Ana Sayfa Blog Sayfa 2522

Hızla artan yosunlar 8 milyon somon balığının ölümüne neden oldu

Deniz suyundaki ısınma nedeniyle sayıları hızla artan ve devasa boyutlara ulaşan su yosunları, balık çiftliklerindeki milyonlarca somonun boğulmasına neden oldu.

Sayıları hızla artan su yosunları (algler), Norveç balık çiftliklerinde yalnızca bir hafta içinde en az 8 milyon somonun ölümüne neden oldu.

The Independent’in haberine göre, son zamanlarda ısınan havanın ve deniz suyunun etkisiyle devasa boyutlara ulaşan ve kısa sürede Norveç’in kuzey sahillerini saran yosunlar, solungaçlarına yapıştıkları balıkların boğulmasına yol açıyor. Doğal deniz ortamındaki balıklar, suda yaşayan organizmaların öldürücü etkilerinden yüzerek kaçabilirken, çiftlik balıkları tutuldukları yerlerde sıkışıp kalıyor.

Bölgede yosun artışının sürdüğünü belirten Norveç Balıkçılık İdaresi, 620 milyon Norveç Kronu (yaklaşık 435 milyon TL) değerinde, 10 bin ton çiftlik somonunun öldüğünü bildirdi. Kaybın çok daha büyük olabileceğini kaydeden Norveç Deniz Ürünleri Konseyi’nden Paul Aandahl “Üreticiler için kaybın ne kadar büyük olduğunu söylemek için çok erken. Ancak ön çalışmalar, toplam ağırlıkları 40 bin tonu bulan 8 milyon balığın öldüğünü gösteriyor” dedi.

‘Hepimiz son derece kaygılıyız’

Deniz endüstrisinde faaliyet gösteren yatırım bankası Fearnleys’ten analist Lars Konrad Johnsen de Reuters’a yaptığı açıklamada, milyonlarca balığın ölmesinin, yıl sonu için öngörülen somon miktarındaki artışı yarıya indirebileceğini ifade etti.

Dünyanın en büyük somon balığı üreticisi Norveç, bir yıl öncesine kıyasla yüzde 2,5 artışla 2018’de 1,24 milyon ton balık ihraç etmişti. Fearnleys, bu yıl için yüzde 4’lük bir büyüme oranı tahmini yapmıştı.

İskoçya’da da yaşandı

Geçen haftalarda İskoçya’nın batı sahillerinde de benzer bir durum yaşanmış, uzmanlar, yosunların Loch Fyne’de binlerce balığın ölümüne neden olduğunu söylemişti. BBC’ye göre bu olayda denizden yüzlerce tonluk ölü balık çıkarılmıştı.

İskoçya Balıkçılar Federasyonu Ulusal Koordinatörü Alastair Sinclair, The Independent’a yaptığı değerlendirmede, somon üreticiliğinin yapıldığı batı sahillerinde birçok toplumun gelecek endişesi yaşadığını belirtirken, “Hepimiz son derece kaygılıyız” demişti. İskoçya’da dünyanın en büyük somon çiftliğini işleten Norveçli Movi firması, bu ülkedeki üretim alanında hastalıkla mücadele için kullanılan kimyasal ilaç miktarını hatalı rapor ettiği gerekçesiyle soruşturmadan geçiriliyor.

 

ABD, Assange’ın peşini bırakmıyor

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’a ABD tarafından 17 yeni suçlama yöneltildi. ABD, İngiltere’den iadesini istediği Assange’ı son olarak ‘gizli kaynakları tehlikeye atmakla’ suçladı.

ABD Adalet Bakanlığı, Amerikalı diplomatların gizli yazışmalarını sızdıran WikiLeaks sitesinin kurucusu Julian Assange’a 17 yeni suçlama yöneltti. BBC’nin haberine göre, İngiltere’de tutuklu bulunan Assange’a yönelik yeni suçlamalar arasında Ortadoğu ve Çin’deki gizli kaynakların isimlerini edinmek ve yayımlamak da buluyor. WikiLeaks ise Twitter hesabından yaptığı açıklamada bu suçlamaları “çılgınlık” diye niteledi.

Manning de tutuklu

Assange’a geçen ay da eski istihbarat analisti Chelsea Manning’le birlikte Savunma Bakanlığı ağına girmek için plan yapma suçlaması yöneltilmişti. Belgeleri sağlayan Manning 2013 yılında suçlu bulunarak 35 yıl ceza almış, eski ABD Başkanı Barack Obama tarafından cezasının indirilmesi üzerine serbest bırakılmıştı. Manning, Wikileaks’i soruşturan jüriye ifade vermeyi reddettiği için tekrar tutuklanmıştı.

Julian Assange, İngiltere’de kefalet şartlarını ihlal etmekten tutuklu bulunuyor. 47 yaşındaki Avustralya vatandaşı geçen ay Ekvador Büyükelçiliği’nden çıkartılarak cezaevine gönderilmişti. 2012’de İsveç’te kendisine yöneltilen cinsel taciz suçlamaları nedeniyle büyükelçiliğe sığınan Assange suçlamaları reddediyor.

