Ana Sayfa Blog Sayfa 2547

Hayvan hakları savunucularına polis müdahalesi

Hayvan hakları savunucularının Ulus’ta mitingi polis tarafından engellenmek istendi. Polis amirinin ‘süpürün bunları’ talimatı tepkilere neden olurken, mitingde Hayvan Hakları Kanunu’ndaki eksikliklerin giderilmesi istendi

Hayvan hakları savunucuları, Ankara’daki köpek katliamını protesto etmek amacıyla bugün saat 13.00’da Ankara Ulus’taki Atatürk Heykeli önünde biraraya geldi. ‘Sokakta katliam var’ sloganıyla yapılan mitingde, Hayvan Hakları Kanunu’ndaki eksikliklerin giderilmesi ve hayvana yönelik şiddetin son bulması talep edildi.

Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu Örgütlenmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Haydar Özkan, kapalı kapılar ardında, kamuoyundan gizli hazırlanan yasa tasarısının, sokaklardaki hayvanları katliamcı belediyelere teslim ettiğini söyledi. Tasarıda, kısırlaştırma yapmayan ve kanunu uygulamayan belediyelere idari bir yaptırım olmadığını vurgulayan Özkan, bu durumun hayvanların toplanarak yok edilmesine yol açtığını ifade etti.

Özkan, tasarıyla birlikte, nüfusu 100 binden az olan şehirlere kısırlaştırma ve bakımevi kurma zorunluluğunun da ortadan kalkacağını belirttti; “Hayvan artışının yüksek olduğu kırsaldaki ilçe ve beldelerde kısırlaştırma üniteleri kurulmalı. Ehil veterinerlerce yapılacak kısırlaştırmalarla sahipsiz hayvan sayısı kontrol altına alınabilir” dedi.

‘Göstermelik pet shop maddesi’

Yasa tasarısında yer alan ve pet shoplarda kedi-köpek satışını yasaklayan maddenin de göstermelik olduğunu belirten Özkan, çok kötü koşullarda ve ruhsatsız çalışan üretim çiftliklerine dair hiçbir düzenlemeye de yer verilmediğine dikkat çekti. Her türlü üretim, satış ve dövüş ilanının internet ortamında rahatça yer bulabildiğini ifade eden Özkan, bu konuyla ilgili de bir düzenleme yapılması gerektiğini ifade etti.

Mitingin sonlarında bir polis amirinin ‘süpürün’ talimatına, aktivistler tepki gösterdi. Eylemciler, “Toz muyuz biz de süpürüyorsunuz! Kir miyiz? Süpürmeyin!” derken, polisin kalkanlar ve arbedeyle miting alanındakileri dağıtması öfke uyandırdı.

AKP’nin mezhepçi, kadınsız, eşitsiz barış süreci teklifine rakip – Ayşen Candaş

Türkiye’nin Umut Koalisyonu, bütün engellere rağmen bir arada durmayı başardı ve büyük şehirlerin hemen hepsini aldı.

Buradan hem Türkiye’de adı konmamış bir değerler ayrışmasına dair hem de Kürt sorununa ilişkin iki sonuç çıktığı kanısındayım. İzleyebildiğim kadarıyla bu konular netlikle henüz tartışılmıyor, ancak belki bazı meseleleri zımni hallerinden kurtarıp adını koymak, Türkiye’nin geleceğine ilişkin daha sağlıklı düşünmemizi sağlayabilir diye düşünerek kısa bir yazı yazma kararı aldım.

1950’lerden bu yana şehirleşme olgusunun yaşandığı ülkemizde bugün nüfusun yüzde 75’inden fazlası şehirlerde yaşıyor. Resmi istatistik vermememin nedeni pek çok köyün 2012 yılından bu yana mahalleye dönüştürülmesi. Bunun sonucunda resmi istatistiklerle bakınca, şehirli oranı toplam nüfusun yüzde 93’ü gibi bir yerde seyrediyor ve bu çok anlamlı bir istatistik değil.

Şehre gelenlerin AVM’ler ve genellikle erkek nüfusa hitap eden futbol maçları dışında pek bir karşılaşma ihtimalinin kalmadığı, meydanları halktan arındırılmış ve turistlere terk edilmiş olan, konser, tiyatro salonları gitgide azalan ülkemizde, şehirleşmenin içinin şehirlilikle doldurulması kolay değil.

Türkçede Medine’den türeyen ‘medeniyet,’ yani farklı kültürlerden gelenlerin gerçek anlamıyla ve eşit oldukları ortamda karşılaşmasını, birbirini tanımasını, kaynaşmasını, yeni bir sentezde buluşup yepyeni bir kültür yaratmalarını betimleyen, ‘öteki’lerden kurulu medeniyeti o şekilde kurmuş, çoğulculuğu tasvir eden şehir; uzun zamandır medeni işlevini olması gereken kadar yerine getiremiyor. Daha önceleri de bu vasfa layık az şehir vardı ülkemizde, ancak varolanlarda da can damarlarının kesilmeye çalışıldığı herkesin malumu. Dolayısıyla şehirleşmenin içinin doldurulup doldurulmadığı, medenileşmeye, ötekilerle kaynaşmaya, yeni insan tanımaya elverip elvermemesi şurada dursun. Ancak bunlara rağmen şehirli nüfusun bu denli ağır bastığı, karmaşık, çoğulculuğu hakikat, bulması kabul etmesi tanıması gereken hakikati çoğulculuk olan bir toplum, hangi değerlerle yönetilmeli?

Yüz yüze tanışıklığa, sülalesini bilip tanımaya dayalı, kısacası ‘aynılık’ ve ‘hemşehrilik’ üzerinden kurulan, birey değil grup ve aile temelli, eşitliğe değil ileri gelenlerin sözünün geçmesine dayalı kırsal/köy dayanışması, acaba şehrin kendini yönetmesine ilişkin konularda ne derece medeniyet ve adalet vadediyor?

31 Mart seçimleri her ne kadar Türkiye’nin girdiği açmaz yolda seçimlerden de vazgeçebileceğine dair bakan, gören herkese önemli bir fikir ve uyarı verdiyse de, aynı zamanda her türlüsünden ‘ötekilerle’ sorgusuz sualsiz hesapsız dayanışabilecek demokrasi yanlısı dinamik bir nüfusun çoğunlukta olduğunu da gösterdi. Şehre, bu karşılaşma ve kucaklaşmadan doğan medeniyeti ve yanında getirdiği adaleti – belki hiç olmadığı kadar – getirecek olan dil, üslup, selamlaşma ve dayanışma, aslen tam da şehirli değerlere yaslanan, bu sebeple karmaşık bir nüfusa en uygun olan dil ve üslup ve siyaset.

Acaba Türkiye’nin en büyük kutuplaşması ‘ötekilere’ nasıl baktığımız sorusunda mı düğümleniyor ve ifadesini en çok kırsal ve şehirli değerler farklılığında mı buluyor? Bu soruyu buraya bırakma ihtiyacı hissediyorum.

***

Seçimleri Umut Koalisyonuna dönüştüren ikinci, ve yukarıda sözü geçen şehirleşmeye dair sonuca son derece bağlı ikinci sebep, ilk kez (7 Haziran’ı sayarsak ikinci kez) CHP ve HDP zımni koalisyonunun demokratik değerler, hukuk devleti ve insan hakları merkezli şekilde ve de pekala kurulabileceğinin ve bu ortak payda üzerinden dayanışabileceklerinin ve bunu yaparlarsa seçim kazanabileceklerinin somut örneği.

Bu saptamadan hareketle aslında tek bir barış süreci değil barış sürecine dair iki ayrı teklif olasılığının ve demokratik beklentisinin artık ortada durduğunun altını çizmemiz önemli.
Masada barışa dair tek değil, aslında iki teklif olasılığı var.

