Ana Sayfa Blog Sayfa 2545

‘Yasaklı Wikipedia’ iki yaşında!

BTK, internet ansiklopedisi Wikipedia’ya erişim engeli getireli tam iki yıl oldu. İfade özgürlüğü alanında çalışan uluslararası kurumlardan tepki var.

29 Nisan 2017’de, ‘Suriye İç Savaşı’na yabancı müdahalesi’ (Foreign involvement in the Syrian Civil War) ve ‘Devlet destekli terörizm’ (State-sponsored terrorism) başlığında yazılan maddelerin içeriğindeki bazı ifadeler nedeniyle Türkiye’den erişim engeli getirilen internet ansiklopesi Wikipedia, halen Türkiyeli kullanıcılara kapalı. Firma, ‘yasaklı’ içeriği kaldırdıkları açıklamasını yapmış fakat Türkiye Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) içeriğin yayınlanmaya devam ettiğini belirtmişti.

BTK’nın internet sitesinde yasağa ilişkin yapılan açıklamada‘yapılan kontrollerde Wikipedia’nın kamuoyunu yanlış yönlendirme ve algı oluşturma amaçlı bilgiler paylaştığının tespit edildiği’ ifadeleri yer almıştı

Uluslararası kurumlardan ortak bildiri

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), ARTİCLE 19, ARTİCOLO 21, PEN Norveç, ECPMF, PEN International gibi ifade özgürlüğü hakkında çalışan kurumlar, yasağın kaldırılması için başlatılan ortak kampanyaya katıldı:“Uluslararası ifade ve basın özgürlüğü grupları olarak, Türkiye’nin bağımsız medya ve internette ifade özgürlüğünü kısıtlamak konusundaki eylemlerini kınıyor, Türkiye hükümetini çevrimiçi de dahil olmak üzere ifade özgürlüğünü engellemek adına yapılan bütün girişimlerini sonlandırmaya çağırıyoruz.

Ortak bildiri şöyle:

Nisan 2017’de Türkiye hükümeti Wikipedia sitesine erişimi tamamen engelledi. Hükümet’in 5651 numaralı “internet yasası” ulusal güvenlik adına her türlü erişim engeli ve sansüre olanak sağlıyor. Wkipedia, Türkiye Devleti’nin Suriye’deki terör gruplarını desteklediğini iddia eden makaleyi yayından kaldırmayı reddedince yetkililer, bu maddeye dayanarak Wikipedia’ya erişim yasağı getirdi.

Bu yasak, ifade özgürlüğü ve bilgiye erişim hakkına getirilmiş ağır bir darbedir. Bu sadece 80 Milyon nüfusu barındıran Türkiye için değil, Türkiye’de yaşayanların katkı ve yorumlarından mahrum bırakılanlar da dahil herkes için bilgiye erişim hakkının kısıtlanmasıdır.

Bu yasak Türkiye’de internet ve medya sansürünün boyutunu gözler önüne seriyor ve ne yazık ki istisnai bir örnek değil. Uzun süredir ulusal güvenlik gerekçe gösterilerek, Twitter, Youtube ve Facebook dahil olmak üzere birçok platform ve websitesine engelleme getirildi. Twitter’ın raporuna göre, Türkiye içeriklerin kaldırması konusundaki taleplerde açık arayla ilk sırada.

Sivil toplumdan ve Wikipedia’nın kendisinden gelen birçok çağrıya rağmen, yasağın kaldırılmasına yönelik bir çalışma yok. Wikimedia Vakfı Mayıs 2017’de Wikipedia’ya erişim yasağını Anayasa Mahkemesi’nin gündemine taşısa da, şu ana kadar yanıt gelmedi.

Türkiye’de yasağın kaldırılması için mahkemelere yapılan birçok başvuru ve çağrının yanı sıra, Wikipedia Vakfı Mart 2018’de “Sizi özlüyoruz Türkiye” kampanyası başlattı. Bu sene de aynı kampanyayı Twitter ve Instagram üzerinden tekrarlayacak. Kampanyanın amacı yasağın kaldırılması ve bütün dünyadan insanların yasaktan nasıl etkilendikleri konusunda paylaşımlar yapması.

Diğer yandan hükümet artık internet yasakları ve davaları konusundaki verilerini bile gizli tutuyor. Bunun için öne sürülen gerekçe bu verilerin ülkenin itibarına zarar veriyor olmasıdır.

Metinde imzası bulunan kuruluşlar olarak, Türkiye yetkililerini Wikipedia ve yasaklı tüm websitelerine yönelik erişim engelini kaldırmaya davet ediyoruz. Bu yasaklar uluslararası insan hakları standartlarıyla uyum göstermemektedir. Dahası, bağımsız medyaya yönelik engeller ve haberciliği yasadışı ilan etmek insan haklarına aykırıdır.

İmzacılar:

ARTICLE 19
ARTICOLO 21
European Centre for Press and Media Freedom
Initiative for Freedom of Expression
International Press Institute
Norwegian PEN
PEN International
P24

 

 

11 yaşındaki çocuğa erik çekirdeği için ölümüne dayak

Tuzla’da erik yiyen çocuğun attığı çekirdek aracına isabet eden adamın çocuğu öldüresiye dövmesi kameralara yansıdı. Çocuğa yumruk atıp yerlerde sürükleyen adam, vatandaşların müdahalesiyle kaçtı ancak görüntülerin yayımlanması üzerine yakalanarak gözaltına alındı.

