Ana Sayfa Blog Sayfa 2518

İktidarın erdemli erkekleri ve deli kraliçeleri – Menekşe Kızıldere

‘Biz kadınlar, kadınız diye erkeklerden  daha iyi olmak zorunda değiliz.Burada mesele gücün kendisi olmalıdır, kadının kendisi değil. Bu sebepten sanatta ve dahi politikada daha fazla zalim ve kötü kadın görebilmeyi dilerim.’

Tam sekiz yıldır, milyonlarca insanın en az on ay boyunca, sekiz bölümlük sezonu  beklediği, finalinden sonraki pazar günü milyonlarca insanın işe gidemeyip ülkelerinin ekonomilerini zarara uğrattığı fantastik edebiyat yazarı George R.R. Martin’in kitap serisinden uyarlanan çok popüler ‘Game of Thrones’ dizisinin finali bariz bir şekilde birçok hayranını mutlu etmedi. Zira kitaplar henüz tamamlanmadı ve elbette eserin yaratıcısı ile dizi senaristlerinin yeteneği bir değil. Muhakkak kitaplar takipçiler açısından daha tatmin edici olacaktır. Dizi finalinin ardından birçok yazar, ekseriyetle erkekler dizinin olay akışı ve karakter oluşumlarını toplumsal cinsiyet bakımından ele aldı.

Aralarında Marksist sosyolog Slavoj Zizek’in1. de bulunduğu bu kişiler, toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından bir eşitsizlik olduğu, kadın iktidarının erkek egemen dünyada fantastik kurgu bile olsa korku ve endişe yarattığı için baltalandığı görüşünde. Burada enteresan olan,  kadına ‘iktidar bakımından’ yapılan haksızlığın tespitini, hiç vakit kaybetmeden ve olayın mağduru kadınlardan bir ses çıkmadan orta yaşlı, beyaz erkeğin söz söyleme ve hatta kimseye söz söyletmeme refleksi. Bu konuda üst üste erkek yazarları okuyunca, “hah yine orta yaşlı beyaz erkek koşa koşa analiz yapmış” dedim. Bu benim kişisel görüşüm elbette. Ama bu örnek üzerinden çok korkulan ve tartışmalara yol açan kadın iktidarı algısını ele almak istiyorum. Biraz da popüler kültür yardımı ile elbette. Et giydi diye Lady Gaga’yı Marksist bularak hemen takdir eden Zizek konuşacak değil ya hep, azıcık da biz kadınlar popüler kültür üzerinden fikir beyan edelim.

‘Yozlaşırken bile eşit olamamak’

Bir erkek iktidara sahip olunca kimsenin gözüne yozlaşması batmazken bir kadın iktidar sahibi olunca bu yozlaşma herkesin gözüne batar. Çünkü erkeğin iktidarı olağan ama kadınınki  olağan dışıdır. Bu gezegen, erkek egemen bir gezegen neticede. Maalesef bu noktada da Hegel’in de hakkını vermek gerek, “güç insanı yozlaştırır”. Yozlaşırken bile eşit olmayan kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyet rolleri de maalesef evrenseldir. Çin’de de, Amerika’da da, Türkiye’de de anneler gününde küçük mutfak aletleri, popüler hediyelerin başını çekmektedir. Evrensel cinsiyet rolüne göre güçlü kadını bir yerlere oturtmak epey zor olmaktadır. Kadın güçlü ama anaç mı, adaletli mi, erdemli mi, saygın mı, asil mi ve inanamazsınız ama iktidar sahibi kadına bile sorarlar ‘laf dinliyor mu?’ diye. İktidar sahibi kadının illa bir aması olmalı ki ‘makbul’ olsun. Zira zilli, eli maşalı, şirret, şeytan, şuh veya deli olabilir kendisi.

Game of Thrones finali tartışmasıyla, meseleye fantastik edebiyat boyutu da eklenmiş oldu. Fantastik edebiyat ve kadın iktidarı deyince birçok fantastik edebiyat okuyucusu gibi benim de aklıma JRR Tolkien’in Orta Dünya evreninde yarattığı Elf kraliçeler ve onların en muktediri Galadriel gelir. Tolkien daha Silmarillion’da Beren ve Luthien’in aşkından başlayarak birçok kadın karakteri bir adamın sevdiği ya akşam ( Arwen), ya sabahyıldızı (Luthien)  güzelliğindeki erdemli kadın olarak yaratmaya başlamışken, bu tanımlamaları kadın iktidarının olağan olduğu Lorien Ormanı’nın hanımı Galadriel bozar. Galadriel’in kocasının adını kimse bilmez zira o Galadriel’in kocasıdır mesela. Hereks’in ele geçirmek için uğraştığı güç yüzüğü Galadriel’in eline geçince gücün onu neye çevireceğini bilir ve onun yok olması için yüzük fedailerine yapabileceği tüm yardımı yapar. Fakat neden bir Sauron’un zehirli iktidarını izlerken, Galadriel’inkini izlemiyoruz ki? Güç ve zalimlik erkeklerin tekelinde olamamalıdır. Bırakın da kadınlar da güçlü ve zalim olabilsinler, değil mi? Güç ve zalimlik cinsiyetten ziyade insana has bir kavram ama erkekler  kadınlara güç yüzünden zalimleşmede bile müsaade etmiyor ki!

Dany’nin ‘Stalinleşmesi’ olasılığı

Game of Thrones finalinde ejderha sırtındaki Daenerys, bir Targaryen geleneği olarak gücün zirvesindeyken delirdi ve ‘deli kraliçe’ oldu. Babası deli kral Aerys Targaryen, deli hali ile hatırı sayılır bir süre iktidar sürmüştü. Hatta fantastik serinin geçmişinde 300 yıllık iktidarı olan I. Aegon Targaryen’in de korkuyla hükmettiği anlatılır. Ondan sonra gelen ejderli diğer krallar da kendi kalesinden daha görkemli diye bir kaleyi (Harrenhall) içindekilerle birlikte taşlarına kadar yakıp iktidarı hiç zedelenmeden devam edebilmiştir. Ama daha delirdiği ilk gün yazar Martin’in kendisini çağırdığı adı ile Dany, sözüm ona kendisini seven adam (John Snow) tarafından kalbinden bıçaklandı ve öldü. Kadına o meşhur demir tahta oturmak bile nasip olmadı.

J.Stalin’in 1945 zafer konuşmasında2 Almanların yanı sıra soylu düzeni yeren ve ona sosyalist çağrışımlar yapan tabiri ile ‘çark’ diyen Deli Kraliçe’nin soylu ve seçkin olmayan destekçilerine radikal bir konuşma yapmıştı.  Dany de her iktidar sahibi gibi iktidarına gölge istemiyordu ama bir kadın olarak ölmek zorundaydı. Dany’nin ‘Stalinleşmesi’, öldürülmesinden çok daha parlak bir fikirdir. George Orwell’in gücü elde ettikten sonra yozlaşan sosyalist domuzların güç serüvenini anlattığı Hayvan Çiftliği örneğindeki gibi bu, eşitlik ve adalet getirme sözü olan radikal düzenin iktidarla nasıl değiştiğini seyredebilirdik. Hayvan Çiftliğindeki Glue isimli herkesi birleştirme gücü olan at nasıl bir yapıştırıcı firmasına satıldıysa herkesi birleştirme gücü olan John Snow’un da nasıl iktidara tehdit oluşturduğu için harcandığını seyredebilirdik. Bıçağı kalbine yiyen seven erkek de olabilirdi. İktidar hırsının bunu yaptırması bir kadını öldürmekten çok daha meşrudur aslında. Dany, I. Aegon gibi masum halkı öldürerek bir kraliçe olmaya devam edemezdi, çünkü bir kadındı. Erdemsizlik gösteren kadın erdemsizlik gösteren erkek gibi bir müddet daha tahammül edilebilir değildir, hemen hakkını bulmalıdır.

Aşk-ı Memnu kitabında kocasını, kocasının yeğeni ile aldatan Bihter Ziyagil kendi kalbine dayadığı silahla intihar ederken kocanın yeğeni Behlül kaçıp gider. Bu erkek bakışta erdemsiz kadının hakkı ölümdür. Bu sebepten Dany ve Bihter’in akıbetleri benzerdir ve bence namus cinayetlerinin başladığı yerdir burası. Bir tecavüz mağduru olan Güldünya Tören’i öldüren ailesi de onun erdemsiz ve namusta leke olduğuna karar kılarak bu kararı meşrulaştırmıştır. Dany, Cersei, Bihter, namus için öldürülen kadınlar, karşılıksız sevgi yüzünden öldürülen kadınlar, erkek egemen dünyanın kurallarına göre şu ya da bu sebepten ölümü hak eden kadınlardır. Kurgu ve fanteziler toplumsal yargıların yansıması değil midir? Cinsiyetçilik ve kadınları öteki olarak görme işte bu kadar içimize işlemiştir. “Ne alaka” diyen okuru duyar gibiyim. Üzgünüm fakat ‘yanlış yapan’ kadının ölümünü haklı görüyorsanız bir tık üstünüzün namus cinayeti işleyebileceğini hatırlatmak isterim.

Kötü kadınlar, erdemli erkekler, tarihin tekerrürü

Game of Thrones dizisinde Dany’in karşısında savaştığı başka bir zalim kraliçe olan Cersei vardır. Ensest bir ilişkiden doğan üç çocuğunun iyiliği, ailesinin iktidarı ve babasının takdiri için herkesi harcayan Cersei Lannister da katıksız bir kötüdür. Dizide ahlaksızlığı yüzünden çırılçıplak utanç yürüyüşüne çıkarılan Cersei’in ensest ilişki içinde olduğu kardeşi Jamie, karakter oluşumu sırasında erdemli bir adama dönüşürken herkesin sempatisini toplar. Dany’nin yeğeni olan ve sevdiği adam olan J. Snow zaten başından itibaren erdemli bir adamdır. İyi başlayıp güçten deliren kadınlar, erdemini hiç bozmayan erkekler, kötülüğünden ödün vermeyen kadınlar ve erdemini fark eden erkeklerin hikâyeleri tarihin tekerrürüdür.