İlk barış süreci teklifi AKP’nin 2010’lardan bu yana yürürlüğe koymaya çalıştığı ancak HDP’nin demokratik eşitlikçi tabanına çarpıp geri dönen ve bugün Demirtaş’ın ve seçilmiş kadın eşbaşkanların ve hareketin kadın liderlerinin hapiste olmasının baş sebebi olan AKP’li barış teklifi. Bu teklife göre eşit paydaşlar yok, tam bir kapsama arzusu da yok. Türkiye’ye biçilen Sünnici, eşitsiz erkek kardeşliği ve patron-çalışan, büyük abi-küçük kardeş ilişkisi çerçevesinde işleyecek dayanışmanın Sünni ve Şafi, dindar kabileleri ve 1990’lardan bu yana devletle çalışan korucu köy ve grupları içine alacak biçimde Kürtlere genişletilmesi esasına dayanıyor. Bu süreç Kürtlerin önemli bir bölümünü dışlayan ve Kürtleri kendi içinde bölmeye ve yeni Türkiye’ye uygun Sünnici ve Erdoğancı yeni devletin Kürtleri haline getirmeye namzetti. Ayşe Buğra ile 2010’da yazdığımız bir yazıda aynılığa, kırsal değerlere, statik toplum anlayışına, mezhebe dayalı, patriarkal erkeklerce temsil edilen geleneksel toplulukların hiyerarşik dayanışmasının yapısından söz etmiştik. Bunun dinamik, karmaşık bir topluma uygun olmadığının, çoğulculukla bağdaşmadığının saptamasını yapmıştık. CHP Türkiye’de olmakta olanı okuyamadığı, Kürt meselesi konusunda elini taşın altına koymakta ve kendisinden aslen daha ilerde duran şehirli takipçilerini başka bir çözüme yöneltmekte de ayak direttiği için, hatta AKP’nin yaptığının da gerisine düşmekte beis görmeyip milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dahi sebep verebildiği için, bugüne dek Kürtlerle barış gerekliliğine sunulan tek çözüm AKP’nin işte bu mezhebe dayalı patriarkal ve kırsal çözümü olarak kaldı.

Şehirli değerlerin, demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarının olmazsa olmaz parçası azınlıkların haklarının eşitliğinin korunması olduğuna göre, acaba yerel seçimlerde şehirlerde dayanışabilmiş genç, yaşlı, okullu ya da alaylı, siyasi eğitimi mükemmel, kafası berrak, kalbi her türlü ötekine açık şehirli neslin çabasıyla ve sayılarıyla mümkün olmuş olan 31 Mart dayanışması, olur da yeni bir Kürt barış süreci teklifine de taban hazırlar mı?

Acaba hiyerarşik bir piramide döndürülmüş ve statik bir kırsal kabile gibi yönetilmekte olan dinamik, şehirli, ötekilerden dostları arkadaşları olan, beraber sevinebilmiş beraber seçim başarısı sağlayabilmiş olan nüfus, bu kez de aynı ilkelere dayalı, yani insan hakları, azınlık haklarının korunması, hukuk devletinin tesisi ve demokrasiye, parlamentarizme dayalı bir yönde ilerlemek üzere, bir barış süreci başlatabilir mi?

Abisiz, vesayetsiz, mezhepsiz, kapsayıcı ve adil ve demokratik ve kadınlara yüzde 50’lik yer açan, eşitlikçiliği her ama her gruba yönelik ilke olarak benimseyen şekilde?

Bu, eğer olabilirse, Türkiye’nin son yıllarda içine girdiği ve daha derinleşirse içinden çıkması onlarca yıl alabilecek makus talihini ters yüz etmesi hakikaten mümkün olan bir ihtimal…
İkinci ve bu kez demokratik bir ‘Kürt meselesinde barış süreci’ teklifi, şehirli değerlerin ve medeniyetin belediyelerden sonraki ikinci durağı olsun dileğiyle….

(GazeteDuvar’dan alınmıştır)

 

Ekoloji üzerine düşünme vaktidir – Doğan Hızlan

Açık Radyo’nun bir özelliği, birçok konuyu önceden fark etmesi ve bize fark ettirmesidir. Şimdi bir program daha kitaplaştı. Yaşadığımız, nefes aldığımız dünyayı düşünmek zorundayız. İşte ‘Açık Yeşil’ adlı kitap bize bunu sağlıyor.

Yumurta kapıya geldi ki artık her gün her televizyonda ekoloji haberleri, programları seyrediyorum. Benim gibi doğayı sadece Yaşar Kemal romanlarından bilen biri için, tehlike çanlarının çaldığını fark ettim. Açık Radyo’nun bir özelliği, birçok konuyu önceden fark etmesi ve bize fark ettirmesidir. Bir program daha kitaplaştı: ‘Açık Yeşil-Teorisi ve Pratiği ile Bir Ekoloji Rehberi’.

Yayına hazırlayanlar Ömer Madra ve Ümit Şahin.

Ekoloji, uluslararası sözlüklerde “Canlı varlıkların hem birbirleri hem de fizik çevreleriyle ilişkilerini ele alan bilim dalı” diye tanımlanıyor.

Bu kitap neymiş özetleyelim: “On yılı aşkın süredir Açık Radyo’da devam eden, Türkiye ve dünya çapında ekoloji mücadelesinin seyrini kayıt altına alan ‘Açık Yeşil’den bir ekoloji rehberi. Üstelik teorisi ve pratiği ile… Açık Yeşil’in bu birinci kitabı, her gün 150-200 canlı türünün yok olduğu, iklim krizinin tüm dünyanın gündemine oturduğu ‘İnsan Çağı’nda (Antroposen) çevre ve iklim hareketlerinin teorik temellerini ortaya koymanın yanı sıra Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından alan kayıtları ve mülakatlara yer verilen bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.”

Bu konu geçen gün televizyonda vardı…

Hepimiz her gün “Bu havalara ne oldu” diye soruyoruz. Eriyen buzların bir gün yaşadığımız eve kadar geleceğini hesaplayamıyoruz. Doğanın dengesi bozulduğu için aç kalan hayvanların şehirleri işgal ettiğini televizyonlardan seyrediyoruz. Ama bu konuda ne bilgilenmek istiyoruz ne de önlemleri söz konusu ediyoruz. İşte ‘Açık Yeşil’, bize ekolojik bilinci kazandırıyor. Her kitabın oluşum öyküsü benim dikkatimi çeker. Çünkü kitap okuma yöntemini ona göre tayin ederim. Anlaşılır bir dille konuşulmuş ve yazılmış bir kitap.

Okuduğunuzda, “Bu konu geçen gün televizyonda vardı” diyeceksiniz. Ayrıca doğayla, iklimle ilgili belgeselleri seyrediyorsanız, o zaman yüzeysel öğrendiklerinizi derinden, ayrıntısıyla öğrenmek isteyeceksiniz.

Anabaşlıkların kitabı almakta yeterli neden olduğunu sanıyorum:

  • Yeşil Düşünce ve Politika
  • Ekoloji Hareketleri
  • HES Mücadeleleri
  • Madenler
  • Nükleer Enerji
  • Yeşil Ekonomi
  • Doğa ve Biyoçeşitlilik

Yaşadığımız, nefes aldığımız dünyayı düşünmek zorundayız. İşte bu kitap bize bunu sağlıyor.

Ekoloji üzerine düşünme vaktidir.

(Hürriyet Gazetesi’nden alınmıştır)

Bir yılda 12 milyon hektar yağmur ormanı yok oldu

WRI sorumlusu Seymour, “Gezegenin sağlığı tehlikede ve üretilen geçici çözümler yetersiz. Dünyanın ormanları şimdi acil serviste” dedi.