İstanbul’un Tuzla ilçesi Aydınlı Mahallesi’nde önceki gün, iddiaya göre, arkadaşlarıyla erik yiyen 11 yaşındaki küçük çocuk eriğin çekirdeklerini yola attı. Bu sırada çekirdeklerden biri yoldan geçen otomobile geldi. Çekirdeği taş sanan adam çocuğu kovalayıp yakaladı. Önce yumruk atan adam yere düşen çocuğu tekmelemeye başladı.

Saldırgan daha sonra hızını alamayarak çocuğu yakındaki ormana sürüklemeye başladı. Bu sırada bir vatandaş ormana doğru koşarak polisi çağıracağını, çocuğu bırakmasını söyledi. İrem Kara isimli bir sosyal medya kullanıcısı, saldırganın çocuğu ormana götürüp cinsel istismarda bulunacakken yakalandığını yazdı.

Görüntünün sosyal medyadan paylaşılması üzerine başlatılan çalışmada zanlı gözaltına alındı.

Saldırı anını anlattı

Magandadan öldüresiye dayan yiyen çocuk o anları anlattı. Adamın kendisini yumruk ve tekmelerle dövdüğünü ifade eden çocuk, şunları söyledi: “Biz otobana yakın bir yerde erik yiyorduk. Çekirdeklerini de aşağı doğru atıyorduk. Arabanın biri kırmızı ışıkta durmuştu. Çekirdek de gelmemişti ama adam herhalde taş zannetti. Arabamı taşlıyorsunuz diye beni kovalamaya başladı. Ben güvenliğe seslendim beni duymadı. Sonra adamın bana yaklaştığını gördüm. Sonra adam bir yumrukla beni yere serdi. Üstüme çıktı birkaç yumruk daha attı. Sonra tekme attı ama yüzümü koruduğumdan tam gelmedi. Daha sonra beni kolumdan tutup kaldırdı. Ben onu mahalleye götürdüm, mahallede kimseyi göremeyince ‘gel ben seni ne yapacağımı biliyorum’ deyip beni ormana götürdü. Ormana girdiğimizde bir abla ilk bizi görmedi ama yürürken kafalarımızı görmüş. Ne yapıyorsun sen dedi adama. Polise haber vereceğim deyince adam beni fırlattı, al şunu dedi. Abla tuttu beni evine koş dedi adam da kaçtı” dedi.

AHBAP’ın kurucusu şarkıcı Haluk Levent de olay hakkında şu mesajı paylaştı: “Gelen bilgiler dayaktan sonra tecavüz etmek için ormana götürmüş olması. Çocuğun kıl payı kurtulması.. Filmlerde bile böyle kötü bir olay yoktur! Bu adam bulunmalı hepimizin çocuğu tehlikede! Dayak yiyen çocuğumuzun davasına müdahil olacağız avukatlarımız ilgilenecektir!”

Beka sorununu nerede aramalı – Bülent Şık

AKP ve MHP koalisyonu “milletin” sağlığını tehlikeye atıyor. Plastik çöpü ile birlikte kanser hastalığına, hormonal ve nörolojik sistemlerde bozulmalara yol açan toksik kimyasal maddeleri de ithal ediyoruz.

Greenpeace Doğu Asya bürosu tarafından yayımlanan rapora göre Türkiye dünyada en fazla plastik çöpü ithal eden üç ülkeden biri.

Türkiye’ye plastik çöpü ihraç eden ilk 10 ülke İngiltere, Belçika, Almanya, ABD, Hollanda, İspanya, İtalya, Slovenya, Fransa ve Japonya olarak sıralanıyor.

Plastik malzemeler fitalatlar, bisfenol A ve bisfenol S, dioksinler, organik kalay bileşikleri, kadmiyum ve kurşun gibi ağır metaller başta olmak üzere sağlığa zararlı çok sayıda toksik kimyasal madde içeriyor. Hangi çeşit plastik olduğuna bağlı olarak plastik ürününde bulunan toksik kimyasallar da farklılık gösteriyor. Bu toksik maddeler plastik malzemenin temas içinde olduğu hava, toprak, gıda ve su gibi çeşitli ortamlara geçiş yapabiliyor ya da bulaşabiliyor. Sıcaklık, hava, çeşitli çözgenler, güneş ışığı gibi etmenlere bağlı olarak bulaşan toksik kimyasal miktarı da artış gösterebiliyor.

Bu kimyasallara maruz kalmak insanlarda zaman içinde çeşitli kanserlere, hormonal ve nöral sistem bozukluklarına ve üreme sağlığının bozulmasına yol açabiliyor. En büyük zararı ise bebek ve çocuklar görüyor. Bu kimyasal maddeler bebek ve çocuklarda gelişim bozucu olarak niteleniyor.

Yol açtığı sağlık sorunlarının yanısıra plastik çöpleri yaygın bir çevre kirliliğine de neden oluyor.

Plastik malzemeler eskidikçe ya da yıprandıkça daha kırılganlaşıyor ve parçalanarak mikroplastik adı verilen son derece küçük parçacıklara dönüşüyor. Mikroplastikler toprak ve su gibi hayata zemin oluşturan iki fiziki varlık için günümüzde en çok önem arzeden kirleticilerin başında geliyor. Mikroplastiklerin gıdalara ve sulara bulaştığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Toksik etkileri üzerine bilgiler ise henüz sınırlıdır.