Bana kalırsa bir yazar istediğini yazar. Yazdığı şey onun alanıdır beğenen beğenir, beğenmeyen kendi bilir. Yazanın ne yazdığına müdahale de sansürün başlangıcıdır zaten.

Benim derdim bir ‘erdemsiz kadın’ öldüğünde sevinen ve toplumu oluşturan okuyucu, izleyici, dinleyici bireylerin tepkisidir. Kadın ya da erkek fark etmez, bir kadının toplumsal bir yargı yolu ile meşrulaştırılarak öldürülmesine sevinen / şaşırmayan takipçi cinsiyet eşitsizliğinin çivisidir. Sorun bunu yazanda değil içselleştirendedir.

Deli Kraliçe’nin iktidarının ölümü hak ettiği yargısı ile bitmediği ve güç zehirlenmesinin bir kadın veya erkek için cinsiyet fark etmeksizin aynı ölçüde rahatsız edici bulunduğu vakit bir eşitlik vardır diyebiliriz. Kendi adıma favori karakterim olmasa da deli kraliçenin iktidarını görmeyi, erdemli bir erkeğin iktidarına tercih ederdim. Bir kadın güce vakıf oldu diye sevgi dolu, anaç, adil ve merhametli olmak zorunda değil. Biz kadınlar, kadınız diye erkeklerden daha iyi olmak zorunda değiliz. Biz de insanız, biz de kötü olabiliriz. Burada mesele gücün kendisi olmalıdır, kadının kendisi değil. Bu sebepten sanatta ve dahi politikada daha fazla zalim ve kötü kadın görebilmeyi dilerim. Kötü Trump iktidarı yerine neden kötü Hilary Clinton iktidarı olmasın? Brexit konusunda başarısız olduğu için gözyaşları ile istifa eden Theresa May iktidarı, David Cameron’dan daha mı kötüydü? Hatta May’in bacakları bile bu süreçte haberlere konu olmuştu. İngiltere’ye başbakan da olsanız kadın bedeniniz erkek egemen yargıların odağındadır. Kadın bedeni üzerindeki erkek tahakküm en tepeden en aşağıya kadar politiktir. Kadına ilişkin her eşitsiz yargı gibi.

Ben bir kadın olarak ekranda, perdede, kitap sayfasında o ya da bu sebepten kadınların ölmesinden çok sıkıldım. Bunun meşrulaştırılmasını ise çok tehlikeli bulmaktayım. Tüm bu kadın iktidarı tartışmaları sırasında Zizek’in sorduğu “hangi kadının iktidarı meşru” sorusundan ziyade, bir kadın öldürüldüğünde bunun meşrulaştırılması kimi rahatsız etmiyor sorusu benim açıdan daha kritik. Bırakın da deli kraliçeler, zalim kadınlar, ahlaksız ve kötü kadınlar da yaşasın.

 

  1. https://www.independentturkish.com/node/34121/yazarlar/game-thrones-politik-kad%C4%B1nlardan-ve-devrimden-duyulan-korkudan-istifade-etti-ve?fbclid=IwAR265IrXfGMiBJBK52qd7WufIKBNy1tIqdEjwbfLZJg_IHxy2_hAuwgARSw#.XOauCi25sUQ.facebook
  2. https://www.marxists.org/reference/archive/stalin/works/1945/05/09v.htm,

 

Nehirler antibiyotikle dolup taşıyor

Bilim insanları, dünyadaki  yüzlerce nehrin ‘tehlikeli seviyede antibiyotikle dolup taştığını’ ortaya koydu. Antibiyotikle en fazla kirlenmiş nehirler Fırat/Dicle ve Tuna.

Britanya’dan araştırmacılar, 72 ülkede inceledikleri 711 nehir havzasının üçte ikisinde antibiyotiğe rastladı. Antibiyotik kirliliği, insan bedenindeki bakterilerin yaşamsal ilaçlara karşı bağışıklık geliştirmelerine neden oluyor. Birleşmiş Milletler (BM) de  antibiyotiğe dirençli bakterilerin 2050 yılına kadar 10 milyona yakın insanın ölümüne neden olabileceğini söylüyor.

The Guardian gazetesinin aktardığı ve York Üniversitesi’nden bir grup çevre bilimci ve mikrobiyoloji uzmanının yaptığı araştırma, su havzalarındaki antibiyotik kirliliğine ilişkin bugüne kadarki en kapsamlı küresel çalışma. Araştırma ekibi, 6 kıtada 72 ülkedeki toplam 711 nehrin sularında en çok kullanılan 14 antibiyotik ilacın oranlarını test etti.

Araştırma sonuçlarına göre;

Nehirlerin yüzde 65’inde antibiyotik saptandı.

111’inde antibiyotik yoğunluğu, güvenli sayılan sınırların üzerinde çıktı.

Türkiye’den doğup Fırat Nehri ile birleşerek, Irak üzerinden Basra Körfezi’ne uzanan Dicle Nehri ile Londra’daki Thames Nehri dahil pek çok nehirde antibiyotik kirliliği tehlikeli seviyelerde.

Bazı düşük gelirli ülkelerdeki nehirlerde, antibiyotik yoğunluğu, güvenli seviyelerin 300 katından fazla.

Afrika ve Asya’daki nehirler, bu açıdan en kirli olanlar.

Antibiyotikler nereden geliyor?

Peki bu antibiyotik ilaçlar nehirlere, göllere ve kanallara nasıl ulaşıyor? Antibiyotik ilaçlar kullanıldığında ilacın içindeki aktif maddelerin yüzde 30 ila yüzde 90’ı idrar ve dışkı yoluyla vücuttan atılıyor. Şehirlerdeki su dağıtım şebekeleri ve arıtma tesislerinin önemli bir bölümünde bu aktif maddelerin izine rastlanıyor.

Kanalizasyon atıklarının doğal su kaynaklarına karışmasıyla, antibiyotik kirliliği nehirlere ve su havzalarına da ulaşmış oluyor.

Ancak insanlar antibiyotik kirliliğinin tek kaynağı değil. Dünyada üretilen antibiyotiklerin üçte ikisi hayvanlarda kullanılıyor. Hayvanların toprağa ve sulu çamura saldıkları ilaçlar daha sonra nehirlere, göllere ve yeraltı sularına karışıyor. Özellikle düşük ve düşük-orta gelirli ülkelerdeki balık çiftliklerinin antibiyotik atık ürettiği ifade ediliyor.

İlaç üretim fabrikalarının ürettiği atıklar da, su kanallarının kirlenmesinin en önemli sebeplerinden.

Araştırmaya göre, idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılan Trimetoprim, dünyadaki nehirlerde en yaygın görülen antibiyotik çeşidi. Suları test edilen 711 nehrin 307’sinde bu ilaca rastlandı. Deri ve ağız enfeksiyonlarında kullanılan Metronidazol ve bakteriyel enfeksiyonlarda kullanılan Ciproflaxacin (Siprofloksasin) maddesi de, tehlike sınırını aştığı en sık görülen antibiyotik çeşitleri. Metronidazol oranı, Bangladeş’te güvenli sayılan antibiyotik kirliliği seviyesinden 300 kat daha fazla.

Avrupa’nın en kirlisi Tuna

Avusturya’daki Tuna nehri havzasından alınan örneklerde 7 farklı antibiyotik türüne rastlandı. Avrupa’nın en büyük ikinci nehri olan Tuna, nehir ve antibiyotikler açısından kıtanın en kirli nehri olarak belirlendi. Nehirde, solunum yolu hastalıklarında kullanılan Klaritromisin’in, güvenli sayılan sınırın yaklaşık dört katı olduğu saptandı.

Avrupa’da test edilen nehirlerin yüzde 8’i güvenlik sınırını aşmış durumda. Kıtanın en temizlerinden sayılan Londra’daki Thames’ın da önemli bir kısmında kirliliğin yüksek olduğu belirlendi.

İhaleyle hayvan katliamı: Üste para veriyorlar

Tarım ve Orman Bakanlığı, kızıl geyiklerden ikisini öldürenlere üste 28 bin lira ödeyecek. Bakanlığa bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü de ‘av turizmi’ adı altında çok sayıda yaban hayvanının öldürülmesi için ihaleye çıktı.

Tarım ve Orman Bakanlığı, ‘av turizmini geliştirmek’ gerekçesiyle Bursa’da 2 kızıl geyiğin vurulması için ihale açtı. Bakanlık, geyikleri vurmak için yurt dışından da çok sayıda avcı gelmesini bekliyor. İhalede, her bir geyik için 14 bin TL ödeneceği açıklandı.

Bakanlığa bağlı bölge müdürlüğü ‘çalışmanın’, kent turizminin gelişmesine katkı sağlayacağını iddia etti; eyikleri öldürmedeki hedefin ise ‘geyiklerin neslini bir seviyede tutarak düzenli hale getirmek ve av turizmini geliştirmek’ olarak açıklandı.

Bir geyiğin en fazla 15-16 yıl yaşadığı ifade edilirken, 2004 yılı ve sonrasında av turizmi kapsamındaki av organizasyonlarından en az ikisinin yabancı avcılar için düzenlendiği belirtiliyor.

