, Britanya’nın başkenti Londra’daki eylemlerine bir süreliğine ara veriyor. Küresel ekolojik sorunlara sivil itaatsizlik yöntemiyle dikkat çekmeyi amaçlayan hareket, eylemlerine 15 Nisan’da Londra’da başlamıştı.

Biliminsanı, akademisyen, öğretmenler öncülüğünde bir araya gelen binlerce kişinin katıldığı eylemlerde bir hafta içinde 1000’den fazla aktivist gözaltına alındı.

Gösteriler sırasında Marble Arch, Oxford Circus, Parlamento Meydanı, Piccadilly Circus ve Waterloo Köprüsü gibi Londra’nın merkezi noktalarında oturma ve yol kapatma eylemleri düzenleyen aktivistler‘kapanış töreni’ için son kez Hyde Park’ta buluştu. Burada hareketin sözcülerinden Skeena Rathor aktivistlere,”Bu hafta yaptıklarınız için çok teşekkür ederim, hepiniz harikaydınız” diye seslendi. Parkta konserler ve başka etkinlikler de düzenlendi. Aktivistler çevreyi temizleyerek ‘şimdilik’alanlardan çekildi.

Hareketin Facebook sayfasından yapılan açıklamada ise ”Hayatlarınızı kesintiye uğrattığımızı biliyoruz. Bunu içinde bulunduğumuz durumun aciliyetini vurgulamak için yaptık”denildi.

Göstericiler hükümetten ekolojik kriz konusunda olağanüstü hal ilan edilmesini, iklim değişikliğine dair atılacak adımlarda karar alma yetkisine sahip bir halk meclisi kurulmasını ve sera gazı salınımının 2025’e kadar sıfıra indirilmesini talep ediyor.

 

Küçükçekmece’de bir çocuğa istismar davası daha

Küçükçekmece’de önceki gün beş yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunulmasının yarattığı infial dinmeden, ikinci olay yaşandı. Sekiz yaşında bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen bir sanık yakalanarak gözaltına alındı.

İstanbul Küçükçekmece’de sekiz yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle bir şüpheli gözaltına alındı. Bir kişinin, 24 Nisan’da Mehmet Akif Mahallesi Akdoğan Sokak’taki bir binanın içinde, çocuğa yönelik “cinsel istismarda” bulunduğu sırada, apartman sakinlerinin durumu fark etmesi üzerine kaçtığı öğrenildi.

Durumun bildirilmesi üzerine olay yerine gelen polis, “teşhircilik yapmak suretiyle çocuğun cinsel istismarı” suçuna işlediği belirtilen şüphelinin yakalanması için çalışma başlattı. Çevredeki 55 güvenlik kamerası görüntülerini inceleyen ekipler, kimliğini belirledikleri zanlının adresine operasyon düzenledi. Gözaltına alınan şüpheli A.M’nin (37), emniyetteki işlemleri sürüyor.

Aynı suçtan kaydı varmış

İstanbul Emniyet Müdürlüğünce konuyla ilgili yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “Çalışmaların devamında yapılan araştırmalarda yakalanan şüphelinin 2014 yılında aynı suçtan kaydının bulunduğu, ayrıca 22 Mart 2019 ve 31 Mart 2019 tarihlerinde Küçükçekmece’de meydana gelen iki ayrı çocuğa ‘cinsel istismar’ konularının faili olduğu tespit edilmiştir.”

Beş yaşındaki çocuğu istismar eden zanlı tutuklandı

Öte yandan yine Küçükçekmece’de 23 Nisan günü beş yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismar olayıyla ilgisi olduğu iddiasıyla gözaltına alınan dokuz kişiden altısı sınır dışı edilmek üzere Göç İdaresi’ne gönderildi. İki Türk ise ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. İstismar skandalının zanlısı 19 yaşındaki zanlı M.V. de suçunu itiraf etti ve tutuklandı.

İstanbul Valiliği de bir açıklama yaparak çocuğun hastaneden çıkarıldığını ve sağlık durumunun iyi olduğunu kaydetti.

Polis otosunda tecavüze ‘iyi hal’ indirimi

İstanbul’daki davada, Özbekistan uyruklu bir kadını polis otosunda alıkoyup tecavüz eden ve parasını alan polis sanıklar için iyi hal indirimi uygulandı.

 

Davayı yakından takip eden hak aktivistleri ve kadın örgütleri de duruşmalar sırasında protesto gösterileri düzenlemişti.