Geri dönüşüm sağlanamıyor

Plastik malzemelerin geri dönüşümünü sağlama çalışmaları çok başarısız. Dünya genelinde üretilen plastiğin en fazla yüzde üçü geri dönüşüme sokulabiliyor. Türkiye’de bu oran yüzde birden de az. Geri dönüşüme sokulamayan plastik çöpü katı atık depolama alanlarına konuyor. Bu alanlardaki çöpün zamanla ayrışması, yapısının dağılması ve içerdiği toksik kimyasalları doğaya bulaştırması kaçınılmazdır. Yakma da çözüm değil. Plastik çöplerinin yakılması dioksinler ve PAH’lar (poliaromatik hidrokarbonlar) gibi son derece tehlikeli ve kanserojen kimyasal maddeleri açığa çıkarıyor.

Çok sayıda tehlikeli kimyasal madde içeren ve yaygın bir kirliliğe yol açma potansiyeli olan plastik çöplerinin ülkemize neden ithal edildiği sorusuna makul ve mantıklı bir yanıt bulabilmek imkânsız. Ama yanıtını mutlaka öğrenmemiz gereken bir soru var: İthal edilen plastik çöplerine ne oluyor?

Çok sayıda plastik çeşiti olduğu için sorunun kapsamını daraltıp sadece PVC (polivinil klorür) esaslı plastik çöplere ne olduğu sorusuna odaklanacağım. Plastik çöpü içinde en sorunlu olan çöplerden biri PVC’dir çünkü.

PVC sorunu

Dünya çapında en çok kullanılan üçüncü plastik malzeme PVC’dir.

PVC bünyesinde bulunan yüksek orandaki fitalat bileşikleri başta olmak üzere içerdiği çok sayıdaki toksik kimyasal nedeniyle çevre ve insan sağlığı için en tehditkâr, depolanması en sorunlu ve maliyetli plastik çöplerinin başında geliyor. Yakma bazı ülkelerde uygulanan bir kurtulma yöntemi olsa da PVC çöpünü yakarak imha etmek açığa çıkan kanserojen kimyasallar ve yüksek miktardaki hidroklorik asit nedeniyle çeşitli sorunlar içeriyor. Hidroklorik asit çok kuvvetli bir aşındırıcı madde olmasının yanısıra asit yağmurlarına da neden oluyor.

2018 yılı içinde Türkiye’nin sadece İngiltere’den ithal ettiği plastik çöpü miktarı 100 bin ton civarında.

Çöpünü başka ülkelere gönderen pek çok ülke için olduğu gibi İngiltere için de PVC esaslı çöp büyük bir sorun. İngiltere PVC esaslı plastik malzemelerin yol açtığı sağlık sorunları nedeniyle PVC üretimini azaltmaya ve PVC kullanımını sınırlamaya yönelik yaptırımları hayata geçirmeye çalışan bir ülke. Ülkede bu konuda ciddi bir tartışma var ama henüz bir çözüm yolu bulunabilmiş değil. Ancak PVC’nin yol açtığı sorunları çözmenin ahlaksızca ancak yasal bir yolu da açığa çıkan PVC çöpünü başka bir ülkeye göndermek. Hele de çevre koruma konusundaki icraatları yerlerde sürünen ve çöp almaya hevesli Türkiye gibi ülkeler de varsa.

Yanıt bekleyen sorular

Meseleyi daha da uzatmadan şu soruların yanıtını aramalı: İthal edilen plastik çöpüne ne oluyor? Türkiye bu çöple ne yapıyor?

İthal edilen plastik çöpü içinde PVC esaslı plastik malzemelerin miktarı nedir?

Depolanması maliyetli olan ve geri dönüşüm oranı da son derece düşük olan PVC esaslı plastik çöpüne ne oluyor?

İthal edilen plastik çöpleri hangi yerleşim noktalarında depolanıyor? Yakılıyor mu?

Bütün soruların muhatapları Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’dır.

Ama başka muhataplar da var.

Beka sorunu nerede?

İçerdiği sorunlar nedeniyle plastik çöpü ithalatına makul bir gerekçe bulabilmek olanaksız.

Her ay on binlerce ton plastik çöpü ithal etmek gelecek nesillerin ve doğal hayatın sağlığını tehlikeye atmak anlamına geliyor.

AKP ve MHP koalisyonu “milletin” sağlığını tehlikeye atıyor.

Plastik çöpü ile birlikte kanser hastalığına, hormonal ve nörolojik sistemlerde bozulmalara yol açan toksik kimyasal maddeleri de ithal ediyoruz.

Plastik çöplerinde bulunan bu toksik kimyasalların en büyük zararı bebek ve çocuklara verdiği, bir başka deyişle yaş küçüldükçe bu tip toksik kimyasalların olumsuz etkilerinin artış gösterdiği genelde kabul gören bir bilimsel gerçektir. Türkiye’deki siyasal iktidar ise bu gerçeği görmezden gelmektedir.

AKP ve MHP koalisyonunun plastik çöpü ithalatına yönelik herhangi bir kısıtlama ya da yasak getireceğine dair bir tartışma ortada yok. İktidarı paylaşan her iki parti de ülkenin gelecek nesilleri üzerinde sağlıksız sonuçlar doğurabilecek bu meseleyi bir beka sorunu olarak görmüyor besbelli.

İktidar partisi ve MHP mensupları beka sözcüğünün “ölümsüzlük, ölmezlik, kalıcılık” anlamına geldiğini biliyor mu gerçekten? Çocukların, gelecek nesillerin sağlığı tehlikeye atılarak mı beka sağlanacak.