 

Gül: Öcalan kararının çözüm süreciyle ilgisi yok

Adalet Bakanı Gül, Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinde “hukuki engelin kaldırıldığını” bunun çözüm süreci iddialarıyla ilgisinin olmadığını söyledi.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine dair soruları yanıtladı. Anadolu Yayıncılar Derneği’nin Ankara, Ulucanlar Cezaevinde düzenlediği iftar yemeğinde medya temsilcileriyle bir araya gelen Gül, “Öcalan’ın avukatı ile görüşmesi yeni bir çözüm sürecini akıllara getirdi. Yeni bir çözüm süreci var mı? Bunun İstanbul seçimiyle bir alakası var mı?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Bunun çözüm süreciyle bir ilgisi yok. ‘Yeniden bir çözüm süreci başlıyor’ şeklinde bir değerlendirme yapılamaz. İstanbul seçimleriyle de bir alakası yok. Nitekim ocak ayıydı yanlış hatırlamıyorsam, ailesi ile görüştü. Uzun zamandır görüşmüyordu. Avukatı ile ilgili de, mahkemece hukuki bir engel vardı, bu engel, karar infaz hakimliğinin kararına yapılan itirazla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kaldırıldı. Hukuki engel kaldırılmış oldu. Bu çerçevede yapılan bir görüşmedir, ziyarettir. Bunu bir seçimle de bağdaştırmanın gereği yok. Mahkemece verilmiş bir görüşme, bir avukatla yapılan görüşme çerçevesindeki bir süreçtir.”

Abdullah Öcalan’ın avukatları, sekiz yıl sonra ilk kez 6 Mayıs’ta İmralı’ya giderek müvekkilleriyle görüştü.

Görüşmenin periyodik olarak devam edip etmeyeceğine dair soru üzerine de, “Dün yine bir görüşme oldu. Bunu ilgili, elbette cezaevinin durumu, hukukun, mevzuatın gerektirdiği ölçüler çerçevesinde makamlar elbette takdir edecektir” dedi.

Yemekte ayrıca, 30 Mayıs’ta açıklanacak yargı reformu strateji belgesi de konuşuldu. Gül belgeyle ilgili, “İfade özgürlüğü ve kişisel verilerin korunmasının daha da gelişeceği, içinden demokratikleşme paketinin çıkacağı 2023’e kadar sürecek bir yol haritası olacak. Strateji belgesi hak ve özgürlüklerin güvence altına alınacağı insan hakları eylem planını da içerecek” açıklamasını yaptı.

Avukatları sekiz yıl aradan sonra ilk kez 2 Mayıs’ta İmralı Adası’na giderek Abdullah Öcalan’la görüşmüş, görüşte 6 Mayıs’ta, yani YSK’nin İstanbul seçimlerini iptal kararını aldığı gün kamuoyuna duyurulmuştu. Avukatlar dün de İmralı’ya giderek bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmesi talebiyle, HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven 198 gündür açlık grevinde. Yüzlerce mahpus da farklı cezaevlerinde aynı taleple açlık grevi yapıyor.

 

Askerliğe yeni format: Zorunlu askerlik 6 ay, yaş sınırı yok

Askerlik sistemi ile ilgili düzenlemeleri içeren Askeralma Kanun Teklifi, Meclis Milli Savunma Komisyonu’nda kabul edildi. Zorunlu askerliğin süresi kısaltıldı, ‘bedelli’ sürekli hale getirildi.

Askerlik sistemini yeniden düzenleyen  yasa teklifi, AKP’li vekillerin imzasıyla Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Komisyondan geçen teklif, gelecek hafta Genel Kurul’da görüşülmeye başlanacak. Bedelli askerliği de kapsayan yeni teklife göre askerlik hizmeti yedek subay, yedek astsubay, erbaş ve er olarak yerine getirilecek. Hizmet süresi, erbaş ve erler için 6 ay, yedek subay ve yedek astsubaylar için 12 ay olacak.

Tasarı yasalaştığı taktirde şu an askerlik hizmetinde 6 aylık süreyi dolduranlar da kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren terhis olma imkanı elde edecek.

Zorunlu askerlik 6 aya indi

Yeni kanun teklifine göre askerlik sürekli hale getirilip yaş sınırı kaldırıldı. Zorunlu askerlik süresi ise 6 aya indi. Askerlik hizmet süresi, erbaş ve erler için 6 ay, yedek subay ve yedek astsubaylar için 12 ay oldu.

6 ay askerlik yapan bir kişi terhis olabilecek veya kendi talebi, TSK’deki kadro durumu, TSK’nin uygun görüşü halinde bir 6 ay daha orduda görev yapabilecek. Askerliğe devam etmesi halinde söz konusu kişilere asgari ücretten az olmamak kaydıyla maaş ödenebilecek. İki yıl veya daha fazla süreli yükseköğretim kurumlarından mezun olanlara yedek astsubay olma imkanı tanınıyor.

 

Savaş durumunda Cumhurbaşkanı karar verecek

Savaş veya savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi halinde, bu kanuna tabi yükümlülerin askerlik hizmetini yerine getirmek üzere silahaltına alınmalarının esasları Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek. Askerlik hizmet sürelerini, ihtiyaca göre bir katına kadar artırmaya veya yarısına kadar azaltmaya karar verecek olan da Cumhurbaşkanı.