İstanbul Fatih’te uygulama yaptıkları taksideki Özbekistan uyruklu I.K. (27)’nin yanında kimliği olmadığı gerekçesiyle ekip aracında 4 saat alıkonulup tecavüz edilmesi ve bin 400 TL parasının alınmasına ilişkin biri tutuklu beş polisin yargılandığı davada karar çıktı. Davada, mahkemeye heyeti sanıklar için iyi hal indirimi uyguladı.

İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya, tutuklu sanık Şeref Ş. ile tutuksuz sanıklar İsmail K., Enes S., Yaşar S., Ahmet B. ve avukatları katıldı. Aile, Çalışma Ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın avukatı da mağdur I.K.’yı temsilen duruşmada hazır bulundu.

‘Mağduruz’ deyip beraat istediler

Sanıklardan Şeref Ş. son sözünde, “Böyle bir olay olduğundan dolayı pişmanım. Tahliyemi ve beraatimi istiyorum” dedi. Sanık İsmail K. ise “Suçsuzum, mağdurum. Beraatimi talep ediyorum” dedi. Diğer sanıklar da beraatlerini talep ettiler.

Mahkeme heyeti, sanık İsmail K. hakkında ‘Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna yardım etme’ suçundan beraat kararı verdi.

Sanıklar Ahmet B, Enes S, Yaşar S., Hakkında ‘Kamu görevlisinin suçu bildirmemesi’ suçundan 7 ay 15 gün hapis cezası verildi. Sanıkların sabıka durumu, duruşmadaki tutum ve davranışları, bir daha suç işlemeyecekleri yönünde kanaat oluştuğundan bu hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi. Bu sanıklar hakkındaki adli kontrol kararlarının kaldırılmasına da hükmedildi. Sanıklar Ahmet B., Enes S., Yaşar S. haklarında ‘Suçluyu kayırma’ suçlarından ise beraat kararı verildi.

‘Duruşmadaki tutum ve davranışları…”

Sanık Şeref Ş., ‘İrtikap’ suçundan 4 yıl 2 ay hapis, ‘Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçundan da 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Heyet, sanık polis Şeref Ş hakkında ‘Cinsel saldırı’ suçundan ise önce 12 yıl hapis, ancak suçun silahla ve kamu görevinin kötüye kullanılması suretiyle işlendiği gerekçesiyle artırarak 18 yıl hapis cezasına çarptırdı. Ancak sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları dikkate alınarak indirim uygulanmasıyla netice olarak 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sanığın tutukluluk halinin devamına karar verildi.

Bir hakimden muhalefet şerhi

Oy çokluğuyla alınan karara üye hakim Kudret Karslı muhalefet şerhi düştü. Karslı muhalefet gerekçesinde, ceza tayininde alt sınırdan uzaklaşılmaması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması nedeniyle fiille orantılı bir ceza alma koşulunun sağlanmadığını vurguladı.

Facianın 33. yıldönümünde ders alınmadı

Çernobil nükleer faciasının 33. yıldönümünde Türkiye’de yurttaşların ve çevre aktivistlerinin tüm itirazlarına karşın Mersin Akkuyu Santral inşaatı başladı, Sinop İnceburun’da 2’nci nükleer santralın kurulması için harekete geçildi. 3’ncü nükleer santralın ise Kırklareli İğneada’ya yapılması düşünülüyor

Çernobil nükleer felaketinin 33. yıldönümü bugün. Kazanın etkileri hâlâ devam ederken Türkiye nükleer sevdasından vazgeçmiyor. Nükleer santral projesi yapılması planlanan üç bölgeden aynı ses yükseliyor: “Türkiye Çernobil olmasın

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, Ukrayna’da, Kiev yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santralı 26 Nisan 1986’da patladı. Bakıma alınan santralın dördüncü reaktöründe meydana gelen patlamada, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını tam 200 kat aşan bir etkiyi yarattı. İlk anda patlamanın etkisiyle santralda görevli 31 kişi öldü ancak daha sonra Türkiye’nin de dahil olduğu yakın coğrafya on yıllar boyu sürecek ölümcül bir felaketin içine düştü. Radyasyondan en çok etkilenen santralın çevresindeki 30 kilometre çapındaki alan boşaltılarak bu bölgede yaşayan 135 bin kişi tahliye edildi. Reaktör binası 410 bin metreküp çimento ve 7 bin ton çelikle gömüldü. Besin maddeleri başka bölgelerden getirildi ve radyasyon bulaşan gıdaların tüketimi yasaklandı.