Dünya genelinde geçen yıl 12 milyon hektar tropik yağmur ormanının yok olduğunu gösteren yeni bir araştırma yayımlandı. Bu rakam, Kuzey Kore’nin yüz ölçümüne eşit, Bulgaristan’ın yüz ölçümünden yaklaşık 10 bin kilometrekare daha büyük.

The Independent’in haberine göre, Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün (World Resources Institute – WRI) uydu görüntülerini analiz ederek gerçekleştirdiği araştırmanın başındaki Frances Seymour, “bunun binlerce kesimle gelen ölüm olduğunu” söyledi. Seymour, “Gezegenin sağlığı tehlikede ve üretilen geçici çözümler yetersiz. Dünyanın ormanları şimdi acil serviste” dedi.

Brezilya ilk sırada

Kaybedilen ormanların 3,6 milyon hektarını, bakir yağmur ormanları oluşturuyor. Bu ormanlar, benzer faunaya göre, daha fazla karbondioksit emiyor; yerlerinin doldurulması güç yaşlı ağaçlardan oluşuyor.

Geçtiğimiz yıl en fazla bakir orman kaybı 1,3 milyon hektarla Brezilya’da yaşanırken, orman kaybına en fazla rastlanan ikinci ülkeyse 481 bin 248 hektarla Demokratik Kongo Cumhuriyeti.

Küresel Orman İzleme Platformu (The Global Forest Watch), Brezilya’daki orman kaybının çoğunun yasa dışı ağaç kesen kişilerin ve milislerin “Amazon’daki kesimleri” olduğunu belirtti. Platform, bu kesimlerin Amazon’da medeniyetten uzak yaşayan yerli kabilelerin hayatta kalma şanslarını tehdit ettiğine dikkati çekti.

Avustralya’da kedi soykırımı

Avustralya hükümeti, 2015 yılında aldığı, beş yıl içinde sahipsiz iki  milyon kediyi öldürme kararını uygulamaya koydu. Nüfusu 2-6 milyon olan hayvanları öldürmek için havadan zehirli sosisler atılıyor.

Avustralya, 2020’ye kadar milyonlarca kediyi öldürmek için, zehir sürülen kanguru etinden yapılma sosisleri havadan hayvanların bulunduğu yerlere atıyor. Sayıları 2 ila 6 milyon arasında değiştiği belirtilen sahipsiz kedileri öldürmek için Avustralya hükümeti 2015 yılında karar almıştı.

New York Times gazetesinin haberine göre, uçaklarla kedi nüfusunun yoğun olduğu yerlere atılan bu yemleri yiyen kediler 15 dakika içinde hayatını kaybediyor. Haberde, zehirli sosislerin Batı Avustralya eyaletindeki bilim insanı Dr. Dave Algar tarafından üretildiği, Algar’ın hangi lezzetlerin kedigiller için en çekici olduğunu belirlemek için kedi maması markaları ile çalıştığı ifade ediliyor.

Gazetenin haberinde kimi kedilerin kurulan tuzaklarla, vurularak ve patlayıcı maddelerle de öldürüldüğü, Queensland eyaletinde ise bir adım öteye giderek bir kedinin yüzülmüş derisini getirene 10 Avustralya doları (7 Amerikan Doları) ödül verildiği belirtiliyor.

Vahşi yaşamı tehdit ediyorlarmış

Hükümet, bu kararına gerekçe olarak 18. yüzyılda Avrupalı yerleşimciler tarafından kıtaya getirilen kedilerin ülkenin vahşi yaşamını tehdit etmesini gösterdi. Yetkililere göre, ülkenin çiftçilik sektörü kedilerden zarar görürken, kediler 27 memeli türünün yok olmasından sorumlu tutuluyor. Yaban hayatını koruma yetkililerinin verilerine göre ise kediler ülkeninyaklaşık yüzde 99.8’inde mevcut ve bazı bölgelerde kilometrekareye yaklaşık 100 adet kedi düşüyor.

Avustralya bu kararını ilk defa dört yıl önce açıkladığında büyük bir tepki çekmişti. Uluslararası kamuoyunda kampanyalar oluşturulmuş, ünlü isimler hükümete mektup yazarak bu uygulamadan vazgeçilmesi çağrısında bulunmuştu. Ancak New York Times gazetesine göre hayvan hakları örgütü PETA Avustralya bile ilk başta bu karara karşı çıksa da ülkedeki vahşi yaşamın korunması için prensip olarak bu uygulamayı kabul etti. Hayvan hakları savunucusu PETA Avustralya’dan konuyla ilgili gelen tek açıklama, yöntemin ‘acımasız’ olduğu yönünde.

Köpeğe cinsel saldırıda bulunan iki kişi gözaltında

Kütahya’da bir köpeği bulunduğu yerden alıp ormanlık yere götürerek cinsel saldırıda bulunan iki kişi, hayvanın sahibi tarafından yakalandı. İki saldırgan gözaltına alındı, köpek veteriner kontrolünde.

Kütahya’da sahipli köpeği bağlı olduğu yerden alıp ormanlık alana götürerek cinsel saldırıda bulunan iki şüpheli, polis tarafından gözaltına alındı. 100. Yıl Mahallesi’nde oturan Ş.K., köpeğini evinin karşısındaki ağaca bağladı. Ancak kısa süre sonra köpeğinin olmadığını fark etti. Çevredekilerden köpeğinin iki kişi tarafından alınarak, ormanlık alana götürüldüğünü öğrendi. Ş.K. hemen ormanlık alana gitti.

Saldırganları yakalayıp polisi aradı

Burada iki kişinin köpeğini ağaca bağlayıp cinsel saldırıda bulunduğunu gördü. Duruma müdahale eden Ş.K. ile yardımına gelenler, İ.D.(47) ve İ.Y.’yi (55) etkisiz hale getirip, polisi aradı. Polis ekiplerince gözaltına alınan ikili, Şehit Mehmet Kartal Polis Merkezi Amirliği’ne götürüldü.

Köpek veteriner hekime götürülürken, olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Sinoplular Çernobil felaketinin 33. yılında bir ağızdan seslendi: Nükleere hayır!

Çernobil nükleer felaketinin 33. yılında İstanbul, Mersin, Sinop ve Kıbrıs’ta çevreciler ve nükleer karşıtları bir araya geldi. Kurbanları anan kalabalıkların sloganı ortaktı: Nükleer santral istemiyoruz

Nükleer santraller hakkında dünya kamuoyunun farkındalığını yükselten  Çernobil Nükleer Felaketi, 33.yılında  İstanbul, Mersin ve Kıbrıs’ta iki milletli toplum tarafından gerçekleştirilen eylemlerle anıldı. Sinop’ta da Sinop Nükleer Karşıtı Platform(NKP) alanlardaydı. Çevrecilerin yoğun ilgi ve katılımıyla gerçekleştirilen miting, sabah 11:00’da başladı. Belediye Kamyon Garajı önünde çeşitli illerden gelen çevre örgütleri tarafından oluşturulan kortej pankart, döviz ve sloganlar eşliğinde Sinop İskele Meydanı’nda hazırlanan miting alanına gelindi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Kamu Emekçileri Sendikası(KESK),TEMA, Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Bileşenleri, Yeşil Gerze Platformu(YEGEP), TEMA, Kuzey Kültür Derneği, Ayancık Çevre Koruma Derneği, Karadeniz İsyandadır, Yeşil Gerze Dağcılık ve Doğa Kulübü (GEDAK), Devrimci İşçi Sendikaları(DİSK)’in pankartlarla katıldığı mitingde bin kişi hep bir ağızdan “Nükleere hayır” dedi. Çevre illerden otobüsle gelenlerin katılımı düşük olduğu için toplam sayı önceki yıllara göre düşükse de bu kez Sinop içinden yoğun katılım olduğu gözlendi. “AKP elini Sinop’tan çek ; Sinop nükleer santral istemiyor, nükleere inat yaşasın hayat ” sloganları atılırken, “Aşk olsun sana çocuk” şarkısı büyük beğeni topladı.