Bedelli süresi 1 ay

Bedel miktarını silah altına alınmadan önce Milli Savunma Bakanlığınca belirlenecek sürede peşin ödeyip 1 aylık temel askerlik eğitimini tamamlayanlar askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacak. Bedelli askerlik 240 bin gösterge rakamının memur katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak bedel miktarı Bakanlık tarafından belirlenecek. Savunma Bakanı Hulusi Akar, tahmini ücreti 30 bin TL civarında olacağını açıkladı.

Peki ama bu iş nasıl olacak?

‘Şu ana kadar ülkeler bazında başarılı görünen, yüksek hedefler belirten iklim politikaları bile toplamda ne kadar anlamlı ve başarılmış görünen azaltım da ne kadar iklim politikalarına bağlı belirsiz. Onca vaveylaya rağmen daha yolun başındayız.’

İklim krizini durdurmanın yolu fosil yakıtları 30 yıl içinde terk etmek, ekonomik sistemi tamamen karbonsuzlaştırmak demiştik. Bu formülde büyük değişiklikler yapmaya pek imkân yok. Bilimsel çalışmalarda ne kadar emisyonun atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu ne kadar artıracağı ve hangi düzeyin ne kadar sıcaklık artışına yol açacağı oldukça net çünkü. Hangi düzeydeki ısınmanın, hangi felaketleri ve hangi ekosistemlerin çöküşünü hızlandıracağı üzerine de bir hayli çalışma var.

Dolayısıyla eğer erteleyelim, 2050 olmasın da 2100 olsun, tam olarak karbonsuzlaşmayalım da elimizden geldiğince karbon yoğunluğunu azaltmaya çalışalım derseniz, daha yüksek bir sıcaklık artışını, bunun getireceği daha büyük felaketleri ve çöküşü kabullenmiş oluyorsunuz. Eh, 1,5 zaten mümkün değil, 2 çok zor, 2,5 inşallah derken önümüzdeki birkaç on yıl içinde, yani bizim yaşlılığımızda ve çocuklarımızın yetişkinlik çağlarında görebileceği kadar kısa bir süre sonra en az 3 derecelik bir küresel sıcaklık artışına razı olmuş hale geliyorsunuz. Oysa gerçekte kimsenin böyle bir felakete “peki” dediğini, gerçek anlamda rıza gösterdiğini sanmıyorum. O zaman mesele ne?

Para nereden bulunacak, hangi araçlarla?

Bence 30 yıl içinde fosil yakıtları terk etmeyi “gerçekçi” bulmayanların asıl sormak istediği şey bu işin nasıl olacağı. Bu dönüşüm için para nereden bulunacak, hangi araçlar kullanılacak? Biz isteriz tabii ama üreticiler, şirketler ve devletler, mevcut enerji-ekonomi, üretim-tüketim denklemini değiştirmeye nasıl razı olacaklar, ya da buna nasıl zorlanacaklar? Dahası bu değişikliğin neden olacağı yaşam biçimi değişikliğini biz (ya da insanlar) nasıl kabul edeceğiz?

Demek ki cevabı kolay olmayan soru hedefle değil, bu hedefe ulaşmak için gereken araçlarla ilgili. Bu araçların bir işe yarayıp yaramayacağı, hatta bu araçları kullanmaya başlamanın bile mümkün olup olmadığıyla ilgili.

Sistemin bu araçları kullanmaya ve daha işe yarar araçlar geliştirmeye nasıl zorlanacağı sorusunu tartışmayı bir başka yazıya bırakıp , bu yazıda bu araçların neler olabileceğine dair kısa bir çerçeve çizmeye çalışalım.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi küresel karbondioksit emisyonlarında hızlı bir artış var. Ancak bu artışın yavaşladığı dönemler ve hatta emisyonların durakladığı ya da azaldığı ülkeler de var.

Henüz ciddi bir önlem alınmadığı halde bu nasıl oldu? Kyoto Protokolü ciddi bir azaltım öngörmüyordu, emisyon ticareti doğru düzgün çalışmadı, pek bir şey yasaklanmadı, işe yarar vergiler konmadı vb. Buna rağmen artış hızında bir azalma eğilimi ve kısmen düşük karbonlu bir ekonomiye geçen ülkeler de yok değil.

Bu sorunun cevabını vermek, geleceği tahmin etmek için önemli. Zira mevcut gidişat aslında henüz tam olarak iklim (ya da karbonsuzlaşma) politikalarının başarılmasıyla ilgili değil. Başka dinamiklerin daha fazla etkisi var. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

‘İklim politikası’ dışında her şey 

ABD’de kömürden elektrik üretimindeki artışı durduran kaya gazı üretimi. Bu ABD’deki emisyon artış hızını yavaşlattı. Ancak fosil yakıtı biraz daha az emisyonlu, ama çevreye bir hayli de zarar veren bir diğer fosil yakıtla ikame ettiği için bu bir “iklim politikası” değil.