Çernobil’in etkisine maruz kalan ülkelerden biri de Türkiye’ydi. Ancak o dönemde Türkiye’de yetkililer bu felaketi o kadar hafife aldı ki dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’ın, Karadeniz’de yetişen çayların radyasyondan etkilenmediğini ispat etmek için kameraların karşısında çay içmesi hafızalara kazındı.

Bilim insanları bugün Çernobil’in etkisinin hâlâ sürdüğüne dikkat çekiyor. Türkiye’de Mersin Akkuyu Santral inşaatı başladı, Sinop İnceburun’da 2. nükleer santralın kurulması için de harekete geçildi. 3’üncü nükleer santralın ise Kırklareli İğneada’ya yapılması düşünülüyor. Nükleer santrallara karşı çıkan uzmanların, çevre aktivistlerinin ve özellikle santral yapılması planlanan bölgelerde yaşayan yurttaşların sesi her gün daha güçlü çıkıyor. Santralların herhangi bir kaza anında felakete dönüşeceğini belirten yurttaşlar etkisinin on yıllar boyu geçmeyeceğini hatırlatıyor. İşte üç bölgeden Çernobil felaketinin 33. yıldönümüde görüşler özetle şöyle:

İnşaat sürüyor

Geçen yıl nisan ayında temeli atılan Mersin- Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatı sürüyor.

Mersin Nükleer Karşıtı Platformu’ndan Fulya Uğurhan: Çernobil ve Fukuşima felaketleri ve irili ufaklı 400’den fazla nükleer kaza dünyada nükleer santralların güvenliği sorununun tartışılmasına yol açtı. Sonuçta günümüzde pek çok ülke enerji yatırımlarını artık daha akılcı olan yenilenebilir kaynaklara yönlendirmekte. Hal böyleyken Türkiye yaşananlardan ders çıkaracağına 43 yıldır nükleer santral yapmaya çalışıyor. Şu an ilimiz sınırları içinde yer alan Akkuyu Nükleer Santralı’nın yapımı başta bölge halkının, Kıbrıslıların ve Türkiye’deki yurttaşlarımızın itirazlarına rağmen sürmekte. En son 2010 yılında Rusya ile yapılan anlaşma ile başlayan süreç, hâlâ sonuçlanmayan sahte imzalarla kabul edilmiş ÇED raporunun iptal davaları, yer lisansı iptal davaları nedeniyle hukuksuz bir şekilde ilerlemekte. Yaşanan önceki felaketlerde gördüğümüz üzere bir nükleer felaket olduğu zaman dünyanın her yerini etkilese de en çok en yakındakiler zarar görmekte, evlerinden uzaklaşmakta, tarımsal üretim yapamamakta, sağlıklarını yitirmekteler. Yani maddî ve manevi yıkımı en çok bölge insanı yaşamakta. Bu nedenle biz bu santralın yapımının durdurulması için demokratik yollardan elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz.

Ağaçlar kesiliyor

Sinop Nükleer Karşıtı Platform Dönem Sözcüsü Zeki Karataş: Sinop İnceburun Yarımadası’nda Sinop Nükleer Güç Santralı’nın kurulması yönünde halen siyasi iktidarın yanı sıra Japonya hükümetince de ısrarlı tutum devam ettiriliyor. İnceburun’da yüz binlerce ağaç kesildi ve hâlâ kesiliyor. Çernobil felaketinin insanlık üzerindeki olumsuz etkileri hala son bulmadı, devam ediyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca 15 Ocak 2019 tarihinde askıya çıkarılan özellikle Sinop İnceburun Yarımadası’nı ilgilendiren 1/100.000 çevre düzeni planındaki değişiklik bizim canımızı yakıyor. Bu plan notlarında yapılan değişiklikle Sinop İnceburun Yarımadası’nda nükleer atık depolama tesisi işaretlendiğini tespit ettik. Diğer bir deyişle nefes alacağımız, bu doğa harikası bölge nükleer çöplük alanına dönüştürülmek isteniyor. Bu konuyu yargıya taşıyoruz. Sinop Nükleer Santral istemiyor.

Balkanlar, Ege ve Marmara risk altında

Trakya Platformu Kırklareli Yürütme kurulu üyesi Göksal Çidem: Nükleer santral projelerine bakıldığında herhangi bir kaza anında Balkanlar, Ege ve Marmara risk altındadır. İnsan sağlığının ve doğanın zarar görmesi beklenmemelidir. Risk olması yeterlidir. Nükleerden kaynaklanan kazalar sonucu kanserden birçok yakınımızı kaybettik. Çernobil’in en fazla etkilediği yerlerden biri Trakya. Ergene öldü. Ölüm saçıyor.