Karataş: Sinop, nükleer santral istemiyor

Sunumu NKP miting komitesinden Mine Batur  tarafından gerçekleştirilen miting konuşmaları Sinop NKP Dönem Sözcüsü Zeki Karataş’ın açılış konuşmasıyla başladı. Çernobil’den Fukuşima’ya, Üç Mil Adası’ndan İstanbul İkitelli kazası ve diğer elim nükleer olaylardaki kayıpları anan  Karataş, nükleer santral konusunda siyasi yöneticilerin ısrarına ve Nükleer Düzenleme Kurulu’nun son dönemde görev ve yetkilerinde yapılan değişikliklere dikkat çekti. Ayrıca Sinop İnceburun Yarımadası’nı ilgilendiren 15 Ocak tarihli yüz binlik çevre planında atık alanlarının işaretlenmesini kabul edilemez bulduklarını, dilekçe vererek atık alanı tahsisinin söz konusu olma ihtimaline karşı SNKP adına itirazlarını iletmiş olduklarını paylaştı. Karataş, yetkililere “Nükleer Sizin olsun Sinop bizimdir. Sinop nükleer santral istemiyor” mesajını gönderdi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Ayhan: Olası kaza, nüfus cüzdanı seçmez

31 Mart 2019 yerel seçiminde Sinop Merkez Belediye Başkanı seçilen Barış Ayhan ise miting alanındakileri “Bir belediye başkanının en asli görevi, o kentte yaşayan insanların, mutluluğu, huzuru ve refahıdır. O kentte yaşayan insanların, sağlıklı bir çevrede yaşamlarını sürdürebilmeleri ve bu sağlıklı çevreyi bozulmadan gelecek nesillere aktarmaktır. Bu anlamda, Sinop gibi nükleer santral tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir kentin belediye başkanının, bu mücadeleye omuz vermemesi mümkün değildir” sözleriyle karşıladı ve bugüne dek verdikleri mücadeleye aynen devam edeceklerini söyledi. Ayhan şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz yıl Ukrayna’daydım, Çernobil’deydim. Bölgede yaşanan vahşeti kendi gözlerimle gördüm. O vahşeti görmeden önce birçok kitapta okumuştum. Ama maalesef orada gördüklerime hiçbir edebiyatçının kaleminin yeterli kalmadığına şahit oldum. O vahşeti gördüğümde, aslında okuduklarımın gördüklerimin çok küçük bir kısmı olduğunu anladım. Unutmayın, nükleer santraller patladığında ölecek insanlar, nüfus cüzdanlarına bakılarak seçilmeyecek. Son siyasi seçimlerde hangi partiye oy vermiş olduğuna da bakılmayacak. Çevremizdeki katliamla birlikte hep beraber vahşi bir şekilde öleceğiz. Biz burada bu mücadeleyi verirken sadece kendi çocuklarımız için değil, sizin çocuklarınız için de bu mücadeleyi veriyoruz”.

Geçen sene Belediye Başkanı Ayhan ile beraber Çernobil gezisine katılan CHP Belediye Meclis üyesi Aydın Hakan Sönmez de gözlemlerini paylaşarak en çok Pripyat kasabasına gittiklerinde gördükleri çocuk parkından etkilendiğini anlattı. Lise öğrencilerinin katkılarıyla yer verdiği Çernobil’den Sesler tiyatro oyunu ise Çernobil’de yaşanmış olayların, gerçek hikayelerin gönül gözüyle görülmesini sağladı.

Sinop CHP Milletvekili Barış Karadeniz de Belediye Başkanı Ayhan’ı destekleyerek miting alanındakileri nükleer santral kurulmasına asla müsaade etmeyeceklerini vurguladı.

Gezen: Doğayla başka bir ilişki mümkün

Konuşmacılardan KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen de sözlerine “Doğasına, ormanına , deresine yaylasına sahip çıkan yağmacıların talanı gerçekleştirenlerin karşısına geçip biz halkız diye dikilenler hepinize KESK adına bir kez daha merhaba diyorum, selam olsun bu mücadeleyi yükseltenlere” diyerek başladı. Gezen, doğayı tüm ögeleriyle metalaştıran satın alınan bir şeye dönüştüren kapitalist sistemi eleştirerek “Bu sistemde ülkeyi yönetmeye çalışanlar da bizim doğamızı toprağımızı elimizden alarak sermayedarların peşkeşine açarak yaşamın her alanını zehir edip yaşamı yok eden nükleeri dayatmaya çalışıyor. Bizler bu mücadelenin bir parçasıyız. Doğayla başka bir ilişki mümkün” dedi. Demokratik laik bir ülkede barışın geleceğini ve bu barışın sadece etnik köken ve milletlerle sağlanan bir barış olmadığını kaydeden Gezen, bunun doğayla da barış anlamına geldiğini söyledi.

Demircan: Nükleer santral iklime de zarar

Mitinge katılarak konuşma yapan bir diğer isim de gazetemizin nükleer içerikler editörü Pınar Demircan oldu. Sözlerine İstanbul’daki nükleer karşıtlarından ve İstanbul Nükleer Karşıtı Platform’dan selam getirdiğini söyleyerek başlayan Demircan, Çernobil’den Fukuşima’ dan öğrenilenlerle nükleer santrallere hayır demeyi gerektiren yüzlerce neden olduğunu ancak gelecekteki belirsizlik şartlarının düşünülmesi gerektiğini söyledi. Nükleer santrallerin niteliği gereği iklim değişikliği koşulları açısından  uygun bir teknoloji olarak tanıtılmasına rağmen bunun doğru olmadığını söyleyen Demircan, karbon salmayan teknoloji şeklinde lanse edilen nükleer santrallerin gerek inşaat gerek uranyum madeninin çıkarılması gerekse atıkların istiflenmesi için toplumsal ve ekolojik bir çok maliyetin yanı sıra karbon salan başka bir çok faaliyeti olduğunu ifade etti. Demircan, iklim değişikliği şartlarının da nükleer santrallerin operasyon koşullarını daha  tehditkar duruma getireceğini, iklimin de nükleer santralin dostu olmadığını kaydetti; fırtına, sel ve hava olaylarının radyasyonu oradan oraya taşıdığına değindi. Sinop’ta kurulmak istenen nükleer santralin maliyetinin 700 milyar dolara varması nedeniyle maliyet artışı yapılarak nükleer santral kurulum fiyatının iki katına çıktığına fakat hala projenin akıbetine dair halka açıklama yapılmadığına da değinen Demircan,  şunları söyledi: “Ya yükselen maliyet gelecekte elektrik faturalarımıza yansıtılacak, ya başka bir ülkenin nükleer santral projesine dönüşecek ya da Japonlar için nükleer santral yerine bir termik santral kurulacak”. Soma maden kazasının sorumlusu maden İşletmecisinin serbest bırakılmasını, Adapazarı Pamukova, Eskişehir ve Çorlu tren kazalarını hatırlatan Demircan, yetkililerin istifa değil istifade ettiğini, Sinop’u nükleer santral projesinden kurtaracak olanın ise çevrecilerin direnişi olacağını belirtti.

Sinop NKP’nin Belediye Meclis salonunda Çernobil’den Fukuşima’ya başlığıyla düzenlediği panel kapsamında, ödüllü Sinoplu karikatürist Seyit Saatçi’nin işlerinin de yer aldığı Homur sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Nükleersiz yaşam için karikatür sergisi” açıldı.

Sinop NKP’nin Belediye Meclis salonunda Çernobil’den Fukuşima’ya başlığıyla düzenlediği panel kapsamında, ödüllü Sinoplu karikatürist Seyit Saatçi’nin işlerinin de yer aldığı Homur sanatçılarının eserlerinin sergilendiği “Nükleersiz yaşam için karikatür sergisi” açıldı.