‘Turizm istiyorlarsa, o hayvanları vurmak değil, korumak gerekir’  

CHP’li Orhan Sarıbal, “Nesli tükenmekte olan geyikleri vurarak turizm gelişimine nasıl bir katkı sunacaklarmış anlamadım. Turizmin gelişmesi isteniyorsa o hayvanları vurmak değil tam tersine korumak gerekir” dedi. Bu karardan derhal dönülmesi gerektiğini belirten Sarıbal, şöyle konuştu:

“Tarım ve Orman Bakanlığı Bursa 2. Bölge Müdürlüğü, bir ihale açmış. İhale nedir diye baktığımızda, nesli tükenmekte olan 2 kızıl geyiğin, para karşılığı vurulması. İnanılır gibi değil. Doğal yaşamı, tabiatı korumakla yükümlü olan Orman Bakanlığı, nesli tükenmekte olan hayvanları üç kuruşa öldürtmek için ihale yapıyor. Bunu da ‘turizmin gelişmesi’ için yapıyormuş. Bu turizm değil vahşet.

Bütün dünya, nesli tehlikede olan canlıların, hayvanların korunması için didinirken, bu ihaleyle biz tersini yapmış oluyoruz. Şimdi bu durum turizmi nasıl geliştirecekmiş, ben anlamadım. Nesli tükenme tehlikesi altında olan hayvanları birilerine vurdurmak turizm gelişimine nasıl bir katkı sunacak? Bizim yetkililer nesli tükenen hayvanları vurdurmak için ihale açınca, ülkemize daha fazla mı ilgi gösterecek turistler? Biliyorum, ‘bu hayvanlar zaten yaşlı’ diyecekler ama gerekçe ne olursa olsun, soyları tükenmekte olan geyiklerin vurulmasına izin verilmemelidir. Bu güzel hayvanları öldürerek değil yaşatarak turizmi geliştirelim. Bunun için çabalayalım. Bu ihale derhal iptal edilmelidir.”

Yüzlerce hayvan sırada

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü de ‘av turizmi’ adı altında çok sayıda yaban hayvanının öldürülmesi için ihaleye çıktı. Müdürlüğün internet sitesinde 2 sayfa tutan ‘av turizmi ihale’lerini kazananlar, yüzlerce hayvanı katledecek.

Müdürlüğün yayımladığı ‘2019-2020 av yılı (1 nisan 2019-31 mart 2020) ‘av turizmi’ uygulama talimatına göre, belirlenen tarihler arasında, büyük memeli av ve yaban hayvanları olan Anadolu yaban koyunu, yaban keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, kızıl geyik, melez yaban keçisi, ceylan, karaca, yaban domuzu, çakal ve tilki avlarına izin verildi. 

Buna göre, Adana, Adıyaman, Antalya, Artvin, Bingöl, Bursa, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, Hatay, Isparta, Karaman, Kayseri, Konya, Mersin, Muğla, Niğde, Sivas ve Dersim illerinde 324 yaban keçisi avlanacak.

Artvin, Giresun, Kayseri, Mersin ve Muğla’da 23 Şelek yaban keçisi, Giresun ve Mersin’de 8 dişi yaban keçisi, Adıyaman ve Giresun’da 6 melez yaban keçisi, 2’si Bingöl’de olmak üzere Artvin, Erzincan, Tunceli ve Rize’de 28 çengel boynuzlu dağ keçisi, Ankara, Karaman ve Konya’da 6 Anadolu yaban koyunu, Afyonkarahisar, Ankara, Bilecik, Bolu, Çorum, Denizli, Düzce, Eskişehir, Kahramanmaraş, Kastamonu ve Kütahya’da 47 kızıl geyik, Şanlıurfa’da 5 ceylan, Bartın, Çorum, Düzce, Giresun, Kastamonu, Sinop, Ordu ve Karabük’te 91 karaca para karşılığında avlanacak.

 ‘Yanlışlıkla avlamaya ceza yok’

Talimatta; “Yaban domuzu, tilki ve çakal dışındaki türlerin erkek bireyleri avlanır, ancak çengel boynuzlu dağ keçisinin hatayla avlanan dişi bireyleri cezalı avlama olarak işlem görmez” denildi.

Anadolu Yaban koyunu, kdv hariç 117800, şelek (hatalı boynuzlu) şelek yaban keçisi. 1 400, dişi hastalıklı, sakat, yaralı, üreme yeteneğini yitirmiş yaban hayvanlar için avlanma bedeli yok. Eti, boynuzu, derisi avcının.

Nesli tehlike altındaki kuşlar da listede

27 doğa koruma kurumu 29 Nisan’da bir araya gelerek bir deklarasyon metni yayınlamış ve bu seneki Merkez Av Komisyonu toplantısında nesli tehlike altındaki kuşların avının tamamen yasaklanmasını talep etmişti. Konuyla ilgili başlatılan imza kampanyasına change.org/yasasinkuslar adresi üzerinden 70 binin üzerinde kişi destek oldu.

Ancak 23 Mayıs tarihinde toplanan Merkez Av Komisyonu, nesli tehlike altındaki üveyik ve elmabaş patka kuş türlerinin avına, bazı sınırlamalarla izin vermeye devam etti. Buna göre 2019-2020 av sezonunda sayılar düşürülerek bir avcının bir av gününde 5 yerine 3 üveyik, 6 yerine 2 elmabaş patka vurmasına izin verildi. Yoğun tepkiler üzerine haftalık kuş avı gün sayısı da 4 günden 3 güne düşürüldü.

Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin verilerine göre, üveyik nüfusu son 40 senede %78, elmabaş patka nüfusu ise son 20 yılda %50 gibi çok büyük bir oranda azaldı. Her iki tür de dünya ölçeğinde korunması gereken türler arasında yer alıyor.

Atı alanın Üsküdar’ı geçmemesi için… – Ahmet İnsel

‘Başka türlü mücadele etmek adına da olsa, şimdi ve burada verilmesi gereken mücadeleden çekilmek, seçimi kazanmak için var gücüyle mobilize olmamak, oy vermeye gitmemek, boş oy kullanmak, 23 Haziran akşamı Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir başka yönteme başvurmaya ihtiyaç duymadan atı alıp Üsküdar’ı geçmesini sağlayacaktır.’

31 Mart yerel seçimleri sonrasında Erdoğanizm’in sergilediği tavır ve Yüksek Seçim Kurulu’na aldırttığı karar, AKP’nin seçimler aracılığıyla kendini ifade eden “milli iradeye saygılı” olma iddiasını da boşa düşüren, dikta rejiminde yeni bir aşamadır. Bu aşamaya gelmeden önce atılmış adımları kısaca hatırlatalım:

– Mesnetsiz cezalandırma, orantısız suçlama, suç icat etme gibi keyfi ceza hukukunun türlü çeşit örneği takriben on yıldır inişli çıkışlı yürürlükte. 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle, Erdoğanizmin alameti farikalarından birine dönüşen bu keyfi ceza rejimi, son dönemde inişli çıkışlı olmayı bırakıp, sistemli, düzenli ve bilkuvve tüm toplumu kapsayan bir nitelik kazandı.

-Hukuk alanındaki keyfiliği iktisat politikalarının da benzer bir keyfilik içinde yürütülmesi tamamladı.

– Yasallaştırılarak kalıcı hale getirilen olağanüstü hal yönetimi uygulamaları, seçmenlerin (özellikle makbul olmayan Kürt seçmenlerin) verdikleri oyu yok hükmünde saymayı da mümkün kılmıştı. 11 Eylül 2016’da İçişleri Bakanlığı kararıyla uygulanmasına başlanan, BDP ve HDP listelerinden seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp, yerlerine kayyım atanması politikası hızla yaygınlaştı. Kürt illerinde toplam 94 belediyeye kayyım atandı.

Kendi düzenlediği seçimi şaibeli ilan etmesi dünyada ilk

– CHP’nin desteği ile Mayıs 2016’da mecliste kabul edilen anayasa değişikliği milletvekili dokunulmazlığını geriye dönük olarak kaldırdı. Milletvekilleri hakkında, siyasal görüşlerini iktidarın siyaseten yasaklı ilan ettiği kelimelerle ifade ettikleri için, ceza kovuşturması açılması yaygınlaştı. HDP üyesi birçok seçilmişin milletvekilliği düşürüldü. Türkiye cezaevindeki gazeteci ve avukat sayısı kadar, siyasi suç gerekçesiyle tutuklu veya hükümlü eski milletvekili sayısı ile de dünyada lider ülke durumunda.

– 2017 halkoylamasında, oy verme işlemleri sürerken geçerli oy pusulası kuralının değiştirilmesiyle, bu sefer ülke çapında seçim güvenliğine darbe indirildi. Daha önce, 2014 Ankara büyükşehir belediye başkanlığı seçimi gibi sonucu şaibeli seçimler elbette vardı. YSK’nın o zaman şüpheli oyların yeniden sayımı talebini reddetmesi nedeniyle, mağdur konumundaki CHP’nin tam anlamıyla ispat edemediği güçlü bir sahtecilik şüphesi olarak kalmıştı.

-31 Mart 2019’ı izleyen günlerde, iktidar bloğu, bütünüyle kendi yönetiminin düzenlediği, her aşamasına tamamen hâkim olduğu bir seçimin sonuçlarına akla gelmeyecek uçuk kaçık gerekçelere dayanarak itiraz etti. Kuvvetler birliği ilkesinin yürürlükte olduğu bir rejimde, iktidar partisinin kendi düzenlediği seçimleri şaibeli ilan etmesi yalnız Türkiye tarihinde değil, dünyada da bir ilktir.

31 Mart yerel seçimleri sonrasında Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin sergiledikleri tavrı, mahalle kabadayılarının “uysa da uymasa da….” deyip, ellerindeki kaba güce dayanarak istediklerini dayatmalarına benzetmek mümkün. Bu tavır, bazı gözlemcilerin iddia ettiği gibi, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaratılan savaş, kan ve dehşet ortamında yaptırılan erken seçim stratejisinin tekrarı değildir. Ondan çok daha ileri bir aşamaya işaret ediyor.