Çin’in öncelikle feci bir hal alan hava kirliliğine önlem olarak, ikinci sırada da sera gazı emisyonlarındaki artışı yavaşlatmak için kömürlü termik santral kurma hızını düşürmesi ve yenilenebilir enerji yatırımlarını ve bu alandaki teknoloji üretimini artırması. Burada Çin’in güneş paneli vb.’nin küresel ticaretini ele geçirmek gibi iddialı bir ekonomik amacı da var elbette. Öte yandan Çin diğer ülkelerde de kömürlü termik santral kurmaya devam ediyor. Bunun küresel emisyonlardaki toplam rolünü ayrıca hesaplamak lazım.

İngiltere‘nin yıllar önce kömürden doğal gaza geçmesi. Bunda da iklim kaygılarından ziyade Thatcher zamanındaki kömür madencileri grevi nedeniyle “madencilerden kurtulma” kaygısı önemli rol oynadı. Ayrıca İngiltere ve ABD gibi ülkelerde sermaye kesimi, ucuz emek kaygısı ve kendi ülkelerinde işçi sınıfının sesinin fazla çıkması nedeniyle karbon yoğun ağır sanayi yatırımlarını Asya ülkelerine kaydırdılar. Bu nedenle üretim emisyonları düşse de, tüketim emisyonları o kadar fazla düşmedi. Yine ortada bir iklim politikası yok.

– Yenilenebilir enerjinin gelişmesi ve ucuzlaması. Bu konuda öncülüğü Almanya yaptı. Danimarka ve İspanya gibi birkaç ülke de öncüler arasında sayılabilir. Ancak özellikle Almanya’nın yenilenebilir enerjiye verdiği destek, hatta halkın daha pahalıyken yenilenebilir enerjiye fazla para ödemeyi kabul etmesi önemliydi ve bu gerçek bir iklim politikasıydı; zira Almanya ağır sanayisini koruduğu ve üretim-tüketim emisyonları eşit kaldığı halde emisyonlarını bir noktaya kadar da olsa azalttı. Ancak Almanya örneğinde de her şey bundan ibaret değil. Birleşme sonrası Doğu Almanya’daki eski ve yüksek emisyonlu sanayi tesisleri diğer Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi kapatılmıştı, bu da Almanya’nın emisyon azaltım rakamında önemli bir paya sahip. Yani yine sadece iklim politikası değil.

– Doğu Almanya örneği Rusya dahil bütün Doğu Avrupa ülkeleri için geçerli. İklim politikası olarak değil, fazla, eski, kirletici, başka bir ekonomik anlayışın gereği olarak kurulmuş çok sayıda sanayi tesisi 1990 sonrası kapitalistleşme sürecinde kapatıldı. AB’nin 27 ülkeli toplamında “başarılan” emisyon azaltımında bunun büyük payı var, yani yine iklim politikası değil.

– Enerji verimliliği gelişiyor. Bu bir iklim politikası belki, ama enerjiyi daha verimli kullanan ev aletleri, ulaşım araçları veya makinaların geliştirilmesinde emisyonların azaltılması kaygısından çok enerji tüketimini ve bundan kaynaklanan ekonomik kaybı azaltma kaygısının ön planda olduğunu unutmamak gerekir.

Fransa ve Japonya’nın “sera gazı salmayan” nükleer santralleri. Azaltım için önemli değil ama bu iki büyük sanayileşmiş ülkenin emisyonlarının olduğundan daha yüksek olmamasında nükleere olan bağımlılıklarının da payı var. Ancak bu aynı zamanda bu ülkelerin zayıf karınları. Çünkü nükleer enerjinin geleceği yok. Fransa eskiyen ve giderek daha tehlikeli hale gelen reaktörlerinden kurtulsa fosil yakıta dönmek zorunda kalma ihtimali nedeniyle açmazda. Zira Japonya bunu 2011’de Fukuşima felaketinden sonra yaşadı. Nükleer, çok pahalı, yapımı çok yavaş ve çok riskli olması nedeniyle iklim krizine çözüm olmadığı gibi nükleere bağımlı ülkelerin karbonsuzlaşmasını da uzun vadede zorlaştırabilir.

– Son olarak AB’nin başlattığı ve bütün dünyaya tek yol diye pazarladığı emisyon ticaretinden söz edebiliriz. Karbon kotalarını alıp satmak emisyonları azaltmakta gerçekten bir işe yaradı mı şüpheli, çünkü bedelsiz dağıtılan salım izinleri ve dibe vuran karbon fiyatı nedeniyle bu sistem yıllar boyunca doğru düzgün işlemedi, kurtarma çabaları ne kadar amacına ulaşacak şimdi bile şüpheli. Emisyon ticareti dört dörtlük iklim politikası belki, ama faydalı bir araç mı yoksa fiyasko mu çok tartışılır. Az ülkede konan, bazı yerlerde sonradan kaldırılan karbon vergisinin emisyonların toplamına ne etki yaptığı da bir soru işareti.

Yolun başı…

Dolayısıyla şu ana kadar ülkeler bazında başarılı görünen, yüksek hedefler belirten iklim politikaları (özellikle AB’ninki) bile toplamda ne kadar anlamlı ve başarılmış görünen azaltım da ne kadar iklim politikalarına bağlı belirsiz. Demek ki onca vaveylaya rağmen daha yolun başındayız. Mevcut artışın büyük kısmı da henüz doğru düzgün bir iklim politikası uygulamamış Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerden ve değişime açıkça direnen Avustralya, ABD, Brezilya, Rusya, İran ve Türkiye’den geliyor.

Peki bu iş gerçekte nasıl olabilirdi?

Sera gazı salımlarının gerçek anlamda azaltılması için ilk adım olarak uygulanmaya konması gereken birkaç hakiki “iklim politikası” şunlar:

– Fosil yakıt şirketlerine yeni yatırımlar yapmaları, daha fazla kâr elde etmeleri ve fiyatları biraz daha ucuz tutmaları için verilen bütün devlet teşviklerine derhal son verilmesi gerekiyor. Sadece G20 ülkelerinde fosil yakıt sektörüne yılda 444 milyar dolar akıtılıyor. 2015’ten bu yana fosil yakıt şirketleri yeni yatırım yapsınlar, yani yeni madenler, petrol kuyuları, boru hatları, termik santraller vb. açsınlar diye devlet hazinelerinden akıtılan para ise 1,9 trilyon dolar. Paranın nerede olduğu belli. Bu para enerji dönüşümüne yönlendirilirse geleneksel fosil yakıt şirketleri yavaş yavaş sahneden çekilecektir.

– Enerji alanındaki Ar-Ge bütçelerinin hâlâ yüzde 30’undan fazlası fosil yakıt ve nükleere ayrılıyor. Bu bütçelerin tamamı yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine yönlendirilmeli.

– Karada ve denizde, yeni petrol kuyuları, kömür madenleri, doğal gaz yatakları (kaya çatlama dahil) ve boru hatları için yapılan bütün arama, sondaj, inşaat ve geliştirme çalışmalarının durdurulması, bütün yeni lisanların iptal edilmesi, yeni fosil yakıt yatırımlarına karşı süresiz bir uluslararası moratoryum ilan edilmesi gerekiyor.

– Finans kuruluşlarının kömürlü termik santraller, doğal gaz santralleri, fosil yakıt arama, çıkarma ve taşıma işleri için verdikleri finansmanı kesmesi gerekiyor. Bunun için bir uluslararası anlaşma da yapılabilir.

– Bütün yatırım fonlarının ve yatırımcıların sahip oldukları fosil yakıt şirketlerine ait hisseleri ellerinden çıkarması (divestment), böylece fosil yakıt şirketlerini iflasa sürüklemesi kritik öneme sahip. Şu ana kadar yapılan divestment miktarı 9 trilyon dolara yaklaşmış durumda, ama sektörün büyüklüğü göz önüne alındığında bu miktarın neden yeterli olmadığı anlaşılabilir.

Bunlar sadece ilk adım. Yani ilk iş fosil yakıt şirketlerine verilen desteğin kesilmesi, bu şirketlerin yaptığı işlerin “illegal”, ya da başlangıçta en azından “istenmeyen iş” ilan edilmesi, böylece küresel ekonominin yön değiştirmesini ve enerji dönüşümünün hızlanmasını sağlanmak gerekiyor.

Tabii karbon vergisinden otomotiv sektörüne yönelik önlemlere ve iddialı enerji politikalarından Paris Anlaşması’nın yapısının değiştirilmesine kadar daha yapılması gereken çok iş, kullanılacak çok araç var. Ancak bir yandan enerji dönüşümünü sağlamaya çalışırken bir yandan da hâlâ fosil yakıt devlerini beslemeye devam ederek hiçbir şey başaramayız.

Tabii bu hiç de kolay bir iş değil. Karşımızda yüz yıldır dünyanın iliğini kemiğini kurutan, savaşların ve sömürünün bir numaralı sorumlusu olan bir dev var. Biz ise normal insanlarız. Yani bu tam bir Davut ile Golyat hikâyesi.

Peki Davut, Golyat’ı bu kez nasıl devirecek?

(Yeşil Gazete)

Avrupa’nın ilk ‘çevre dostu’ camisi Cambridge’de açıldı

Cambridge’de inşa edilen ve Avrupa’nın ilk ‘çevre dostu camisi’ özelliğine sahip Cambridge Merkez Camisi’nin Müslümanların iklim değişikliği ile mücadelede daha aktif olmalarını sağlaması bekleniyor.

Birleşik Krallık’ın üniversite kenti Cambridge’de inşa edilen Cambridge Merkez Camisi, bu ayın başında açılarak Ramazan ayında hizmet vermeye başladı. Camiyi Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı finanse etti. Reuters’ın haberine göre 30 milyon dolara yapılan ve güneş panelleriyle kaplı cami, bin kişilik bir kapasiteye sahip.

‘Müslümanlar iklim değişikliğiyle mücadeleye yeterince katkı sağlamıyor’

Wild World ile Father and Son şarkılarıyla tanınan Yusuf İslam, cami için kurulan vakfın hamilerinden. Reuters’a konuşan İslam, Müslümanların iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir rolünün olabileceğini söyledi: “Cami, yeniden eğitim aldığımız ve evrenle olan uyumu açığa çıkarmak için İslam’ın gerçek doğasının derinine indiğimiz sürecin bir parçası. Çoğu Müslüman bunu unutuyor ve iklim değişikliği ile mücadele için yeteri kadar katkı sağlamıyor.”

Yusuf İslam 2013’te o dönemde başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret ederek cami için finansal destek istemiş, 2017 yılında da yeniden Türkiye’ye gelerek  Erdoğan’a desteğinden ötürü teşekkür etmişti.

Karbon salımı yok

Caminin bahçesi arındırılmış yağmur suyu ile sulanırken yapının hiçbir şekilde karbon salınımına yol açmadığı belirtiliyor. Cambridge Üniversitesi profesörlerinden ‘Abdal Hakim Murad’ olarak tanınan Timothy Winter, “İklim değişikliği ve türlerin yok oluşuna karşı mücadele sadece insanların varoluşunun değil, Allah’ın hediyelerine saygı duymak ve bunları korumanın da mücadelesidir” dedi.

İngiltere merkezli ‘Müslüman İklim Hareketi’ grubunun kurucularından Shanza Ali ise “İslam’ın temel değerlerine geri dönülmesiyle” Müslümanların iklim değişikliği ile mücadelede etkin güçlerden birine dönüşebileceğine inandığını kaydetti.

Cambridge’de altı bin Müslüman yaşıyor.

 

1.derece SİT alanı Çiçek Adası satışa çıkarıldı: Müşteriler Kuveyt ve Çin’den

Ayvalık’taki 265 bin metrekarelik birinci derece doğal sit alanı olan Çiçek Adası, 105 milyon liraya satışa çıkarıldı. Ada için Kuveytli ve Çinlilerle görüşülüyor.

Balıkesir’in 22 adasından biri olan Çiçek Adası için satılık ilanı verildi. 105 milyon TL’den satışa sunulan ada için Kuveytli bir müşteri ve Çin ile görüşüldüğü belirtiliyor. Satışı sosyal medyadan öğrenenler birinci derece doğal sit alanı olması nedeniyle adanın satışa çıkarılmasına tepki gösterdi.

Artı Gerçek’ten Rıfat Doğan’ın haberine göre, üzerinde 2 bin zeytin, 3 bin çam ve muhtelif meyve ağaçları bulunan, 267 bin metrekare yüzölçümüne sahip Çiçek Adası, Katrinli, Katerin ve Hatırlı ailelerinin özel mülkü olarak biliniyor. “Sahibinden.com” sitesinden Turyap Beylikdüzü Beykent Temsilciliği’nin 15 Mayıs’ta satış ilanı verdiği adaya, turistik tesis yapılabileceği bilgisinin yanında şu ifadeler bulunuyor:

“Turyap Beylikdüzü Beykent’ten Ayvalık’ta içerisinde zeytin ağaçlarının bulunduğu, 1.derece sit alanı olmasına rağmen turistik tesis olabilecek şartlara uygun hale getirilebilecek durumda olan, karaya yakın olmasından dolayı elektrik, kanalizasyon, ulaşım sorunu yoktur. Yaklaşık 450 metrekarelik 3 ayrı harap bina bulunmaktadır. Çanakkale-İzmir karayoluna 3,5 km, Ayvalık’a 12 km mesafededir. Adanın karaya en yakın yeri 230 metredir. Adada çok eski zamanlardan kalma 4 adet su kuyusu bulunmaktadır ve sertlik derecesi çok düşüktür. Adanın en yüksek yeri 22 metredir. Adanın turizm amaçlı iskana açılması durumunda 3 bin yataklı turistlik tesis yapılabilecektir.”

Turyap Emlak firmasından bir yetkilinin Artı Gerçek’e verdiği bilgiye göre firma, adayı Körfez ülkeleri veya Çinlilere satmak istiyor. Kuveytli bir müşteri ile görüştüklerini belirten yetkili, genel müdürlüğün de Çin ile görüştüğünü kaydetti.

‘Ada orada hiçbir işe yaramıyor’  

Satışa çıkarılan adanın birinci derece sit alanı olmasından kaynaklı sosyal medyada oluşan tepkiye anlam veremediklerini söyleyen emlak firması yetkilisi, “Birinci derece sit alanı olup daha sonra turistik tesis olan 50 bin yer gösteririm size. Güzel bir turistik tesis projesiyle gidin bakalım Turizm Bakanlığı’na bakalım size izin verecek mi vermeyecek mi? Verir. Türkiye’nin yatırıma ihtiyacı var. O ada orada duruyor ve hiçbir işe yaramıyor. 16-17 mirasçısı var hepsi parasını alıp cebine koymak istiyor. Türkiye’de böyle bir özel mülk yok” dedi.
Birinci derece doğal sit alanlarında yapılaşmaya kesin olarak izin verilmiyor ancak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın doğal sit alanlarının statüleriyle ilgili yeniden değerlendirmesinden sonra Çiçek Adası’nın statüsünün değiştirilip değiştirilmediği konusunda bir bilgi yok. Bakanlık, bazı birinci derece doğal sit alanlarının statüsünü düşürerek yapılaşmaya olanak sağlayacak kararlar almıştı.