İstanbul EMO’dan Gazi İpek ile Şehir Plancıları Odası ‘ndan Orhan Sarıaltun’un konuşmacı olduğu, moderatörlüğünü Prof. Dr.  Aziz Konukman’ın gerçekleştirdiği, Çernobil’den Fukuşima’ya Sinop Nükleer Güç Santralleri Paneli’ne de katılan Pınar Demircan etkinliği konuların çok boyutlu şekilde ve ilgiyle tartışılmasının Sinop’taki nükleer karşıtı farkındalığın yükseldiğini gösterdiğini, Sinop’luların bu proje dayatması karşısında çözümsüzlük içinde bırakılmaktan rahatsız olduklarını aktardı. Sinop’ta nükleer santral kurulmasının gündeme geldiği 2000’li yıllardan bugüne dek Sinop’a doğru düzgün yatırım yapılmamış olmasını, iş imkanı yaratılmamış oluşunu insanları nükleer santrale mecbur bırakılmaları için planlandığını söyleyen Demircan, “bu durum Sinopluları incitiyor” dedi. Demircan, özellikle son dönemde Sinop İnceburun yarımadasında atık alanları yaratıldığı yönünde bir eğilimin olmasını bölge halkının hayal kırıklığıyla karşıladığına dikkat çekti; Sinop’ta ne nükleer santralin ne atıkların istendiğinin altını çizdi.

Fotoğraf: Sinop NKP

Çernobil anmaları vesilesiyle yapılacak diğer nükleer karşıtı etkinlikler, Samsun Kuzey Kültür Derneği tarafından 4 Mayıs Cumartesi günü,  Ayancık Çevre Derneği’nce de 6 Mayıs Pazartesi günü yapılacak. Pınar Demircan bu etkinliklerde Fukuşima’nın toplumsal ve ekolojik boyutlarını anlatarak nükleer santrallerin riskleriyle Türkiye’deki projeleri  gelecekteki belirsizlikler bağlamında değerlendirecek.

Berlin kiracıları: Talepleri yeni bir ekonomik rejimin mi habercisi? – Orhan Esen

Kapitalizmin üretimle sınırlı kalması ancak sistemi temel ihtiyaçlara bulaştırmamak gerektiği fikri, yeni bir konsensüs oluşturmaya yatkın gibi duruyor.

Kapitalizm insanoğlunun ufkuna dahil olalı, tarihte ikinci kez böylesine etkin ve topyekün bir muhalefet ile karşı karşıya. İlk muhalefet çalışma üzerinden idi; şimdi konu, barınma. Bu sefer, mesele daha ciddi. Olay mahalli, Berlin.

Barınma, herkesin meselesi: ‘Başını sokacak bir dam’dan öte, asgari hane içi konforu, emek pazarına makul koşullarda ve mesafede erişimi, barınma güvencesini, gerekli sosyal çevreyi, makul mesafede  gerekli sosyal donatıyı sağlayan; diğer temel ihtiyaçları riske atmaksızın finanse edilebilir, kentin bütünü ile uyumlu ve güvenli bir konuta herkesin ihtiyacı var. Kentin, ama özellikle barınmanın finans sermayesinin oyun alanı haline gelmesi, yaşanan ülke ya da şehrin özgün koşullarına bağlı olarak bu kriterlerden en az birini, genellikle de birden fazlasını riske atıyor.

Soruna Istanbul’dan aşinayız, yakın zamanda Fransız taşrasından şahit olduk, oluyoruz. Berlin’de ise özgün koşullardan ötürü hiç bir yerde olmadığı ölçüde kristalize oldu. Alttan alta süren tartışma Fransa’daki kadar medyatik değil, oysa burda en radikal öneriler bile marjinalleşmek bir yana, ana akım siyaset ve medya gündeminde rahat ve geniş yer buluyor. Kapitalizmin güncel haline konut sorunu üzerinden bakma işi toplumu birleştiriyor, çünkü barınma herkesin meselesi ve Berlin’de konutu ile bağdaştırdığı avantajları kaybetme riski artık sadece dar gelirlileri değil, toplumun tüm kesimlerini tehdit eder hale geldi. Karşıt kamplar elbette var, ama tartışma kökten olduğu kadar, açık ve meşru da. Kısacası, bu kez iş ciddi.

Tartışma, hayli dolaysız bir dille yürütülüyor: Kapitalizme gerçekten ihtiyacımız var mı? Anayasa ve legal yapımız bize kapitalizmi dayatıyor mu? Yaşını başını almış muhafazakar beyler ve hanımları bu soruları prime time tartışma programlarında sıkça “Hayır, öyle değil efendim” diye yanıtlarken görüyoruz bugünlerde: “Anayasamız toprağın ve gayrımenkulün kamulaştırılmasına cevaz vermektedir ve bu işin zamanı da gelmiştir”. Kapitalizmin üretimle sınırlı kalması ancak sistemi temel ihtiyaçlara bulaştırmamak gerektiği fikri, yeni bir konsensüs oluşturmaya yatkın gibi duruyor.

Kamunun sonu

Berlin ve Almanya’nın buralara nasıl geldiği ve olası gelişmelerin ne yönde olabileceğine ilişkin önce biraz arka plan bilgi vermek yararlı olabilir. Berlin, Alman Federasyonu’nu oluşturan 16 devletten biri, bir şehir devlet; ama daha önemlisi Berlin bir kiracı şehri. Nüfusun kabaca %80’i kirada yaşıyor. Mal sahipliği oranı çok yavaş artıyor, kendi evinde oturanlar ise ağırlıkla üst ve üst-orta gelir gruplarına mensup.  Mal sahipliği yapısı da Türkiye’dekinden farklı, genellikle kurumsal, ve ölçekler çok büyük. Mal sahiplerinin düzinelerce, yüzlerce, binlerce hatta yüzbinin üstünde konutu bulunuyor. .

90’ların sonuna dek konut stoğunun çok büyük bölümü Berlin devletine aitti. Berlin sakinleri 1920lerden beri 6 Belediye İktisadi Teşekkülü (BİT) üzerinden kamunun kiracısıydı. Kira düzeyleri piyasanın altında, sosyal kira statüsünde ve barınma statüleri de güvencedeydi. Geniş bir diğer kesim ise üyesi oldukları kooperatif evinde kiracıydı. Her iki model de, 21.yy’a kadar, şehir halkına piyasanın spekülatif çalkalanmalarından korunmuş barınma güvencesi sağlıyordu. Ancak birleşmeden sonra, özellikle 90’ların sonu 2000’li yılların başındaki sol parti/sosyal demokratlar koalisyonu döneminde, BİTlerin elindeki konut stoğu “sat kurtul” mantığı ile peyderpey özelleştirildi, kamunun elindeki arsa stoğu da geniş ölçüde elden çıkarıldı. Thatcher’in İngiltere ya da Doğu Avrupa’nın soğuk savaş sonrası, kamu konutlarının daire sakinlerine satılması şeklindeki özelleştirmeden farklı olarak, Berlin’de kamu konutları finans kökenli büyük sermayeye ya da yatırım fonlarına satıldı. Bu şirketler daha sonra sıklıkla borsaya kote GYO’lara dönüştürüldüler veya portföylerini bu nitelikteki firmalara devrettiler.

Bu politikaların etkisi 10 yıldan kısa sürede hissedildi. 2010’lu yıllarda hızlı bir büyüme eğilimine giren Berlin’e sermaye ve emek göçünün artışının da etkisiyle, 2017 ile 2018 yılları arasında kentteki tüm konutların ortalama kirası yüzde 13 arttı. Bu, tüm Almanyadaki en yüksek artış oranı. Yeni kiraya verilen dairelerin kiralarındaki 2011-2016 yıllarındaki 5 yıllık artış ise, Almanya enflasyon oranı yüzde 1 olmasına rağmen, yüzde 75,9 olarak gerçekleşti.