Ama muhalefet partilerine de iş düşüyor.

Gelecek nesillerin ve doğal hayatın sağlığını derinden etkileyecek plastik çöpü ithalatı meselesinin bir an önce siyasal gündeme alınması ve bu konuda bir kamuoyu yaratılması gerekiyor.

(bianet.org’dan alınmıştır.)

 

Yiğit Aksakoğlu için AİHM’ne başvuru yapıldı

Gezi direnişi davası kapsamında tutuklu bulunan Bernard van Leer Vakfı Türkiye temsilcisi Aksakoğlu, AYM’den yanıt alamayınca AİHM’ne başvurdu.

Tutuklu sivil toplum örgütü uzmanı, Bernard van Leer Vakfı’nın Türkiye Temsilcisi Yiğit Aksakoğlu için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru yapıldı. Aksakoğlu’nun Anayasa Mahkemesi (AYM)’ne yaptığı başvurudan bir yanıt alınamaması üzerine AİHM’ye gittiklerini söyleyen Ünzile Aksakoğlu, eşinin tek başına bir hücrede tutulduğunu, tutukluluğuna dair başvurularına da şimdiye dek bir yanıt alamadıklarını söyledi.

bianet.org’un haberine göre, Ünzile Aksakoğlu, açıklamasında şunları kaydetti: “Yiğit Aksakoğlu’nun maruz kaldığı hukuka aykırılıklara ve haksız tutuklama tedbirine karşı, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yolu da dahil olmak üzere, bugüne kadar avukatlarımızca yapılan çeşitli itiraz ve başvurularımıza olumlu yanıt alamamamız nedeniyle ve eşim Yiğit Aksakoğlu’nun maruz kaldığı hukuka aykırılıkların bir an önce sonlanmasını sağlayabilmek amacıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvurduk.”

 ‘Ağır tecrit koşullarında’

Aksakoğlu’nın açıklamasında eşinin cezaevi koşullarına da yer verildi: “Eşim Yiğit Aksakoğlu, 16 Kasım 2018 tarihinde, yaklaşık 5 yıl önce yürütülen bir soruşturma kapsamında ve hukuka aykırı olduğunu defalarca dile getirdiğimiz birtakım ‘delillere’ dayanılarak gözaltına alınmıştı.Tüm aşamalarda suçlamaları reddetmesine ve tutuklanmasını gerektirebilecek hiçbir hukuka aykırı fiili bulunmamasına rağmen, 17 Kasım 2018 tarihinde tutuklandı ve sonrasında Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi.

Yiğit Aksakoğlu, tutuklandığı tarihten bu yana ağır tecrit koşullarında, tek başına bir hücrede tutuluyor, avukatları ve biz yakınları dışında kimseyle görüşmesine müsaade edilmiyor. Öyle ki, haftada 1 saatle sınırlanmış olan sosyal faaliyetlerini dahi yalnız başına yapabiliyor.”

Aksakoğlu ve iş insanı Osman Kavala ile birlikte 15 kişinin Gezi Parkı eylemlerini düzenleyen “tepe yönetim” oldukları iddia ediliyor. Savcı Kavala ve Aksakoğlu için “ağırlaştırılmış müebbet” cezası istiyor.

Duruşma 24 Haziran’da

Dava kapsamında toplam 15 kişi hakkında, “hükümeti devirmeye teşebbüs, üye olmamakla birlikte örgüte yardım ve yataklık” gibi suçlamalarla hazırlanan iddianame 4 Mart’ta kabul edilmişti. İlk duruşma 24 Haziran’da Silivri’de görülecek. Sanıklar arasında bulunan ve Silivri’de tutulan iş insanı Osman Kavala’nın AİHM’deki başvurusu da halen sonuçlanmadı.

Tutukluluğunun devamına…

Bu arada bugün  Kavala ve Aksakoğlu ile ilgili tutuklu incelemesi yapan 30. Ağır Ceza Mahkemesi tutukluluğun devamına karar verdi.

Yiğit Aksakoğlu kimdir?

İstanbul Bilgi Üniversitesi, STK Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde 2003-2008 yılları arasında çalıştı, STK Eğitim ve Sertifika Programı’nda savunuculuk, örgüt yönetimi ve proje döngüsü yönetimi gibi çeşitli eğitimler verdi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan Sivil Toplum Kuruluşlarına yönelik yayımlanan STK Çalışmaları – Eğitim Dizisi’nden çıkan Proje Döngüsü Yönetimi ve Savunuculuk ve Politikaları Etkileme kitaplarına katkıda bulundu. Sosyal Projeler ve STK Yönetimi Yüksek Lisans programında proje döngüsü yönetimi dersleri verdi.

Çocukların daha sağlıklı, güvenli ve destekleyici bir ortamda yetişmelerine katkıda bulunan Hollanda merkezli Bernard van Leer Vakfı’nın Türkiye temsilcisi olarak görev yapıyor, Türkiye’de 0-3 yaş arasındaki erken çocukluk dönemiyle ilgili çalışmalar yürütüyordu.

Endonezya’nın hızla suya batan başkenti taşınıyor

0

Endonezya, başkentini Cakarta’dan taşımaya karar verdi. ‘Şehrin suya battığını’ söyleyen Planlama Bakanı, yeni başkentin nereye kurulacağını açıklamadı. Öncelikli seçenek Borneo adasındaki Palangkaraya.

Endonezya başkentini, ‘hızla suya battığı’ gerekçesiyle Cakarta’dan taşıyor. Ülkenin Planlama Bakanı Bambang Brodjonegoro, yeni seçilen Cumhurbaşkanı Joko Widodo’nun başkenti taşıma kararı aldığını açıkladı. 10 milyon kişinin yaşadığı başkent Cakarta’nın dünyanın en hızlı batan şehirlerinden biri olması nedeniyle alınan karar, yıllardır tartışılıyordu.

 

İklim değişikliği, yeraltı sularının aşırı kullanımı, bataklık zemin…

Ülke 1945’te Hollanda’dan bağımsızlığını kazandığından bu yana, başkentin değiştirilmesi gündemdeydi. Uzmanların 2050’de tamamının sular altında kalabileceği uyarısı yaptığı kent, bataklık bir toprak üzerine kurulu ve içinden 13 nehir geçiyor. Şehrin yarısının, yer altı sularının içme suyu kullanmak üzere çekilmesi yüzünden deniz seviyesinin altında kaldığı belirtiliyor.

Ayrıca sadece Cakarta değil, dünyadaki diğer kıyı kentleri de iklim değişikliğinin neden olduğu deniz seviyesinin yükselmesinden olumsuz etkileniyor. Bunun nedenleri arasında da termal genleşme (aşırı ısı nedeniyle daha geniş alanlara yayılan su) ve kutup buzulunun erimesi başı çekiyor. Uzmanlar, Cakarta’nın batma hızının ‘alarm verici’ olduğunu belirtiyor. Kuzey Cakarta son 10 yılda 2.5 metre battı, yılda 1 ile 15 cm arasında batmaya da devam ediyor.

Ayrıca 2016’da yapılan bir araştırmaya göre, dünyada trafiğin en kötü olduğu şehir Cakarta. Trafiğin bu durumu, ülke ekonomisini yılda yaklaşık 6,8 milyar dolar (40,460 milyar TL) zarara sokuyor. Cakarta dışındaki belediyelere mali kaynak aktarımı ve siyasi güç verebilmek için, son iki yıldır hükümetin yetkiyi farklı bölgelere dağıtmaya çalıştığı bir program da yürürlükte.

Seçenekler neler?

Kapalı kabine toplantısında, söz konusu sorunlara üç çözüm önerisi getirildi: Cakarta içinde hükümet binaları için özel bir alan tahsis edilmesi, bu binaların hemen Cakarta’nın dışına taşınması veya başka bir adaya başkent olacak yeni bir şehrin inşa edilmesi. Cumhurbaşkanı, üçüncü seçenekte karar kıldı.

Taşınmanın gerçekleştirileceği yerler içinde en öncelikli seçenek olarak da yüzlerce kilometre kuzeydoğudaki takımadaların üzerinde olan, Endonezya’nın kurucu lideri Sukarno’nun da başkent yapmak istediği Palangkaraya belirlendi.

Sürecin 10 yılı bulabileceğini söyleyen Bakan Brodjonegoro, taşınan diğer başkentleri örnek gösterdi: “Brezilya, başkentini Rio de Janerio’dan Amazon yakınlarındaki Brasilia’ya taşıdı. Kanberra’ya bakın, Sidney ve Melbourne arasında inşa edildi. Kazakistan başkentini ülkenin merkezine daha yakın bir yere, Maynmar da Naypyidaw’a taşıdı.”

BBC Endonezya’dan Rebecca Henschke ise, Endonezyalıların bu açıklamaya şüpheyle yaklaştığını, daha önce defalarca gündeme gelen bu önerinin önceki altı devlet başkanı tarafından yerine getirilemediğine dikkat çekti: “Ancak Cumhurbaşkanı Joko Widodo, beş yıllık görev süresinde inanılmaz bir altyapı çalışması yürüttü, dolayısıyla bu vaadi sonunda gerçekleştirecek kişi o olabilir.”

 

Rusya’da tecavüzcüyü öldüren kadına ceza verilmeyecek

Rusya parlamentosu, kadınların, kendilerine tecavüz eden erkekleri öldürmelerini nefsi müdafaa statüsüne aldı. Kadınlar bu durumda herhangi bir ceza almayacak

Rusya parlamentosunun yeni onayladığı yasaya göre tecavüze uğrayan kadınlar, tecavüzcüyü öldürmeleri halinde herhangi bir cezai yaptırıma uğramayacak. Yasa Rusya’da kadınlara yönelik şiddet ve cinsel saldırıların artması üzerine, saldırıların önüne geçilmesi amacıyla hazırlandı.

Yasaya göre tecavüz girişimlerine maruz kalan kadınların cinayet işlemeleri durumunda bu suç, nefsi müdafaa hakkı kapsamında değerlendirilecek. Saldırıya uğrayan kadınlar, saldırganı güç kullanarak yaralar veya onları öldürürse hiçbir ceza almayacak. Rus kadın hakları savunucuları, yasadan memnuniyet duyduklarını; kadınları yeni yasa doğrultusunda bilinçlendireceklerini ve kendilerini savunmaya teşvik edeceklerini açıkladı.

Meke Gölü kurudu, yenileri yolda

‘Dünyanın nazar boncuğu’ Meke Gölü kurudu. Uzmanlar, gölün yüzey suyunun bittiğini ve geri kazanımının çok güç olduğunu söyledi; yeraltı su kullanımının sona erdirilmesini istedi.

Konya’da ‘Dünyanın nazar boncuğu’ olarak adlandırılan, krater yapılı Meke Gölü’nde su kalmadı. Önceleri 12 metre derinliğinde su bulunan göl, yıllardır süren kuraklık ve bilinçsiz tarımsal sulamayla yeraltı su seviyesinin sürekli düşmesi yüzünden kurudu. Şu sıralar gölün sadece bir kısmında, neredeyse bir avuç su bulunuyor.

Bundan böyle gölü yağışların da  kurtaramayacağını ifade eden Konya Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Prof. Dr. Fetullah Arık, ”Meke’de daha önceden görmüş olduğunuz su, yüzey suyuydu. Şu an da bu su yok. Suyu bitirdik.” dedi.

Gölün ‘sulak alan’ iken artık ‘kurak alan’a dönüştüğünü kaydeden yazarımız, su yönetimi uzmanı Dr. Akgün İlhan da 1994’te Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olarak Türkiye’de koruma altına alınan 14 sulak alanın birinin Meke Gölü olduğunu hatırlattı; “Meke Gölü’ne, Meke Çölü diyeceğimiz günler geldi çattı” ifadelerini kullandı.

Meke, Karapınar ilçesinde sönmüş bir volkan kraterinin suyla dolmasıyla oluşan ve ortasında adacıklar bulunan bir göl. Kuruyan gölün yüzey suyunun tekrar geri kazanılmasının güç olduğunu kaydeden Prof. Arık  şu değerlendirmeyi yaptı:

‘Az su tüketen bitkilere yönelmek lazım’

“Türkiye ortalamasının yarısından daha az bir yağış alan bölgenin asıl sorunu kuraklık. Yıllık ortalama metrekareye 300-320 milimetre yağış düşüyor. Bu yağış neredeyse kuraklığın sınırı. Bu bölgede tarım için yeraltı suyundan aşırı miktarda yararlanıyoruz. İkisi birlikte olunca, bu durum her geçen yıl yeraltı sularının aleyhine işliyor. Kışın gelen yağışlar, neredeyse yeraltı sularına ulaşmadan buharlaşmayla ya da bitkiler tarafından alınarak kullanılıyor. O nedenle de üzerine herhangi bir şey koymaksızın yıllardır mevcut bir kaynağı tüketiyoruz.”

Arık, gölün yeniden eski su seviyesine ulaşması için geç kalındığını, ancak yeraltı su kullanımına son verilerek kısmi bir çözüm üretilebileceğini kaydetti: ”Meke’de su yüksekliğinin tekrar eski düzeyine ulaşabilmesi için bu kaynakların kullanımının tamamen durması gerekiyor. Yeraltı suyunu kullanmayın dediğimizdeyse tarım bitecek. İkisi arasında bir tercih yapmak zorunda kalacağız. Şimdilik seçilebilecek en akıllıca yöntem, suyun kontrollü ve tasarruflu olarak kullanılması. Bölge genelinde daha az su tüketen bitkilere yönelinebilir. Geçmişte arpa, buğday gibi tarım ürünleri ekilirken, şu anda mısır çok yaygın. Bir teşvik modeliyle çiftçiler yeniden buğday ve arpaya döndürülebilir.”

Hayvancılık da olumsuz etkiliyor

Bölgedeki büyükbaş hayvancılığının da yeraltı su kaynaklarının kullanımı bakımından olumsuz bir rol oynadığına değinen Arık, şöyle konuştu: “Geçmişte bölgede küçükbaş hayvan yaygınken, günümüzde çiftliklerde büyükbaş hayvanlar yetiştiriliyor. Bu hayvanlar için yemlik bitki olarak mısır ve yonca kullanılıyor. Yonca da çok fazla su ister. Aşırı suya dayalı tarım ve hayvancılık birlikte, kuraklığa ilave olarak yeraltı suyunu azaltan etkiler yaratıyor.”

Göl değil, çöl

Meke Gölü’nün bir zamanlar sulak alanken, artık ‘kurak alan’a dönüştüğünü kaydeden Dr. İlhan da şunları söyledi: “Meke Gölü” değil, “Meke Çölü” diyeceğimiz günler geldi de çattı. Oysa 1994’te Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olarak Türkiye’de koruma altına alınan 14 sulak alanın biri de Meke Gölü’ydü.”

Sulak alanların dünyanın en önemli genetik rezervuarı olduğunu belirten İlhan, 2030’a dek Türkiye’deki doğal sulak alanların neredeyse tamamının yok olmasının beklendiğine işaret etti. İlhan şöyle konuştu:

“Türlerin %40’ını, tüm hayvan türlerinin ise %12’sini sulak alanlar barındırıyor. Bu alanların taşkın kontrolü sağlama, yeraltı sularının besleme, kıyı çizgisinin korunma, fırtınalardan koruma, sediment ve besin depolama, iklim değişikliği kontrolü ve su arıtımı gibi sayılamayacak kadar çok başka işlevi de var. Peki, nasıl oluyor da Marmara Denizi’nden daha büyük bir yüzölçümüne karşılık gelen 1 milyon 400 bin hektarlık doğal sulak alanını kaybettik? Daha da fenası neden Türkiye’de 2030 yılında doğal sulak alanların neredeyse tamamının yok olması bekleniyor? Bunun en önemli nedenlerinden başında tarım için aşırı su çekilmesi ve su israfına neden olan sulama yöntemleri geliyor. Orta Anadolu’da bulunan Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Ereğli Sazlıkları, Kulu Gölü, Meke Gölü, Seyfe Gölü, Sultan Sazlığı ve Akşehir’de Eber Gölleri örnek olarak verilebilir. Başka bir önemli neden de tarım, endüstri ve kentsel kullanım sonucu oluşan atıksuların arıtılmadan doğaya geri verilmesi. Eğirdir Gölü, Bafa Gölü, Tuz Gölü, Gediz Deltası, Uluabat Gölü, Beyşehir Gölü, Burdur Gölü, Göksu Deltası, Sapanca Gölü, Akyatan Lagünü’nde de olan bu.”

Çarpık kentleşme, madencilik, dev projeler…

İlhan, ayrıca Avlan Gölü gibi, çarpık kentleşme sonucu yerleşim yeri veya tarımsal alan açmak üzere kurutulan göllere dikkat çekti; HES, su altyapı projeleri, otoyollar, köprüler gibi dev ölçekli projelerin de doğal sulak alanlara büyük zarar verdiğini vurguladı. Madencilik, taş ocakları kurma vb. faaliyetlerin yanı sıra yasak balıkçılık ve avcılık faaliyetlerinin de Eğirdir Gölü ve Beyşehir Gölü gibi sulak alanlardaki yaşam kalitesini tüm canlılar için bozduğuna işaret eden İlhan, “Maalesef su mecrasından enerjiye, tarımdan kentleşmeye kapsamlı önlemler alınmadığı sürece durum değişecekmiş gibi görünmüyor” dedi.

AYM, 2.5 yıl sonra hapsedilen gazetecileri görüşecek

2 mayıs’taki Genel Kurul’da başvurusu görüşülecekler arasında Murat Sabuncu, Akın Atalay, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Murat Aksoy ve Ahmet Şık da var

Anayasa Mahkemesi (AYM), Murat Sabuncu, Akın Atalay, Kadri Gürsel, Önder Çelik, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak,  Murat Aksoy ve Ahmet Şık’ın da aralarında bulunduğu 10 gazetecinin başvurusunu bu haftaki Genel Kurul gündemine aldığını duyurdu. Yüksek Mahkeme’nin internet sitesinde yer alan duyuruya göre, alan duyuruya göre, 2 Mayıs 2019’da gerçekleşecek Genel Kurul gündeminde 10 gazetecinin başvurusu görüşülecek.

Expression Interrupted’dan Cansu Pişkin’in haberine göre, AYM Genel Kurulu, gazetecilerin tutuklamanın hukukî olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlâl edildiği iddialarına ilişkin başvurularını inceleyecek.

Genel Kurul’un başvuru tarihinden 2 yıl sonra gündemine aldığı diğer dosyalar ise Cumhuriyet gazetesi davası kapsamında yargılanıp hapis cezasına çarptırılan Murat Sabuncu, Akın Atalay, Kadri Gürsel, Ahmet Şık ve Önder Çelik’in başvuruları. Çelik’e verilen 3 yıl 9 ay ile Gürsel’e verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası istinaf mahkemesince şubat ayında onanmıştı. Onama kararının ardından Çelik, 26 Nisan’da yeniden cezaevine girmişti. Gürsel ise tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurulduğundan yeniden cezaevine konulmamıştı. Öte yandan aynı dava kapsamında yargılanıp 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verilen Atalay ile 7 yıl 6’şar ay hapis cezası verilen Sabuncu ve Şık’ın dosyaları ise Yargıtay’a gönderilmişti.

Gazeteci-yazar Ahmet Altan, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında 10 Eylül 2016 tarihinde gözaltına alınmış, ardından çıkarıldığı sulh ceza hakimliğince 23 Eylül’de tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Ahmet Altan adına 8 Kasım 2016 tarihinde yapılan bireysel başvuru, AYM 1. Bölüm tarafından 4 Temmuz 2018 tarihinde görüşülerek AYM Genel Kuruluna sevkine karar verilmesinden yaklaşık 10 ay sonra Genel Kurul gündemine alındı.

Ahmet Altan ve kardeşi iktisat profesörü Mehmet Altan ile birlikte yargılandığı dava kapsamında cezaevinde 1000. gününü geçtiğimiz haftasonu dolduran Nazlı Ilıcak’ın AYM başvurusu da 2016 yılından bu yana AYM önünde bekliyordu.

Gazeteci Murat Aksoy ise kamuoyunda “FETÖ medya davası” olarak bilinen dava kapsamında “üye olmaksızın örgüte yardım” suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası almıştı. Aksoy, cezası kesinleştikten sonra 22 Kasım 2018’de yeniden cezaevine girmiş, 4 Ocak 2019’da ise denetimli serbestlikle tahliye edilmişti. Aksoy’un avukatlarının 2016 yılında yaptığı başvuru üç yıl sonra incelenecek.

Sudan’da sivil yönetime bir adım daha: Başkanlık Konseyi kuruluyor

0

Sudan’da geçiş döneminin idaresi için asker ve sivillerden oluşacak “başkanlık konseyi”nin kurulması konusunda darbeci askerler ile muhalefet arasında anlaşmaya varıldı. Konseyin nasıl şekilleneceği konusunda ise uzlaşmazlık sürüyor.

Sudan’da Askeri Geçiş Konseyi ile halk muhalefetinin çatı oluşumu Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu Güçleri, geçiş döneminin idaresi için “başkanlık konseyi” kurulmasında anlaştı. Konseyinin, asker ve sivillerden oluşacağını belirtildi. Ancak iki taraf arasında geçiş konseyinin nasıl şekilleneceği konusunda uzlaşmazlık devam ediyor. Ordu 3’ü sivil 7’si asker 10 kişiden oluşan bir konsey oluşturulması konusunda ısrarcıyken, protestocular 7’si asker 8’i sivil 15 kişilik bir oluşum istiyor.

Başkent Hartum’daki Genelkurmay karargahı önünde haftalardır darbe karşıtı nöbet tutan binlerce Sudanlı’dan biri olan Muhammed Amin, “Karar sivil yönetime doğru bir adım. Görüşmelerde ilerleme sağlandığı için mutluyuz, fakat hala konseyin ve sivil hükümetin oluşması için bekliyoruz” dedi.

Basına yansıyan yorumlara göre, askeri-sivil ortak başkanlık konseyi sivil geçiş hükümeti kurulana kadar ülkeyi yönetecek.

Protestolara devam

Amin, “Sivil hükümetimiz olunca ülkemiz doğru yola girdi diyebileceğiz” derken protestoların da sivil hükümet yönetimi oluşturulana kadar devam edeceği belirtiliyor.

Bir başka protestocu Sawsan Beşir de, “Geçen geceki anlaşma ülkemizin istikrarı için ileriye doğru bir adım. Fakat talebimiz olan sivil hükümet gelene kadar oturma eylemini terkedeceğimizi sanmıyorum” diye konuştu.

Protestocuların temsilcilerinden Ahmed Rabia ise “Şimdi konseyin sivil ve askeri üyelerinin oranlarını belirliyoruz” dedi. Konseyin 15 kişiden oluşacağı açıklandı.

Ülkede 19 Aralık’ta ekonomik kriz sebebiyle başlayan gösteriler, hızla başkent Hartum ve ülke genelinde rejim karşıtlığına dönüşmüş, 11 Nisan’da ordu yönetime el koyarak 30 yıllık Ömer el Beşir dönemini sona erdirmişti.  O günden bu yana halk protestoları, cuntanın iktidarı sivillere devretmesi talebiyle sürüyor.

Türkiye’nin askeri harcamaları yüzde 24 arttı

SIPRI’nin araştırmasına göre geçtiğimiz yıl silahlara ve askeri techizata harcanan para 1 trilyon 800 milyar dolar. ABD ve Çin toplam harcamanın yarısını gerçekleştirirken, Türkiye 15’nci sırasını korumasına karşın harcamalarını yüzde 24 artırarak, 19 milyar dolara çıkardı.

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından açıklanan yıllık rapora göre geçtiğimiz yıl küresel savunma harcamalarındaki yükseliş eğilimi devam ederek, 1 trilyon 800 milyar dolara ulaştı. Bu Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki en yüksek rakam. Rapora göre ABD ve Çin 2018’de toplam askeri askeri harcamanın yarısını gerçekleştirdi. İsveç merkezli kurumun raporuna göre Türkiye 15’inci sıradaki yerini korudu. Buna rağmen, bir önceki yıla göre askeri harcamalara yüzde 24 daha fazla bütçe ayıran Türkiye, 19 milyar dolarlık harcamasıyla ilk 15 ülke arasında en fazla artış gösteren ülke oldu.

‘Suriye’deki Kürt gruplar’

SIPRI araştırmacısı Nan Tian, “Türkiye hızlı askeri teçhizat teslimatı konusunda giderek daha fazla harcama yapıyor ve bir yandan da yüklü miktarda silah satın alıyor” ifadesini kullandı. Tian ek olarak “Türkiye ayrıca Suriye’deki Kürt gruplara karşı askeri harekâtını genişletiyor, bu da çok fazla paraya mal oluyor” şeklinde konuştu.

SIPRI’nın 2018 verilerini kapsayan raporuna göre dünyada askeri harcamalara en büyük bütçeyi ayıran ülke yine Amerika Birleşik Devletleri oldu. Yıllık harcaması 649 milyar dolara ulaşan ABD’deki yükseliş yüzde 4 oldu.

Dünyada silahlara harcanan toplam miktarın tek başına yüzde 36’sını oluşturan ABD’yi Çin takip ediyor. Pekin’in 2018 yılında askeri harcamalar için ayırdığı bütçe olan 250 milyar dolar, küresel harcamaların yüzde 14’üne denk geliyor. Ancak Çin’in harcamalarındaki yükseliş eğilimi devam etmesine karşın 2018’deki yüzde 5’lik artış, 1995 yılından bu yana ülkede gözlemlenen en düşük artış yüzdesi olarak kayda geçti. SIPRI araştırmacısı Nan Tian bu durumu Çin’deki ekonomik büyümenin yavaşlamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.

Üçüncü sırada Suudi Arabistan var

Suudi Arabistan ise 67 milyar 600 milyon dolar ile üçüncü sıradaki yerini korudu. Suudi Arabistan’ı Hindistan, Fransa, Rusya, İngiltere, Almanya, Japonya ve Güney Kore takip etti.

2018 yılında askeri harcamaları için 61 milyar 400 milyon dolarlık bir bütçe ayıran Rusya dördüncü sıradan altıncı sıraya geriledi. Moskova aynı zamanda 2006 yılından bu yana ilk kez ilk beşteki yerini kaybetti.

Rapora göre Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Yemen gibi ülkelerden yeterince veri girişi olmayışı, savunma için yapılan harcamaların gerçekte daha yüksek olduğu tahminlerini beraberinde getiriyor.