7 Haziran’ın ertesinde AKP mecliste çoğunluğu kaybetmiş ama karşısında mecliste çoğunluk oluşturabilecek bir muhalefetle karşılaşmamıştı. Tayyip Erdoğan, HDP’nin elde ettiği seksen milletvekilinin ve kendi partisinin mecliste dördüncü sıraya düşmüş olmasının şoku içinde olan MHP liderinin sessiz desteğiyle, olası AKP-CHP koalisyonunu da engelleyip, kan ve şiddet ortamı içinde gidilen erken seçimi kazanmıştı. 7 Haziran ertesinde, AKP dışı partiler mecliste kâğıt üzerinde çoğunluğa sahiptiler ama bu üç benzemezin herhangi bir şekilde bir hükümet formülünde anlaşması imkânsızdı. Diğer taraftan, Rojava’daki gelişmelerin oluşumuna zemin hazırladığı ve 15 Temmuz 2016 sonrası tescillenen AKP-MHP ittifakı, 2015 yazında daha gerçekleşmemişti. 7 Haziran 2015 seçim kampanyasında başlayan, 2017 halk oylamasında güçlenen, Haziran 2018 seçimlerinde ete kemiğe bürünen ve 31 Mart seçimine giden haftalarda iyice biçimlenen Cumhur İttifakı’nın temsil ettiği otokrasi hükümranlığına karşı açık ve zımni ittifak, Erdoğanizme seçimleri 31 Mart seçimlerini belli başlı büyükşehirlerde kaybettirdi. Böylece, YSK tarafından İmamoğlu’nun kazandığı önce tescil edilen ama Erdoğanizmin kendisi için varlık-yokluk meselesi olarak gördüğü için bunu kabullenmediği İstanbul Büyükşehir belediye başkanı seçimini, şirretlik düzeyinde iddialar ve açık baskı ve tehditler eşliğinde iptal ettirmek zorunda bıraktı.

Daha fazlasını yapmaya hazırlar

Yalnız bunu yapmakla yetinmedi. İstanbul’da bir ay süren seçimi iptal ettirme manevraları devam ederken, YSK’ya şapkadan çıkarttırdığı KHK ile işten atılanların belediye başkanı, belediye meclisi üyesi veya muhtar olamayacakları, yani seçilme haklarının da bulunmadığı kararını aldırttı. Haklarında mahkemelerce verilmiş herhangi bir ceza kararı olmayan kişilerin ellerinden çalışma hakkı ve seyahat hakkının yanında, “ömür boyu” seçilme hakkının da alınmasını mümkün kılan şey, OHAL süresince geçerli olan bir kanun hükmünde kararnameydi. Son Tatvan’da görüldüğü üzere, İçişleri Bakanı HDP listesinden seçilmiş belediye meclisi üyelerinin mazbatalarını idari işlemle iptal edip, meclis çoğunluğunun bu yolla AKP’ye geçmesi stratejisini uygulamaya da başladı. İktidar bloğunun bu yöntemi önümüzdeki aylarda daha yaygınlaştırması güçlü bir ihtimaldir.

31 Mart sonrası hükümetin aldığı ve aldırttığı kararlar, bir kez daha, rejimin sadece otoriter değil, bütünüyle keyfi olduğunu tescil ediyor. Yönetimin bütünüyle keyfi olmasının bizim kadim siyaset felsefesindeki adı istibdattır. Batı dünyasında tiranlık denirdi. Bu istibdat rejimi kendi iktidarının bekası için olmazsa olmaz önemde gördüğü İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerin yönetimini elinden kaçırmamak amacıyla hukuk dışı her türlü yöntemi kullanmaktan geri kalmıyor. İleride, eğer elinden gelirse, bunun daha fazlasını da yapmaya zihnen hazır olduğu görülüyor.

Bunun yanında, İslâmcı-milliyetçi iktidar bloğunun gözünde sakıncalı yurttaş olanlardan oluşan bir yurttaş topluluğu hızla büyüyor, kapsama alanı genişliyor. Bütün totaliter eğilimli rejimlerde iktidardaki güç toplumun bir kısmını rejim için yakın ve açık tehdit olarak işaret eder. Siyasal, ırksal, dinsel nedenlerden birini veya birkaçını bahane ederek kişileri damgalar ve toplum içinde tecrit olmalarını sağlamaya çalışır. Türkiye’deki milliyetçi-İslâmcı iktidar bloğu da, muhalif seçmenlerin oyunu gücü yettiği yerlerde hiçe saymak, KHK ile damgalanmış olma gerekçesiyle sayısı yüz binle ifade edilen yurttaşın çalışma, seçilme ve seyahat haklarını kısıtlamak, uyduruk gerekçelerle insanları hapsetmek gibi uygulamaları içeren geniş bir yelpazede bunu yapıyor.

Erdoğanizm artık seçim sonuçlarından korkuyor 

YSK’ya aldırttırılan 6 Mayıs kararı, hukuk dışı devlet pratiği açısından artık ciddiyet ve tutarlılık görünümünü koruma zahmetine bile girmeyen, böyle bir kaygının ortadan kalktığı bir eşiğin aşıldığını gösteriyor. Hem AKP’li cumhurbaşkanının hem ittifak ortağının YSK üyelerine yönelik açık tehditleri, YSK çoğunluğunun sadece komik denebilecek bir iptal kararı vermesine yol açması, bunun sonucudur. Kararın bariz iç tutarsızlığı, AKP sözcülerinin gerekçelerinin apaçık saçmalığı, bir tutarlılık ve ciddiyet kaygısının da ortadan kalktığını ilan ediyor. İptal kararının açıklanan gerekçeleri de bunu açıkça teyit ediyor zaten. Diğer taraftan, aynı zarfa giren dört pusuladan sadece birini geçersiz ilan ettirerek, Erdoğanizm artık seçim sonuçlarından korktuğunu, kazandığını da kaybetmeyi göze almadığını ele veriyor. Güçlünün kaba gücüne dayalı ama aslında güçsüzlüğünü açıkça ele veren bir vodvil tiyatrosu kararının arkasına iktidar bloğu şimdi sığınıyor. Erdoğanizmin beka meselesi, kendisi ve çevresinin her koşulda iktidarda kalabilmek saplantısı ve bu rejim çatısı altında ülke kaynaklarını hortumlayanların kaygılarından başka hiçbir şey ifade etmiyor.

İktidar bloğunun, 23 Haziran’da İstanbul büyükşehir başkanlığı seçimini kendi adayının kazanması için elindeki, olağan ve olağan üstü, tüm imkânları kullanacağına şüphe yok. Bu, daha önce örneklerini gördüğümüz bir uygulama, yeni bir gelişme değil. Buna karşılık yeni olan, Ekrem İmamoğlu’nun arkasında seçmenin yarısının bu kez neredeyse eksiksiz biçimde toplanmış olması. Bu kez seçimleri belirleyecek en önemli etmen, iktidar bloğunun kendi seçmenleri arasında, 31 Mart’ta sandığa gitmemiş olanları mobilize etme kapasitesi ve seçim sonucunu tanımamak için işi şirretliğe vurmasından rahatsız olan, bunun bir adım ötesinin seçimin de rafa kaldırılması olduğunu hissedenlerin tavrı olacak. Diğer tarafta da, Erdoğanizmi desteklememekle birlikte çeşitli nedenlerle 31 Mart’ta sandığa gitmemiş veya şimdi adaylıktan çekilmiş olanlara oy verenlerin tavrı sonucu belirleyecek. Tayyip Erdoğan’ın şahsen alana inip, var gücüyle seçmenlerini mobilize etmeye çalışacak olması güçlü bir ihtimaldir. Böyle davransa da, ya da bunun “koyu Tayyipçi” olan seçmen dışında olumsuz algılanacağını fark edip geri dursa da, gelinen aşamada 23 Haziran’da fiilen Tayyip Erdoğan ve Ekrem İmamoğlu yarışacaklar. Bu ise, bazı gözlemcilerin iddia ettiği gibi, “Erdoğan’ın kaybedeceği seçimi yaptırmayacağı” görüşünü gündeme getiriyor.

Sandığa gitmemek kimin işine yarar?

Bu görüşün yakın tarihteki somut tecrübelere dayanan yadsınamaz bir dayanağı var. Devletin başındaki şebekenin iktidarı kaybetmemek için her şeyi göze almaya hazır olduğunu tespit etmek zor değil. Sorun, bu tespiti ısrarla dile getirmenin, iktidar bloğunun işini kolaylaştırmaktan başka bir sonucu olmamasında yatıyor. İktidar bloğunun “gördünüz mü, hakkımızla kazandık” demesine fırsat verecek bir sonucun gerçekleşmesini kolaylaştırıyor. Başka türlü mücadele etmek adına da olsa, şimdi ve burada verilmesi gereken mücadeleden çekilmek, seçimi kazanmak için var gücüyle mobilize olmamak, oy vermeye gitmemek, boş oy kullanmak, 23 Haziran akşamı Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir başka yönteme başvurmaya ihtiyaç duymadan atı alıp Üsküdar’ı geçmesini sağlayacaktır. İktidar bloğunun seçimi gerçekte yeniden kaybetmesini gerçekleştirmek ise, velev ki daha sonra seçim sonuçlarını gene tanımamaya kalkışmaya yeltense de, ona karşı yürütülecek demokratik mücadelenin bugün hâlâ belkemiğini oluşturuyor. Otokrasi yönetimini, seçimden kaynaklanan son meşruiyet dayanaklarını kendi elleriyle dinamitlemek zorunda bırakmak, böyle bir durum karşısında daha sonra verilecek başka demokratik mücadelelerin de yeni meşruiyet zeminini hazırlar.

Ekrem İmamoğlu’nun 23 Haziran’da sandıklarda açık ara önde gelmesini sağlayacak bütün girişimler, bütün ittifaklar, destekler ve çabalar, bu frenleri bütünüyle boşalmış keyfi otoriter rejime karşı şimdi yürütülen ve sonra yürütülecek huzur, adalet ve demokrasi mücadelesinin son derece değerli adımlarıdır. Erdoğanizmin giderek saldırganlaşan tahakkümüne karşı Türkiye toplumunda, günümüzün diğer otokrasilerinde sık görülmeyen, güçlü ve canlı bir direnç hâlâ var. İmamoğlu’nun bu seçimi rahat bir farkla kazanmasının bu direnç damarını, “evet, yapabiliriz, istibdat rejimine demokratik yollardan son verebiliriz” inancını pekiştirecek olmasından esas olarak Erdoğanizm korkmuyor mu zaten?

(Birikim Dergisi’nden alınmıştır.)

‘Kuzey Marmara’nın son kurbanı: Ballıkayalar’dan otoyol geçecek

CHP’li Özmural: Yolu bir kaç km. kuzeye kaydırsak sorun olmayacak. Bu doğa harikası alana sahip çıkılmalı.

Türkiye’de kentleşmenin en yoğun yaşandığı İstanbul ve İzmit’in arasında doğanın tadını çıkarmak için tek alan olan Ballıkayalar Milli Parkı’ndan otoyol geçirilmesi amacıyla onay verildi.

Sözcü Gazetesi’nden Uğur Enç’in haberine göre, Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki Ballıkayalar Tabiat Parkı’nda 17 bin ağacın kesilmesine yol açacak Kuzey Marmara Otolu Bağlantı Yolları Projesi Kocaeli Belediye Meclisi onaylandı. Meclis toplantısında CHP’li üye Ünla Özmural parti grubunun itirazını“Yolu birkaç kilometre kuzeye kaydırsak sorun kalmayacak. Bu doğa harikası alana sahip çıkmalıyız” dedi. Ancak onay AKP ve MHP’li üyelerin çoğunluğuyla verildi.

Koruma kurulu ve Çevre Mühendisleri Odası da karşı

17 bin ağacın kesileceği bağlantı yolu projesi ye Çevre Mühendisleri Odası’nın itirazı ve Kocaeli Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun olumsuz görüş bildirmesine rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmıştı.

Türk-İş: Açlık sınırı asgari ücreti geçti, yoksulluk sınırı 7 bin liraya dayandı

TÜRK-İŞ’in verilerine göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 2, 124 lira. Evli olmayan, çocuksuz bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2,625 lira olarak hesaplandı.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), Mayıs ayı açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasını yayımladı. Buna göre, dört kişilik ailenin açlık sınırı 2,124 liraya yükselerek mevcut net asgari ücreti geçti. Yoksulluk sınırı ise 6,918 liraya yükseldi. Evli olmayan-çocuksuz bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2,625 lira oldu.

Türk-İş Araştırmasının Mayıs 2019 ayı sonucuna göre:

– Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.123,93 lira,

– Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 6.918,33 lira ve

– Evli olmayan-çocuksuz bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2.625,42 lira olarak hesaplandı.

‘Gıda fiyatları tüketici enflasyonunun üzerinde’

Türk-İş’in açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

Ülkede yaşanmakta olan yüksek fiyat artışlarının olumsuz sonucu çalışanların geçim koşullarının bozulmasında kendini göstermektedir. Özellikle ücretli çalışanların ve emeklilerinin, düşük gelirlilerin harcamaları içinde önemli ağırlığı olan gıda fiyatlarındaki artış hesaplanan tüketici enflasyonun üzerinde gelişme gösteriyor. İktisaden dar ve sabit gelirli kesimlerin karşı karşıya kaldığı geçim şartları, yerel seçimler sonrası süren seçim tartışmalarının gölgesinde kaldı. Dört kişilik bir ailenin sadece gıda için yapması gereken zorunlu harcama tutarı yılın ilk beş ayı sonunda 183 lira arttı ve yürürlükteki asgari ücretin gerisinde kaldı. Aynı şekilde bir çalışanın sadece kendisi için yapması gereken harcama tutarını karşılayabilmesi için net asgari ücretin aylık 632 lira artması gerekiyor.

“Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kuruluşunun yüz yıla ulaştığı günümüzde, insan onuruna yaraşır bir yaşamı sürdürebilme imkânı çoğu ücretli çalışan için mümkün olmadı. İşçinin kendisi ve ailesinin için yetecek bir ücreti elde etmesi, uygulanan ekonomik ve sosyal politikalarla sağlanamadı.”

TÜRK-İŞ’in verilerine göre, “mutfak enflasyonu”ndaki değişim 2019 Mayıs ayında şöyle:

–  Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin “gıda için” yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 0.81 arttı.
–  Yılın ilk beş ayı sonunda fiyatlardaki artış yüzde 9.42 oldu.

–  Gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış yüzde 25.97 oldu.

– Yıllık ortalama artış yüzde 22.12 oldu.

Türk-İş’in diğer bulguları şöyle sıralandı:

Süt, yoğurt, peynir grubunda; fiyat değişimi bu ay özellikle sütte oldu ve bütün markalarda fiyatlar arttı. Peynir ortalama fiyatı da yükseldi. Raf etiketlerinde ucuzmuş gibi gözüken fiyatlar, kilogram olarak hesaplandığında yükseldi.

Et, tavuk, balık, sakatat, bakliyat ürünlerinin bulunduğu grupta; av mevsiminin sona ermesiyle kültür balıkları tezgâhta ağırlık kazandı. Geçtiğimiz ay kuşbaşı et fiyatı artar ve kıyma et fiyatı artarken, bu ay tersi oldu ve kıyma et fiyatı arttı. Et ürünlerinin satış yapıldığı tanzim mağazalarındaki kuyruk devam etti. Tavuk fiyatındaki artış bu ay da sürdü. Sakatatta -geçen ay fiyatı artan ciğer bu ay gerilerken- fiyatı değişmedi. Yumurta fiyatı geriledi. Bakliyat ürünlerinde (kuru fasulye, kırmızı-yeşil mercimek, nohut, barbunya vb.) bu ay etiketlerde yapılan ayarlamalar ortalamayı az da olsa düşürdü.

Mutfak harcamasında mevsim koşullarına bağlı olarak beklenen rahatlama kısmen sebze fiyatlarından oldu ve fakat meyve fiyatlarındaki artış bunun olumlu etkisini azalttı. Sebze-meyve ortalama kilogram fiyatı bu ay önceki aya göre yüzde 5.26 artarak 7.81 lira oldu. Geçen ay bu tutar 7.42 lira olmuştu.

– Sebzede kış ürünlerinin pazardan çekilmesi ve yerini mevsim ile tarla ürünlerine bırakmasının olumlu etkisi ortalama kilogram fiyatında görüldü. Geçtiğimiz ay 7.75 lira olarak hesaplanan ortalama sebze fiyatı bu ay yüzde 11.87’lik gerileme sonucu 6.83 lira oldu. Kuru soğan, domates, yeşilbiber, patlıcan, fasulye fiyatı gerileyen sebzeler arasında yer aldı, limon fiyatı arttı, barbunya tezgâhlarda yer aldı.

Meyvede erik, çilek, yenidünya, kiraz, şeftali, kavun, karpuz gibi mevsim meyveleri pazarda daha fazla görüldü. Meyve ortalama kilogram fiyatı bu ay yükseldi ve ortalamada yüzde 44.39 oldu.

– Hesaplama yapılırken -her zaman olduğu gibi- pazarda yaygın bulunan mevsim ürünleri esas alındı. Araştırmada ürünlerin tek tek ağırlığı yerine harcama sepetindeki meyve-sebze tüketiminin toplam miktarından hareket edildi.

Ekmek, pirinç, un, makarna, bulgur, irmik gibi ürünlerin bulunduğu grupta; geçen ay fiyatı artan ekmeğin aile bütçesindeki ağırlığı yükseldi ve fakat uzun bir süre mevcut fiyat geçerli olacağından enflasyon artışında etkisi olmayacak. Un, makarna, irmik ile pirinç, bulgur fiyatında önemli bir değişiklik tespit edilmedi.

– Son grup içinde yer alan gıda maddelerinden; tereyağı fiyatında ‘ayarlama” görülürken, margarin ile zeytinyağı ve ayçiçeği yağı fiyatı aynı kaldı. Zeytin fiyatı -yeşil ve siyah zeytin ortalaması olarak- bu ay yükseldi. Yağlı tohum (ceviz, fındık, fıstık, ayçekirdeği vb.) ürünlerinden fındık fiyatı arttı, fıstık fiyatı geriledi, diğerleri aynı kaldı. Baharat (kimyon, nane, karabiber vb.) fiyatı yine değişmedi. Şeker, bal, reçel, pekmez, salça ve tuz fiyatı aynı kaldı. Çay ve ıhlamur fiyatı da değişmedi.

İstanbul’dan Gökkuşağı Savaşçısı geçti

Greenpeace’in efsane gemisi Rainbow Warrior, hafta sonu İstanbul’daydı. Yüzlerce ziyaretçiye ev sahipliği yapan gemi, futbol stadyumlarında güneş enerjisi kullanımı için planlanan “Güneş için Omuz Omuza’ kampanyasını tanıttı.

Greenpeace’in simge haline gelen gemisi Rainbow Warrior geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Paşalimanı’na demirledi. İki gün boyunca her yaştan ziyaretçiyi ağırlayan geminin Türkiye’yi üçüncü ziyareti,  Greenpeace Akdeniz’in güneş enerjisi kullanımını teşvik eden “Güneş için Omuz Omuza” projesini tanıtmayı ve hayata geçirmeyi hedefliyor.

‘Güneş için Omuz Omuza’

Greenpeace Akdeniz olarak Türkiye Süper Ligi’ndeki tüm kulüplerin stadyumlarını güneş enerjisine geçirmeye davet ettiklerini belirten Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Projesi Sorumlusu Duygu Kutluay,“Bu stadların enerji kaynağı olarak güneşi kullanmaları içinde bulundukları kentler için önemli bir örnek teşkil edecek, temiz enerji üretimi ile hava kirliliği sorununa çözüm sağlayacak, kent sakinlerine, yerel yönetimlere ve ulusal aktörlere ilham olacak” dedi.

Türkiye’nin yılda toplam 2 bin 700 saat güneşlenme süresiyle güneş enerjisi potansiyeli açısından çok zengin bir ülke olduğuna vurgu yapan Kutluay, şunları söyledi: “Türkiye mevcut güneş enerjisi potansiyelini kullandığı takdirde dünya lideri olma gücüne sahip ve bunu gerçekleştirebilir. Süper Lig’deki 18 kulübün de güneş enerjisiyle sahalarını aydınlatması mümkün. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiği takdirde 18 kulübün stadı yılda 35 bin evin elektriğini sağlayacak kadar elektrik üretebilir. Böylece statlar gücünü temiz enerjiden alarak iklim değişikliğinin en büyük sebeplerinden biri olan karbon emisyonlarının azalmasını sağlayarak iklim değişikliğiyle mücadelenin bir öncüsü olabilir.

Stadyumlar seragazı emisyonuna katkı sağlıyor

Dünya nüfusunun yarısı ve Türkiye nüfusunun yaklaşık %90’ı kentlerde yaşıyor.  Kentler gün gittikçe artan fosil yakıt bağımlılıkları nedeniyle bugün küresel seragazı emisyonlarında en büyük paya sahip olduğu gibi aynı zamanda iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek mekanlar. Şu an hissedilen ve zamanla daha da fazla hissedilecek olan etkiler ise şöyle:

1) Fosil yakıt kullanımına bağlı atmosferde biriken gazların artışı aynı zamanda kentlerde hava kirliliğinin çok daha ciddi bir sorun haline gelmesine neden olacak.

2) Kuraklık ve sel olaylarının artışı kentsel su kaynaklarını ve altyapısını olumsuz etkileyecek.

3) Kentsel altyapının zarar görmesi ve aşırı iklim koşulları halk sağlığını tehlikeye sokacak.

4) Kıyı bölgelerindeki yerleşimler su altında kalma riski ile karşı karşıya kalacak.

Futbol stadyumlarının konumları itibariyle her kentin merkezinde yer alan, kitleleri çeken ve varlığıyla kent kimliğini tanımlayan yapılar olduğuna vurgu yapan Greenpeace Akdeniz, enerji kullanımları nedeniyle de kentsel seragazı emisyonlarında da kayda değer bir paya sahip olduğuna işaret ediyor: “Greenpeace olarak, Süper Lig’deki tüm kulüplerin stadyumlarını güneş enerjisine geçirmeye davet ediyoruz.  Bu stadların enerji kaynağı olarak güneşi kullanmaları içinde bulundukları kentler için önemli bir örnek teşkil edecek, temiz enerji üretimi ile hava kirliliği sorununa çözüm sağlayacak, kent sakinlerine, yerel yönetimlere ve ulusal aktörlere ilham olacak.”

Greenpeace Akdeniz halihazırda spor kulüpleriyle temas halinde ve kulüplerin güneş enerjisine geçmek için neler yapabileceğini anlatarak onlara rehberlik etmeye ve bir yol haritası çizmeye çalışıyor. Görüşmelerde güneş enerjisinin kulüplere ve dünyamıza olan faydaları, iklim değişikliğinde futbol kulüplerinin rolü gibi konular ele alınıyor. Görüşmeler, futbol sezonu açılana kadar sürecek.

 İklim aktivistleri de gemideydi

Rainbow Warrior’ın iki günlük ziyaretinde İstanbullular gemiyi bir an olsun boş bırakmadı. Gruplar halinde gemiyi gezenler hem Rainbow Warrior’ın tarihini ve eylemlerini öğrenme hem de “Güneş için Omuz Omuza” projesi hakkında bilgi sahibi olma fırsatı yakaladı. Geminin mürettebatı da ziyaretçilerle temas kurarak kişisel deneyimlerini ve Greenpeace ve Rainbow Warrior’a katılma hikayelerini anlattı.

İklim aktivisti Greta Thunberg’in çağrısıyla Türkiye’de ‘okul grevi’ni başlatan Fridays 4 Future ve Parent 4 Future aktivistleri de gemiyi ziyaret edenler arasındaydı. İklim grevlerinin sözcüsü Atlas Sarrafoğlu ve arkadaşları, Rainbow Warrior’la tanıştı. Oyuncular Meltem Cumbul ve Önder Açıkbaş ise Rainbow Warrior deneyimlerini sosyal medya hesaplarından aktardı.

Üçüncü nesil Rainbow Warrior

Rainbow Warrior (Gökkuşağı Savaşçısı), 1985 yılında Fransa’nın nükleer denemesini protesto etmek amacıyla Yeni Zelanda’nın Auckland limanında demirlediği bir akşam, Fransız gizli servisinin bombalı saldırısına uğradı. Gövdesinde açılan büyük bir delikle sulara gömüldü. Greenpeace fotoğrafçısı Fernando Pereira bu saldırıda hayatını kaybetti. Gemi tekrardan yüzdürülse de, tam anlamıyla tamir edilemedi. Çevre suçlarıyla 20 yılı aşkın süre boyunca mücadele eden Rainbow Warrior II ise 2011 yılında emekliye ayrıldı. İstanbul’a demirleyen Rainbow Warrior III ise 2011 yılından beri çevre mücadelesini tüm gücüyle sürdürüyor. Büyük oranda kendi kendine yetebilen bu gemi, 8 tona kadar olan ekipmanları taşıyabilmesi ile, bilim insanlarına geniş imkanlar sunuyor. Yüzen bir iletişim merkezi görevi üstlenen gemi, çevresel yıkım gerçekleşen bölgelerden tüm dünya medyasına canlı yayın yapabiliyor.

Mümkün olan en çevre dostu gemi

Rainbow Warrior’un mümkün olan en çevre dostu gemi olabilmesi için alanlarında uzman mühendisler çalıştı. Bu sayede oraya çıkan geminin özellikleri ise şöyle:

– Geminin gövdesi enerji verimliliği için özel olarak tasarlandı. Böylece gemi almış olduğu enerjiyi en yüksek performansla kullanmaya odaklanıyor.

– Gemi verimli ve yüksek hızda yol alabilmek için tasarlandı. Rainbow Warrior genellikle yelken kullanarak yol alıyor ve rotasını rüzgarın rotasına göre belirliyor.

– Rüzgarın sürüşe izin vermediği durumlarda elektrikli motor devreye giriyor.

– Gemide bazı noktalarda yer alan güneş panelleri elektrik üretilmesini sağlıyor.

– Sıcak su motor ısısını kullanarak üretiliyor.

– Rainbow Warrior çevre dostu bir boya sistemi ile boyandı.

– Gemide biyolojik arıtma sistemi var ve bunun yanında atıklar için bir depo da yer alıyor. Böylece atıkların geri dönüşümü de sağlanıyor.

 

Alman medyası: Yeşiller Greta dalgasıyla başarıya yelken açtı

Alman gazetelerinde 23-26 Mayıs tarihlerinde yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerini manşete çıkardı. Almanya’dan kullanılan oylarda, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) birinci parti olarak çıkarken, Yeşiller Partisi de önceki yıllara oranla oylarını ciddi oranda artırdı. Gazeteler AP seçim sonuçlarını Almanya’da iktidar ve muhalafet partileri açısından değerlendiriyor.

Stuttgarter Nachrichten gazetesinin AP seçimlerine ilişkin yorumunda, sonuçların Avrupa için olumlu ancak Almanya için olumsuz olduğu belirtildi:

“Avrupa prensipte güçlendirilirken, Alman hükümeti için bozulma sinyalleri görünüyor. Birlik partileri (CDU/CSU) kötü bir sonuç elde etti ve ortağı SPD ise Bremen Eyalet Meclisi seçimlerindeki kayıplarla daha da vahimleşen yıkıcı bir sonuç aldı. Buna karşılık Yeşiller Partisi, Greta-dalgasıyla (İsveçli iklim aktivisiti Greta Thunberg) başarıdan başarıya yelken açtı. En azından partilerin iklim politikaları, oyları şekillendiren ana kriterlerden biri oldu.”

 Ludwigsburger Kreiszeitung koalisyon hükümetini oluştıran Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti’yi (SPD) eleştirdi. Yorum şöyle:

“Halk partilerinin bir sorunu var. Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin sonuçları bunu daha da görünür hale getirdi. Birçok konuyu gündeme getirip hiçbir şey için net bir duruş sergilemedikleri için CDU/CSU ve SPD de net şekilde oy kaybına uğradı. Mesela iklim koruma. Evet, belki biraz tutum belirlediler. Peki ya nesiller arası eşitlik konusunda? Sanki evet ama nasıl finanse edileceği belirsiz. Muhafazakarlık? Artık Yeşiller bile bu konuyu anlar hale geldi. Sosyal devlet? Bu artık ne yazık ki çok da fazla aranmayan bir erdem haline geldi. Artık ortalarda bir yerde durup hem sağdan hem de soldan seçmenlerin  kazanılabileceği zamanlar geride kaldı. Toplum giderek daha fazla ayrışıyor. Net ve açık bir şekilde konum belirleyen ve bunu gösteren partiler kazanıyor. Buna en fazla ulaşan da Yeşiller Partisi.”

Süddeutsche Zeitung’da yayımlanan yorumda, Avrupa yanlısı partilerin AP’de çoğunluğu sağladıklarına dikkat çekildi: “Avrupa Parlamentosu seçimleri bize bu mücadelenin ne olduğu konusunda bir fikir veriyor. Elbette nihai bir sonuç anlamına gelmiyor. Kimi sansasyonel başarılarına karşın Avrupalı milliyetçiler Avrupa’da iktidarı ele geçiremedi. Ve Avrupa Parlamentosu’nda da Avrupa yanlısı net bir çoğunluk olacak. Ancak bu yine de gevşemek için bir sebep değil. Çünkü milliyetçiler birçok ülkede başarı sağladı ve Fransa’da Marine Le Pen ve Avrupa yanlısı İtalya’da Matteo Salvini gibi radikal sağcılar çok fazla popüler hale gelmiş durumda.”

Avrupa’da ‘Yeşil dalga’ yükseliyor

AP seçimlerinin sandık çıkışı anket sonuçlarına göre, ana akım partiler güç kaybetti; Almanya, Fransa ve İrlanda’da oyunu en çok artıran Yeşiller oldu. Aşırı sağ da beklendiği kadar olmasa da yükselişte.

Son yıllarda mülteci sorunu ve terörizm gibi konularda büyük bölünme yaşayan Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde halk birliğin geleceğini belirleyecek siyasetçileri seçmek için sandığa gitti. 21 üye ülkede dün yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde Romanya ve İtalya dışında oy kullanma işlemi sona erdi.

Aşırı sağın yükselmesinden endişe duyan kıtada seçimlerin en büyük sürprizini Yeşiller yaptı. Almanya, Fransa ve İrlanda’da büyük başarı gösteren Yeşiller, Avrupa’nın önümüzdeki beş yıl boyunca hayata geçireceği politikaları belirlemede önemli rol oynayacak.

Son bir yıldır, İsveçli aktivist Greta Thunberg’in iklim değişikliğine karşı hükümetleri harekete geçirmek için başlattığı ‘okul grevi’ (Friday’s for Future) ve Britanya’dan başlayan Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) gibi hareketlerin dünya çapında yaygınlaşması, dünya çapında geniş bir kamuoyunun dikkatini yönetenlerin çevre ve iklim politikaların çekmişti. Yeşiller’in oylarının artışında bu eylemlerin de etkili olduğu belirtiliyor.

Farklı ülkelerden Yeşiller partileri Avrupa Parlamentosu’na toplam 57 parlamenter gönderebilir. Bu geçtiğimiz döneme göre 5 parlamenter daha fazla. Yeşiller grubunun Avrupa Parlamentosu’nda altıncı grup olması öngörülüyor.

Almanya: İlk kez oy kullanan gençler, ‘Yeşil’ dedi 

AB’nin 83 milyon nüfusu ile en kalabalık ülkesi olan Almanya’da Avrupa Parlamentosu seçimleri, Yeşiller ve sağ popülist Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AfD) zaferiyle sonuçlandı. Almanya Başbakanı Angela Merkel’i destekleyen Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) ve Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) sandık çıkışı anket sonuçlarına göre yüzde 28 oy aldı. Birlik 2014 seçimine göre yüzde 8 puan kaybetti. Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Merkez Sağ partisinin Avrupa seçimlerinden birinci parti olarak çıkması bekleniyor. Ancak tarihi çıkış yapan Yeşiller Partisi karşısında daha önce hiç olmadığı kadar oy kaybına uğradı. İkinci sırada yer alan Yeşiller, oylarını büyük oranda artırdı. Yüzde 20,5-22 aralığında yer alan Yeşiller Partisi’nin 18-19 parlamenter çıkarması bekleniyor. Yeşiller’in 2014’teki oy oranı yüzde 10.7’ydi. İlk kez oy kullanan gençlerin Yeşiller Partisi’ni tercih ettiği belirtiliyor. Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada kin, milliyetçiliğe karşı Avrupa’yı savunan bir düşüncenin bu seçimlerde galip geldiğini belirterek iklim korumasının en önemli bir konu olduğunu ve bu konuda Avrupa Parlamentosu’nda önemli çalışmalar yapılacağını söyledi.

Yeşiller Partisi’nden Ska Keller, AP’nin en genç parlementerlerinden biri.

Aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi (AfD) de oyunu yüzde 7’den yüzde 10.5’e çıkardı. Berlin’de Başbakan Merkel’in koalisyon ortağı olan Alman Sosyal Demokrat Partisi de seçimlerden (SPD) tarihi bir yenilgiyle ayrıldı,.

Almanya, Avrupa Parlamentosu’nda 751 sandalyeden 96’sına sahip. İlk sonuçlara göre, Türkiye kökenli SPD üyesi İsmail Ertuğ ve Sol Parti’den Alev Demirel Avrupa Parlamentosu’na seçilmeyi garantiledi. Seçime katılım oranı yüzde 59’a yükselen Almanya’da 2014 seçimlerinde katılım oranı yüzde 48,1 civarındaydı

Fransa: Yeşil dalga geliyor

Fransa seçimlerinde tıpkı Almanya’da olduğu gibi Yeşiller sürpriz bir sonuç elde etti. Ülkede aylardır yaşanan ekonomik kriz ve sosyal çalkantıların ardından yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde zafer, beklendiği gibi, yüzde 24 oy alan, Marine Le Pen’in partisi,  aşırı sağ Ulusal Bütünleşme hareketinin (Rassemblement National-RN) oldu. Emanuel Macron’un iktidar partisi Cumhuriyete Yürüyüş (La Republique en Marche- LREM) ise yüzde 22,40 oyla ikinci sırada yer aldı. Seçimlerde en büyük sürprizi ise ülkenin üçüncü büyük partisi olmayı başaran Yeşiller (EELV) yaptı. Yüzde 12.8 oy olan Yeşiller, merkez sağ Cumhuriyetçileri (yüzde 8.3) geride bıraktı. Sosyalist Parti ise yüzde 6.7 oranında oy aldı. Partilerin Avrupa Parlamentosu’na göndereceği tahmini milletvekili sayısı ise şöyle: Aşırı sağ RN 22-26, iktidardaki LREM-MODEM ittifakı 20-24, Yeşiller EELV 11-14, merkez sağ LR 7-10, sosyalistler 5-8, radikal sol LFI 5-8.

Jannick Jadot ve eşi.

Ülkenin 3’üncü partisi olan Yeşiller’in kampanyasını yöneten liste başı Yannick Jadot, sonuçların ardından, “Almanya’da, Belçika’da ve şimdi de Fransa’da halkımız çevre sorunlarının Avrupa’nın merkezinde ele alınmasını istiyor. Avrupa’da yeşil dalga geliyor” dedi.

Sonuçların açıklanmasının ardından basının karşısına geçen Marine Le Pen, Cumhurbaşkanı Macron’a çağrıda bulunarak parlamentoyu feshedip erken seçime gidilmesini istedi.

İrlanda: Sürpriz çıkış

İrlanda Yeşiller Partisi sürpriz bir çıkış yaparak yüzde 23 oy topladı. Bu oran ile İreland Green Party, Avrupa Parlamentosu’nda 1 ila 3 sandalye kazanabilir. İrlanda, Britanya’nın ardından iklim değişikliği için acil durum ilan eden ikinci ülke olmuştu.  Avrupa Birliği taraftarı İrlandalı başbakan Leo Varadkar’in partisi Fine Gael ise birinci sırada.

 

427 milyon seçmen

Yaklaşık 427 milyon seçmenin kayıtlı olduğu AP seçimlerinde, seçmenler 23 Mayıs’ta Britanya ve Hollanda, 24 Mayıs’ta İrlanda ve Çekya, 25 Mayıs’ta Slovakya, Malta ve Letonya’da oylarını kullanmıştı.  Dün sandık başına giden Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, İspanya, İsveç, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Polonya, Portekiz, Slovenya ve Yunanistan’da oy kullanma işlemi sona erdi. AP seçimlerine katılım sadece Belçika, Lüksemburg, Bulgaristan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde zorunlu olurken diğer 23 ülkede serbest bırakıldı.

Kesinleşmemiş sonuçlara göre, ülkelere göre alınan bazı sonuçlar şöyle:

İspanya: Sosyalistler açık ara önde

İspanya’da Pedro Sanchez liderliğindeki Sosyalist Parti, AP seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 33’ünü aldı. Merkez sağ Halk Partisi (PP) ise yüzde 20’de kaldı.

Britanya: Brexit Partisi zafer ilan etti, İşçi Partisi ve Muhafazakarlarda büyük kayıp

Nigel Farage’nin partisi Brexit yalnızca birkaç ay önce kurulmuştu. 

Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma sürecini (Brexit) tamamlayamadığı için Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine katılmak zorunda kalan Britanya’da iktidardaki Muhafazakar Parti ve ana muhalefetteki İşçi Partisi büyük kayıp yaşadı. Henüz kesinleşmeyen sonuçlara göre seçimin galibi, yalnızca birkaç ay önce kurulan ve yüzde 31 oy alan Brexit Partisi oldu. Parti, Brexit referandumu sürecinde ayrılık için kampanya yapan fakat sonra çeşitli bölünmeler yaşayarak oy kaybeden Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nden (UKIP) ayrılanlar tarafından kurulmuştu. Partiye, bir dönem UKIP’i de yöneten Nigel Farage liderlik ediyor.

İkinci sırayı yüzde 20 oyla, AB yanlısı Liberal Demokratlar aldı. İktidardaki Muhafazakar Parti’nin oyu ise yüzde 9,1’e geriledi ve beşinci sırada yer aldı. Bu,  1832’den beri en düşük oran.

  İtalya: Zafer göçmen karşıtı Salvini’nin

Lig Partisi’nin lideri Matteo Salvini.

İtalya’da AP seçimlerinin galibi göçmen karşıtı, aşırı sağcı Lig partisi oldu.  Matteo Salvini liderliğindeki parti, sandık çıkışı anketlerine göre %26 – %31 oranında oy aldı. Koalisyonun diğer ortağı popülist 5 Yıldız Hareketi ise yüzde 18.5 – 23.0 bandında kaldı. Öte yandan muhalefetteki Demokratik Parti, 5 Yıldız Hareketi’ni geride bırakarak ikinciliğe yükseldi. PD’nin yüzde 20.5-25.0 oranında oy alması bekleniyor.

Macaristan: Orban önde

Orban seçimlerden zaferle çıktı.

Macaristan’da Başbakan Viktor Orban’ın Fidesz partisi ilk tahminlere göre en güçlü parti konumunda. Nezepont anket şirketinin açıkladığı ilk sonuçlara göre iktidardaki Fidesz partisi oyların yüzde 56’sını alarak açık farkla önde bulunuyor. Orban, mülteci karşıtlığıyla tanınıyorve Avrupalı politikacılar tarafından ‘popülist’ olarak eleştiriliyor.

Yunanistan: Muhalefet önde, Çipras’tan erken seçim çağrısı

Sandık çıkışı anket sonuçlarına göre Yunanistan’da muhalefette bulunan muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi yüzde 32-36 arasında oy aldı. Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın partisi Syriza, geçen AP seçimlerine kıyasla oyunu yüzde 0,4 artırsa da  yüzde 25-29 aralığında kaldı. Sonuçları görmezden gelemeyeceklerini söyleyen Başbakan Aleksis Çipras, erken seçim çağrısında bulundu. Ilımlı sol eğilimli olarak görülen Değişim Hareketi KINAL’ın oylarının yüzde 7 ile 9 civarında olacağı tahmin ediliyor. Aşırı sağcı Altın Şafak’ın oyları ise yüzde 5 ile 7 arasında kaldı.

 Kıbrıs: İlk Türk temsilci AP’de

Resmi olmayan sonuçlara göre, Akademisyen-yazar Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek, Kıbrıs temsilcisi olarak Avrupa Parlamentosu’na seçildi. Kızılyürek, 1960’dan beri Kıbrıs Rum yönetiminde resmî/kamusal alanda görev alan ilk Türk oldu.

Niyazi Kızılyürek.

Güney Kıbrıs’ta komünist AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) tarafından aday gösterilen Kızılyürek, seçilmesi durumunda tüm Kıbrıslıların sesi olacağını ve adadaki bölünmüşlüğün aşılmasına katkı sağlamayı umduğunu ifade etmişti. Kıbrıs’ın her iki tarafında seçim kampanyasını yürüten 59 yaşındaki Kızılyürek, adanın yeniden birleşmesini ve 2017’den bu yana tıkanan buna yönelik müzakerelerin yeniden başlamasını istiyor.

Kıbrıs’ın Avrupa Parlamentosu’nda 6 sandalyesi bulunuyor.

Avusturya: Aşırı sağcı parti 3’üncü sırada

Sandık çıkışı anket sonuçlarına göre Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un Halk Partisi (ÖVP) yüzde 34.5 oy aldı. Muhalefetteki Sosyal Demokrat Parti yüzde 23.5 ile ikinci ve aşırı sağcı Özgürlük Partisi yüzde 17.5 ile üçüncü sırada yer buldu.

Katılım arttı

AP’deki 751 parlamenterin (Brexit gerçekleşirse 705) belirleneceği seçimlere katılım 28 AB ülkesinin genelinde artış gösterdi. Ülkelerin içişleri bakanlıklarının açıkladığı resmi verilere göre, AB ülkeleri arasında nüfusun en fazla olduğu Almanya ve Fransa başta olmak üzere İspanya, Macaristan, Romanya, Slovenya, Danimarka, Estonya ve Hırvatistan gibi ülkelerde AP seçimlerine katılım oranı, 2014 yılındaki son seçimlere göre arttı. Her 5 yılda bir yapılan AP seçimlerine 2014’te katılım yüzde 42 civarındaydı. AP seçimlerine katılım 1999 yılından (yüzde 49,8) bu yana yüzde 50’nin üzerine çıkmadı.

Seçimin resmi sonuçları 31 Mayıs’ta ilan edilecek

Birliğin yasama organı AP, AB Konseyi ile birliğin yasalarını kabul ediyor ve bütçesini onaylıyor. AB’nin resmi takvimine göre 20-21 Haziran’da AB Konseyi toplantısı ve 2 Temmuz’da AP’nin seçilen üyelerinin ilk genel oturumu yapacağı öngörülüyor.

 

‘İklim değişikliğinden en çok çocuklar etkilenecek’

Çocuk sağlığı ve Hastalıkları uzmanı Prof. Dağlı: Endüstriyelleşme kaynaklı tüketim, nüfus artışı ve kirlenme ile birlikte geleceği zarar veriyor. İklim değişikliğinden en çok çocuklar etkilenecek. ‘

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, iklim değişikliğinin çocuklar üzerindeki etkilerine dikkat çekti: “İklim değişikliğinden en çok çocuklar etkilenecek. Endüstriyelleşme kaynaklı tüketim, nüfus artışı ve kirlenme ile birlikte geleceğe zarar veriyor. 2030’dan sonra çocuklar yiyecek balık bulamayacak. Gezegenin kaynakları tükeniyor. Her yıl 1 trilyon dolar değerinde yiyecek çöpe atılıyor. Böyle giderse tohum ve tahıl kalmayacak, temiz su kaynakları tükenecek. Kirliliğe bağlı hastalıklar artacak ve çocuk yaşamı kesintiye uğrayacak. Çocuklarda, tarım yapılamaması nedeniyle beslenme bozukluğu, gelişme ve öğrenme geriliği görülecek” dedi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nün düzenlediği “Çocuk Gelişimi ve Psikopatolojisi Sempozyumu”nda “İklim ve Çocuk” başlığıyla bir konuşma yapan Prof. Dr. Dağlı, Cumhuriyet Gazetesi’den Sibel Bahçetepe’nin sorularını yanıtladı:

– Dünyada iklim değişikliği nereye gidiyor? 

Sanayi devri başlangıcından bugüne kadar insan etkinliği 1 santigrat derece sıcaklık artışına neden oldu. İnsanoğlu toprak kütlesinin yüzde 50’sinin değişimini, nehirlerin üçte ikisinin seviyesinin ve akışının farklılaşmasını, deniz balıklarının üçte  ikisinin kontrolünü sağladı. Sonucunda ormansızlaşma, çölleşme, şehirleşme ile doğal hayatın dağılımı değişti. Bitki ve hayvanlarda genetik değişiklik, antibiyotik, pestisit ve biyomühendislik uygulandı.

Gezegen zarar gördü. Eğer çok acil önlem almazsak 2040 yılında bu artış 1.5 dereceye ulaşacak. Türlerin neslinin tükenmesi izlenecek. Sıcaklığın 1.5-2.5 derece yükselmesi ile bitki türlerinin yüzde 20-30’u kaybolacak. 4-5 derece artışta canlı türleri yok olacak. Buzulların erimesiyle, 1-4 derece sıcaklık artışında denizler 4-6 metre yükselecek. Tam buzul erimesi ile 15 m yükselecek, kıyı kentleri, ekili tarım arazileri ve sağlıklı su kaynakları yok olacak.

‘Daha hassaslar’

-İklim değişikliğinin çocuklar üzerindeki etkileri nedir? 

Çocuklar sıcak çarpmasına daha hassastır. Aşırı hava olayları, doğal afetlerde yaralanma ve ölme olasılıkları yüksektir. Sıcaklık artmasıyla akciğer işlev kaybı, astım ve alerji atakları, sıcak çarpması, inme, enfeksiyonlar görülür. Su baskınlarıyla temiz su bulunamaması, beslenme eksikliği, sosyal ve politik dengesizlik sonunda çıkan çatışmalar en çok çocukları etkiler. Aşırı yağış, fırtına, sel sırasında su kalitesi düşer, kimyasal atıklar kullanma suyuna karışır. Artan sıcaklıkla uçucu kimyasallar havaya daha çabuk karışır. Kuraklıkta su kalitesi düşer, kimyasal ve toksik metallar havaya karışır. Çocuklar yiyecek, barınma, güvenlik için bir erişkine ihtiyaç duyar. Koruyucu erişkin olmadan acil durumda kaçamazlar, su baskınında yüzemezler. Bütün bu olumsuz koşullardan erişkine göre daha fazla etkilenirler.

Astım artacak

“Artan nüfusun tükettiği fosil yakıtları hava kirliliği oluşturuyor. Tanecik kirliliği, nitrik oksit, kükürt oksit, ozon çocukta akciğer büyümesini yavaşlatır, solunum enfeksiyonlarını, astım atağını arttırır. Çocuklar daha düşük ozon düzeyine hassastır. Ozon artışı astım insidansını arttırır. Astım ataklarını ve hastane yatışlarını arttırır.”

Gelişme geriliği

– İklim değişikliğine bağlı yetersiz besin üretimi nedeniyle 2050 yılına kadar 529 bin kişinin yaşamını yitireceği belirtiliyor.

Etkilenenlerin çoğu şimdi çocuk olanlar olacak. Çocuklarda, tarım yapılamaması nedeniyle beslenme bozukluğu, gelişme geriliği, anne sütü değişikliği olacak. Çocuklarda öğrenme ve gelişme geriliği görülecek.

10 yılımız kaldı

“Bitkiler daha hızlı büyüyor. Fotosentez ve su kullanımı artıyor, daha alerjenik yapıya sahip oluyor. Polen sezonu uzuyor. Polen sayısı artışı ile hastane başvuruları artıyor. Sıcaklık artışı ile polen süresi arasında doğrudan ilişki vardır. Şimdi çocuk olanların afetler ve felaketlerle dolu bir gelecekte yaşamamaları için çok acilen frene basılması gerekiyor. Fosil yakıtların kullanımını durdurmak, termik santral inşa etmemek zorundayız. Önümüzde felaketi durdurmak için sadece 10 yıl kaldı.”