Bugün mal sahipleri genellikle kanundışı yöntemler kullanarak mevcut kiracıları çıkarıp mülklerini daha yüksek ücretlerle kiralamanın peşinde. Ancak fahiş kira artışlarını karşılayacak ya da haklı çıkaracak bir gelir artışından söz etmek mümkün değil. Konutu, dolayısıyla muhiti kaybetme ya da işsizlikle birleştiğinde sokağa düşme riski Demokles’in kılıcı gibi alt gelir gruplarının başının üzerinde sallanıyor. Yoksulların sürekli daha dış mahallelere göçü ve merkez mahallelerin soylulaşması giderek rutinleşiyor. Ancak sürekli kira artışlarının her gelir grubundan hane halkının bütçesi üzerinde katlanılamaz bir yük oluşturması ve bütçelerin artan bir oranının diğer temel gereksinimler aleyhine barınma için harcanmak durumunda oluşu toplumun tamamında giderek daha büyük bir rahatsızlık yaratıyor. Bunun siyasi bir sorun olduğuna dair farkındalık da her geçen gün artıyor.

GYO imparatorluğu 

Bu arka planın en sembolik yüzü olarak 110.000 bin konutla, şehrin en büyük mal sahibi olan Deutsche Wohnen (DW) adlı gayrımenkul yatırım ortaklığına (GYO) bakmak gerekli ve yeterli. Başta Deutsche Bank’ın gayrımenkul işlerine bakmak üzerine kurulan DW, sonradan bankadan bağımsız, borsaya kote ve uluslararası bir GYO’ya dönüştü. Büyük hissedarları arasında ABD’li BlackRock Asset Management ve Norveç Emeklilik Fonu da bulunan şirket, Berlin’deki en büyük alımını GSW adlı Berlin BIT’ine ait konut stoğunun özelleştirilmesi sayesinde yaptı. GSWye ait toplam 61 00 konut topluca özelleştirildi. Hepsini alan DW’nin Berlin portfolyosunun gerisi ağırlıkla GEHAG adlı bir diğer BITin özelleştirilmesinden geldi. DW, GEHAG üzerinden kentteki dünya kültür mirası listesinde yeralan ve koruma altındaki 30 000 kadar konutun da sahibi. Tamamen veya kısmen özelleştirilen bu iki kuruluşun kısaltma adlarındaki “G” harfi “Gemeinnützig” yani “kamu yararına” kavramına karşılık geliyor.

DW’nin binalara bakım ve tamirat yapmaksızın standartları düşüren, buna rağmen kiracıya yüklenebilir kalemleri gereksiz şişirip sürekli kira arttırma yolu ile eski kiracıları çıkmaya teşvik eden politikaları; yeni kiralamalarda fahiş artırımlara başvurarak karlılık ve borsa değerini arttıran,  yatırımcılarına maksimum karı sağlamakla sınırlı saldırgan iş kültürü, giderek artan tepkilere yol açtı. DW’nin farklı yerleşimlerindeki kiracılar önce kendi aralarında, giderek yerleşimler arasında örgütlendi. Başka büyük gayrımenkul ağlarının kiracı ağları, şehir çapında örgütlü iki büyük kiracı birliği ve en önemlisi kent siyasetine müdahale alanında çalışan sivil-siyasi girişimlerle bağlantılar güçlendi.

Yurttaş inisiyatifleri yine sahnede

Halihazırda Sol Parti/Yeşiller/Sosyal Demokratlar üçlü sol koalisyonu tarafından yönetilen Berlin şehir devletinde, çok yakın geçmişte yurttaş inisiyatiflerinin girişimi ile barınma meselesine ilişkin iki başarılı kanunlaştırma süreci yaşanmıştı. 6 Nisan 2019’daki “Çılgın kiralara son!” mottolu yürüyüş ile Berlinliler üçüncü bir girişimi başlattı: “DW kamulaştırılsın! Kamulaştırma, 3000’den fazla konut sahibi tüm büyük şirketleri kapsasın.”

Berlin Anayasası parlamenter demokrasi ile doğrudan demokrasinin bir karışımı olarak, sivil-siyasi yurttaş girişimlerine kanun girişiminde bulunmak, kanun yazmak, bunları Şehir Meclisi ve Senato’da müzakere etmek, önerilen politikalar için bütçeler ayırmak vb. yetkisi verir. Berlin Anayasası’nın kendilerine tanıdığı kanun yazmak, kanun girişiminde bulunmak, bunları Şehir Meclisi ve Senato’da müzakere etmek, bütçe ayırmak vb.  kullanan Berlinliler, yatırımcıların apartman dairelerini satın alarak airbnb gibi kısa dönemli kiralık kullanmasının yasaklandığı Amaç Dışı Kullanım Kanunu ve sosyal konut politikalarına geri dönüşün dayanaklarını tanımlayan Konut Temini Kanunu’nun çıkarılmasında etkili olmuştu. Ancak geminin yönü, üstelik sol bir koalisyon tarafından piyasadan yana çevrilmiş ve piyasa aktörleri ‘barınma sektörü’ne net ağırlıklarını koymuş durumda. Geminin burnunun yeniden sosyal politikalara çevrilmesi için daha somut önlemlere ihtiyaç olduğu görülüyor.

Yeniden kamulaştırmaya doğru

DW ve diğer büyük mal sahiplerine kiracı olanların girişimleri ile geçmiş iki yurttaş inisiyatifinin sivil aktörlerinin ilişkilenmesi ile oluşan tartışma ortamı şu sonuca ulaşmıştı: Şehir halkının barınma ihtiyacı ile küçük/büyük yatırımcıların borsadan gelir beklentilerinin ilişkili olması hatalı bir durumdur, düzeltilmelidir. Bu aktörler bilinçli politikaları ile kira düzeylerinin yükselmesinde birincil müsebbip konumundadırlar. Buradan çıkan sonuç, bir GYO’nun borsaya girmesi için rasyonel ölçeği temsil eden 3000 konuttan daha büyük ölçeğe sahip tüm mal sahibi şirketlerin yeniden kamulaştırılması talebi oldu. İmza toplama 6 Nisan’da başlamasına rağmen, konu neredeyse bir yıldır gündemden düşmüyor.

Girişimin Eylül 2018’de düzenlediği Alternatif Konut Zirvesi ana hatları tanımlamıştı. Ocak 2019’da yapılan bir kamuoyu araştırması şehir halkının %54.8 inin kamulaştırma için çalışan bir Yurttaş Girişimini desteklediğini açıkladı.

Alman Şehir ve Bölge Planlama Akademisi DASL’in toprak mülkiyeti gündemi ile Berlin Kızıl Belediye’de Mart ayında düzenlediği “Avrupa Kentine Toprağını….” yarım-adlı konferansta uzmanlar bu konuyu tartıştı. Lafı tamamına erdirip “… Geri Verin !” kısmını açıkça ifade etme görevi ise meslek dışından bir isme düştü. Konferansın etkileyici keynote‘unu Potsdam’daki Mercator Küresel Müşterekler ve İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü (MCC) başkanı, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) nin eski yöneticilerinden Ottmar Edenhofer verdi.

Konut, sadece konut değildir

Edenhofer arazi meselesini, iklim değişikliği ve kentleşme süreçleri ile bağdaştırdığı konuşmasında aynen atmosfer ve su gibi toprağın da, miktarı sabit küresel müşterekler olarak neden özel mülkiyete konu olamayacağını, güncel krize referansla anlattı; sadece konut sorununa değil iklim değişikliğine de bir çözüm stratejisi olarak Amerikalı iktisatçı Henry Georga’a dayanakla, toprak rantı ya da arazi değer artışı vergisi önerisini getirdi.