Wikipedia, Türkiye’nin erişim yasağını AİHM’ne taşıdı

Wikipedia ansiklopedisi gibi çeşitli özgür içerikli projeleri bünyesinde barındıran bir organizasyon olan Wikimedia Vakfı, 2017’nin Nisan ayından bu yana Türkiye’de yasaklı olan Wikipedia ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuruda bulundu. AİHM başvurusuyla birlikte söz konusu yasağın Türk mahkemeleri aracılığıyla kaldırılması yönünde girişimde bulunacaklarını da belirten Vakıf, bununla ilgili olarak Türk yetkililerle görüşüleceğini söyledi. Vakıf ayrıca erişimin yeniden sağlanması için ‘Ankara’ya baskı yapılacak’ kampanyalar organize edileceğini de açıkladı.

‘İçerikler ifade özgürlüğü kapsamında’

Wikimedia Vakfı Genel Müdürü Katherine Maher, gazetecilere telefon görüşmesi yoluyla yaptığı açıklamada “Wikimedia, AİHM’de Türkiye’ye dava açtı” ifadeleriyle söz konusu gelişmeleri doğruladı.

Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği, 2017 yılında aldığı erişim engeli kararında şu ifadelere yer vermişti:

“İçeriklerin 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi kapsamında terörü öven, şiddete ve suça teşvik eden, kamu düzenini ve milli güvenliği tehdit eden, yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesine bağlı olarak içeriklere erişimin engellenmesi nedeniyle internet sitesinin tümüne yönelik erişimin engellemesine dair tedbir kararının, aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca onaylanmasına, belirtilen internet adresindeki içeriklere erişimin engellenmesi halinde hedeflenen amaç gerçekleşmiş olacağından www.wikipedia.org adlı internet sitesine tümden erişimin kaldırılmasına dair hüküm konulmuştur”

Maher de, Türkiye tarafından siteye erişimin kaldırılması kararının gerekçesi olan içeriklerle ilgili olarak “Söz konusu içeriklerin yasal olarak korunan özgür ifade kapsamında olduğuna inanıyoruz” dedi. Vakfın direktörü Stephen LaPorte de, konuyla ilgili açıklamasında Türkiye’nin aldığı kararda ‘tam olarak hangi kısmın illegal sayıldığının gösterilmediğini’ söyledi.

Wikimedia ayrıca, tüm dillerde erişimin engellendiği Çin’de de yasağın kaldırılmasının yollarını arayacaklarını açıkladı.

İmamoğlu’ndan gerekçeli karara tepki: Sıfır gerekçeli, yok hükmünde

CHP’nin YSK’nin İstanbul yerel seçimlerinin iptaline ilişkin gerekçeli kararına tepki sürüyor. Ekrem İmamoğlu, “bu tam bir gerekçesiz karar” derken, Muharrem Erkek, “gerekçe, seçimi siyasi bir kararla iptal ettiklerini gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu. AKP cephesi ise karardan memnun.

CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçiminin iptalinin gerekçeli kararıyla ilgili “Bu gerekçeli karar dediğimiz şey tam bir gerekçesiz karar, sıfır gerekçe” dedi. YSK, 6 Mayıs’ta dörde karşı yedi oyla İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı seçimini iptal etmiş, bugün de (22 Mayıs) buna ilişkin gerekçelerini 250 sayfalık bir metinle açıklamıştı. Yedi YSK üyesi gerekçeli kararında 754 sandık başkanının kamu görevlisi olmadığını, 18 sandıkta sayım döküm cetvellerinin boş olduğunu, oy kullanma hakkı olmamasına karşın 706 kişinin oy kullandığının tespit edildiğini, ‘esasen yok hükmündeki’ 108 sandıkta 30 bin 281 kişinin oy kullandığını ve toplamda 300 binden fazla oyun‘şüpheli’ olduğunu kaydetmişti.

Karara muhalefet şerhi koyan dört üye ise gerekçelerin ‘farazi’olduğunu belirterek, ‘seçmen iradesinin yok sayıldığını’ ifade etmişti. Global TV’de konuşan İmamoğlu şunları söyledi:

‘Dağ fare doğurdu’

“Dağ fare doğurdu bir kere 250 sayfa bana göre hiçbir şey ifade etmiyor. Sadece 100 sayfaya yakını A.B, A.P gibi isimler yazılmış. Edebiyat dersinde eğer derse çalışmamışsanız sayfalarca yazı yazarsınız. Edebiyat öğretmeni de size koca bir sıfır verir. Bu gerekçeli karar dediğimiz şey tam bir gerekçesiz karar. Sıfır gerekçe.

Sonuca tesir etti deniyor ya. Bize bir oran verin rakibim kaç oy aldı, ben kaç oy aldım. 17 gündür bu işe çalışıyorsunuz. Alıp bu sandıkları istatistiki olarak döküp neden altına yazmadınız? Niye farazi konuşuyorsunuz?. Sayın Yıldırım’ın aldığı oy belli İmamoğlu’nun aldığı oy belli.”

YSK üyelerine de seslenen İmamoğlu, “Ey YSK’daki demokrasiyi katleden insanlar! Zihinlerinizi netleştireceksiniz. Kamu görevlisi olmayan 700 kusür sandık. Sayım döküm cetveli olmayan 184 sandık. Mükerrer de olabilir. Ben 800 küsür sandık diyorum. Sonuca tesir edecek ne kadar oy var? Ben o sandıklarda 50 bin oy fark mı atmışım? Belki de sayın Yıldırım önde çıkmış” diye konuştu.

CHP: Siyasi kararın göstergesi

CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek de CHP Genel Merkezi’nde yaptığı açıklamada, “Sandık kurulu üyesi atamalarına dayanarak iptal edilen hiçbir seçim yok Türkiye tarihinde. İstanbul seçimlerini siyasi bir kararla iptal ettiklerinin başlı başına bir göstergesi” dedi. Erkek şöyle konuştu:

“7 kişilik sandık kurulunun önünde seçmenler özgür iradeleri ile oylarını kullandı. Kanuna ve YSK’nın genelgelerine uygun şekilde gerçekleştirildi işlemler. Tüm sandıkların sandık sonuç tutanakları 7 kişilik kurul tarafından imzalanarak, AKP’li ve MHP’li üyelerin de imzalarıyla ilçe seçim kurullarında birleştirildi. Sorunlu seçmen sayısı sadece 706. Oyların nasıl çalındığına dair tek bir cümle yok. İmzası yok denilen 90 sandığın toplam sonucu Yıldırım 12 bin 17, İmamoğlu 11 bin 853 oy. Burada da Yıldırım önde. Buna nasıl bir usulsüzlük?”

Kamu görevlisi olmadığı iddia edilen 754 sandıktan 532’sinde sandık kurulu başkanlarının öğretmen ve kamu bankalarında görev yapan bankacılar olduğuna işaret eden Erkek, “Hiçbir şeye cevap verememişler. Seçmen 4 oy pusulasını aynı zarfa koydular da bir tanesini geçersiz saydılar. Onu da açıklayamamışlar. Aynı YSK açıkça kanuna aykırı olduğu halde milyonlarca mühürsüz oyu geçerli kabul etti” diye konuştu.

AKP’nin YSK temsilcisi: Eski içtihatlar artık geçersiz

YSK’deki AKP Temsilcisi ve Isparta Milletvekili Recep Özel,YSK’nın gerekçeli kararını açıklamasının ardından, “Muhalefet şerhlerine sarılanlar artık yürürlükte olmayan kanuna göre verilmiş içtihatlara dayanıyorlar. Ortada açık, değişmiş bir kanun hükmü var. Artık eski içtihatlar geçersiz kalmıştır” değerlendirmesi yaptı. Özel sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “YSK diyor ki, önüme gelmeyen itiraza res’en bakma yetkim yok. Önüme sadece İstanbul ve iki ilçeyi Ak Parti ve MHP getirdi, ona baktım. CHP ilçelere itiraz etseydi ona da bakardım, diyor. Niye 4 pusulanın 1’i geçersiz de 3’ü geçerli diye soranlara duyurulur” dedi.

Muhalefet şerhlerine dikkat çekenlerin artık yürürlükte olmayan kanuna göre verilmiş içtihatlara dayandığını öne süren Özel, “Ortada açık, değişmiş bir kanun hükmü var. Artık eski içtihatlar geçersiz kalmıştır. Sayım döküm cetveli yoksa veya kanuna aykırı ise ona dayalı tüm işlemler de geçersizdir” dedi.

Yassıada, ‘yassışehir’ oldu

Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ olarak imara açılan ve SİT alanı olan Yassıada otel, bungalov ve restoran inşaatlarıyla doldu. Erdoğan’ın 60 darbesinin yıl dönümü olan 27 Mayıs’ta adayı ziyaret etmesi bekleniyor.

Türk siyasi tarihinde simgesel öneme sahip Yassıada’nın ‘Demokrasi ve Özgürlük Adası’ olarak düzenlenmesi ile ilgili çalışmalarda sona gelindi. Son hali görüntülenen adada otel, bungalov ve restoran inşaatlarının büyük ölçüde tamamlandığı, sahil kesiminde bazı bölümlerde işçilerin yoğun olarak çalıştığı görüldü. 125 odalı otel, 600 kişilik konferans salonu, 1200 kişilik bir cami, müze, sergileme alanları ve seyir terasları da bulunan adada çalışmalar peyzaj çalışmaları ve kıyı bölümünde iskele ve yürüyüş yolları üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Son kullanıcısı olan İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından 1995’te terk edilmesinden bu yana boş duran ve 27 Mayıs darbesi sonrasında idam edilen dönemin başbakanı Adnan Menderes ve iki bakanının yanı sıra Demokrat Partililerin yargılandığı Yassıada’nın ‘Demokrasi ve Özgürlük Adası’ olarak yeniden düzenlenmesine karar verilmişti. Ancak dört yıldır süren inşaatta adanın yeşil dokusunun ortadan kaldırıldığı yönündeki tartışmalar yaşanmıştı.

Erdoğan 27 Mayıs’ta adada

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 27 Mayıs 1960 darbesinin yıl dönümünde yeniden inşa edilen Yassıada’yı ziyaret etmesi bekleniyor. Erdoğan,  yapımı devam eden inşaatları inceleyecek ve çalışmalar konusunda bilgi alacak.