George’un 1870’lerde tespit ettiği, Edenhofer’in de altını çizerek önerdiği üretken ve rantiye  ayrımı, neo-liberal deneyim sonrası Almanya’da popüler tabana sahip görünüyor: Allensbach ve Ipsos Mori’nin 4 ülkede (USA- UK- FR- DE) zenginler üzerine yaptığı karşılaştırmalı bir araştırmanın Almanya ayağı, Alman halkının %60 ının girişimci ve serbest meslek sahibi zenginlere “servetlerini helal ettiğini” ortaya koyuyor. Bu oran, zenginliği mirastan ve üst düzey yöneticilikten gelenlerde  %20ye düşerken, bankacı ve finans yatırımcılarında %10 ile dibe vuruyor.

Talepler

“DW kamulaştırılsın!” sloganı ile ortaya çıkan yurttaş inisiyatifinin taleplerine, toplumsal ortam cerçevesinde baktığımızda şunları görüyoruz:

“Senato burada tarif edilen içerikte bir kanunu hazırlamalı, meclisten geçirmeli ve uygulanmasını sağlamalıdır:

* 3000’den fazla konuta sahip tüm özel konut şirketleri, federal Anayasa’nın 15. ci maddesi uyarınca kamulaştırılmalı, portföyleri kamuya devredilmelidir.

* İlgili kuruluşlar rayiç piyasa değerinin altında bir bedelle kamulaştırılmalıdır.

* Konut stoğunun yönetimi için, yeni bir kamu kuruluşu oluşturulmalı ve bu kuruluşun yönetmeliğinde özelleştirme yasağı yeralmalıdır.

* Yeni kamu kuruluşu üzerinden kamu mülkiyetine devredilecek konut stoğu demokratik katılımla hemşehriler ve kiracılar tarafından bizzat yönetilmelidir.”

15.ci Madde, otoyol geçirmek için tarla kamulaştırma gibi bir şey değil. O tür işler için 14. madde var. 15.ci madde, çok daha köklü ve ilkesel “felsefi” bir madde: Gereğinde, üstün kamu yararını tesis amacı ile, arazi, doğalkaynaklar ve üretim araçlarının mülkiyetinin tazminatın türü ve kapsamını belirleyen bir kanun çerçevesinde halka devredilebileceğini ifade ediyor. Federal Cumhuriyet kurulalı bu madde henüz hiç uygulanmamış. Kamuoyu yoklamaları eğer siyasal üstyapı, inisiyatifin baskısını ıskalar da iş bir halk oylamasına kalırsa, kamulaştırma kanununun halkoyundan çıkma ihtimalinin güçlü olduğuna işaret ediyor. Ancak son sözü federal Anayasa mahkemesi söyleyecek.

Girişim ayrıca özel sektörün bizzat bilinçli spekülatif eylemi ile yükselttiği rayiç bedeller üzerinden kamulaştırılmasının bir tür mükafatlandırma anlamına geleceğinin, ve bunun kamulaştırma eylemini tümü ile anlamsızlaştıracağını savunuyor ve yaygın destek buluyor. Senato 27 Mart’ta verdiği yanıt ile pazar değeri altından kamulaştırmayı ilkesel olarak kabul ettiğini açıkladı. Girişimin talep ettiği çerçevede çıkacak bir olası kanundan etkilenecek 10 büyük kurumsal mal sahibinin bir bölümünü de temsil eden gayrımenkul yatırımcıları birliği GdW ise, imza kampanyası açılmadan önce tüm siyasi partilere dağıttığı ve kamuoyuna da sızan raporda, “kamulaştırma ister piyasa değerinden ister bunun çok altında bir değerden gerçekleştirilsin…” ibaresi ile rayiç bedel altında kamulaştırmayı zımnen kabul ediyor.  Girişim, senato çevreleri ve basında telaffuz edilen toplam fatura bedeli 7 ila 50 milyar euro arasında oynuyor. 20’nin üstündeki rakamların kamulaştırma öncesinde rayiç bedeli bir kez daha şişirme ve spekülatif el yükseltme stratejisinin ürünü olduğunu düşünmek için neden bol.

Talepler listesindeki yeniden özelleştirme yasağı ve bundan böyle sitelerin bizzat bu binalarda oturanlar tarafından yönetilmesi talepleri ise girişimin ruhu ile uyarlı.

Siyasi sürecin daha epey yolu var, öneri detaylarda tökezlese de bir biçimde somutlaşacağı görülüyor. An itibarıyla Sol Parti Berlin Kiracılar Girişimi’ne desteğini açıklamış durumda. Sosyal Demokrat ve Yeşiller’in tabanları harekete destek veriyor. Bu iki partinin Berlin örgüt yöneticilerinin ilk demeçleri kamulaştırmanın tek başına çözüm olmadığı, kompleks paketler üzerinde çalışıldığı yönünde. Sınırlı bir kamulaştırma ile başka somut önlemleri içeren bir paket kanun çıkması beklenebilir. Ancak tartışmaların gündeme getirdiği topyekün kapitalizm tartışması, bu noktada sonuçlanmasa da yaptığı hatırlatma çok güçlü. Yerleşik siyasetten gelmeyen sivil aktörlerin ortalığı kırıp dökmeden, sakin bir tonla sistemin tam kalbine yönelik sağlam tek bir atışla gündemin ortasına oturması tarihe sıkı bir dipnot olarak geçecek.

Yeşil Gazete

(Birikim Güncel’den kısaltılarak alınmıştır. Yazının referansları içeren tam versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz )

 

Aras’tan yeni kitap: “Ekmeğin Şarkısı” Taniel Varujan

Taniel Varujan’ın kitabı “Ekmeğin Şarkısı” Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

1915 öncesinde Ermenice edebiyatın en büyük şairlerinden biri olan Taniel Varujan, halkının yaşantısını şiir sanatının en yüksek zirvelerine ulaşan eserleriyle anıtlaştırmıştır.

24 Nisan 1915 akşamı İstanbul’daki evinde tutuklandığında polis tarafından el konulan evrakı arasında yer alan ve maceralı bir şekilde kurtarıldıktan sonra ancak 1921’de yayımlanabilen Հացին երգը (Hatsin yerkı – Ekmeğin Şarkısı), onun köy yaşamını lirik bir üslupla ölümsüzleştiren şiirlerinden oluşan destansı eseridir. Dizeleriyle Anadolu’da yaşayan Ermeni çiftçiye, köylüye, rençbere, sadece insana değil, hayvanlara, iş aletlerine, bir çiğ damlasına dahi can ve ruh veren Varujan, hayatı her gün yeniden yaratanların ve onların yaşam kaynağı ekmeğin şarkısını daha önce hiç söylenmemiş ve daha sonra hiç söylenmeyecek bir şekilde söyler Ekmeğin Şarkısı’nda. Türkçede ilk kez Ohannes Şaşkal’ın büyük emek eseri ustalıklı çevirisiyle yayımlanacak olan Ekmeğin Şarkısı, Aras Yayıncılık tarafından aynı zamanda Ermenice olarak da, 1921’deki yayımın tıpkıbasımı olarak sunulacak okura.

Kitaptan:

İLHAM PERİSİNE

Yoksa nasıl kavrar yiğit çiftçi, eğri tutamağını

Toprağın bağrını yaran sabanın,

Yoksa nasıl bereket bulur çıplak agoslar

Çavlanında güneş ışınlarının.

 

Yoksa nasıl tınazlanır harman yerinde

Değirmeni kükreten kızıl buğdaylar,

Yoksa nasıl taşar tekneden ekşimiş hamur

Ki sonunda, sönmek bilmez fırında köylü pişirir.

 

Yoksa nasıl yayar ekmek; ekmek mübarek

Bunca sevinç, bunca yaratıcı kudret…

Ey atalarımın ilham perisi, bana öğret!

 

Bana öğret! – Taçlandırsın lirimi başaklar,

Değil mi ki şimdi, harman yerinde, serin gölgesinde söğüdün

Otururum işte ve ezgilerim can bulmaya başlar.

Taniel Varujan

1884’te Sivas’ın Pırknik köyünde doğdu. Yaşadığı dönemin en önemli Ermeni şairlerinden biri olarak büyük iz bıraktı. Sivas, İstanbul, Venedik ve Gent şehirlerinde öğrenim gördü. Öğretmenlik ve okul müdürlüğü yaptı. İlk kitabının yayımlandığı 1904’ten katledildiği 1915’e kadar verdiği eserler Ermenice şiir sanatının zirvelerinden kabul edilir. 24 Nisan 1915’te İstanbul Pangaltı’daki evinden tutuklandıktan sonra aynı yılın ağustos ayı sonlarında Çankırı, Tüney köyü yakınlarında katledilmiştir.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

Belediyeciliği Yeşil’lendirmek: Azaltım (2/3)

Kötü haber: İklim krizinin etkileri altındaki kentler, başına gelecekleri bekliyor. Daha kötü haber: Çaresizce bekliyorlar. Çünkü bunun için harekete geçen kent sayısı çok ama çok az.

Türkiye’nin gündemi ne yazık ki Dünya’nın gündeminden farklı bir şekilde seyrediyor. Bu yerel yönetimler alanında da böyle. Şu anda elimizde bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu Olayı var mesela. Bugün 26 Nisan. Türkiye nüfusunun beşte birinin yaşadığı bir şehrin seçim sonuçları hala kesinleşmedi. Bunu olumsuzluklar tarafına koyalım. Olumlu tarafa da şeffaflık için İBB Meclis Toplantıları’nın canlı yayınlanmasını koyalım. Büyük ihtimalle bir Fransız’a ya da bir Alman’a söylediğinizde bir şey ifade etmeyecek bu durum, bizim için çok yeni ve ilgi çekici. “Neler, neler dönmüş!” ancak öğreniyoruz. Türkiye’nin gelişme ekseni çok geniş, dönme hızı çok yavaş. Günümüze ulaşması için çok zaman var.

Fakat günümüz bir taraftan da yaşanıyor. Ondan kaçamayız. Matbaa ülkeye geç girdi diye, matbaanın olmadığı dönemde kitaplar yokmuş, kitapların etkisi yokmuş gibi davranabilir miydik? Şu anda da aynı durumu yaşıyoruz. Biz, kendilerine muhafazakâr diyenleri çocuk istismarının, hırsızlığın, uyuşturucunun kötü bir şey olduğuna ikna etmeye çalışırken binlerce çocuk her cuma okula gitmiyor mesela. Okul yerine ülkenin ve kentin yönetim binalarının önlerine gidip, yöneticileri iklim değişikliği konusunda hemen harekete geçmeye çağırıyorlar. Sokaklar dolup taşıyor. “Madem iklim değişikliği yüzünden bir geleceğimiz olmayacak; o zaman okula gitmeye de gerek yok! Okula gitmemizi istiyorsanız bize geleceğimizi verin!” isyanıyla yapılan boykot her hafta büyüyor. Yayılıyor. Çünkü çağdaş dünyanın en önemli gündemlerinden biri iklim değişikliği… Bizim gündemimizde ise kayyumla belediyelere el koyanların günde 2.000 liralık fındık fıstığı nasıl yedikleri ve o banyolara neden ihtiyaç duydukları ön sıralardaki yerini koruyor.

Ancak gündemimizde olmayışı, iklim değişikliğini bizim de yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Nisan’ın ortasında kar yağıyor. Kimsenin ömründe görmediği yağmurlar birkaç saat içinde şehirleri felç ediyor. Bu yağmurlar ya büyük kuraklıkları izliyor ya da yağmurların sonrasında büyük kuraklıklar geliyor. Kötü haber: İklim krizinin etkileri altındaki kentler, başına gelecekleri bekliyor. Daha kötü haber: Çaresizce bekliyorlar. Çünkü bunun için harekete geçen kent sayısı çok ama çok az.

Politik irade şart

Yapılacaklar aslında belli. Yeter ki politik irade olsun ve bunun gerekliliğini anlayan yöneticiler öne çıksın. İki ana kategorimiz var: Azaltım ve uyum. İlk adım azaltım. En sade biçimde ifade etmek gerekirse; kentler, karbon salımlarını olabildiğince düşürecekler, bunu olabildiğince çabuk ve planlı şekilde yapacaklar ve böylece yarattıkları yükün verdiği zararı azaltacaklar. Azaltmalılar çünkü kentler ne zarar veriyorsa; onun etkilerini de doğrudan yaşıyorlar. Ekiyorlar ve biçiyorlar. Biçtikçe daha çok ekiyorlar ve bu sarmal da böyle gidiyor. İklim değişikliğinin etkilerini en yaşamaz denen kentler de yaşıyor. Mutlaka kuraklık ya da sel olmasına da gerek yok. İklim değişikliği sebebiyle yaşanamaz hale gelen bölgelerden başlayan (ve giderek artacak olan) iklim göçleri ile de yaşıyorlar. Ya da iklim değişikliğinin kırılgan hale getirdiği toplumlarda yaşanan kargaşalar sonucunda ortaya çıkan dalgaları yaşıyorlar. Kaçış yok yani.

Bu nedenle de kent yöneticileri, görmezden gelerek, “benim konum değil” diyerek, “daha buna zaman var” diyerek, “bizim etimiz ne budumuz ne?” diyerek geçiştiremez bu durumu. Burada konumuz tabii ki Türkiye’deki kentler. Dünya çoktan harekete geçmiş durumda. Önemli olan gerçekçi ve planlı hamleler. Çünkü bu süreçte kamuoyunu ikna etmek de çok önemli bir nokta. “Bunda ikna olmayacak ne var?” denilebilir ancak iş harekete geçmeye ve pratiğe dökmeye geldiğinde ne yazık ki öyle olmuyor. İlk seferde dev hamlelere de gerek yok. Örneğin bir anda tüm kenti bisikletle donatamayabiliriz. Ankara’dan bir Amsterdam çıkartamayabiliriz. Fakat otomobilleri azaltmamız gerçeği orada öyle dururken; bisiklete geçemiyoruz diyerek beklemek de olmaz. Toplu taşıma, motosiklete, bisiklete dönük karma bir plan yapabiliriz. Elektriği yenilenebilir enerji kaynaklarından kentte üretip; o elektrikle toplu taşımanın karbon salım oranını düşürebiliriz. Burada önemli olan nokta şu: Bireyler olarak biz ya da kentlerimiz, şimdiye dek yaşadığımız gibi yaşayamayız artık. Tükettiğimiz kadar tüketemeyiz artık. Tükettiğimiz enerjinin kaynağını da aynı tutamayız artık. Yaşamımızı değiştireceğiz, tüketimimizi azaltacağız ve tükettiğimiz enerjinin kaynağını fosil yakıttan temiz enerjiye çevireceğiz. Kentleri buna göre dizayn edeceğiz. Bunun için de en büyük görev kentlerin yöneticilerine yani belediye başkanlarına düşüyor.  Beton-asfalt belediyeciliğinden uzaklaşıp onlar olacaksa dahi iklim değişikliği gözlüğüyle hareket etmeleri gerekiyor.

Peki, yetecek mi? Yetmeyecek. Bu ilk adım. İklim değişikliği başladı ve yaşanıyor. Sadece durdurmaya yönelik çalışmalar ile mücadele edemeyiz. Durdurmak için buradaki birkaç örnekle kıyaslanamayacak kadar çok yapılacak iş var ama yetmeyecek. Bir de şu anda yaşanan iklim değişikliğinin etkinlerinden kentleri ve kentlileri sakınmak gerekli. Onun da yolu uyumdan/adaptasyondan geçiyor. Son yazının konusu da tam olarak bu.

Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete